Ali Tekintüre: “Söz budur yani…”

 

Büyük söz yazarı Ali Tekintüre’yi bugün yitirdik. Onyıllar boyunca, Müslüm Gürses’ten Bergen’e, Gülden Karaböcek’ten İbrahim Tatlıses’e kadar her kasette, en tanınmış arabesk şarkıların söz hanesinde onun ismine rastlamıştık. 2009’da, Fairuz Derin Bulut’un “Arabesk” albümünü fırsat bilerek, Ali Tekintüre’yle MESAM’daki odasında buluşmuş, meslekteki 30 küsur yılının muhasebesini çıkarmıştık. Saygıyla uğurluyoruz.

“Baştan yarat ellerimi / Baştan yarat gözlerimi / Baştan yaz şu kaderimi / Tanrım beni baştan yarat…” Bu dizeleri çok genç yaşta yazdığınız doğru mu?

Ali Tekintüre: 14-15 yaşındaydım herhalde.

Dertli bir çocuk muydunuz?

Yaşantımız pek kolay bir yaşantı değildi. O yaşlarda bacaklarım romatizmalıydı, belim eğilerek işe gelir giderdim sabahları. Bunu yenmek için çok uğraştım, karlı havalarda top oynadım, kaplıcalara gittim, allaha şükür atlattım. Bana bu şiirleri yazdıran sebepler yokluk, kimsesizlik de olabilir. İlk kalemi elime alıp bir şeyler yazmam, babamın öldüğü zamanlara denk gelir. Dokuz-on yaşlarındaydım.

Babanızın boşluğunu yazarak mı doldurmak istediniz?

O anda üzerimize çöken bir gariplik belki. Sekiz kardeşiz, öyle ortada kalmışız. Adıyaman’ın Besni ilçesindeydik, sonra İstanbul’a geldik.

Besni nasıl bir yerdir, neyi meşhurdur?

Üzümü. 48-50 çeşit üzüm yetişirdi. Şimdi o bağlar yok edilmiş. Kuyumcu İbo derlerdi babama, ama son dönemde bakkallık yapıyordu. Evimizi, üzüm bağımızı satıp İstanbul’a, abimin yanına geldik.

Nerede oturuyordunuz?

Önce Haznedar’a geldik, oradan Horhor’a taşındık, esas gençliğim Aksaray’da, Büyük Langa’da geçti.

Okula devam edemediniz mi burada?

İlkokul 5’i burada okudum. İlk devre zayıfım çoktu, ama ikinci devrede okulu birincilikle bitirdim. Parasız öğretmen okuluna göndermek istedikleri halde olmadı. Para kazanmak için zaman zaman okuldan kaçıp işportacılığa giderdim. Öğretmenim de göz yumardı. Kapalıçarşı’da naylon torba satardım. O zamanlar öyle her dükkânda yoktu, sadece satılan bir şeydi naylon poşetler. Kapalıçarşı Çuhacı Han’da üvey amcam vardı, öz amcamdan daha iyi bir insandı. İlkokulu bitirince onun kuyumcu atölyesinde işe girdim. Dükkânda küçük kâğıtlara şiirler yazıp çekmecelerde saklıyordum. “Tanrım Beni Baştan Yarat”ı da o atölyede yazmıştım: “Gülmeyecek bu yüzü neden verdin bana ya rab / Ya birazcık neşe ver ya da beni baştan yarat…” Böyle yazmışım, çekmeceye koymuşum, unutmuşum. Yıllar sonra kalfam gösterdi de, aklıma geldi, devamını yazdım şiirin. O zamanlar bir gazetede Ümit Yaşar Oğuzcan’ın şiir köşesi vardı. Oraya şiirler yolluyordum, yayınlanmıyordu, herhalde kayda değer bulmuyorlardı.

Çocukluğunuzda hiç şiir okur muydunuz? Bu merak nasıl uyandı sizde?

Eskiden Yunus Emre’nin şiirlerini bana ablam okurdu. Belki oradan kulağımda bazı şeyler kalmıştır. Besni’de, sokaklarda tek sayfalık destanlar satılırdı. Hem bağıra bağıra okur, hem satarlardı. O destanlarda günlük olaylar anlatılırdı. Mesela birisi trafik kazasında ölmüş, hemen ona bir destan yazılmış… Onlara meraklıydım, ilgimi çekerdi.

Peki müziğe ilginiz var mıydı?

Atölyede sürekli radyo açıktı, Sofya radyosundan, Polis radyosundan TRT’nin çalmadığı şeyleri de dinlerdik. Hangi sanatçı olduğunu şarkı başlar başlamaz tanırdım. O zamanlar Ahmet Sezgin’i, Nurten İnnap’ı, Neriman Altındağ Tüfekçi’yi beğenirdim.

“Tanrım Beni Baştan Yarat” şarkısı yayınlandığında kaç yaşındaydınız?

Tam askerdeydim. Sene ‘74’tü, Kıbrıs harekâtı zamanları… Arkadaşlarım haber yolladı, senin şiirini şarkı yaptılar diye… Şarkı Unkapanı’nda olay olmuştu. Çıkan ilk plaklarda adım yazmıyordu. Önce Emel Sayın okudu, ama Gönül Akkor’la meşhur oldu, sonra Gönül Akkor’un oynadığı filmini de çektiler. Besteyi Muzaffer Özpınar yapmış. Şiiri nereden aldığını sordum, gazeteden aldığını söyledi. Ama ben o gazeteyi hiçbir zaman bulamadım. Bu hâlâ bir sır.

Şiiri sizin yazdığınıza Unkapanı camiasını nasıl inandırdınız?

Etrafımdakiler, bütün çevrem biliyordu. Elimdeki kâğıtlarda devamı da vardı zaten.

Nasıldı devamı?

Bazı dörtlükleri hatırlıyorum: “Bıktım kötü kullarından / Anasından oğlundan / Sağ kolumdan, sol kolumdan / Tanrım beni baştan yarat” gibi… İlkokul tahsilli biri olarak, edebi kabul edilen birçok şiirim var. Bu konuda ihtisas yapmış insanlar hayretle bakıyor sözlerime. Bilerek yazılmış sözler değil bunlar. Allah vergisi diyorum. İçimden gelmiş, yazmışım… Mesela “Bir yerden tanıyor gibiyim sizi / Saçlarınız beyaz değil miydi ne / Gülen gözleriniz vardı eskiden / Gözleriniz yaşlı değil miydi ne?” Adamlar bunları okuyunca şaşırıyordu. Ben gelene kadar böyle kompozisyonu olan şarkı sözleri yoktu. Bizim o devrede yazdığımız şarkı sözleri birer senaryodur, küçük birer romandır… Yeni bir şeyler bulmayı seviyorum belki. Kendime ait bir şeyim olsun istedim hep. O yüzden yazdığım sözler, ilk defa söylenmiş sözler oldu. “İçiyorsam Sebebi Var”, “Dert Çekmeye Gidiyorum”, bunlar ilk defa söylenmiştir.

“İçiyorsam Sebebi Var”ı yazdığınız sıralar içkiyle aranız nasıldı?


O zamanlar içiyordum. Arkadaş çevresi olarak Beyoğlu’na gider, muhabbet eder, içerdik. “Kadehi Şişeyi Kırarım Bugün” de öyle bir ortamdan çıktı. Halkın içindeydik, gece hayatının içindeydik, hayat kadınlarının içindeydik. “İçiyorsam Sebebi Var” şarkısının o camiada, barlarda, pavyonlarda, Copacabana’larda bir anda patladığına birebir şahit oldum… Ama benim 1000’in üzerinde şarkım var. Bunların hepsini yaşamış olmam mümkün değil. Anlattıklarımız, insanların hayatlarıdır. Bir insanı hayalde canlandırıyoruz, ona bir rol biçiyoruz, onu oynatıyoruz. İllâ kendi başımızdan geçmiş olması gerekmiyor. Şarkının tutması, yaratacağım tipin ve çizdiğim fonun halka ne kadar yakın geleceğine bağlı. Demek ki benim yarattığım konular ve tipler, insanlara yakın geldi. Birçok şarkıda kendi hayatlarını buldular. Filmler, romanlar, şarkılar birer abartıdır. Bir sevgi vardır, ama söz yazarı olarak o sevgiyi yüceltmişizdir. Öyle yazmamız gerekir ki, cezbetsin insanları. Leyla ile Mecnun yazılmıştır, efsane olmuştur, herkes gerçek zanneder, ama bir yaratıdır. Öyle bir aşk bulabilir misiniz? Nerede?

Eğer şiirleriniz keşfedilmemiş, bestelenmemiş olsa nasıl bir gelecek bekliyordu sizi? Ne hayal ediyordunuz?

Ne hayal kurarsın? Hiç ışık yoktu. Şarkı sözü olarak da düşünmediğim için, bu şiirlerden bir şey olacağını tahmin etmiyordum. Gazetede yayınlanması benim için yeterdi.

Kuyumculuğa ne kadar bir süre devam ettiniz?

‘77 senesine kadar kuyumculuk yaptım, ama kafam hep Unkapanı’ndaydı, müşterilerimin işini aksatmaya başlamıştım. Bırakmak zorunda kaldım. Senelerce Türküola firmasında asgari ücretle çalışmayı göze aldım, hem işimi yaptım, hem sözlerimi yazdım. Eskiden bestecilerle birebir hallediliyordu bu işler. Hatta İMÇ’de bir bankımız vardı, besteci ve söz yazarı arkadaşlarla o bankın üzerinde otururduk. Hep sitemkâr olmuşumdur: Unkapanı’ndaki yapımcılar bizlerden trilyonlar kazandılar, ama bestecilere, söz yazarlarına sığınacak bir kulübe bile yapmadılar.

Bank koymuşlar, daha ne istiyorsunuz!


Bankı da, sağolsun, bankalar koyuyordu. (gülüyor)

Cemal Safi’nin de birçok şiiri bestelendi. İkiniz arasında bir ölçüde bir benzerlik bulmak mümkün.

Cemal Safi bana benzemez. Onunla benzetilmek de istemem. Arkadaşlarımdan Gönül Şen, Ahmet Selçuk İlkan, Tahir Paker bana daha yakındır. Cemal Safi’nin yazdıkları tarzım değil. Mesela benim şiirlerimde belden aşağı bir konu bulamazsınız… Ayrıca, bende isyan tarzı da bulamazsınız.

Halbuki var.

Yakarış vardır, ama isyan yoktur. Bir tane örnek gösterin.

İki tane gösterelim: “Fark Yaraları”, “Yakarsa Dünyayı Garipler Yakar”.

Evet, “Fark Yaraları” şöyle başlar: “Tanrı yazar, kullar çeker günahı.” Bu şarkıda tanrıya karşı bir isyan yok… “Bizi bu fark yaraları öldürür” derken kullardan gelen kötülüğü anlatıyorum. Benim şarkılarımda dostlardan yakınma var, hayatın kendisinden, adaletsizlikten şikâyet var. Ama tanrıya isyan yok. Belki biraz sitem var. “Yakarsa Dünyayı Garipler Yakar”da ise gariplere yapılan zulümleri, adaletsizlikleri işledik. Mesela “Tanrı neden kötü yazar alındaki yazıları / Kuluysa neden bir değil, mutlu yaşar bazıları” dedik. Böyle sorgulamalarım vardı. Sosyal konular vardır şarkılarımda. Ama onu hiçbir zaman direkt öne çıkarmadım. Mesela “Baharı Bekleyen Kumrular Gibi” çıktığı zaman, o zamanki yokluğa karşı bazı satırlar da yazmıştım, bir taşlama yapmıştım: “Elinde gaz tüpü günlerce durup / Boş döndüğün ânı sakın unutma / Sorunlar ezdikçe mahzun oturup / Ağladığın günleri sakın unutma.” Gazeteciler bunu o günlerde yayınlamak istemişti, ben hayır demiştim, bu yönümle bilinmek istemiyorum.

İstemeseniz de gariplerin sözcüsü olmadınız mı? Çünkü şarkılarınızda garipler adına konuşuyorsunuz, zenginler adına değil.

Evet ama, zengin düşmanı da değilim. Herkesin bir kabiliyeti var, insanlar kazanıyorlar veya kazanamıyorlar.

Peki neden adaletsizlik var bu dünyada?

Herhalde kötü yönetimler yüzünden. Bir de, insanın kalbinin iyi veya kötü oluşu yüzünden. Farklar böyle çıkıyor ortaya.

Bugüne kadar en sevdiğiniz şarkı sözünüz hangisi?


“Evlat”ı çok severim. Bir büyüğün bir küçüğe verebileceği en güzel nasihattır o şarkı. Müslüm Gürses de çok güzel okudu. Benim felsefemde insan olmak vardır. Lafta değil, gerçekten insan olduğunda birçok şey halledilmiş demektir. Dinlerin temelinde de insan olmak olmalıdır.

Şiirlerinizin bestecileri arasında en çok hangisiyle işbirliği yapmaktan memnun kaldınız?


Hepsi dostum, hepsini severim. Rahmetli Yavuz Taner’de (Durmuş) çok sözüm var. “Canım dediklerim” mesela… Yavuz Taner’le çok yakındık. Zaten 32 tane şarkısı var, 28’inin sözleri benimdir. Orhan Gencebay’da da benim bazı sözlerim var, Ferdi Tayfur’da da var. İkisi de aslında kendi şarkılarını okuyan insanlar olmasına rağmen.

Gencebay’ın bestelediği “İkimizden Bir Kalmadı” ne güzel mesela.

Biliyorsunuz değil mi o şarkıyı? Ben de onu çok severim. “Su yüzüne çıktı her şey / Kutsal olan sır kalmadı / Öyle yıktı bu aşk bizi / İkimizden bir kalmadı…” Bakın, burada bir açmaz var. Ne kadar enteresan bir laf, “ikimizden bir kalmadı”. Şiirde açmazlar çok önemlidir. O açmazlar insanı irkiltir, farkında bile olmadan içine işler. Sonra bir anda çıkar insanın yüreğine.

Kıskandığınız, keşke ben yazmış olsaydım dediğiniz şarkılar neler?

Kıskanmak değil de, bravo dediğim çok olmuştur… Eski ozanları severim. Aşık Veysel ve Aşık Mahzuni büyük ozanlar. Şarkı sözü yazarlarında o kadar derinlik bulamayabilirsiniz. “Uzun ince bir yoldayım, gidiyorum gündüz gece” diyor. Al işte. Neresinden bakarsan bak, koca derya bir söz. “Koyun kurt ile gezerdi, fikir başka başk’olmasa”. Toplam iki satır, ama derinliği çok fazla. Söz budur yani.

Çağdaşlarınız arasında kimleri sayabilirsiniz? Orhan Gencebay’ın sözlerini nasıl bulursunuz? Mesela “Batsın Bu Dünya”yı?

Severim, fena değildir. Ama Orhan abinin daha derinliği olan sözleri vardır. Mesela “Çilekeş” bana daha çok hitap eder: “Her gönlün bir köşesinde / Yaralanmış bir yer vardır”. “Batsın Bu Dünya” çok popüler olmuş olabilir, ama o günün yaşam kültürüyle ilgili söylenmiş bir sözdür, içindeki ruh, duygu bana yetersiz gibi geliyor.

“Senden Vazgeçmem”in sözlerinden bahsedelim biraz. Bunu dinlediğimizde sadece vazgeçilmeyecek bir sevgili mi aklımıza gelmeli, yoksa daha geniş düşünebilir miyiz?

Şarkılarda genişlik çok önemli. Geniş olursa, herkes kendinden bir parça bulur. Bizim şarkıların sevilmesinin sebebi o.

Siz “Dünya tersine dönse vazgeçmem” diyorsunuz, Jimi Hendrix “Altı, dokuz olsa vazgeçmem” diyor…

Haa, güzel ifade etmiş. Tema aynı: İnsan inandığı şeyi sonuna kadar savunmalı. Bende biraz inatçılık da vardır zaten. Bir şeye inanıyorsam, kolay kolay vazgeçmem.

“Arabesk” albümü için Fairuz Derin Bulut’la işbirliğinden memnun musunuz? Şarkıları nasıl seçtiniz?

Ben ortama göre davrandım, onların fikirlerinin ağırlıklı olmasını istedim. Yüzde otuz benim payım varsa, yüzde yetmiş onların kendi seçimleridir. Çıkan işi çok sevdim. Çok sıcak geldi bana şarkılar. ’75-‘85 arası arabesk altın çağını yaşadı. Ama o zaman müzikler ve kitleler birbirinden çok ayrıydı. Rock yapanlarla bizim temasımız hiç yoktu. Tanışmıyorduk, öyle bir ortam yoktu. Zamanında bu sözleri bir rock’çıya verseydik, acaba nasıl bestelerdi? Gitarın sesini öteden beri bu şarkılara çok yakıştırıyorum ben.

Gitarla biraz sert olmamış mı şarkılar? Ama doğrusu sizin sözleriniz de sert. Hani “damardan” dedikleri cinsten.

Evet, ama sertliğin içinde bir duygusallık da var. Yıllar yılı öbür türlü çalındı, şimdi bu albümde ağırlık Batı çalgılarında.

Sizin şarkılarınız sizce damardan mı?


O kategoriye girer diye tahmin ediyorum. (gülüyor) Damardan derken, herhalde insanın içine işlemesi anlamında kullanıyorlar. Bizim şarkılar insanın içine işleyen, iz bırakan şeylerdir. Şarkıların gücü çok fazla. İnsanı ağlatabiliyor, yeri geliyor, güldürebiliyor.

Sizin güldüren şarkılarınız var mı?

Olmaz mı! Çok ağırlıklı olmasa da vardır yani. “Kara kara düşünmenin sonu yok / Biraz gülüp neşelenmek zor değil / Dağıtıp şu bulutları başından / Parlayan güneşi görmek zor değil”. Sadece gam kasavet değil benim sözlerim. Bu sözler Türk müziği de oldu, arabesk de oldu, film de oldu. 25 filmin ismi benim şarkılarımdan gelir. Ama bu piyasadan hakkımı alamadım. Şimdi MESAM’da bu yüzden faal olarak çalışıyorum. Dünyaya gelmişim, ama kendim için yaşamamışım gibi geliyor… Yıllar yılı değerimin bilinmediğini düşünüyorum. Ölmemizi bekliyorlar herhalde! Pek çok arkadaşım bana şunu söyledi: “Aslında senin heykelini dikmemiz lâzım Unkapanı’na.” Böyle bir şeye tabii müsaade etmem, ama neler yaptığımın farkında olan birkaç kişi var, onu anlatmak istiyorum.

Nasıl bir heykel olurdu sizin heykeliniz?

Yüzü olmazdı. Sembolik bir heykel olurdu herhalde. Yüzümüz önemli değil ki, yapılan işler önemli. Bu dalda emek veren insanlar, hepimiz o heykelde olacaktık belki.

Söyleşi: Derya Bengi – Merve Erol

Roll, sayı 136, Ocak 2009