Abdullah Öcalan’ın “kudreti”

 

Kürt hareketinin mensupları, her koşulda mücadele edebileceklerini ortaya koymak üzere Türkiye için anlamlı bir günde, 12 Eylül’de çeşitli cezaevlerinde başlattıkları açlık grevini sonlandırmak için üç taleplerinin yerine getirilmesini istiyor: Abdullah Öcalan’ın bir buçuk yıla yaklaşan gayrıhukukî görüş yasağının, anadilde eğitim ve savunma önündeki yasal ve fiilî engellerin kaldırılması. Baştan belirtelim ki, açlık grevindekilerin esas talebi Öcalan’ın cezaevi koşullarının düzeltilmesi ve giderek özgür kalması için kapının aralanması.

Açlık grevine başlayanların çoğunluğu, henüz “suçları” sabit olmamış, özellikle AKP’nin “açılımıyla” eşzamanlı olarak Nisan 2009’da başlatılan KCK operasyonları neticesinde tutuklanmış mahkûmlardan oluşuyor. Greve tepki gösteren cenaha göre bu üç talep için ölüme yatmanın bir anlamı yok. Erdoğan ve ona yakın duranlar ise tutuklu ve hükümlülerin Kürt hareketi tarafından kurban edildiğini ileri sürüyor. Bu fikrin öncüleri, PKK’nin 12 Eylül darbesi sonrası Diyarbakır Cezaevi’nde gösterdiği direnişin boyutlarından bîhaber gibi görünüyor. Zira PKK’nin Kürtler üzerindeki tesirinin altında, mensuplarının ölümü mücadelenin bir parçası olarak görüp gerek açlık grevleri, gerek intihar eylemleri yoluyla veya bedenini ateşe vererek yaşamlarına son vermeyi göze almaları da yatıyor.

PKK’nin temel sloganlarından birinin “yaşamı uğrunda ölecek kadar çok sevmek” olduğunu da hatırlatmakta fayda var. Fakat 1999’dan itibaren bu slogana “Öcalan’a uğrunda ölecek kadar bağlı olma” hissinin eklendiğini de belirtmek lâzım. Nitekim Öcalan’ın Türkiye’ye getirilmesiyle birlikte çok sayıda intihar ve bedenini ateşe verme eyleminin gerçekleşmesi, bu hissiyatın bariz örneklerini oluşturuyor.

PKK’nin hedefi

Başbakan Erdoğan, partisinin grup toplantılarında anadilde eğitim talebinin kesin olarak kabul edilmeyeceğini ifade etmişti. Erdoğan, Öcalan’la görüşme konusunda ise başka bir hat çiziyor: Devlet görüşebilir, ama avukatları görüşemez! Kürt hareketi ise Öcalan’la tek yönlü bir görüşmenin kendileri açısından olumlu bir adım olarak görülemeyeceğini belirtiyor. Gerek Kürt hareketi, gerekse PKK’nin tabanını oluşturan geniş kesimler açısından Öcalan, yakalandığı günden itibaren “kurtarılması” gereken bir lider. PKK’ye katılan militanlar, ilk yemin törenlerinde Öcalan’a bağlı kalacaklarına dair ant içiyorlar. Murat Karayılan, “Anılarla Abdullah Öcalan” isimli derlemedeki makalesinde, “Biz yaşamımızın sonuna kadar Önderlik çizgisinde mücadele yürüteceğiz. Bizim amacımız Önderlikle özgür koşullarda buluşmaktır. Mücadelemizin temel hedefi budur. Çünkü önderlik özgürleşmeden Kürt halkı da özgürleşemez. Önderlik Kürt halkının kimliğidir” diyor.

Peki, nasıl oluyor da Kürtler ve Kürt hareketi, Öcalan’ın özgürlüğünü Kürtlerin özgürlüğüyle eşanlamlı görüyor? Biraz geriye sararak ilerleyelim.

16 Şubat 1999. Güneydoğu’da bir otelin lobisi. Küçük ekranlı bir televizyonun başında toplanmış onlarca kişinin sadece nefes alış-verişleri duyuluyor. Ekranda dönemin başbakanı Bülent Ecevit: “Bu sabaha karşı saat 3’ten itibaren bölücü terör örgütü PKK’nın elebaşı Abdullah Öcalan Türkiye’dedir.” Otel lobisinde ölüm sessizliğini bir gencin sırtüstü yere yığılırken kafasını vurarak çıkarttığı gümbürtü bozuyor. Birkaç kişi bayılıp düşen genci yerden almaya çalışırken ekrana bakmaya devam ediyor. Delikanlıyı hastaneye götürmek üzere dışarı çıkaranlar, çarşının dört bir yanına panzerlerin yerleştiğini, özel harekât timlerinin sokak başlarında yerlerini aldıklarını görüyor. Ayılan genç, kısık bir sesle, “beni götürmeyin, biz bittik artık” diyor. Delikanlı karlı yolda hastaneye doğru götürülürken, otelin kapısında bekleyen biri mırıldanıyor: “Son şansımızı yitirdik. Sahipsiz kaldık.”

Bu anekdotu aktaran, 60’lı yaşlarında bir kanser hastası, Öcalan’a verdikleri önemin altında tarihsel bir travma yattığını şu sözlerle ifade ediyor: “Kürtlerin tüm liderleri öldürülmüş. Cesetleri yerlerde sürüklenmiş. Darağaçlarında bırakılmış. Bunların hepsi gözdağıydı. Onur kırıcıydı. Şimdi bunun tekrarını yaşamak yerine ölmeyi tercih eden on binlerce insan var…”

Abdullah yoksa…

1980’lerin ortalarında PKK militanları bölgede “karker”, yani “işçi” olarak nam salmaya başladıktan kısa süre sonra yeni bir sıfatla daha anılmaya başlandılar: “Apocular”. Aslında bu tabir PKK’nin öncü kadroları tarafından ilk başlarda tepkiyle karşılanmış, nitekim 14 Temmuz 1982’de Diyarbakır Cezaevi’nde başlatılan ölüm orucunda arkadaşları Hayri Durmuş, Akif Yılmaz ve Ali Çiçek’le birlikte yaşamını yitiren PKK’nin kurucularından Kemal Pir, 1981’deki mahkeme ifadesinde şunları söylemişti: “Apoculuk da zaten bizi tek kişiye bağlı göstermek gibi bir şeydi. Halbuki biz bir insana falan bağlı değiliz. Abdullah yoksa bu hareket yoktur diye bir şey yoktur. Abdullah’ın kendisi de bu hareketin bir insanıdır. Durum budur.”

Yine Diyarbakır Cezaevi’nde, 1982 Newroz’unda hapishane koşullarını protesto etmek için bedenini ateşe vererek yaşamını yitiren PKK’nin öncü kadrolarından Mazlum Doğan, 1981’deki savunmasında, hareketlerinin Apocular olarak nitelendirilmesinin kastî olduğunu şu ifadelerle açıklıyordu: “Şimdi, genel olarak hareket Türkiye kamuoyunda, resmî basın tarafından, yayın organları tarafından Apocular diye tanıtılmaktadır. Halk arasında, bizim dışımızdaki çeşitli Türkiye’deki sol gruplar ve Kürdistan’daki burjuva milliyetçi hareketler tarafından böyle adlandırılmaktadır. Oysa bir siyasal organizasyonun bir kişinin adıyla lanse edilmesi doğru bir şey değildir. Aslında gerçekte de böyle değil. Adı üzerinde bir partidir ve adı da Partiya Karkerên Kurdistan’dır. Daha çok Apocular diye lanse edilmesi Kürt burjuva milliyetçileri tarafından yapılmıştır.”

PKK’nin önder kadrosundan Hayri Durmuş, Haki Karer, Mazlum Doğan ve Kemal Pir gibi isimlerin yaşamlarını yitirmeleri, geriye kalan öncü kadrodan kimilerinin iç anlaşmazlıklar neticesinde örgütten ayrılmaları, kimilerinin de devletle giriştikleri çatışmalarda yaşamlarını yitirmeleri neticesinde Öcalan’ın örgüt içindeki önemi daha da arttı. Dolayısıyla Öcalan, Kürdistan İşçi Partisi’nin (PKK) genel sekreterliğinden başkanlığa, daha sonra “önderliğe”, Türkiye’ye getirildikten sonra da “Kürt Halk Önderi” sıfatına nail oldu. Kürt hareketine yönelik baskı ve operasyonlar arttıkça, hareket genişlediği gibi, Öcalan’ın konumu da güçlendi.

Örgütün 1984’te Şemdinli ve Eruh’ta gerçekleştirdiği, hareketin kilometre taşı sayılan eylemlerden sonraki birkaç yıl ciddi sorunlarla boğuşmaya başladığını biliyoruz. Murat Karayılan, kendileri açısından karanlık saydığı 1985-86 yıllarından itibaren Öcalan’ın konumunun daha da güçlendiğini şu sözlerle ifade ediyor: “Önderliğin giderek yalnızlaşması, Önderlikleşmesi, zor koşullarda tek duruşu vardır. Önderlikselleşme gelişiyor… ‘85’te Semir [PKK’nin kurucularından Çetin (Semir) Güngör örgütün dış ilişkilerini geliştirmek üzere Avrupa’ya gittikten sonra Öcalan’a bayrak açtı ve 1985’te İsveç’te öldürüldü. —İ.A.] tasfiyeciliğine karşı bir halk toplantısı yapılıyor. O toplantıda Semir, Önderliği hep teşhir etmişti. Onun karşısında Önderlik şöyle yaşıyor, böyledir, böyle bir önderdir filan. İlk kez o toplantıda da halk, ‘Biji Serok Apo’ sloganı atıyor… Giderek bu Avrupa’da yayıldı. Zorluklar süreciydi. ‘85 hamlesi başlatılmış. ‘85 zorluklar süreci, bir Önderliğin doğuş süreciydi…”

“Kudretlidir durumum”

1990’ların ilk yarısına gelindiğinde Öcalan, hareketini büyük ölçüde toparlamış, örgütteki hâkimiyetini tartışılmaz bir noktaya eriştirmişti. Devletin aynı tarihte Kürt köylüleri başta olmak üzere PKK’ye sempatiyle yaklaşan halka yönelik baskılarını artırması, Öcalan’ın bu konumunun daha da güçlenmesini, Kürtlerin Öcalan’a bağlılığını daha da pekiştirmesini beraberinde getirdi. 1992’de Mehmet Ali Birand’a mülâkat veren Öcalan, Kürtler üzerindeki tesirini şöyle ifade ediyordu: “Ben bütün PKK’yi bağlarım. Kürt halkı benim sözümü ölümüne dinler… Bu birliği sağlamışız. Gayet tabii, kudretlidir durumum. Masa başında konuşacağım şeyler bağlayıcıdır. Hesabını veririm, savunurum. Karşı çıkan da hesabını vermek zorundadır. Liderlik böyle yapılır. Liderlik, bugün bir şey söyleyip yarın tersini yapmak demek değildir. Veya işte yanlış anlaşıldım, özür dilerim demek değildir. Hayır. Bunlar hep liderliğe terstir. Bu açıdan sizin, bizim karşımızda muhatap olabilecek bir liderliğiniz yok. Parti düzeyinde, kişisel düzeyde, yok.”

Öcalan daha o tarihte Birand’ın “Size bir şey olursa neden durum daha kötüleşir” sorusuna şu yanıtı veriyor: “Dört halife dönemi vardır, biliyorsun. En son Ali gittikten sonra mezheplerin savaşı korkunç boyutlara ulaştı. Muazzam bölünme, parçalanma… Kan gövdeyi götürdü. Halen, günümüze kadar devam ediyor. Şimdi ben bu işe çok büyük bir sorumlulukla yaklaşıyorsam, arkamızda bitmez tükenmez mezhep savaşları bırakmak istemiyorum.”

Birand soruyor: “Ben ehven-i şerim diyorsunuz?” Öcalan yanıtlıyor: “Hayır, ondan ötesi şu: Oldukça fazla kan dökmeden, büyük anlayışsızlıklara, sapkınlıklara girmeden bir çözüme götürme durağı aşaması yaratılmıştır. Bunun değeri bilinmek durumundadır.”

“Ya Allah Bismillah, Serokê Me Abdullah!”

Öcalan’ın 1999’da Türkiye’ye getirilmesi PKK’nin büyük bir kaybı olarak görülse de bu olay, PKK’de oluşan gruplaşmaların kısa süre içinde iyice su yüzüne çıkmasına vesile oldu. Fakat Osman Öcalan’ın başını çektiği örgüt içi bölünme ve kopuş, örgütü zayıflatmaktan ziyade güçlendirdi. Öcalan’ın hapiste olmasına rağmen örgütün yeniden inşasını sağlayabilmesi, PKK’nin kampanyaları neticesinde  “Kürt halk önderi” olarak benimsenmeye başlanmasını beraberinde getirdi. Bunda başta 12 yaşındaki Uğur Kaymaz ve babasının, Mart 2006’daki Diyarbakır olaylarında eylemlerde aralarında çocukların da olduğu onu aşkın çocuğun öldürülmesinin tesiri de vardı. Öte yandan Diyarbakır’daki eylemlerin tüm Kürt illerine yayılmasının esas sebebinin, Muş’ta 14 PKK militanının iddiaya göre kimyasal gazlarla öldürülmesinin sebep olduğunu da hatırlatalım.

Öcalan’ın mahkeme savunmalarına veya o dönemki teorik donanımının düzeyine dair kuşkular, eleştiriler, daha ziyade onun kuşağına mensup, ama diğer Kürt hareketlerine sempatizan politik gençler ve Türkiye’nin batısındaki sol-entelektüel cenah tarafından dile getiriliyordu. Ancak yaygın olarak Kürt alt-orta sınıfı işin teorisinden ziyade pratiğine bakıyordu.

Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir’in seçim kampanyasını izlemek üzere Mart 2009’da gittiğimiz Urfa’nın Yukarı Göklü kasabasında —Baydemir civar il ve ilçeleri de dolaşıyordu— şu sloganın atıldığına tanık olmuştuk: “Ya Allah, Bismillah, Serokê Me Abdullah!” Artık mütedeyyin kesimler de giderek Öcalan’a sempati duymaya başlıyordu yani.

Açlık grevindekilerin motivasyonu

Ankara’da kanser tedavisi gören yaşlı adam, Öcalan’ın yakalanışından sonraki dönemi şu sözlerle ifade ediyor: “Kürtçede ‘xwedî’ kelimesi iki anlama gelir: Allah ve sahip. Biz hep derdik ki, hâşâ Allah bile bize sahip çıkmıyor. Bize sahip çıkan bir tek adam vardı, o da Apo’ydu. Bize göre o bizi sahiplendi. Yakalandıktan sonra biz de onu sahiplendik. Şimdi bizim en büyük korkumuz, sahipsiz kalmaktır. Şimdi açlık grevine girenleri kimse anlamıyor olabilir. Ama ben çok iyi anlıyorum. Karıma söyledim, bu hasta halimle açlık grevine ben de gireyim dedim. Ölüp bizi sahipsiz mi bırakacaksın dedi… Kürtler Öcalan için mi ölüyor? Hayır, Kürtler kendileri için, hakları için, özgürlük için ölüyor.”

Öcalan’ın, yıllarca “teslimiyetçilik” olarak görülüp şimdinin AKP yanlısı “Kürt aydınları” tarafından eleştirilen mahkeme savunması bile Kürtleri PKK ve Öcalan’dan uzaklaştırmaya yetmedi.

Öcalan’ın Türkiye’ye getiriliş görüntülerine dayanamayıp otel lobisinde baygınlık geçiren delikanlının sonradan nereye savrulduğunu bilemiyoruz, ancak devam eden süreçte çok sayıda Kürt genci bedenini ateşe verdi. Açlık grevleri başladı. Dağa çıkışlar artarak sürdü. Öcalan’ın yakalanıp Türk bayrakları önünde fotoğraflanmasıyla ortaya çıkan yenilmişlik ve küçük düşürülmüşlük duygusu, Kürt hareketinin 2003’ten itibaren yeniden filizlenmesine sebep olacak bir öfke birikimiyle devam etti.

Sonuç itibariyle, 50 gündür cezaevlerinde PKK ve PAJK’lı (PKK’nin kadın mensuplarının silahlı örgütü) tutuklu ve hükümlülerinin başını çektiği açlık grevlerinin nasıl bir motivasyonla sürdürüldüğünü Öcalan’ın liderlik serüvenine bakınca anlamak daha da kolaylaşıyor. Devletin her baskısı, muhaliflerinin her “ifşaatı” Öcalan’a olan sempati ve bağlılığı daha da artırıyor. Oysa 2009’da KCK operasyonlarıyla Kürt siyasetçilerinin çoğunluğunu hapseden devlet, Temmuz 2011 itibariyle Öcalan’ı tecrit ederek etkisini kırmayı planlamıştı. Ne var ki, Öcalan’ın örgütü ve sempatizanları üzerindeki etkisinin kökeninde, onun fikirlerinden ziyade karşılaştığı baskılara rağmen “teslim olmaması” yatıyor. Dolayısıyla Öcalan’ın fikirlerini beyan edememesi Kürt hareketi üzerinde çeşitli olumsuz etkiler yaratsa da, kendisine uygulanan tecrit ve baskı, ona yönelik sempati ve bağlılığı da artırıyor.

Öcalan 1992’de Mehmet Ali Birand’a mülâkat verdiği sırada belli ki ağır bir grip geçiriyor ve sürekli burnunu siliyor, gözlerini ovuşturuyordu. Kanser hastası ihtiyar, o görüntüyü hatırlatıp şunu söylüyor: “Türk basını o görüntüleri yayınladığında ülkenin batısındakiler Apo’ya gülüyordu. Bizim orda ise kadınlar, Apo hasta diye ağlayıp karalar bağlıyordu. Meselenin özü budur. Onlar gülerken, biz ağlıyoruz…”

İrfan Aktan