AKP’nin ustalık dönemi hedefi: Taksim Projesi ve Beyoğlu

 

Kapitalizmin Simcity’si

Beyoğlu’nun kader anları yüzyıllara yayılıyor: Tehcir ve mübadelenin ardından cumhuriyetin gözünden düşer gibi olsa da değerini koruyan, Menderes’in açtığı bulvar, 6-7 Eylül, 1 Mayıs 1977 derken, ‘80’lerde ve ‘90’larda iç göçle çehresi değişen Beyoğlu, Taksim ve İstiklâl Caddesi, memlekette ışıkları her gece yanık kalan az sayıda bölgeden biri. Türkiye’nin genel havasından kurtarılmış olan bu eğlence, toplanma ve çalışma alanına muhafazakâr – dindar geleneğin ve sermayenin bakışı AKP’nin ustalık döneminde iyice değişmeye başladı. Erdoğan’ın seçim meydanlarında müjdelediği Taksim Projesi’nin nasıl bir hayat tahayyülü öngördüğünü anlamak için Beyoğlu İmar Planı’nı masaya yatıralım…

 

Sadece İstanbul’un değil, Türkiye’nin de belli başlı kültürel merkezlerinden olan Beyoğlu ilçesinde iktidarın icraatları geçtiğimiz temmuzda başlayan “masa ve sandalye” operasyonuyla gündeme geldi. İşgaliye paralarını ödemedikleri ve trafiğe engel oldukları iddia edilen lokanta ve kafelerin masaları polis ve zabıta eşliğinde hurdaya çıkarılırken, kimileri bu uygulamayı haziran seçimlerinden yüzde 50’lik oy oranıyla çıkan AKP’nin muhafazakâr yanını tüm ülke sathında sergileme hevesine yordu. Başka bir bağlamda söylenmiş olsa da, bu yorum siyaset bilimci Armağan Öztürk’ün şu tespitine denk düşüyordu: “Belki Türkiye İran olmadı, ama ülke büyük bir Erzurum veya Konya olmak üzere.”

Akabinde, Erdoğan’ın seçim kampanyasında böbürlenerek ilan ettiği Taksim Projesi’nin 1/1000 ölçekli Beyoğlu Kentsel Sit Alanı Koruma Amaçlı Uygulama İmar Planı’na eklendiğine şahit olduk. Aralık 2011’den bu yana tartışılan projenin sözde yayalaştırma adı altında meydana ulaşımı zorlaştıracağı, başta 1 Mayıs olmak üzere tüm gösteri ve yürüyüşlere karşı denetimi kolaylaştıracağı, yeraltına alınan trafiği iyice çözümsüz hale getireceği, Taksim Gezisi Parkı’nın alanına “ihya edilecek” Topçu Kışlası’yla kentin en değerli kamusal alanlarından birine, Taksim civarının deprem sonrası yegâne toplanma alanına bir AVM çakılacağı sıklıkla dile getirildi. Hatta, aldığı talimatla projeye start vermek için çeşitli büyük mimarlık firmalarına başvuran Kadir Topbaş ve ekibi, kuvvetle muhtemel tarihe böyle bir kepazelikle geçmekten çekinen star mimarlardan art arda ret cevabı aldı. Yine de AKP hegemonyasının Beyoğlu’na dair kapsamlı tahayyülünün ne olduğunu anlamak için, “masa” ve “meydan” meselesinden biraz geri çekilmek ve 1/1000 ölçekli planın ışığında öngörülen sınıfsal, kültürel ve iktisadî ilişkilere göz atmak elzem görünüyor.

Öncü kuvvet olarak muhafazakâr kapitalizm

Sınıfsal açıdan “Beyoğlu yakın gelecekte kimin kullanımına sunuluyor” sorusunu Pierre Bourdieu’nün tespitinden yola çıkarak değerlendirelim: “Toplumun her üyesi üç aşağı beş yukarı daimî olarak konumlandığı mekâna göre, yani mesken edindiği yere göre karakterize edilebilir… Bu aynı zamanda o yeri, insanları öbekler halinde bir araya getiren mülkiyet ilişkileri içinde hukukî olarak nasıl işgal ettiğine de bağlıdır (evler, apartmanlar, ofisler, tarım arazisi ya da konut alanları vs.). Yani yaşanılan mülk, insanların sosyal uzamdaki konumlarının en mükemmel göstergesidir.” (“Fiziksel Uzam, Sosyal Uzam ve Habitus”, 1996)

Başbakanın son aylarda Beyoğlu ve Taksim’e olan ilgisi arttığı ölçüde, emlâk kulislerinde Ağaoğlu, Ulusoy, Çalık, Demirören, Ciner, Metro, Bilgili ve daha nice büyük şirketin “turizmin kalbi konumundaki” Beyoğlu’nda otel ve rezidans yapmak üzere kâh şu tarihî binayı, kâh öteki tarihî hanı aldığına dair haberlerin ardı arkası kesilmiyor. “Nişantaşı’nın yeni mimarı” sloganıyla tanınan Keten İnşaat’ın sahibi Ferhat Keten meseleyi özetliyor: “Beyoğlu değerler olarak Nişantaşı’nı geçti.”

Fakat, adını koyalım, dördüncü vitese geçen Beyoğlu’nu soylulaştırma hevesi ve hamlesi, failleri üst sınıf burjuvalar olan şirketler ve bireylerin açtığı yoldan harekete geçmedi. Aslında, AKP’nin Beyoğlu için biçtiği kaftana göre biçilen belediyenin 1/1000 ölçekli “koruma planı” kapıyı ardına kadar açarak iştahları kabarttı. Öyle ki, planın ana özelliklerinden biri, “yenileme alanı” adı altında açtığı gediklerle doğrudan sermaye müdahalelerini buyur etmesi. Buyrun Yağma Hasan’ın sofrasına…

Buna göre, Tophane mahallesinin bir kısmı, Galataport olması murad edilen sahil alanı, planda tam olarak ismi konmasa da Perşembepazarı, Bedreddin mahallesi, zaten çoktan kaybettiğimiz Tarlabaşı’nın bulvara komşu dokuz adası, Galata’nın kule civarındaki çok büyük bir kesimi, Tarlabaşı’ndan Emek sinemasına uzanan bir alan, Park Otel ve civarı plandan sökülüp alınarak “yenileme” diskuru içinde büyük şirketlere ikram edildi ya da edilmeye hazırlanıyor.

“Turist” denen gelgeç kitleyi ve kurulacak rezidanslarda oturacağı varsayılan ayrıcalıklı bir azınlığı saymazsak, çalışanlar dışında büyük oranda insansızlaşacak bu yerleşimlerden başka, halen mahalle özelliğini koruyan Tomtom, Tarlabaşı’nın geri kalanı, Cihangir, Gümüşsuyu ve Emekyemez gibi yerlerin nüfusu ise buralardaki ticaret alanları artırılarak 90 binin altında tutulacak. Böylece, tıpkı Serdar-ı Ekrem Sokak’ta şahit olduğumuz gibi, açılan butikler, tasarım ofisleri, üst-sınıf terziler ve “diner”larla alt sınıflar üzerindeki baskı artacak, eli kulağındaki mütekabiliyet yasasıyla küresel aktörler, uluslararası emlâk şirketleri mahallelere yerleşecek ve kiraların üç bin avro seviyesine çıkması umulacak. Yani, Bourdieu’nün deyişiyle, “sosyal uzam” yerellikten büyük ölçüde arınarak ayrıcalıklı bir azınlığın küresel tüketim zevklerine hizmet edecek.

Kültür rantına göz koymak

AKP’nin sınıfsal eşitsizlik arttığı ölçüde emlâk ve toprak rantına yönelen son otuz senenin neoliberal ekonomisinin ateşli bir takipçisi olduğu artık aşikâr. Dubai’de balonu çoktan inen “finans merkezi” hülyasını Ümraniye’de hayata geçirmeye hazırlanması, büyük beklentilerle açılan Akfırat’taki Formula 1 pisti, bitmez tükenmez olimpiyat hevesiyle birden çok ilçede emlâk spekülasyonu denemeleri, kırk küsur mahallenin emlâk kredi sisteminin sınırlara dayanması ve oy kaygısıyla bu mahallelerin yıkılmasının zorluğu karşısında “Afet Yasası” icat edilerek aba altından sopa gösterilmesi, böylece inşaat şirketlerine ve orta sınıflara göz kırpılması, sayıları 300’ü geçen AVM ile kamu toprak müsaderesi ilk elde akla gelen konut ve kent arazisine dayalı rant örnekleri.

Bu yüzden, AKP’nin Beyoğlu gibi merkezî konuma sahip bir yeri Tarlabaşı’nda yaptığı gibi el koyarak temellük etmesine, devletin tüm imkânlarını seferber ederek emlâk rantı yaratmasına şaşmak saflık olur. Ancak, Beyoğlu gerek tarihî, gerekse kültürel önemi açısından sadece arazi değil, kültürel temellük için de fırsatlar sunuyor. Öyleyse, önce genel bir çerçeve çizip sonra Beyoğlu Koruma Planı’na geri dönelim.

Coğrafyacı David Harvey, “Spaces of Global Capitalism” (Küresel Kapitalizmin Uzamları) adlı kitabında kapitalist sınıfın asıl becerisinin üretim fazlası yaratmak değil, toplumda oluşan üretimi ve üretim fazlasını temellük etmek olduğunu söyler. Bu süreç sadece malların, insan emeğinin ya da paranın ele geçirilmesiyle sınırlı kalmaz. Aynı zamanda, belli bir kültür ve coğrafyaya bağımlı, “eşsiz”, “yeri doldurulamaz” kültürel varlıklar ve müşterek değerler de kapitalist artık değer üretimi sırasında el değiştirir. Harvey buna sıradan bir örnek olarak Brooklyn mahallesinde doğan hiphop müziğinin temellük edilişini gösterir. Yani sermaye, “ortaya çıkışında pay sahibi olmadığı”, “hayatın örgütlenişinden kaynaklanan yaratıcılığa” el koyarak artık değer üretimine yön verir. Bu tür “eşsiz” kültür varlıklarını temellük eden sermaye “tekelci rant” oluşturur. İşte Beyoğlu Koruma Planı, bu manâda, Türkiye’nin her sınıf ve kültüründen katkılarla şekillenmiş, derin, çok katmanlı ve başka bir coğrafyada bulunmaması manâsında “eşsiz” bir kent kültürünün sermaye tarafından küresel eğilimler doğrultusunda temellük edilmesi, tekel haline getirilmesi için AKP’nin kullandığı kaldıraç olarak tanımlanabilir. Baskıcı ve muhafazakâr bir kamusal alan geleneğine sahip AKP, tam da “yaratılışında hiçbir pay sahibi olmadığı” toplumsal üretimi, yani seküler kent kültürünü rant adına ele geçirmeyi amaçlıyor. Bunun için de planda “turizm” anahtar konumlardan birine yerleştiriliyor.

Plan raporunda doğrudan otel alanı olarak, halihazırdaki iki Marmara Oteli, Pera Palas ve ilçedeki 67 otelin 30’unun bulunduğu Talimhane bölgesi zikrediliyor. Ancak, bunlara kâğıt üzerinde Turizm Bakanlığı’nın yetkisinde bulunan, fakat aslında belediye uhdesindeki Park Otel, tüm bu söz konusu yerlerin toplamından daha büyük alana sahip olan Galata Kulesi ve civarındaki alan, nihayet Salıpazarı-Galataport mevkiini de eklemek gerekiyor.

Otelleşmesi planlanan alan bununla da sınırlı değil. Zira tüm taban alanının yüzde 12’sine tekabül eden kısım THT (ticaret-hizmet-turizm) olarak tasnif edilmiş bulunuyor. Özellikle Tarlabaşı ile İstiklal Caddesi arasından Galata’ya doğru uzanan geniş aralıktaki binaların hemen hepsi, kuvvetle muhtemel çoğu birleştirilerek otel yapılmak üzere THT olarak kodlanmış durumda. Buradaki işletmelerin ruhsatları geçiciye çevrilerek, yeri ve zamanı geldiğinde çıkarılmaları kolaylaştırılmış oldu. Yani planda otelleşme adına yazılıp çizilenlerin özeti, iktidarın Beyoğlu’ndaki her beş binanın birini otel yapma niyetinde olması.

Beyoğlu’nu topyekûn otelleştirmeye çalışan bu planın mantıkî arkaplanını kavramak için Talimhane örneğine bakmakta fayda var. İstanbul’daki dört yıldızlı otellerin yüzde 61.2’sinin bulunduğu bu küçük mahallenin toplam turistik yatak kapasitesi 5917. Peki, son beş yıl içinde, yılda ortalama 650 bin yabancı turistin ziyaret ettiği ve her turistin yine ortalama epi topu 2.2 gün kaldığı Beyoğlu ilçesinin yatak sayısının yarısına tekabül eden Talimhane otellerinin aynı dönemde ortalama doluluk oranı ne kadar? Yüzde 39-40.

Neoliberal dönemin yarattığı esnek çalışma şartları, düşük ücretler ve reel üretimden kaçışın en önemli temsilcilerinden olan turizm sektörü, muhafazakâr kapitalizmin son dönem taltif ettiği sektörlerden biri. Oysa Batı Avrupa’da istihdamın yüzde 60’ı esnek çalışanlardan oluşan turizmin bir kurtarıcı olmadığını görmek için, nüfusunun neredeyse beşte biri (yüzde 18) turizm emekçisi olan Yunanistan ile yılda yaklaşık 70 milyon kişiyi ağırlayan (Türkiye’nin 2.3 katı) ve GSYH’ye turizmin katkısı açısından dünya ikinciliğini elinde tutan İspanya’ya bakmak yeterli olur. Yunanistan’da, reel ücretler 600 avroya kadar gerilerken, İspanya’da, hem de “turizm cenneti” olarak anılan Madrid ve Barcelona gibi şehirlerde, 30 yaş altı gençler arasında işsizlik yüzde 45’e kadar çıkmış durumda.

Yine de genelinde sermaye açısından, özelinde de AKP için tarihî Beyoğlu’na yüklenen turizm misyonunun bir iç mantığı mevcut. Açılacak dört ve beş yıldızlı otellerle sınıfların mekânsal ayrışması tamama erdirilerek kent merkezi steril kılınmaya çalışılacak. Çalışanların örgütlenmesinin çok zor olduğu turizm sektörü sayesinde işverenlerin eli güçlendirilecek, ücretler minimize edilecek. Ve belki de en önemlisi, ileride farklı fonksiyonlar verilebilecek ülkenin en değerli yapı stoğu devlet eliyle sermayeye devşirilecek.

Bu durumda, Taksim Meydanı’nı körleştiren, küçük işletmeleri ortadan kaldıran, ortalığı AVM’ye boğan, ekonomiyi küresel bir turist kitlesinin haftasonu seyahatlerine bağımlı kılan, mahalleleri glokal bir elit kitlenin yaşam alanına çevirmeyi amaçlayan Beyoğlu Kentsel Sit Alanı Koruma Amaçlı Uygulama İmar Planı, AKP ve temsil ettiği İslâmcı-kapitalizm açsından ne anlam ifade ediyor?

İlkin, Ziya Gökalp’ten beri pompalanan kültür / medeniyet ayrımının (“Evvelâ, ‘hars’ millî olduğu hâlde, medeniyet beynelmileldir”) neoliberal çağa uygulanmış bir haliyle karşı karşıya olduğumuzu söylemek yanlış olmaz herhalde. Tabii medeniyeti son dönemde kapitalizmin birikim yöntemleri olarak kentsel rant ve turizm, “kültürümüzü” de Beyoğlu’nun temsil etmediği her şey addedersek. Ya da doğrudan başbakanın tanımına başvurursak: “Dininin, dilinin, beyninin, ilminin, ırzının, evinin, kininin, kalbinin davacısı bir gençlikten bahsediyorum…”

Murad edilen sınıfsal ayrışma gerçekleşirse, emekçi kitlelerin, yani müstakbel dindar toplumun vakit geçireceği bir mekân olmaktan çok, kapitalizmin Simcity’si haline gelecek Beyoğlu. Türkiye’nin üst sınıflarıyla (Türkiye GSYH’sinin yaklaşık yarısının 39 bin kişiye ait olduğu düşünülürse, büyük bir kalabalıktan bahsetmiyoruz) gittikleri mekânları yerellikten renksizliğe sürükleyen zincir turizmin müşterilerinin bulunacağı bir Beyoğlu İstanbulluların erişimine kapanacak. Böylece, AKP bir yandan kapitalist eğilimlerin nimetlerinden faydalanacak, diğer yandan muhafazakârlık sadece sembolik düzeyde, hem de sadece yeniden gündeme gelen Taksim Meydanı’na cami projesiyle değil, planda “ihya edilmesi” düşünülen ve çoğu cami olan 17 tarihî eserle temsil edilecek.

Gerçekliğin beşte biri

“İhya etmek”, Beyoğlu Sit Alanı Koruma Planı’nın kent terminolojisine yeni bir hediyesi. Günümüz Türkçesine çevirirsek “diriltmek”, “yeninden canlandırmak”. Basında Taksim Gezi Parkı’nın yerine yapılacak ve AVM olacak Topçu Kışlası ile yankılansa da, aslında Beyoğlu’ndaki bir dizi cami inşaatının da habercisi. Kentsel rantla ilgili devreye sokulan pek çok terim gibi “ihya” da olumlu çağrışımlar yapıyor. Hatırlayalım: “Kentsel dönüşüm” (gecekondu tasfiyesi), yayalaştırma (halk ulaşımına kapama), “koruyarak aktarma” (tarihî değerleri yok etme), “afet önleme” (yerinden etme), “nezihleşme” (sınıfsal tasfiye)… Liste daha epey uzatılabilir.

Eflatun, bir şey hakkında beş gerçeklikten birinin de o şeyin ismi olduğunu söyler. Medya kullanımına da hâkim olan muhafazakâr kapitalizm gerçeklik diskurunu öyle etkili manipüle ediyor ki, kira artışlarının ve insanları yerinden etmenin en büyük araçlarından biri olan Olimpiyat Oyunları’nın İstanbul’da yapılmasını nüfusun yüzde 87’sinin arzuladığını okuyoruz. Bu yüzden, tüm kentsel mücadelelerde olduğu gibi, sol ve toplumsal hareketlerin önemli bir buluşma noktası olan Beyoğlu için mücadelede de “kendi lisanımızla” konuşmamız bir zaruret. Tom Slater’ın 2007’de akademik çevrelerde büyük yankı bulan “Soylulaştırma Üzerine Araştırmalarda Eleştirel Yaklaşımların Tasfiyesi” (The Eviction of Critical Perspectives from Gentrification Research) makalesindeki üç uyarısına kulak vermekte yarar var: Bir, soylulaştırmanın nedenlerine dair çok ayrıntılı, işgüzar akademik tartışmalardan uzak durmak; iki, işin özünün aslında emekçi sınıfların kamusal alandan ve evlerinden tasfiyesi olduğunu aklıda tutmak ve onların perspektifinden bir dil ve strateji kurmaktan asla vazgeçmemek; üç, “küreselleşme”, “sosyal kaynaşma” gibi liberal diskurun aslında zenginlerin yoksulların mahallesini işgal etmesini, yani tek yönlü bir hareketi imlediğini her daim hatırlamak gerekiyor.

Öte yandan, Türkiye’de liberal-muhafazakâr ittifakında bu kadar incelik olmadığını da idrak etmek durumundayız. Hasan Bülent Kahraman’a kulak verelim: “Daha önce ‘muhafazakârlık kurtaracak İstanbul’u’ demiştim… İşte o muhafazakârlık kendisini göstermiştir, bendenizin kehaneti doğrulanmıştır; zaman alacak olsa da ‘kurtarma faaliyetleri’ başlamıştır… Safiyane bir biçimde, ‘içkiyi yasaklıyorlar’ falan denirken, Beyoğlu Belediyesi, çok akıllıca, çok zarif bir çalımla, Beyoğlu’nu dolduran, 25 kuruşa bira içen lümpen kitleyi oradan sürüp çıkarıyor; bölgeyi mutenalaştırıyor. Artık kim diyemez, Beyoğlu’nun kurtuluşu asıl şimdi başladı diye? Elbette bazı ‘kiç’ kazalar olacaktır, nahoş görüntüler çıkabilecektir, ama her şeyin yerli yerinde kalacağı bir dönem doğuyor.”

Sınıfsal yaklaşım yoksunu laik kesimin “Beyoğlu bir zamanlar ne nezih bir yerdi” diye  temcit pilavı gibi tekrarladığı çarpık nostaljinin muhafazakâr ruh ikizi olan bu görüş istila hazırlıklarını imar planında tamamladı. Ancak, 200 senedir her dinden ve dilden emekçi İstanbulluların yaşam pratiklerini kamusal alana yansıttığı Beyoğlu hiçbir zaman elit bir bölge olmadı. Bundan sonra da tüm saldırılara rağmen olmayacak. Bunun için kendi lisanımızda, sokak eylemleri düzenleyerek, toplumsal hareketleri mekânda hâkim kılarak, tahliyelere karşı mahallelinin yanında yer alarak, kamusal alanda içki içerek “kiç” kazaları ilçeye şâmil kılmaya devam etmek görevimiz.

Ulus Atayurt

Express, sayı 127, neo-İslâm özel sayısı, Nisan 2012

 * Bu yazıda toplumun şehircilik hareketi İmece tarafından düzenlenen ve 1/1000 ölçekli Beyoğlu Kentsel Sit Alanı Koruma Amaçlı Uygulama İmar Planı hakkında planlama atölyesindeki tartışmalardan bolca faydalanıldı.