Ah Diyarbakır! (Altay Martı’nın ardından)

 

Kendiliğinden çıkagelmişti büromuza. Haftalık Express’in emekleme dönemiydi. Geliş o geliş, anında aramızdan biri oluverdi. Eli kaşındıkça yazdığı çarpıcı öykülerle, metinlerle haftalık Express’in demirbaşlarından biriydi. Sadece yazarımız değil, dert ortağımız, zor günleri paylaştığımız dostumuzdu. Öyküleri de kendisi gibi hakikatli, sohbeti gibi sıcakkanlıydı. 5 Aralık’ta yitirdiğimiz Altay Martı’yı 1994’te haftalık Express’e ilk yazdığı öyküyle uğurluyoruz.     

 

Aradan neredeyse yedi yıl geçti. Sen beni hatırlamazsın. İlk kez yirmi beş yıl önce karşılaşmıştık seninle. O zamanlar ben yalnız, dayanaksız ve köksüz bir çocuktum. Nerelerden kopup geldiğime bakmadın bile. Alıp bağrına bastın beni sessizce. Çamurlu sokaklarında, bağlarında, meydanlarında boy attım ben.

Yaz akşamlarında, gündüze inat, ne serin olurdun. Sokaklarında geceyarılarına kadar oynar, uykuyu unuturduk. Uykuyu unutmayı özlüyorum.

“Gato kıto soro soro sor penir” ya da “lika lika malika” gibi oyunları soktun çocukluğuma. Anlamlarını bilmem hâlâ. Türkçeyi Kürtçeyi kim takar, ortak dilimiz çocukçaydı o tarih. O oyunları, bana armağan ettiğin arkadaşlarımı çocukça özlüyorum.

Başka hiçbir şehirde rastlamadım. Senin o upuzun ve bakımsız caddelerinin belli başlı köşelerinde ciğer kebapları yapılırdı sabahları. İlkgençliğimizi yaşıyorduk o sıra. Güne ya o güzelim kebaplarınla başlardık ya da soluğu Balıkçılarbaşı’nda alırdık. Elimizde Zaza fırıncıların yaptığı o mis gibi ekmekler ve eritme peyniriyle, gidip izbe kahvelerine kendi baba ocağımızmış gibi çökerdik. Kahvecilerin, ocakçıların, bir an önce kahvaltıya başlayabilmemiz için, daha biz söylemeden getirirlerdi çayımızı. Sokakta onuru ve namusu için hayata silah çekebilecek bu insanlar bize hizmet etmek için yarışırlardı adeta. İnsana hizmet etmenin, insana saygı anlamına geldiğini ben hep o onurlu ve mazlum insanlardan öğrendim. Özlüyorum.

Doğuştan isyankâr kırıkların vardı. Kenar mahallelerden ceket omuzda, elde tesbih, zulada satırla, ayakkabılarının arkasına basarak ve kaşlarını olabildiğince çatarak, ağır ağır yürürlerdi kente doğru. Evet, kaba sabaydılar… Saldırgandılar… Gözü karaydılar… Ama yukarda Allah var şimdi, hepsi çok mert insanlardı. Sevdikleri için ölüme giderlerdi. Belki de yoksul evlerinin rutubetli odalarında, daha onlar bir bebekken, sen fısıldamıştın kulaklarına gerektiğinde ölümü hiçe saymalarını. Ortada bir kahpelik varsa, ellerinin tersiyle yaşamı itmeleri gerektiğini sen öğretmiştin onlara. “Kırık” diye nitelenen o insanlarının hayatları da, hep kırık döküktü. Artık onları anlıyorum ve özlüyorum.

Hep böyle olurdu. Ne zaman seni düşünmeye başlasam zaman yetmez, yorulurum. Daha nelerini anlatayım. Kapı önünde şehriye kesen kadınlarından mı, peştemalle ya donsuz girilen havuzlarından mı, bol Yılmaz Güney’li yazlık sinemalarından mı, ağıtlarından mı, halayların dan mı bahsedeyim. Hepsi içimde sızıdır. Yeme içme önemli değil. Surlarına çıkıp Hevsel bahçelerini seyretmek ya da kavga etmek için Gazi Köşk’üne gitmek de önemli değil. Her şeyine insan kokusu sinmişti. Bunu özlüyorum. Buna yanarım.

Biliyorum. Uzun bir süredir kan kaybediyorsun. 12 Eylül’den hemen sonra o Auschwitz’den hallice işkencehanelerinden ölüm sızdı sokak aralarına. İçerde kendini yakanların kokusu en ücra evlerinin damlarına kadar sindi. Toprağa gömmeye çalıştılar insanlarının kimliklerini. O zaman olanları tam kavrayamadım. O vahşi yıllarda korkumu da, öfkemi de, tedirginliğimi de saklamaya çalıştım. Kendi derdime düşmüştüm. Hem benden cesur, hem de benden inatçı bir yoksullukla boğuşuyordum o sıra. Elim kolum ve beynim bağlıydı. Seni yeterince anlayamadım. Beni affet.

Şimdi duyuyorum ki yine kan sıçramış o güzelim yüzünde. Her gün üç beş faili meçhul cinayet oluyormuş. Hatta ortalıkta bu işlerin tarifeye bağlandığı, öldürenlerin “gece ayrı, gündüz ayrı tarifiyle iş yaptıkları” söylentisi dolaşıyormuş. On üç – on dört yaşlarındaki o esmer yüzlü, ateş gözlü çocuklarını, sırf hoşlanmadıkları haberleri yazan bir gazeteyi satıyorlar diye, satırla doğruyorlarmış caddelerinde. O güzelim insanların sokağa çıktıklarında, tedirginlikle sağa sola bakmaktan düz yolda yürürken zorlanıyorlarmış. Ölüm bir kâbus gibi girmiş uykularına. Üç yüz bin olan nüfusun, yakılan köyleriyle aynı akıbete uğramak istemeyen köylülerinin göçüyle bir milyona çıkmış. Doyuramıyormuşsun bunları. Adım başı işsizlik varmış.

Yoksulluk yağlı bir kırbaç gibi iniyormuş her gün sırtına. Bunları duyuyorum. İçim daralıyor. Senin gibi bir kenti yeryüzü cehennemine çevirmeye çalışıyorlar, aklım almıyor.

Eminim, “biz neler gördük, bu da geçer” diyorsundur. O her zamanki vakur halinle. Zulmü ve ölümü hiç bir zaman abartmazsın, biliyorum. Sana çok güveniyorum, ama çok da üzülüyorum. Yine elimden bir şey gelmiyor. Beni affet.

Son olarak bir şey söylemek istiyorum: Dilimiz hep ayrı oldu seninle, şimdi çok uzağız, yolumuz da ayrı artık. Ama şunu bilmeni isterim. Ben senin insan kardeşinim. Gönlüm hep seninle.

Tarihin sana karşı suçları artıyor. Ah Diyarbakır!..

Altay Martı

Express, sayı 11, 9 Nisan 1994