Kaybedenler Kulübü’nün görkemli üyesi: Behzat Ç.

Galiptir bu yolda mağlup

Express’in son nüshasında (sayı 128, Nisan-Mayıs 2012) iki yazıyla “Behzat Ç”yle ilişkimizi anlamaya çalıştık. Şöyle demiştik dergide: “Önce romanı ‘Her Temas İz Bırakır’ dikkatimizi celbetmişti. Diziye dönüşünce isabet dedik. Ve dizinin giderek bir vakaya, bir külte dönüşmesine şahit olduk. İkinci sezon tam gaz soralım: Derin devlet işlerinden kentsel dönüşüme, Hrant Dink cinayetinden kot kumlama işçilerine, hemen her toplumsal meseleye bir ucundan dokunan bu başkomiserin nesini seviyoruz? Daha önemlisi, bir sevda varsa ortada, sevenleri açısından bu ne anlama geliyor? Behzat Ç sağolsun, bir sürü soru sorduruyor…”

Biz dergiyi hazırlarken MHP Tekirdağ Milletvekili Bülent Belen, başkomiserin Savcı Esra’yla nikâhsız ilişkisine kafayı taktı, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Şahin de onu takip etti. Yeşilay Başkanı Muzaffer Balcı “24 saat içki ve sigara içen, argo konuşan kişi, Türk polisini temsil edemez” derken, Bülent Arınç diziyi dikkatle takip ettiklerini açıkladı. Hadi nikâh öyle ya da böyle, o ya da bu sebepten gerçekleşti, ama Behzat Ç’nin elinden o bira şişesini almak, küfretmesin diye “Son Hafriyat”taki gibi sessizliğe mahkûm etmek, hatta aba altından sopa gösterip belki bazı siyasî pozisyonlara zorlamak?

Express’teki dostlar arasında bir tartışmaydı. Şimdi, aynı dizideki gibi, devlet katlarından alıcı kuşlar dolaşıyor “Behzat Ç”nin üzerinde. Ellerinden gelse, yeni bir “Arka Sokaklar” çıkaracaklar buradan da.

Kendi tartışmalarımız, sorularımız geçerliliğini koruyor, ama böyle bir safhada, tek bir lafımız var: “Behzat Ç’ye dokunmayın!”

Express’e bağlanıyoruz…

ayrıca bkz: Bir mukayese: The Wire vs. Behzat Ç.

 

Express sayı 128Beh­zat Ç. di­zi­si ve fil­mi, Em­rah Ser­bes’in “Her Te­mas İz Bı­ra­kır” ve “Son Haf­ri­yat” isim­li ro­man­la­rın­dan uyar­lan­dı. Uyar­la­ma­la­rı kay­nak eser­le­rin­den ba­ğım­sız de­ğer­len­dir­mek şart ol­sa da, Em­rah Ser­bes’in hem di­zi­nin ve fil­min se­na­rist­le­rin­den bi­ri ol­ma­sı hem de eleş­ti­ri­le­rin karşısına biz­zat çıkması, bu ya­pıt­la­rı or­tak bir de­ğer­len­dir­me­ye tâ­bi tut­mak için ge­çer­li ne­den.

Beh­zat Ç. ka­rak­te­ri için söy­le­ne­bi­le­cek en kestirme şey, “kay­bet­miş” ol­du­ğu. “Kay­be­den­ler”, ede­bi­ya­tın uzun za­man­dan be­ri, si­ne­ma ve te­le­viz­yo­nun ise son za­man­lar­da en sev­di­ği ka­rak­ter­ler. En bi­li­nen kah­ra­man­la­rla bü­yük­çe bir kay­be­den­ler ku­lü­bü ku­ru­la­bi­lir.

Or­tak üst kim­lik­le­ri kay­bet­miş­lik olan bu ka­rak­ter­le­rin ay­rıl­dık­la­rı te­mel nok­ta, kay­be­diş­le­ri­nin ni­te­li­ği. Ba­zı­la­rı –ve ge­nel­lik­le oku­yu­cu­nun da­ha ko­lay öz­deş­le­şe­bil­diği– “bu yol­da ga­lip” olan­lar, di­ğer­leri ise si­lik, ar­ka­la­rın­da hiç­bir iz bı­rak­ma­yan mağ­lup­lar. Ga­lip kay­be­den­ler, kalburüstü ede­bi­yat ya­pıt­la­rın­dan ziyade, si­ne­ma ve te­le­viz­yon dün­ya­sın­da gö­rülüyor. Ör­ne­ğin, Ça­ğan Ir­mak’ın “Is­sız Adam”ı, Tol­ga Ör­nek’in “Kay­be­den­ler Ku­lü­bü” ak­la ilk ge­len­ler. İkin­ci grup, yani “ger­çek kay­be­den­ler” için­se Kaf­ka’ya, Go­gol’e, Dos­to­yevs­ki’ye başvurmalı.

Em­rah Ser­bes’in Beh­zat Ç.’si, “gör­kem­li kay­be­den­ler”den. Beh­zat Ç. subay bir ba­ba­nın is­tib­da­tı al­tın­da bir ço­cuk­luk ve genç­lik ge­çir­miş, is­te­di­ği okul­lar­da oku­ya­ma­mış, ba­ba­sı­nın ölü­mü­ne se­be­bi­yet ver­me ihtimali olan, genç­lik aş­kı ta­ra­fın­dan tra­jik bi­çim­de ter­ke­dil­miş, ka­rı­sı ta­ra­fın­dan al­da­tıl­mış, abi­si ve kı­zıy­la iliş­kisi sorunlu, sü­rek­li di­sip­lin so­ruş­tur­ma­sı ge­çi­ren ve da­ha bir­çok olum­suz­lu­ğa ma­ruz ka­lan, hü­lâ­sa, ha­ya­tın sil­le­si­ni fe­na hal­de ye­miş bir aca­yip adam. Di­ğer ta­raf­tan, bu arı­za başko­mi­se­ri­miz, mü­zik ye­ri­ne Po­lis Rad­yo­su din­le­yen, Sam­sun 216 içen, te­le­fon­la­rı “haa” di­ye açan, pav­yo­ndan “dost” edi­nen ve bağ­laç ye­ri­ne kü­für kul­la­nan bir po­lis. Bü­tün bu özel­lik­ler ka­rak­te­re de­rin­lik ka­zan­dır­mak için yük­len­miş el­bet. Ka­rak­te­rin, ro­man­la­rın ve di­zi­nin prob­le­mi tam da buradan baş­lı­yor ama. Son yıl­lar­da –za­ma­nın ru­hu­na uy­gun ola­rak– sık­ça rast­la­nan bir tav­rı tek­rar­lı­yor Em­rah Ser­bes: Ye­nil­gi­ye ve na­dan­lı­ğa öv­gü. Ro­man­lar­da­ki bu tav­rın di­zi ve film­de­ki do­zu iyi­ce ar­tı­yor. Söz konusu özel­lik­le­rin ro­man­da, di­zi­de olum­lan­ma­sı ve iz­le­yi­ci­de de ay­nen kar­şı­lık bu­lup “he­lâl ol­sun amirim” coş­kun­lu­ğun­da kar­şı­lan­ma­sı ne­de­niy­le Beh­zat Ç.’nin özel­lik­le­ri­ni birta­kım ek­ler­le şöy­le sı­ra­la­mak müm­kün: Beh­zat Ç. züp­pe­ler gi­bi Ame­ri­kan si­ga­ra­sı de­ğil, Sam­sun 216 içi­yor; ki­bar­lık bu­da­la­la­rı gi­bi de­ğil, “An­ka­ra be­be­si” gi­bi te­le­fon­la­rı “haa” di­ye açı­yor; en­tel kun­tel bar­la­ra ta­kıl­mak­tan­sa pav­yo­na ta­kı­lı­yor, mu­hal­le­bi ço­cuk­la­rı gi­bi in­ce ko­nuş­mak ye­ri­ne de­li­kan­lı gi­bi küf­re­di­yor.

“Seviyoruz Merkez!”

Bü­yük bir ke­si­şim kü­me­si­ne sa­hip olan ro­man oku­yu­cu­suy­la di­zi iz­le­yi­ci­si, ya­şam bi­çi­mleri ve dün­ya gö­rü­şleri açı­sın­dan ger­çek ha­yat­ta onay­lan­ma­sı tek­lif da­hi edi­le­me­ye­cek dav­ra­nış­la­ra sa­hip bir ka­rak­teri ne­den bu ka­dar çok se­vi­­yor? Öne sü­rü­len sebepler muh­te­lif, ama en faz­la di­le ge­ti­ri­len ikisi­ne odak­la­na­lım. İl­ki, ro­man­la­rın, di­zi­nin ger­çek po­lis­le­ri çok iyi yan­sıt­tı­ğı, ikin­ci­si ise Beh­zat Ç. ve eki­bi­nin po­li­tik tav­rı.

Bi­rin­ci­si, da­ha az öne sü­rü­len sebep. Kur­ma­ca bir eser­de ka­rak­ter­ler ger­çe­ğe yak­laş­tık­ça ka­li­te­nin art­tı­ğı id­dia­sı ba­zı ör­nek­ler için hak­lı ola­bi­lir. An­cak hiç­bir an­la­tı an­la­tı­cı­sı­nın yo­ru­mun­dan ba­ğım­sız ola­ma­ya­ca­ğın­dan, esas olan, an­la­tı­cı­nın ger­çe­ği yo­rum­la­ma ve sun­ma bi­çi­mi.

“Beh­zat Ç.”, mev­zu­ et­ti­ği ka­rak­ter­le­ri olum­lu bir yo­rum­la su­nu­yor ve prob­lem de tam ola­rak bu­ra­da baş­lı­yor. Ger­çek ha­yat­ta­ki po­lis­le­re çok ben­ze­yen bir kur­ma­ca po­li­sin olum­lu gös­te­ril­me­si, po­lis teş­ki­lâ­tı­mı­zın şid­det­per­ver­li­ği­ni de far­kın­da ol­ma­dan meş­ru­laş­tı­rı­yor. Çün­kü, ol­du­ğu gi­bi dav­ra­nan de­li­kan­lı po­lis­le­ri­miz Beh­zat Ç. ve eki­bi hak eden­le­re (!) te­miz bi­r so­pa çe­ker­ken, ona çok ben­ze­yen ger­çek po­lis de ken­di açı­sın­dan da­ya­ğı hak et­ti­ği­ni dü­şün­dü­ğü “kon­so­mat­ri­si” öl­dü­re­si­ye döv­mek­te be­is gör­mü­yor. El­le­ri ke­lep­çe­li bir şüp­he­li­yi ki­şi­sel he­sap­la­rın­dan do­la­yı öl­dü­ren Beh­zat Ç., eki­bi­nin de yar­dım­la­rıy­la bu iş­ten sı­yı­rıp ce­za­sı­nı bir­kaç bö­lüm­lük vic­dan aza­bıy­la at­la­tır­ken, intihar eden bir adamın ailesi açıkta kalmasın diye sağlam pabuç olmadığı hissettirilen bir tefecinin üzerine cinayet yıkarken, di­zi­nin he­men her bö­lü­mün­de gö­zal­tı­na alı­nan­lar –or­ta­da hiç­bir ka­nıt yok­sa bi­le– “vic­dan­lı” eki­bi­miz­den öl­dü­re­si­ye da­yak yi­yor­. Po­lis şid­de­ti­nin bu ka­dar yay­gın ol­du­ğu bir ül­ke­de, ka­nıt­lar­la so­nu­ca var­mak ye­ri­ne şüp­he­li­yi dö­ve­rek su­çu­nu iti­raf et­tir­me­yi tercih eden kur­ma­ca po­lis­le­ri sem­pa­tik bul­mak, tuhaf kaçıyor. Ara­ma­ya git­ti­ği ev­de ken­di­si­ne ara­ma iz­ni so­ran ev sa­hi­bi­ne mil­let­çe pek sev­di­ği­miz bir el ha­re­ke­ti çe­ke­rek “al sa­na ara­ma iz­ni” di­yen Ha­ya­let ko­mi­se­rin ger­çek ha­yat­ta­ki kar­şı­lı­ğı­nı ken­di evin­de gör­me­yi kim ister?

İkin­ci sebep, ya­ni Beh­zat ve eki­bi­nin po­li­tik tav­rı, da­ha doğ­ru­su vic­da­nî du­ru­şu, bi­rin­ci­si­ne gö­re da­ha gö­nül ok­şa­yı­cı gö­rü­nü­yor. Öy­le ya, özel­lik­le Em­rah Ser­bes’in se­nar­yo­su­nu yaz­dı­ğı bö­lüm­ler­de kah­ra­man­la­rı­mız iz­le­yi­ci­nin çok ho­şu­na gi­de­cek şe­kil­de po­li­tik me­se­le­le­re gi­ri­yor­lar ve kot kum­la­ma iş­çi­le­rin­den Hrant Dink ci­na­ye­ti­ne, Em­ni­yet için­de­ki ce­ma­at­çi ya­pı­ya ve Cu­mar­te­si An­ne­le­ri’ne uza­nan bir yel­pa­ze­de, ka­ri­yer­le­ri­ni ris­ke at­mak pa­ha­sı­na dü­rüst bir tu­tum ta­kı­nı­yor­lar. Bu­, il­kin­den da­ha teh­li­ke­li ve ri­ya­kâr­ca sebep. Da­ha ön­ce de di­le ge­ti­ri­len ve eleş­ti­ri­len “Kurt­lar Va­di­si” / “Beh­zat Ç.” teş­bi­hi­ne baş­vu­ra­lım: “Kurt­lar Va­di­si” mil­li­yet­çi / mu­ha­fa­za­kâr kit­le­ler açı­sın­dan ya­ra­la­yı­cı du­rum­la­rın ya­rat­tı­ğı ha­yal kı­rık­lık­la­rı­nı kur­ma­cay­la ta­mir eder­ken, “Beh­zat Ç.” de sol / mu­ha­lif kit­le­ler açı­sın­dan ben­zer bir iş­lev gö­rü­yor. Sa­na­tın po­li­tik ya­nı­nı kim in­kâr edebilir? Sa­na­tın, özel ola­rak da si­ne­ma­nın po­li­tik yö­nü kuv­vet­li­dir, öy­le de ol­ma­sı ge­re­kir. An­cak, po­li­tik sa­nat­la po­li­tik tat­mini de bir­bi­rin­den ayır­mak ge­rekmez mi? Ör­ne­ğin, po­li­tik si­ne­ma­nın pîr­le­ri sa­yı­la­bi­le­cek Vit­to­ri­o De Si­ca, Cos­ta Gav­ras, Yıl­maz Gü­ney gi­bi yönetmenlerin film­le­ri­ni iz­ler­ken se­yir­ci po­li­tik tat­min de­ğil, ra­hat­sız­lık du­yar. Po­li­tik sa­nat, mu­ha­ta­bı için bir si­mü­las­yon ya­ra­tıp ona dün­ya­da­ki kö­tü­lük­le­rin in­ti­ka­mı­nın bir şe­kil­de alın­dı­ğı­nı de­ğil, bu kö­tü­lük­le­re kar­şı sa­vaş­mak ve bu­nun için de si­mü­las­yo­nun dı­şı­na çık­mak ge­rek­ti­ği­ni sa­lık ve­rir, mu­ha­ta­bı­nın ka­tar­sis ya­şa­ma­sı­na izin ver­mez. “Beh­zat Ç.” ro­man­la­rı, fil­mi ve di­zi­si tam ola­rak ikin­ci gru­bun için­de, se­yir­ci­ye bir tat­min ve ra­hat­la­ma duy­gu­su ve­ri­yor. Ta­mam, Beh­zat ve eki­bi­nin ce­sa­re­ti­ni tak­dir ede­lim, ama öl­dü­rü­len bir dev­rim­ci­nin ka­ti­li­ni or­ta­ya çı­ka­ra­nın top­lum­sal mu­ha­le­fe­tin bas­kı­sı de­ğil de dü­rüst bir po­li­sin vic­da­nı ol­ma­sı­nı bi­raz tu­haf bu­la­lım bir zah­met. Öy­le bir dün­ya dü­şü­nün ki, dev­le­tin fe­na­lık­la­rı­na kar­şı mü­ca­de­le et­ti­ği­ni söy­le­yen dev­rim­ci­ler, 1970’ler­den kal­ma köh­ne der­gi oda­la­rın­da, Ni­etzs­che bı­yık­la­rıy­la bön bön ba­kan, slo­gan­dan baş­ka bir şey bil­me­yen ste­re­otip­ler ola­rak ka­ri­ka­tür­leş­ti­ri­lir­ken, vic­dan­lı bir po­lis şe­fi tek ba­şı­na Hrant Dink’in ka­ti­li­ni ya­ka­lı­yor, ce­ma­at­çi po­lis­le­re pos­ta ko­yu­yor, de­rin dev­le­te mey­dan oku­yor, hat­ta fai­li meç­hul ci­na­yet­le­ri ay­dın­la­tı­yor. Hal böy­ley­ken, Beh­zat-Ha­run-Ha­ya­let-Ak­ba­ba dört­lü­sü­nün Po­lat-Me­ma­ti-Ab­dül­hey-Er­han dört­lü­sün­den bir far­kı ol­du­ğu­na ik­na ol­mak da­ha da zor­la­şı­yor. İki dört­lü de, ta­bi­ri ca­iz­se, gaz al­mak­tan baş­ka hiç­bir işe ya­ra­mı­yor. “Beh­zat Ç.”nin ya­rat­tı­ğı ra­hat­la­ma ve tat­min his­si­ne tek bir ör­nek: 18 Ara­lık’ta ya­yın­la­nan bö­lüm­den son­ra, Cu­mar­te­si An­ne­le­ri’ni iş­le­miş ol­ma­sın­dan do­la­yı, fa­ce­bo­ok ve twit­ter üze­rin­den di­zi­ye sev­gi­le­ri­ni su­nan­la­rın sa­yı­sı, cu­mar­te­si gün­le­ri Ga­la­ta­sa­ray Li­se­si önün­de top­la­nan­lar­dan on­lar­ca kat faz­lay­dı. “Cu­mar­te­si An­ne­le­ri ne abi ya?” di­yen Ha­run’u sem­pa­tik bu­lup ona kah­ka­ha­lar­la gü­ler­ken, ev­lat­la­rı­nı kay­bet­miş an­ne­le­re cop­lar­la sal­dı­ran ger­çek po­lis­le­ri ay­nı ek­ran­dan iz­le­yip la­net­le­mek, Co­en Kar­deş­le­r’i kıs­kan­dı­ra­cak bir iro­ni ol­sa ge­rek.

“Öteki”ni uzaktan sevmek

“Beh­zat Ç.”nin maz­har ol­du­ğu il­gi için öne sü­rü­len iki sebep de as­lın­da ri­ya­kâr­ca. Çok­ça şa­hit ol­du­ğu­muz ör­nek­ler­den de yo­la çı­ka­rak de­ne­bi­lir ki, söz ko­nu­su ka­rak­ter­le­re du­yu­lan il­gi­nin hakiki se­bep­le­rin­den bi­ri, “aşa­ğı­da­ki”ne du­yu­lan sem­pa­ti. Bu, mer­ke­zin yoz­laş­mış­lı­ğı­na, kibi­ri­ne, sah­te­li­ği­ne kar­şı çev­re­nin sa­mi­mi­li­ği, saf­lı­ğı ve ger­çek­li­ği şek­lin­de for­mü­le edil­miş, kül­tür se­vi­ye­si­nin yük­sel­me­siyle yoz­laş­ma ara­sın­da oto­ma­tik bağ ku­ran bir dü­şün­ce. Po­li­tik ola­rak bu dü­şün­ce­nin tam kar­şı­sın­da yer alan­la­rın önem­li bir kıs­mı da­hi, bunu kül­tü­rel ola­rak iç­sel­leş­tir­miş du­rum­da. Öte yan­dan bu iç­sel­leş­tir­me şi­zof­re­nik ve aşa­ğı­da­ki­ne du­yu­lan sem­pa­ti, söz ko­nu­su aşa­ğı­da­ki ken­di dün­ya­sı­na gir­me­ye kal­kın­ca nef­re­te dö­nü­şen cins­ten. Yıl­lar­ca film­ler­de, ki­tap­lar­da gös­te­ri­len or­yan­tal Do­ğu­lu im­ge­si­ne vu­ru­lan, Do­ğu din­le­ri­ne, mü­zik­le­ri­ne, kül­tü­rü­ne il­gi du­yan bir Ame­ri­ka­lı için uzak­tan sev­di­ği Do­ğu­lu ge­lip de ya­şam ala­nı­na da­hil olun­ca nef­ret çan­la­rı çal­ma­ya baş­lar. Ame­ri­ka­lı bir WASP, Sting’le be­ra­ber şar­kı söy­le­yen Ara­bı se­ver, ama ken­di so­ka­ğı­na ge­len, kom­şu­su olan Ara­bı sev­mez. Ben­zer bir bi­çim­de, ken­di­ne kur­du­ğu ya­şam­da, kur­ma­ca ol­du­ğu­nu bil­di­ği bir an­la­tı­da aşa­ğı­da­ki­ne ol­duk­ça ha­yır­hah yak­la­şan iz­le­yi­ci, so­kak­ta ger­çe­ği­ni gör­dü­ğün­de onu ken­di dün­ya­sın­dan uzak­laş­tır­mak is­ter. Ara­besk mü­zik ve kül­tür gü­zel­le­me­le­ri bir amen­tü ha­li­ne gel­miş­ken, bu dün­ya­dan ken­di dün­ya­sı­na ya­pı­la­cak ola­sı bir trans­fer sem­pa­ti­yi her an nef­re­te dö­nüş­tü­re­bi­li­yor ve aşa­ğı­da­ki­nin hiç­bir za­man gi­re­me­ye­ce­ği “nezih” bir dün­ya­da ona du­yu­lan ki­bir­li sem­pa­ti, ri­ya­kâr­lı­ğın ma­ni­fes­to­su olu­yor ade­ta. Beh­zat Ç. ve eki­bi­nin ka­ba­lık­la­rı, kü­für­baz­lık­la­rı, “varoş” kül­tü­rü­nü tem­sil eden bü­tün özel­lik­le­ri iz­le­yi­ci­ye sem­pa­tik ge­lir, ama o va­ro­şun in­san­la­rı ken­di ya­şam ala­nı­na da­hil olun­ca “apa­çi”dir artık. Çün­kü “öte­ki”ni uzak­tan sev­mek aşk­la­rın en gü­ze­li­.

“Beh­zat Ç.”nin çok se­vil­me­si­nin di­ğer bir ola­sı ne­de­ni de, kay­bet­miş, ama bu kay­be­di­şi gör­kem­li ya­şa­mış bir ka­rak­ter ol­ma­sı. “12 Ey­lül’ün de­po­li­ti­zas­yo­nu” belki bıkkınlık getiren bir na­ka­ra­t haline geldi ama, 12 Ey­lül’ün ya­rat­tı­ğı dün­ya­nın umut­tan ha­yal kı­rık­lı­ğı­na gi­den yolu bir hayli kı­salt­tı­ğı da yad­sı­na­maz herhalde. 1960’lı, ‘70’li yıl­lar­da da­ha iyi bir dün­ya­nın ku­ru­la­bi­le­ce­ği­ne olan inan­cın ha­yal kı­rık­lı­ğıy­la so­nuç­lan­ma­sı­nı gör­mek için ‘80’le­rin so­nu­na ka­dar bek­le­mek ge­rek­miş­ti. “Es­ki sol­cu” ta­bir edi­len ti­po­lo­ji­nin or­ta­ya çık­ma­sı 1990’la­ra te­ka­bül eder, ya­ni ye­nil­gi­nin id­rak edil­me­si ve “za­ten ol­ma­ya­cak bir dü­şün pe­şin­dey­dik” nok­ta­sı­na gel­inme­si uzun za­man al­mış­tı. Dün­ya­da ve Tür­ki­ye’de ko­şul­la­rın de­ğiş­me­si­nin de et­ki­siy­le söz ko­nu­su ma­kas epey da­ral­mış du­rum­da. Ne­oli­be­ra­lizmin ya­rat­tı­ğı yı­kım, kay­bet­miş­lik duy­gu­su­nu çok er­ken za­man­lar­da zerkedi­yor in­san bi­lin­ci­ne. Ken­di­ni kur­tar­ma ça­ba­sı, ken­di­ni ger­çek­ten de kur­tar­dık­tan son­ra ya­şa­nan vic­dan aza­bı­nın muh­te­lif yol­lar­la ta­mir edil­me­si ça­ba­sı­na dö­nü­şü­yor.

Kafka’nın Samsa’sı, Gogol’ün Popriçin’i

Kay­bet­mek esa­sen kö­tü­dür, ama bi­ri­le­ri si­ze onun as­lın­da o ka­dar da kö­tü ol­ma­dı­ğı­nı söy­ler­se, gös­te­rir­se, onun­la ba­rı­şa­bi­lir ve dı­şa­vu­rum­cu bir şe­kil­de ya­şa­ya­bi­lir­si­niz. İş­te “Beh­zat Ç.” tam da bu­nu gös­te­ri­yor. Em­rah Ser­bes’in Beh­zat Ç.’si­ne de, Kaf­ka’nın Gre­gor Sam­sa’sı­na da kay­bet­ti­ren ay­nı ya­pı­sal sü­reç­ler, ama Gre­gor Sam­sa bö­cek­le­şir­ken, Beh­zat Ç. ha­ya­ta gol üs­tü­ne gol atı­yor. Sam­sa’ya ai­le­si bi­le tik­sin­tiy­le ba­kar­ken, Beh­zat’a du­yu­lan say­gı çem­be­ri do­lu­diz­gin ge­niş­li­yor. Go­gol’ün kay­be­de­ni Ak­sen­ti İva­no­viç Pop­ri­çin sev­di­ği ka­dın­la il­gi­li düş kur­mak­tan bi­le kor­kar­ken, çev­re­sin­de­ki bü­tün ka­dın­lar Beh­zat’a aşık olu­yor.

Ye­ri gel­miş­ken, Beh­zat Ç.’nin ka­dın­la­rın­dan söz et­me­mek ol­maz. Di­zi­de­ki, film­de­ki bü­tün gü­zel, akıl­lı, alımlı ka­dın­lar kay­bet­miş Beh­zat Ç.’ye vu­ru­lu­yor­. Sav­cı­sın­dan dev­rim­ci­si­ne, her ta­ba­ka­dan ka­dı­nın ka­ba, de­li­kan­lı, kü­für­baz, al­ko­lik Beh­zat’a de­rin bir aşk­la vu­rul­ma­sı… Kay­bet­miş bir er­ke­ğin er­gen ar­zu­la­rı­na bun­dan da­ha iyi ne hi­tap ede­bi­lir ki?

Gre­gor Sam­sa gi­bi bö­cek­leş­mek ye­ri­ne Beh­zat Ç. gi­bi ka­dın­la­rın göz­de­si ol­ma­yı, amir­le­ri­ne pos­ta ko­ya­bil­me­yi, po­li­tik me­se­le­ler da­hil her ko­nu­da dos­doğ­ru du­ra­bil­me­yi kim is­te­mez ki? Go­gol’ün adım adım de­li­ren Pop­ri­çin’i ol­mak­tan­sa, ken­di­ni kud­retli ve ka­riz­ma­tik Beh­zat Ç. ile öz­deş­leş­tir­mek çok da ya­dır­ga­na­cak bir du­rum de­ğil. Go­gol’ün “Bir De­li­nin Ha­tı­ra Def­te­ri” isim­li öy­kü­sü­nün ti­yat­ro oyu­nu­nu yıl­lar­dır ba­şa­rı­lıyla oy­na­yan Er­dal Be­şik­çi­oğ­lu’nun Beh­zat Ç.’yi de can­lan­dı­rı­yor ol­ma­sı­nı ilâ­hî bir iro­ni ad­de­de­rek kı­sa bir Beh­zat Ç. / Pop­ri­çin kar­şı­laş­tır­ma­sı ya­palım: Go­gol’ün Pop­ri­çin’i, ge­nel mü­dü­rü­nün kı­zı­na kar­şı­lık­sız bir ka­ra sev­dayla aşık, kö­pek­ler­le ko­nu­şan, ken­di­ni ka­yıp İs­pan­ya kra­lı sa­nan ye­din­ci de­re­ce­den bir me­mur­dur. Sü­rek­li ola­rak da­ha yük­sek rüt­be­li, da­ha say­gın ol­ma­nın ha­ya­liy­le ya­şar. En so­nun­da ya­ka­la­nıp kor­kunç iş­ken­ce­ler gör­dü­ğü bir ye­re ka­pa­tı­lır. Öy­kü­nün so­nun­da şöy­le der: “Al­la­hım, ar­tık da­ya­na­cak gü­cüm kal­ma­dı, bit­tim tü­ken­dim. Ne­den din­le­mi­yor­lar? Ba­kı­yor­lar, ama gör­mü­yor­lar, ku­lak­la­rı var, ama duy­mu­yor­lar. Ben­den ne is­ti­yor­lar, on­la­ra ne za­ra­rım ol­du ki ba­na iş­ken­ce edi­yor­lar? Ba­şım­la ne alıp ve­re­me­dik­le­ri var? Vü­cu­dum ateş­ler için­de ya­nı­yor…”

Go­gol’ün­ Pop­ri­çin’i, var­lı­ğıy­la hiç­bir kay­da de­ğer­lik ya­ra­ta­ma­yan, so­nun­da ses­siz­ce yok olan bir kay­be­den­dir, tıp­kı Gre­gor Sam­sa gi­bi. Oy­sa Em­rah Ser­bes’in ro­man­la­rın­da Beh­zat Ç. “ara kay­be­diş­ler” ya­şa­sa da, esas ola­rak sü­rek­li ka­za­nı­yor. Et­ra­fın­da onun için her şe­yi ya­pa­cak dost­la­rı, ona sü­rek­li sa­hip çı­kan bir abi­si, ona aşık olan ka­dın­la­rı var. Gre­gor Sam­sa ve Pop­ri­çin amir­le­ri­nin önün­de el pen­çe di­van du­rur­ken, Beh­zat, amir­le­rin önün­de küf­rü ba­sı­yor, kim­se­ye ey­val­lah etmi­yor. Sa­hip ol­duk­la­rı­nı bı­ra­ka­mı­yor, bı­rak­mak is­te­se de ha­yat ona bir bi­çim­de hep ka­zan­dı­rı­yor. Ro­ma­nı oku­yan, di­zi­yi iz­le­yen “kay­be­den­ler” için bun­dan da­ha ro­man­tik bir me­lan­ko­li ola­bi­lir miy­di?

Beh­zat Ç. sü­rek­li po­pü­ler­le­şi­yor, mu­te­ber­le­şi­yor ve “olun­ma­sı ge­re­ken adam” olu­yor. Beh­zat Ç. mu­te­ber­leş­tik­çe, tes­bih sal­la­mak, kü­für­lü ko­nuş­mak, pav­yo­na git­mek is­yan­kâr ey­lem­ler ha­li­ne ge­li­yor. Cu­mar­te­si gün­le­ri Ga­la­ta­sa­ray Li­se­si’nin önü­ne git­mek ye­ri­ne pa­zar ak­şam­la­rı top­la­nıp di­zi iz­le­mek­le vic­da­nî gö­rev­ler ifa edil­miş olu­yor. Mem­le­ket­te Kürt­ler, sol­cu­lar ve her ke­sim­den mu­ha­lif­ler için bir deh­şet ev­re­ni ya­ra­tı­lır­ken post­mo­dern ça­ğın bi­ze sun­du­ğu si­mü­las­yon sa­ye­sin­de ra­hat bir ne­fes ala­bi­li­riz; na­sıl ol­sa Beh­zat başko­mi­ser ve eki­bi ce­ma­at­ten, de­rin dev­let­ten, ik­ti­dar­dan in­ti­ka­mı­mı­zı alı­yor.

Celil Kaya

Express, sayı 128, Nisan-Mayıs 2012

 

Bir mukayese: The Wire vs. Behzat Ç.

Bu bir Ankara havasıdır

TV tarihimizdeki müstesna yerini çoktan aldı “Behzat Ç”. En pahalı yapımların bile tel tel döküldüğü, reklam kaygısının lastik gibi uzattığı dizi sürelerinin her türlü pespayeliğe kucak açtığı, rakiplerinin “Arka Sokaklar” düzeyinde kaldığı bir dönemde aksini iddia etmek ayıp kaçar. Yanına bir de dönemdaşı saykodelik mahalle dizisi “Leyla ile Mecnun” yazılmaz mı? Yazılır elbette ya, ekipçe birbirlerine misafir olmayalardı iyiydi. Başyapıt düzeyine ermelerini bu tür genişlikler engelleyecek.

“Behzat Ç” edebiyattan buralara geldi. Çok izlenmesi beklenmiyordu, kült oldu. 2002-2008 arası HBO’da oynayan “The Wire” da çok izleyici çekmemişti başta, şimdi edebiyat muamelesi görüyor. Aynı ekibin bir sonraki yapımı “Treme” bugünlerde e2’de oynuyor ki, tadından yenmiyor: Katrina sonrası New Orleans, müziğin sular altında kalan başkenti, bütün gruplarıyla, kulüpleriyle, karnavallarıyla, gelenekleriyle, yağması, talanı, bir başına bırakılmışlığıyla…

“The Wire” da “Treme” gibi bir şehir, bir devlet okumasıydı. “Behzat Ç” de pekâlâ bir Ankara, bir devlet okuması. Zaten benzerlikleri saymakla bitmez. Hiçbir dizide hiçbir polis bu kadar içmemiştir. Jimmy McNulty ne kadar başarılı bir cinayetçi olsa da, mesleğinde bir türlü yükselemez, bürokrasinin ayak oyunlarını beceremez. Avon Barksdale ve çetesini takip etmekle yükümlü özel ekibin üyeleri de sayın ki bir Hayalet, bir Harun…

“Behzat Ç”nin film versiyonunun en büyük handikaplarından biri, sene boyunca karakterlerle özdeşleşen tavırlara, jestlere, diyaloglara üçer dakika ayırmasıydı. Zaten seviyoruz diye daha da bağlanırız diye düşünmüş olmalılar. “The Wire”cıların yapmayacağı şey.

Dizinin başarısına şaşıran HBO, eski polis muhabiri senarist David Simon’a altıncı sezon için de teklif götürmüş. Simon reddetmiş, beş sezonun sonunda kepenkleri kapatmış. Zira, emniyet teşkilâtından yargıya, eğitimden sağlığa, sendikalardan basına, kentsel dönüşümden siyasîlerin finansına devlet denen büyük organizmanın en hayatî organlarını kat etmiş, başa dönmüştük. Dizi uzatılamazdı, tekrarı fars olurdu. “Behzat Ç”de Ercüment’le filan düşe kalka sittin sene gideriz. (Geçenlerde Fox TV’de “sittin sene”yi biplemişler. İnşallah sen de AKP ve MHP milletvekillerinin Meclis kürsüsünden dayattığı baskıya kanıp evlenme teklif etmedin Behzat.)

Arketip ve arkaik

“Treme”in aksine “The Wire”da müzik yok gibi, jenerikte çalan Tom Waits yorumlarını saymazsak. Bir de, konuştukları çakılmasın, dinlemeye takılmasın diye gangsta’ların son model arabalarda sesi köklediği hiphop’lar var. Birkaç sene evvel İngiltere’de yakalanan bir Türk uyuşturucu kaçakçısına hâkim aynen şöyle demişti: “The Wire izleyen herkes, böyle şeylerin arabada uluorta konuşulmayacağını bilir.”

“The Wire”, tel, kablo demek. Telekulak diyelim. Polisin organize suçları takip için telefon ve ortam dinleme şebekesi. Fakat Baltimore’un aynasızları bir haftalık izin için hâkimin kapısında üç ay yatıyorlar, bir küçük yasal sapmada rozeti teslim edeceklerini biliyorlar. Derslerini Türkiye’de almalılar. Yahut biz başkanlık sistemine geçeceksek, hakikaten Amerika’daki gibi olsun.

Ankara Cinayet Büro “organize”ye bakmıyor, babadan kalma yöntemlere devam. Tabii Hulusi Kentmen olacak halleri yok, ellerinin ayarı kaçıyor. Cinayet şemasını bile derme çatma çizebilen bu adamların işi, büronun tek kadın elemanı Eda’nın Facebook düzeyinde internet ilgisi olmasa zor. Emniyet’in “en modern teşkilât” olma payesini TSK’dan devralmak istediği bu devirde en hafif tabirle tuhaf bir haldeler. Aki Kaurismaki’nin güzel bir lafı: “Her şey değişti artık, eskiden bir ara serseri olup sonra bir iş bulabilirdiniz. Şimdi sadece soğuktan ölüyorsunuz.” Behzat, Hayalet, Akbaba da bu “sağlıklı” ve “tekno” çağın orta yerinde, kılık kıyafetleri, hal ve gidişleriyle ‘90’lardan fırlamış gibiler. Bunca sevilişlerinde belki bu iptidaîliğin, hayatın daha yavaş ve endişesiz aktığı zamanlara özlemin de etkisi var. Bu rahatsız tip, bu alkolik başkomiser, bu zamanların adamı değil.

Bon pour l’Orient?

David Simon’ın karar yerini bulup bıraktığı “The Wire” gerçekçiliğiyle ünlü. Stephen King gibi adamın “hayatımda gördüğüm en kan dondurucu televizyon karakteri” dediği tetikçi kız Snoop mesela, hakikaten de Baltimore’da crack kurbanı prematür bir bebek olarak doğmuş, okulu bırakıp köşebaşlarında torbacılığa soyunmuş, cinayetten yatmış. Metruk evlere ceset gömme gibi sahneleri abartılı bulduğunu söylüyor, o kadar.

Böylesi yan karakter ve figüran zenginliği için “Behzat Ç”de “tesis” yok belki, ama gecekondu avlularından Akbaba’nın evine, Sakarya pavyonlarından devlet dairelerine, mekân seçimleri ve bazen körün taşı gibi tutturdukları kasting dizinin çamurlu plastiğine, gri evrenine çok yakışıyor.

Peki “Behzat Ç”yi edebiyattan gelmesine rağmen Türkiye dizi anlayışına bunca yaklaştıran, “The Wire” nehir-roman seviyesine yükselirken onda eksik kalan ne, “koşullar”dan başka? Kimseyi tavlamaya çalışmadığı, her şeyi göze sokmadan göz önüne serdiği için “cool” olabilen “The Wire”ın duruluğunu, derli topluluğunu, sistematiğini niçin “Behzat Ç”de bulamıyoruz?

Belki de cevaba Türkiye’nin ve ABD’nin talk show programlarını karşılaştırarak yaklaşabiliriz. Daha iyisi, iki dizinin de gezindiği sahada: Dünyada bizimki gibi fantastik devlet az bulunur. Öyleyse dizisine de her tür fantezi, psikopat “abi”ler ve muktedir seri katiller, “derin” şantajlar ve absürd kader bağları girebilir.

Sorunların var Behzat!

“Bu kâbuslar neden Cemil? Seni rahatsız eden bir şey var. Uyurken bile huzursuzsun.”

“Her şey beni huzursuz ediyor. Bozuk düzen… Nereye elimi atsam bir kötülük, bir çirkinlik çıkıyor. Hepsini düzeltmek istiyorum, düzeltemiyorum. Neden küçük kızlar orospudur, neden onları öldürürler? Neden hapishaneler var? Çözemiyorum bir türlü. Anlıyorsun, değil mi?” “Anlıyorum Cemil. İşte bunun için seviyorum seni.”

Halbuki Savcı Esra bu kadar uzatmamış, “sorunların var Behzat” diye kesip atmış, Behzat da kös kös bakmıştı. Şu diyaloglar da, yukarıdakiler gibi, Cüneyt Arkın’ın “Komiser Cemil” karakterine has:

“Çocuğunun sağ salim okuldan döneceğinden emin olmak isteyen halkın yanında olmak seni çökerten.”

“Bir ülkede polis çirkin, kötü oldu mu, o ülkede hiçbir şey güzel olamaz. Bir ülkede halk polise güvenmedi mi, reisicumhuruna bile güvenmez. Dünyanın her yerinde bu böyledir. Ben ona buna selâm verip aldığım parayla oğluma nasıl bakarım?”

Böyle iri laflara yeltenmediği için Behzat’ı seviyoruz. Daha doğrusu, “dikkatle takip ediyoruz”. 1975’in POL-DER’li olduğu ima edilen komiseri Cemil’in yeri gönlümüzde apayrı, ama ona benzemeye çalıştıkça Behzat’tan uzaklaşmamız da mümkün. Maazallah, bir de POL-DER’ciliğe soyunsa? Halbuki Behzat’ın güzelliği “bozuk düzen” karşısında pusup kalmasında, en fazla bir küfür, bir yumruk sallamasında. Bu düzende Behzat “çirkin, kötü” olmak durumunda. (Behzat’ın höt-zötü, tekil kahramanlığı ve “adam”lığı hakkında Hazal Halavut’un Mesele’de yayınlanan şahane yazısı fakfukfon.wordpress.com adresinde de mevcut, ısrarla okuyunuz.)

Bu pilav çok su kaldırır, kısa keselim: “Behzat Ç”nin televizyon üzerinden bir edebiyat halesine erişebilmesi ancak kendi gibi kalmasıyla, ayağının yere basmasıyla, şüphelere dalmasına rağmen işine bakan bir Ankara bebesi olmasıyla mümkün. Bir bilinç yükseltme seansı, “halkımız” için bir katharsis imkânı gibi davranmaması lâzım mesela. Solcular arasında bir “the wire” şebekesi olmakla yetinecekse yazık, ya da heyecan yaratmak, tansiyon yükseltmek için olmadık atraksiyonlara, “kesik parmak”lara filan girişecekse. Halbuki olanca çirkinliği ve kötülüğüyle, Ankara’nın bütün sıkıcılığı, yoksulluğu, yeknesaklığı içinde bu kaba saba işkenceci polisi edebiyat rafının en nadide köşesine de yerleştirebiliriz. Çok bölümlerinde oh çektiriyor, içimizin hararetini alıyor ama, yıllar geçince ah da çektirmesin isteriz. Pis herifin teki, bırakalım dağınık kalsın.

Merve Erol

Express, sayı 128, Nisan-Mayıs 2012

Cihan Kırmızıgül için Taksim notları

 

Türkiye yargısının hukuk dışı kararlarına dün bir yenisi daha eklendi: Bir eylemin birkaç saat ardından Kağıthane’de, boynunda her zaman taktığı puşiyle görüldüğü için gözaltına alınan, 25 ay tutuklu yargılanan üniversite öğrencisi Cihan Kırmızıgül’e, hakkında herhangi bir delil ve tanıklık olmamasına rağmen, 11 yıl 3 ay ceza verildi. Tekil bir örnek olarak korkunçluğunun yanında, yüzlerce tutuklu öğrencinin davasındaki absürd acımasızlığı, KCK operasyonlarından çeşitli protesto eylemlerine pek çok davadaki pamuk ipliğine bağlı öznel yorumları gözler önüne süren davanın uyandırdığı doğal tepki, dün akşam Taksim’den Galatasaray’a yürüyüşle cisimleşti. Cihan Kırmızıgül davasıyla anladık ki, Özel Yetkili Mahkemelerin ve Terörle Mücadele Kanunu’nun radarına yakalanmak için, terörist sayılmak için, onlarca, hatta “yüzlerce” yıl tecrit edilmek için hiçbir şey yapmaya gerek yok. En doğal demokratik haklarınızı kullanmanızsa, “terörist” addedilmeniz, “terör örgütü adına” faaliyet gösteriyor sayılmanız için zaten yeterli.

Cihan Kırmızıgül kararının ardından Taksim’de buluşanları dinliyoruz…

 

Korku toplumunun yansıması

Hakan Yücel (öğretim görevlisi)

Öğretim üyeleri olarak bu süreci uzun süredir izliyoruz. Davada hiçbir suç delili yok. Tamamen keyfî bir tutuklama, arkasından keyfî bir tahliye ve yine keyfî bir cezalandırma. Alt brütten ceza verildi. Ara formül bulundu bile diyebiliriz. Bu kararı korku toplumunun bir yansıması olarak görüyorum. Çünkü birçok davada suç delilleri olmadan, doğru dürüst bir tutuklama gerekçesine dayandırılmadan yüzlerce tutuklama var. Toplumsal bir akıl tutulması söz konusu. Bunun da en net örneği dünyadaki terör tutuklu ve hükümlülerinin üçte birinin Türkiye’de olması, fakat siyasal şiddet örneklerinin üçte birinin Türkiye’de görülmemesi. Ne yazık ki biz terörü geniş anlamıyla alıyoruz, her çeşit muhalefet etme ya da muhalefet etme potansiyeli taşımak bile bunun içine giriyor. Cihan Kırmızgül bildiğim kadarıyla örgütlü biri değil, herhangi bir siyasî eylemi nedeniyle tutuklanmadı. Cihan Kırmızıgül’ün suç delili puşiydi, bir olayın birkaç saat ertesinde bir otobüs durağında alındı, kütüğü Adıyaman’dı. Genç, erkek, Adıyamanlı olması ve puşi takması onu bir suçla ilişkilendirmeye yeterliydi! Bu bir korku toplumu işaretidir. Başka bir örnek ise, yasal yayınların, ders metinlerinin tutuklama gerekçesi olmasıdır. Derslerimizde okuttuğumuz, sınav yaptığımız Karl Marx’ın “Komünist Manifesto”su suç delili oluyor, öğrencilerin tutuklanması buna dayandırılabiliyor. Bu, 12 Eylül’den de farklı bir uygulama; insanlar 12 Eylül’de yasak yayınlarla tutuklanıyordu, bugün ise yasal yayınlarla! Herkes her gün, her an tutuklanabilir, bunun için örgütlü olmaya, siyasal bir fikre sahip olmaya gerek yok, şanssız olmak yeterli.

 

Korkunun panzehiri ısrar

Hazal Bakan (öğrenci)

Karara tepki için puşimle buradayım. Cihan Kırmızgül’ün tahliyesine sevinmişken, bu sevinç kursağımızda kaldı. Hiç beklemediğimiz bir anda bir ceza verildi. Öğrencilere, Kürtlere, devrimcilere, sosyalistlere, gazetecilere yönelik tutuklama furyası, tasfiyeler… Eskisine göre, bir eyleme giderken yoğun bir şekilde korku, tedirginlik hissediyorum. Çoğu zaman gitsem mi, gitmesem mi ikileminde kalıyorum. Gitmediğim olmuyor, ama bu kararsızlık, ikilem hali önceden hiç olmazdı. Bu korkuyu delmenin tek bir yolu olduğuna inanıyorum, o da bizim örgütlü gücümüz ve şimdi buradayız. Puşi takmanın bile tehlike olduğu bir toplumda yaşıyoruz, gündelik hayattaki giysi, aksesuar seçimlerimde bile kimi zaman tereddüt yaşayabiliyorum. Kafamdan “acaba” geçebiliyor! Bugün gelirken puşiyi takma kararım da düşündürdü, ama yine de düşüncem değişmedi. Bu korku halinden sıyrılmanın tek bir yolu var: Israr etmek. Cihan’ın adı duyuldu ama, onun özelinde bütün tutuklu öğrencileri bu haykırışla alabileceğimize inanıyorum.

 

Mantıklı sebepler aramıyorlar

Başak Kıran (öğrenci)

Eğer bu karara sessiz kalırsak, bundan sonra canlarının istediği her şeyi yapmalarına izin vermiş olacağız. Burada bir şeyi değiştirmek için bulunmuyoruz, ama bunu normal karşılamadığımızı, hâlâ bu tür kararlara tepki gösterdiğimizi, hâlâ kafamızın çalıştığını, duygularımızın olduğunu kanıtlamaya geldik. Boynumdaki bu puşiyi 5 liraya pazardan aldım, bu kadar kolay ulaşılan, sıradan bir bez parçası, ama insanları suçlamak, korkutmak için mantıklı sebepler aramamaya başladılar. Bunun mantıksızlığını vurgulamak için buraya gelirken bu puşiyi takmak istedim, ama her türlü, her zaman korku imparatorluğunu yaratıp gerekçe bulmaksızın istediklerini yapma hakkını elde etmeye çalıştıklarının da bal gibi farkındayım.

 

Devletin sürekliliği esasmış

Çayan Demirel (belgesel film yönetmeni)

Bu kararın Türkiye için neyi ifade ettiğini bilmiyorum, ama çok başarılı bir karar olduğu açık. Hrant Dink Davası’nda örgüt bulamadılar, fakat bir puşiden örgüt, bomba buldular, 11 yıl da ceza verdiler. Mahkeme heyetini kutlamak lâzım. Türkiye Cumhuriyeti adaletinin devam ettiğini bir kez daha hissettim. 12 Eylül yargılamasına inanmıyorum; darbe devletin devamlılığı için yapılır, Türkiye Cumhuriyeti’nin devamlılığı için darbeler yapıldı. Varolan siyasal sistem geçmişiyle arasına bir mesafe koymak istiyor, neoliberalizme ayak uydurmaya çalışan bir Türkiye var. Hiçbir zaman kendi vatandaşının, halkının isteklerine, onun demokrasi taleplerine kulak vermemiş bir Türkiye var. Hâlâ da kulak vermiyor. Her zaman gelişen bir kapitalizm, ona ayak uydurmaya çalışan Türkiye Cumhuriyeti devleti var. 12 Eylül yargılamaları da, şimdiki demokrasi kavramları da neoliberalizme ayak uydurma çabasından başka bir şey değil.

 

Adalet yoksa, barış da yok

Beren Azizi (öğrenci)

Bu karar bir kere daha gösterdi ki, adalet yok. Delil, adliyeye girmiş usûlsüzlükler, adil yargılanma hakkının olmayışı… Cihan Kırmızıgül evrensel düzeyde kabul edilmeyecek “delil”lerden, evine gitmek için durakta beklerken gözaltına alındı, şimdi de hapis cezası. Önce 33 yıl, sonra 11, son olarak da altı yıla indiriliyor. Pazarlık içerisinde giden bir adalet. Haberi ilk duyduğum anda çok büyük kızgınlık ve şiddet duygusu hissettim. Bu eylemde en hoşuma giden slogan: Adalet yoksa, barış da yok. Hakikaten öyle, ben barışmak istemiyorum. Benim gibi barışmak istemeyenlerin olduğunu da düşünüyorum. Bazen şiddetin de meşru olduğuna inanıyorum. Barıi talebi bizden gittikçe dikkate alındığımızı düşünmüyorum. Bizim talebimiz sözel şiddetle ya da diz çöktürme siyasetiyle karşılık buluyor. Bugün buraya gelirken puşi takarak geldim. Puşi belirli bir etnik kimliği çağrıştırıyor. Her şeyden önce bir kültür ürününün delil sayılabiliyor olması bile Kürt halkını suçlu ilan etmek demek. Ben de bu suça ortak oluyorum.

 

Umudumuz var

Özgürol Öztürk (araştırma görevlisi)

Anlamsız bir karar, Yargıtay’ın bozacağını düşünüyorum. Anayasa değişikliklerinin tartışıldığı bir ortamda mutlaka bu gibi meselelere çözüm bulmak zorunda kalacaklar, yoksa toplumsal mutabakat sağlamaları çok mümkün değil. AKP’nin yarattığı baskı hali günden güne artıyor, bir çözüm bulunmak zorunda; öyle bir umudumuz olmasa, burada yürümüyor olurduk. Bu yürüyüş verilen karara isyan, ama bunu değiştirmek için umudumuz da var. Sadece Cihan için değil, tutuklu tüm öğrenciler için, devrimciler için mücadele etmeliyiz.

 

Muhalefet ihtimalini güçlendirmek

İbrahim Pehlivan (avukat)

Bu karar, 12 Eylül’den kurtulmadığımızı, oligarşinin istediği her an, her yerde faşizmi hortlatacağını ifade ediyor. Bir hukukçuyum, fakat 12 Eylül oligarşik faşizminden sonra hiçbir zaman hukuka inancım olmadı. Adalet, hukuk dediğin hikâye bir üstyapı kurumu, üstyapıyı da altyapı belirliyor. Bu altyapı, burjuvazinin oligarşik hegemonyası kaldığı sürece değişmeyecektir. Bunun değişmesinin tek bir yolu vardır, o hegemonyayı yıkmaktır. Bu muhalefet ise yok, ama ihtimal her zaman var, bu ihtimali de örgütlemek, çoğaltmak, çoğaltma yollarını aramak gerekiyor. Ama şu anda Cihan’ı bu cezadan kopartıp alacak bir muhalefet yok.

Söyleşiler: Ayşegül Oğuz

Cihan Kırmızıgül’e 11 yıl 3 ay

Bir puşi ve hukuk trajedisi

İstanbul – Kağıthane’de yürürken boynunda puşi olduğu için şüphelenilerek gözaltına alınan ve 25 ay tutuklu yargılanan Galatasaray Üniversitesi öğrencisi Cihan Kırmızıgül’ün İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen duruşmasından skandal boyutunda ceza çıktı. Gözaltı sonrası hazırlanan tutanaklarda polislerin kararsız ifadelerine, tanıkların lehte ifadelerine rağmen Molotof kokteylli bir eylemden dolayı suçlanan Kırmızıgül, 11 yıl 3 ay hapse mahkûm oldu. Hrant Dink davasında örgüt bulamayan, Erhan Tuncel’i beraat ettiren hâkimin imzaladığı karar temyize gidecek.
Mahkeme, Cihan Kırmızıgül’ün PKK üyesi olmadığını, ama örgüt adına eylem yaptığını belirterek son derece sübjektif bir yorum getirmiş oldu. Söz konusu eylemde o esnada boş olan markete Molotof kokteyli atanın Kırmızıgül olduğuna dair herhangi bir delil, kamera kaydı, tanıklık yok. Daha önceki duruşmalarda Kırmızıgül için beraat kararı isteyen savcı da davadan alınmıştı.
Kamuoyunda “puşi davası” olarak bilinen dava, yeni bir Pınar Selek vakasıyla karşı karşıya olduğumuzu, Emniyet ve Yargı güçlerinin uyduracağı senaryolar karşısında nasıl savunmasız kalabileceğimizi gösteriyor. Terörle Mücadele Kanunu’nun son derece geniş yorumu ve Özel Yetkili Mahkemelerin sıkıyönetim mahkemelerini aratan tavrı, artık somut kanıtlara da ihtiyaç duymuyor. Örgüt üyeliği bağlantısı bulunamasa dahi, herhangi bir kişinin hayatı, herhangi bir eyleme “örgüt adına” katılmaktan dolayı düpedüz kayabilir.
Kamuoyunda sembolleşen Cihan Kırmızıgül vakası, binlerce absürd davadan sadece biri. 1 Mayıs’lara, Newroz’lara, Deniz Gezmiş anmalarına katılmak, İbrahim Kaypakkaya resimleri taşımak, yasal bir partinin Siyaset Akademisi’nde ders vermek, herhangi bir eylem alanının yakınında bulunmak bu ülkede yüzlerce yılla yargılanmaya sebep olurken, “taş atan çocuklar”dan tutuklu öğrencilere, şikeden darbe teşebbüsüne, Özel Yetkili Mahkemelerin el attığı bütün davaların tel tel dökülmesi ve görülmemiş cezalara, usûl hatalarına, muhayyileyi zorlayan akıl yürütmelere sahne olması, Türkiye’deki hukuk garabetinin bütüne yayıldığını, bütüncül bir siyasî yaklaşımın gerekliliğini gösteriyor. Bugünlerde “sivil” anayasayı yazmaya soyunan zihniyete Cihan Kırmızıgül davasının merceğinden bakabiliriz.

Bir kifayetsiz muhteris: İskender Pala

Tiyatro için müstehcen planlar

Türkiye tiyatrolarında deprem var. Şehir Tiyatroları’na belediye bürokrasisinin el koymasının ardından, Devlet Tiyatroları da özelleştirme tehdidi altında. “Nasıl olsa az kişi dinliyor” diye TRT3 yayınlarını Anadolu’dan çeken zihniyet, gözünü karartmış vaziyette.

Tayyip Erdoğan’ın “yüksek kat”ına çıkıp idam fermanı imzalanana kadar kamu tiyatrosu üzerinde bu infial nasıl yaratıldı, hatırlayalım. Önce Engin Ardıç, sonra Hadi Uluengin, “Rosenberg’ler Ölmemeli”yi kafaya taktı. Rosenberg’ler gerçekten casus muydu, yazarı oyunu reddetti mi derken, devreye İskender Pala ve Yeni Akit girdi: Peki ya “Günlük Müstehcen Sırlar” adlı oyuna ne demeliydi?

Oyunda müstehcenlik değil, “darbeye karşı mücadele” vardı ama, olsun, kulp bulunmuştu bir kere. İskender Pala’nın bir süredir zemin hazırladığı operasyonlar silsilesi için bulunmaz nimetti: Öyle ya, gazetelerin kültür-sanat sayfalarında neden hep solcular yazıyor, neden hep solcuların eserleri işleniyordu? Sağ, bu alanda da mutlak galibiyetini tescil etmeliydi.

Sanki kolaydı. O arada Hıncal Uluç, tam da Şehir Tiyatroları’yla Pala’nın macerasını hatırlattı. Pala “Leyla ile Mecnun”u Şehir Tiyatroları için oyunlaştırmış, 105 kişilik oyuncu kadrosu ve 1.5 trilyon liralık bütçesiyle bu dev prodüksiyon iki seksen yatmış, bir sonraki sezona Pala’nın yeni oyun önerisi doğal olarak reddedilmiş, bu zat gazetelerin kültür-sanat sayfalarına ancak bu şekilde haber olabilmişti.

Şimdi bir de demokrasi havarisi, darbe mağduru. Halbuki 12 Eylül’ün hemen ardından TSK’ya başvurmayı bilecek kadar da uyanıktı. “Üniformayla, belinde silahla gezmenin verdiği güven hoşuna gidiyormuş”, öyle anlatıyor.

Mümtazer Türköne’nin istifasıyla kendi Dil Tarih Yüksek Kurumu danışmanlığının içerdiği skandal boyutu arada kaynayan İskender Pala, aynı zamanda, son yılların best-seller romancılarından biri. Kestirmeden söyleyelim, bu ihtiras abidesi şahsiyetin yazdığı romanlar, en iyimser ifadeyle Yavuz Bahadıroğlu’nunkilerden az biraz hallice sayılabilir.

Pala’nın ideolojik dünyasını, estetik algısını biraz daha yakından görebilmek için Express’in 125. sayısına (Ocak 2012) bağlanalım. Abbas Karakaya’nın “Şah ve Sultan” adlı roman üstüne çözümlemesi, Pala’nın dünyasını ve edebî anlayışını gösterdiği kadar, AKP’nin Alevî açılımına da ışık tutuyor.

 

İskender Pala’nın çok satan romanı: “Şah ve Sultan”

Derin Alevîfobi

İskender Pala’nın ilk baskısı Ekim 2010’da yapılan “Şah ve Sultan”ı son 15-20 yıldır sıkça rastladığımız tarihî romanlardan biri. Kitap çok geçmeden yeni baskılar yaptı, uzun süre çok satanlar listesinde kaldı, yazarı çeşitli televizyon programlarına konuk edildi. Fırsat bulup izlediğim programların birinde Taha Akyol, “İsmail” (1999) adlı, hemen hemen aynı konuda bir başka tarihî romanın yazarı olan Reha Çamuroğlu ve İskender Pala’yı konuk olarak ağırladı ve üçlü, kitap hakkında, ama daha çok da etrafında uzunca söyleşti. Program boyunca kitapla ilgili çok olumlu bir hava estirildi. Taha Akyol, Pala’nın romanını Alevî ve Sünnî dramlarını anlatan, acıların tamirine ve bu konudaki haksız önyargıların ortadan kalkmasına katkısı olacak, “mutlaka okunması gereken” bir yapıt olarak tanıttı. Reha Çamuroğlu, bazı itiraz ettiği noktalar olmakla birlikte kitabı beğendiğini söyledi, hatta Alevî-Sünnî ilişkileri hakkında kimi tabuları yıktığı için Pala’ya teşekkür etti. İskender Pala da yapılan iltifatlardan memnun, bir aydın olarak durumdan vazife çıkararak, özellikle de Alevî Çalıştayları’na katkı olsun diye romanı yazdığını söyledi ve yazmadan önce çok araştırma yapıp çok sayıda kitap okuduğunun altını çizdi. İskender Pala’nın, yıllar önce Zaman’daki köşe yazılarından birinde “Bektâşi fıkralarının Osmanlı’nın yıkılışını hızlandırıcı bir rol oynadığını” iddia edecek kadar tarafgir olduğunu biliyordum. (1) Buna rağmen, Alevî kökenli Çamuroğlu’nu “İsmail” adlı romanda gösterdiği “çok tarafsız ve cesur” tutumdan dolayı samimiyetle kutlaması üzerine, acaba Pala, bir Alevî yazar tarafından yapılan bu “jeste” bir Sünnî olarak aynı türde bir “jestle” karşılık vermek niyetiyle bir roman kaleme almış olabilir mi diye düşünmekten kendimi alamadım. Taha Akyol’un programına damgasını vuran bu olumlu havaya gazetelerde boy boy çıkan övgü dolu tanıtım yazıları da eklenince, “Şah ve Sultan”ı okudum. Okuduktan sonra, Alevî-Sünnî kardeşliğine nasıl hizmet edeceğine akıl erdiremediğim bu kitap hakkında yazmak farz oldu.

Modern bir Selimname

“Şah ve Sultan”ın iki ana kahramanından Şah İsmail (1487-1524), Erdebil merkezli Safevî tarikatının ve Kızılbaş hareketinin başı ve İran’da Safevî hanedanlığını kuran kişidir. Hatayî mahlasıyla yazdığı deyişleri hâlâ cemlerde okunan Şah İsmail, tarihsel olarak Alevîlerin en önemli inanç önderlerinden de biridir. Yavuz Selim (1470-1520) ise, Şah İsmail’in çağdaşı, dokuzuncu Osmanlı padişahıdır. Arap ülkelerini Osmanlı topraklarına katmış, Çaldıran Savaşı’nda Şah İsmail’i yenilgiye uğratmıştır. Sert mizacı ve şiddete meylinden dolayı hayattayken “Yavuz” lâkabıyla anılan Selim, Alevîlerin ataları olan Kızılbaşlara karşı uyguladığı kanlı politikalarıyla da tarihe geçmiştir. İskender Pala’nın romanı işte bu iki tarihî şahsiyetin hayatını, özellikle de Kızılbaş /Safevî Şah İsmail ile Sünnî/ Osmanlı Yavuz Selim’in 1500’lerin hemen başından ölümlerine kadar geçen yılları ve aralarındaki mücadeleyi, Çaldıran doruk noktası olacak biçimde hikâye ediyor. Bu yönüyle yapıt, romandan ziyade söz konusu iki şahsiyetin paralel biyografilerini andırıyor. Yapıtı ciddi bir biyografiden uzaklaştırıp ona bir masal havası ekleyen öğeler de yok değil. Kitabın didaktik söylemi, Selim’in Tebriz’deki Safevî Sarayı’na derviş kılığında girip İsmail’in karısı Taçlı Hatun’a, İsmail’in de bulunduğu bir mecliste, yani onun gözleri önünde kur yapması ya da Selim’e Mısır seferinde, ordusunun Şam’da konakladığı zaman zarfında hizmetini gören “cariyecik Şamlı dilber”in Selim’e duyduğu aşkın yarattığı heyecana dayanamayıp onun kollarında ölmesi gibi olayların varlığı bu masal havasını veren unsurlardan.

Olayları zamandizinsel bir biçimde anlatan, okunması ve anlaşılması zor olmayan bu romanın çok tanıdık, hegemonik muhafazakâr Sünnî söylemin içinden yazıldığını tespit etmek zor değil. “Ortodoks” perspektife sıkı sıkıya bağlı yazarın amacı, en yalın şekliyle İsmail’i itibarsızlaştırmak ve Selim’i yüceltmektir. Bu yönüyle Pala’nın romanı, sertliği ve gaddarlığıyla nam salmış Yavuz’un olumsuz imajını rehabile etmek için, oğlu Kanunî Süleyman’ın emriyle 16. yüzyılda yazılmış Selimnâmeler’in adeta modern bir versiyonu gibidir. Pala’nın her iki şahsiyette de “büyük hükümdarlık kumaşı” görmesi, ikisinin de Türk olduğunu iftihar vesilesi yapması veya onları birbirlerine “kükreyen iki aslan” olarak betimlemesi bile romanın gün gibi ortada olan bu tarafgirliğini örtmekte bir işe yaramıyor.

Romandaki neredeyse bütün yardımcı karakterler İsmail’i itibarsızlaştırmak, adeta ondan bir canavar portresi çıkarmak üzere kurgulanmış. İsmail ve Selim’in yakın çevresinden seçilmiş anlatıcılar, yazarın Osmanlı – Kızılbaş/Alevî ilişkileri, Osmanlı – Safevî mücadelesi gibi konularda fikirlerini söylettiği “çöpten adam” karakterlerden başka bir şey değil. Bu açıdan kitaptaki başanlatıcı Kamber karakterinin ve Kamber’den sonra en çok söz alan Can Hüseyin’in ikisinin de Kızılbaş/Alevî olması manidardır. (2) Yazar, böylelikle, İsmail hakkında söylenenlerin daha inandırıcı olacağını hesap etmiş olmalı.

Bu romanda çizilen İsmail portresine yakından bakmak ve onun nasıl itibarsızlaştırıldığını göstermek bu yazının asıl konusu. Ancak bundan önce, romanda İsmail’in hemen her yönden zıddı olarak resmedilen ve had hudud tanımadan idealize edilen Selim karakterine kısaca bakalım. Bu karşılaştırmalı bakış, İsmail ile Selim arasında yaratılan kontrastı, yazarın İsmail’in aleyhine, Selim’in lehine tarafgirliğini gözler önüne serecektir.

Selim: Haşin ama duygulu, romantik ve adalet timsali

Selim’in kitapta çizilen portresi her bakımdan —askerî, siyasî, insanî— çarpıcı biçimde olumludur. Sert mizaçlıdır, öfkeli, acımasız bir askerdir, ama altın gibi kalbi vardır; gönül almasını ve kendini sevdirmesini iyi bilir. Kimi durumlarda gözyaşı dökecek kadar duygulu bir sultandır. Gönülleri yakandır, kadınlar ona bir görüşte vurulur ya da o kadınları bakışlarıyla ânında teslim alır. İnsanlar onu “çağın velilerinden biri” olarak görür. Define arama ve bulmada “kerametlidir”. Aslanın yelesinden tuttuğu gibi onu yere çalacak kadar da güçlüdür. Taçlı Hatun’un ta sıbyan mektebinden âşık olup unutamadığı Ömer’ini arattırıp buldurmak için Mısır Seferi sırasında ferman buyuracak kadar da incelik sahibidir.

Selim’in bilinen, hakkında çok yazılmış zorlu ve kanlı saltanat mücadelesi de bu olumlu portreye uydurulur. Osmanlı tarihine biraz aşina hiç kimsenin yabancısı olmadığı kimi nahoş olaylar bu portrede yoktur. Varolansa kırıntı seviyesinde, üstü kapalı şekilde, muğlak, eksik ve gözden kaçırıcı bir biçimde verilir. Örnekse, Selim babası II. Bayezıd’ı zorla tahttan indirmeye uğraşırken babasının ordusuyla Edirne yakınlarında yaptığı savaş ve Selim’in bu savaştan güçlükle kaçıp kurtulması bu portrede yoktur. Ya da saltanatını ilan ettikten sonra, tahtını güvence altına almak için giriştiği “şiddet harekâtı,” bu harekâtın başlangıcı kabul edilen olaylar, yani önce bir vezirini ve sonra, biri yedi yaşında olmak üzere beş yeğenini boğdurtarak ortadan kaldırması, en sonunda da kardeşi Ahmed’in oğullarını öldürtmesi hep bu portrenin dışında tutulmuştur. Bu şiddet zincirinin en çok bilinen halkası, kardeşleri Korkut ve Ahmed’i bertaraf etmesi ise 390 sayfalık kitapta bir buçuk cümle ile geçiştirilir. (3)

Selim’in “Yavuz” lâkabını almasına yol açan davranış ve eylemlerini eksik ve üstü kapalı vermenin ötesinde, yazar onun şiddete başvurmasını meşru gösterme gayreti içindedir. Babasına, kardeşlerine ve yeğenlerine reva gördüğü şiddetin tek gayesi, herkes işin iç yüzünü bilmese de, devletin birlik ve bekasına halel getirmemektir. Böyle bir amacın hizmetkârı olarak sunulan Selim, adeta şiddete mecbur edilmiş, sertliği istemeye istemeye seçmiş biri olarak resmedilir. Bu mecburî şiddet, dost düşman ayrımı yapmaz. Selim’in kardeşleri de, Çaldıran Savaşı öncesi yapılan Kızılbaş-Alevî kıyımında öldürülenler de aynı ölçüde bu muameleyi hak ediyorlardır. Kısaca, romanda Selim’in şiddete ve kan dökmeye dayalı politikaları yerinde ve haklı gösterilmeye çalışılır. Tam bir adalet timsali olarak beliren Selim, neredeyse bölgenin ilk insan hakları savunucusu ve demokrasi önderi olarak sunulur!

İsmail: Simsiyah bir insan, bir hilkat garibesi

İsmail portresi ise tamamen siyahtır. İsmail’in insan olarak da, asker ya da hükümdar olarak da elle tutulur olumlu bir niteliği ve eylemi yoktur. Deyim yerindeyse, o tam bir hilkat garibesidir. Romanda onun yakınında, onunla öyle ya da böyle ilişkisi olup da ondan zarar görmemiş kimse yoktur. İkinci karısı Taçlı Hatun’u okul arkadaşı Ömer’den ayırıp sevenlerin geleceğini karartan, haremine Gürcü kızlar getirerek ilk karısı Gülizar’ı sarayın “en bahtsız” insanına dönüştüren, yeğeni Kamber’i sekiz yaşında köle eden de İsmail’dir. On binlerce müridi olmasına rağmen onu seven, biraz olsun sempati duyan bir kişi bile bulunmaz romanda, çünkü İsmail, köpeğine ayırdığı kadar zamanı bile onlardan esirger. Anadolu’dan kendisini ziyarete gelen bir halifesinin dilini kestirip köpeğinin önüne atacak kadar da psikopattır.

Özel yaşamın mahremiyeti ilkesi İsmail’e uygulanmaz. Hareminde neler olup bittiği roman boyunca anlatılıp durulur. Mesela Taçlı Hatun’un yatağa hep “şarap sarhoşu” gelen İsmail’in kendisine dokunmasını istemediği için yanına kılıç koyarak yattığı, oysa yatağa “aşk sarhoşu” olarak gelse her şeyin daha başka olacağı okuyucuya bildirilir. Kudretli İsmail’in devletinde ona itiraz edebilen tek insan olarak tanıtılan Taçlı Hatun’un nazarında İsmail kimi zaman bir “kediden” farksızdır. Taçlı Hatun, Çaldıran Savaşı’nda esir edilir; Selim’in gözünde “sofra artığı” ya da “Şah köpeğinin salyası değmiş bir lokması” olarak görülmesine rağmen Taçlı Hatun, Selim’e âşık olmaktan kendini alamaz. İsmail’e karşı hissettiği tiksinti ve Selim’e duyduğu aşka binaen Taçlı Hatun’un bu esaretten mutlu olduğu sonucuna ulaşmak işten bile değildir!

Kişilikleri ve özel yaşamları bakımından taban tabana zıt bir şekilde resmedilen Selim ve İsmail’in siyasî ve askerî kimlikleri söz konusu olunca da benzeri bir manzarayla karşılaşırız. Özel yaşamda olduğu gibi, siyasî ve askerî alanda da Selim normdur, doğru olandır; devletin, dinin ve milletin birliğini savunandır. Diğerkâmlık ya da idealizmde sınır tanımayan Selim’in, saltanatını ve şanını yürütmek gibi bir kaygısı zerre yoktur! İsmail ise birlik, bütünlük düşüncesini baltalayan, Türk milleti arasına nifak sokan, İslâm âlemini ikiye ayıran basiretsiz bir hükümdar, arlanmadan Osmanlı’nın nüfusunu çalan bir “hırsızdır”. Dahası “kardeşin kardeşe kırdırılmasından” da sorumludur. İşin ilginci, bu teze geç de olsa İsmail de iştirak eder. Çaldıran yenilgisinden sonra, bir tür günah çıkarma seansında, ağlayarak yakın koruması Hüseyin’e “Türkü Türke kırdırmak istemedim” diyerek pişmanlığını dile getirir.

İsmail ile Selim arasındaki karşıtlığın tavan yaptığı başka bir alan ise askerî seferlerin hikâye edildiği bölümlerdir. İsmail’in askerî seferleri anlatılırken çarpıcı, kanlı canlı muharebe tasvirleri eksik olmazken, Selim’in seferlerinde bu tür tasvirlere yer yoktur. Biri İsmail’in seferini, biri de Selim’in seferini anlatan iki ayrı bölümden yapacağımız alıntı ne demek istediğimizi daha iyi anlatacaktır.

Birinci alıntı İsmail’in Özbek Hanı’nı mağlup ettiği savaştan (1510):

 “Ben [Kamber] o günü ne vakit düşünsem, hâlâ gözlerimin önünde yuvarlanan yeşil veya kızıl başlıklı kelleler ile karlar ortasında oluşan kan gölünün üzerine düşerek yarısı görünmez olmuş, kol, bacak, burun, el, ayak parçaları gelir. O gün yedi saat boyunca merhamet denilen şey dünyanın üzerinden çekilmiş, vahşetin adı kahramanlık olmuştu. Mızraklar kanı kana karıştırmış, kılıçlar eti ete bulaştırmıştı. O günün sonunda arkadaşlarının cesetlerine bakan yorgun cengaverler, onların gürzlerle ezilen göğüslerinde kaburga kemikleriyle zırh parçalarının birbirine geçtiklerini görmüş, cesetlerini toprağa gömmek isteyenler de tozuyan karlara bakarak onları kurda kuşa bırakmayı tercih etmişlerdi.” (sf. 118)

İkinci alıntı, Selim’in Mısır Seferi’nin (1517) anlatıldığı bölümden. Bu bölümde savaşın tasvirine ait bulabildiğimiz yegâne cümle şudur:

“Üstelik bunlardan [Osmanlı askeri] bazıları Çaldıran’da savaşan Sutan’ın emektar kullarıydı ve Mısır yurdunda Tomanbay’ın 450 bin kişilik ordusu karşısında hiç yılmadan ateşe atılan pervaneler gibi ölüme atılıp zafer kazanmışlardı.” (sf. 318)

Bir yanda “ateşe pervaneler gibi atılanlar” romantikliği, öte yanda açık havada kan gölüne batmış bir mezbaha imgesi. Birinci alıntı okuyucuyu bir reality show havasına sokarken, öbürü, özellikle de bölümün tamamı düşünülünce, Osmanlı ordusu Mısır’a savaşmaya mı, yoksa pikniğe mi gitti sorusunu sorduruyor. Belki de aslan avına. Çünkü, romanda anlatıldığına göre, Mısır Seferi dönüşünde Osmanlı ordusu büyük bir aslan sürüsü ile karşılaşır. Bu karşılaşmada “yelesinden tuttuğu gibi” siftahı Selim yapar ve geride yüz civarında aslan leşi bırakılarak yola devam edilir.

Eklemeden geçmeyelim: Sünnî /Osmanlı Selim ile Memlûk sultanı, Sünnî Tomanbay’ı karşı karşıya getiren Mısır Seferi’nin anlatıldığı bölümde, iki din kardeşinin birbirini boğazladığı ya da birinden birinin din birliğine nifak soktuğu gibi nazik konulara girilmez. Ama iş Kızılbaşlıktan konuşmaya gelince ahkâm kesmekten geri kalınmaz. Okuyucuya “Kızılbaşlığın ruhu” öğretilir:

“İşte Kızılbaşlık ruhu bu idi. Savaşmak, ganimet edinmek ve eğlenmek… Bezm ile rezm arasında bir hayat. Savaşılırdı, iyi yaşamak için; iyi yaşanırdı, güçlü savaşabilmek için…” (sf.120)

Sanki dönemin bütün ordularında kazanılan zaferden sonra ganimet paylaşımı ve eğlence yokmuş, sanki Sünnî Selim’in ya da aynı bölgenin, aynı geleneğin ordularında işler çok başka şekillerde yürütülüyormuş gibi “Kızılbaşlık ruhu” hakkında böyle bir laf sarfetmek, ancak ilkel bir tarafgirlik anlayışıyla mümkündür. Kızılbaşlığı kelle avcılığı ve içkili kutlamalara indirgeyen bu ifadeler, kitaba egemen olan Alevîfobik Sünnî söylemin ulaştığı en kaba noktayı temsil eder.

Buraya kadar anlattıklarımızdan çıkarılabileceği gibi, İsmail ve Selim portreleri çizilirken yazar başlıca iki yöntem kullanır: Abartma ve tarihî gerçekleri sansürleme ya da çarpıtma. Abartma, Selim için idealizasyon ve İsmail için yerin dibine sokma ekseninde ilerlerken, çok bilinen tarihî gerçekler Selim lehine ya gizlenir ya da yumuşatılır. Aşağıda değineceğimiz üçüncü yöntemde ise yazar, işi İsmail’in aleyhine çalışan tümüyle hayalî karakterler yaratmaya kadar vardırır.

Tarihî bir romanın “tarihî gerçeklerle” birebir örtüşmesi tabii ki beklenemez. Ama asgarî düzeyde bir “objektiflik” bu janrın olmazsa olmaz koşuludur. Ne yazık ki Pala bu asgarî koşulu bile yerine getirmez. Kitap boyunca yerlerde sürünen doğruluk ve hakkaniyet ilkesine en büyük darbe, roman boyunca İsmail’e musallat edilen, tamamen Pala’nın hayal ürünü olan Kamber karakteriyle vurulur.

Kamber: İsmail’e musallat edilen hayalî bir karakter

İsmail’i itibarsızlaştırmanın ötesinde, onu bir şeytan-insan olarak algılatma çabasında kilit rol Kamber’indir. Kamber, romanın merkezî öneme sahip anlatıcı karakteridir. Kamber’in önemi, asıl anlatıcı olması kadar, yazarın onu romanının en mağdur edilmiş karakteri olarak öne çıkarmasıyla da alakâlıdır. Kimsesiz geçen çocukluğu, sekiz yaşında Safevî sarayına köle olarak alınması ve beş yıl sonra hadım edilmesi, Çaldıran Savaşı’nda ağır yaralanıp esir düşmesi gibi hepsi tek başına birer felâket olan acılar yaşar Kamber.

Kamber’in köle ve hadım edilmesinin emrini veren kişi ise, amcası İsmail’dir. İsmail Kamber’in öz amcası, Kamber de onun öz yeğenidir. Yani İsmail, yeğeninin hayatını karartan zalim bir amca olarak resmedilir. Pala’nın bu karakter ve yaşadıkları ile vermek istediği mesaj çok açıktır: “Ey okuyucu, İsmail öz yeğenini köle ve hadım ettirecek kadar gaddar, tehlikeli ve insanlıktan uzak biridir. Önderi böyle olan bir toplumdan ne beklenir!” Kamber gibi savunmasız, munis, evliya-melek karışımı bir karakter kurgulayıp onu amcasının hışmına uğratmak, İsmail’i okuyucu gözünde daha fazla düşürmenin basit ama etkili bir yöntemidir.

Kamber’e yaşatılan iki travmadan —köle ve hadım edilme— özellikle ikincisi, okuyucuya sürekli hatırlatılır. Romanın en sık tekrarlanan motifi olan bu olaya ilk kez beşinci bölümde üstü kapalı olarak rastlarız. Bu bölümde Kamber, “başıma gelebilecek en kötü şey geldi” diyerek rızası alınmadan bedenine yapılan bu cerrahî müdahaleyi iç-konuşma formunda anlatır. Bu ilk cümleyi şu satırlar takip eder:

“Çırpındıkça kendimden geçiyor, kendime geldikçe çırpınıyorum. Ruhumda kasırgalar fırtınalarla çarpışıyor. Bayılıyorum, bayıldıkça kâbuslar görererek uyanıyorum. Kendime her gelişimde yaşadıklarımı yaşamamış olma umuduyla yorganı kaldırıp yeniden bakıyorum. Maalesef!.. Çıldırmak, ölmek, bunu unutmak için yok olmak istiyorum, fakat bunun için bile dermanım yok. Üstelik durmadan kanayıp beni güçsüz düşürüyor.” (sf. 40)

Başka bir yerde, erkekliğini ondan alan müdahale sonrasında yaşadığı duygularını şu acı dolu sözlerle anlatır:

“Sonra da enenmiş olma gerçeğini kabullenebilmek için sabaha kadar hıçkıra hıçkıra ağladım. Kaderimi düşünüp ağladım. Kimsesizliğime yanıp ağladım. Babaydar’ı [kendisine bakan ihtiyar] anıp ağladım. Bir ailem olmadığına, bir karım veya beni seven bir kadın bulunamayacağına, bir yere ait duramayacağıma, bir kimlik bulamayacağıma ağladım. Bu dünyada ben kim veya ne idim? Tek başına bir hadım!..” (sf. 75)

Sayfa 183, 239, 265, 354’te de hadım edilme motifine rastlarız. Görünme sıklığıyla dikkat çeken bu motif, okuyucuda bir tür merak ve dedektiflik duygusu uyandırmak için kullanılır. Yazar, Kamber’in hadım emrini verenin kim olduğunu okuyucuya söylemekte acele etmez. Okuyucu bu konuda gerçeği ilk kez dokuzuncu bölümde, İsmail’in yakın koruması Hasan Aka’nın ağzından duyar:

“Bu çocuk ulu efendimiz Şah Hazretlerinin öz yeğeni. Ağabeyi Ali’nin oğlu. Fakat kendisi bilmiyor. Şah Hazretleri onu göz önünde dursun diye hanımlarının hizmetine verdi. Ve tabii hadım ettirdikten sonra! Çok temiz kalpli çocuk.” (sf. 88)

Kamber’e bu insanlık dışı davranışı reva görenin öz amcası Şah İsmail olduğu anlaşılmıştır. Mesele okuyucu için halledilmiştir! Ama durum Kamber karakteri için hâlâ bir muamma ve derttir. Hemen üstteki alıntıda geçen “fakat kendisi bilmiyor” tümcesinin işaret ettiği gibi, Kamber, hadım emrini verenle akrabalık ilişkisini bilimiyordur. Bu gerçeği uzun yıllar sonra, İsmail’in ölümünden sonra öğrenecektir.

Kamber, İsmail’in amcası olduğundan tesadüfen, romanın son bölümünde, okuduğu bir not aracılığı ile haberdar olur. Bu notta Sultan Şıh Ali’nin tek oğlu olduğu, bir yaşındayken babasının öldürüldüğü ve annesinin çıldırdığı yazılıdır. (4) Bu notu okur okumaz Kamber, amcası İsmail ile hadım edilmesi arasında şöyle bir bağlantı kurar:

“Sarayına vardığımda beni hadım ettirerek sonsuza kadar tahttan uzaklaştırmış olduğunu, rakip olmamı engellediğini öğrenmek istemiyordum.” (sf. 368)

Kamber’in kurduğu bağlantı önemlidir. Çünkü o âna kadar yalnızca bir amcanın yeğenine reva gördüğü gayrıinsanî muamele çerçevesinde bahsi geçen bu hadım edilme motifine artık siyasî bir boyut eklenmiştir. Bu da aslında Kamber taşıyla yazarın vurmak istediği, ikinci daha iri bir kuşla alâkalıdır. Şah İsmail’e iktidar hırsıyla yeğenini köle ve hadım ettirten yazar, böylece, tahtını korumak maksadıyla Selim’in kendi ailesinden bazıları çocuk yaşta dokuz-on kişiyi ortadan kaldırmış olduğu gerçeğini yumuşatmaya, normalleştirmeye çalışır; adeta “Selim iktidarı için bunları yaptı diye kınamayın, bakın, İsmail de neler yapmış” demeye getirir. Hatta yazarın, Kamber karakterini kurgularken, Selim’in Bursa’da boğdurttuğu beş yeğeninin en küçüğü olan yedi yaşındaki şehzadeden ilham almış olması kuvvetle muhtemeldir.

Kamber karakterinin tarihî hiçbir gerçekliği yoktur. Tamamen yazarın fantezisinin ürünü, kurmaca bir karakterdir. Tarihî bir şahsiyet olarak Şah İsmail’in, Tebriz’deki sarayında hadım ettirip hareminde köle olarak istihdam ettiği bir yeğeni olmamıştır. Zaten İslâm hukukuna göre, bırakın kan bağı olan akrabasını, bir Müslüman başka bir Müslümanı köle yapamaz. Üstelik kölelerin hadım edilmesi de İslâm hukukunda aslında yasaktır, o yüzden sarayda hizmet için hadım edilen kölelere bu işlem ancak Darü’l-İslâm dışında yapılabiliyordu. Ancak bu iki yasak da İsmail için Kamber karakteri üzerinden bozulmuştur. Böylece Şah İsmail’in sayısız zalimlik ve insanlık dışı işlerine bir de İslâmî köle hukukunu ihlâl eklenecektir. Bu da Kamber ile vurulan üçünçü kuş olur.

Alevî Çalıştaylarının ikizi

Sonuç olarak İskender Pala’nın bu kitapla yapmaya çalıştığı, Şah İsmail üzerinden Alevîleri ve Alevîliği hırpalamak, değersizleştirmek ve böylece Alevî kolektif hafızasını hezeyan seviyesine indirmektir. Yazarın amacı, başta Kızılbaşlara yönelik katliamları olmak üzere Yavuz’un şiddet siyasetini önemsizleştirmek, olandan çok daha az göstermek ve normalleştirmek, hatta tarihî gerçekleri ters-yüz ederek yüzyıllardır Alevîlere reva görülen zulümleri haklı çıkarmak, gerçek zalimin Şah İsmail olduğuna okuyucuyu inandırmaktır. (5)

“Zamanın ruhu” çerçevesinden olaya baktığımızda, bu romanın, sonradan kitap olarak da basılan Alevî Çalıştayları Nihaî Raporu’nun ruh ikizi olduğu rahatlıkla söylenebilir. Alevî Çalıştayları Nihaî Raporu ile Pala’nın romanı arasındaki tek fark, ilkinin sözde akademik bir jargonla, ikincinin Yeşilçam’ın kötü örneklerinin replikleriyle dolu, hamasî, ağdalı ve arabesk bir dille yazılmış olmasıdır. Alevîliğe karşı sergilediği açık nefret söylemi ile bu roman Yakup Kadri’nin “Nur Baba”sı (1922) ile de birinci dereceden akrabadır.

Böyle bir kitabın yazılmış, basılmış ve çok satanlar listesinde kalmış olması büyük bir talihsizlik. Beş yüzyıl önce ölüp gitmiş bir insanı edepsizce (edebiyat sözcüğünün kökü edeptir), büyük bir iştahla karalayabilmek, nefret söyleminde bu kadar tutarlı ve kararlı olabilmek ancak ve ancak insanın vicdanını tatile göndermesi ile mümkündür. Belli ki “Bektâşi fıkralarının Osmanlı’nın yıkılışını hızlandırıcı bir rol oynadığını” savunacak kadar bağnaz ve Alevîfobik bir kişiden farklı bir iş beklemekle aşırı iyimser davranmışım.

Abbas Karakaya

Express,  sayı 125, Ocak 2012

 

Dipnotlar:

1. http://arsiv.zaman.com.tr/1999/12/21/yazarlar/17.html

2. Roman 34 bölüm olup 19 bölümü Kamber, 12’si Can Hüseyin, biri ise Hasan Can tarafından anlatılır. Geri kalan iki bölümde anlatıcı adı verilmez; rivayet olarak okunması istenir.

3. Kardeşi Ahmet’e gönderme yapan buçuk cümle şöyledir: “Sultan’ın babasına veya kardeşine reva gördüğü muamelenin bir millet adına reva görüldüğünü bilmiyorlardı.” (sf. 143) Bir tam cümle ise yine aynı bölümde kardeşi Korkut hakkındadır: “Dün asi Şehzade Korkut’un da öldürüldüğü haberi ulaştı Sultan’a.” (sf. 152) Yazar Pala bu cümlesiyle iyi bilinen bir tarihî gerçeği çarpıtır, zira Şehzade Korkut abisi Selim’e biat ettiği halde öldürülmüştür.

4. Romanın kurgusundan anlaşılan o ki, Kamber, notu okuduğu âna kadar, notta adı geçen Ali adlı kişinin İsmail’in ağabeyi olduğunu bilse de, onun kendi babası olduğunu o an öğreniyordur.

5. Bu konuda vermeye çalıştığı mesaj bakımından İskender Pala münferit bir örnek değil. Bugün artık Yavuz’un yaptığı katliamları inkâr etmek, Pala’yla benzeri bir dünya görüşünü paylaşan akademisyenler arasında bir “trend” halini aldı. Bu inkârcı tavra iki örnek için bkz. Feridun M. Emecen, “Zamanın İskenderi Şarkın Fatihi: Yavuz Sultan Selim” (Yitik Hazine Yayınları, 2010) ve Tufan Gündüz, “Son Kızılbaş: Şah İsmail” (Yeditepe, 2010).

Türkiye’nin Ortadoğu emelleri

O ne özgüven o!

Esad ErdoğanOrtadoğu’da kartlar her gün yeniden karılıyor, ittifaklar, pazarlıklar ve tehditler her geçen gün anlam değiştiriyor. Türkiye’de Kürt sorunu hayatımızın her alanını etkileyen başlıca unsur olmayı sürdürürken, geniş bir çerçeveden analiz edilmeyi de hak ediyor. Türkiye’nin “bölgenin abisi” olma emelleri ne oranda gerçekçi, BDP’nin Amerika ziyaretinin sebeb-i hikmeti ne, Irak ve İran’ın politikaları hangi yönde seyrediyor? Suriye cephesindeki gelişmeler nasıl ilerliyor? Ulusal Kürdistan Konferansı’nın arkaplanında neler yatıyor? “Bölgede hava durumu”na bağlanıyoruz…

Irak cephesi

Irak Kürdistanı merkezli ve Barzani yönetimine yakınlığıyla bilinen Rudaw gazetesi genel yayın yönetmeni Rewbar Kerim, verdiği bir mülâkatta (29 Nisan) Türkiye ile Kürdistan yönetimleri arasındaki orta vadeli ittifak çabalarını açık bir dille ifade etti. Kerim, Kürdistan’ın bağımsızlık ilanının Türkiye’yle mutabık kalındığı noktada gerçekleşeceğini şu sözlerle dile getirdi: Bence Barzani açıklamalarıyla Türkiye sınırını tercih ettiğini gösteriyor. Türkiye ile koordineli olunmalıdır. Çünkü diğer türlü o Kürdistan’ın yaşaması imkânsızdır. Sudan gibi olabilir, sonradan çatışabiliriz.”

Bir parantez açalım: Irak Başbakanı Nuri El Maliki’nin liderliğini yaptığı Irak Parlamentosu Hukuk Devleti Listesi’nin grup başkanı Welid El Heli’nin “Irak’taki gibi Türkiye de Kürtlere haklarını vermeli” açıklaması, Irak’ın Türkiye’ye karşı yeni bir atağı olarak okunabilir. Heli, daha da ileri giderek, “Eğer Türkiye sınırları içinde bir Kürt devleti kurulursa, Irak hükümeti, Türkiye Başbakanı Erdoğan’ı kutlayacaktır” dedi ve ekledi: “Eğer Türkiye’deki siyasî partiler bunu yapmazsa, başta Türkiye Kürtlerine ve Müslüman olmayan dinî azınlıklara yönelik baskı politikalarını gündeme getireceğiz.” (28 Nisan)

Barzani yönetiminin Kürdistan’ın bağımsızlık ilanı için şartların olgunlaşmasını beklediği açık. Peki, bu şartlar hangi koşullarda “olgunlaşacak?” Bu sorunun yanıtı, Türkiye’nin Irak, Suriye ve İran’la yaşadığı diplomatik krizde gizli. Irak’taki Şii kökenli Maliki yönetiminin Sünnilerle Kürtleri birbirine yaklaştırdığını biliyoruz. Sürgündeki Irak Cumhurbaşkanı Yardımcısı Tarık El Haşimi, Türkiye temasları sırasında (19 Nisan) bu yakınlaşmanın mezhepsel olmadığını iddia etse de, hakikat öyle değil. Iraklı muhalifler, Maliki’nin İran’ın kuklası haline geldiğini her fırsatta dile getiriyor. Barzani açısından şartların olgunlaşacağı noktalardan biri, Sünnilerin kesin olarak Maliki’ye cephe açması. Böylece olası bir bağımsızlık ilanında Irak halkının bir bölümünün desteğini rahatlıkla alabilir. Ancak Şiiler de Barzani’yi tamamen karşılarına almaktan imtina ediyor. 28 Nisan itibariyle Erbil’de temaslarda bulunan Şii lider Mukteda El Sadr, taraflar arasındaki (Kürtler, Sünni ve Şii Araplar) ayrışmanın derinleşmemesi için çaba sarfediyor. Sadr’ın 2014’teki seçimlerden sonra Maliki’nin tekrar başbakan olmasını istemediğini Erbil temasları sırasında ifade ettiği söyleniyor. Ancak Sünnilerin ve Kürtlerin mevcut yönetime ikna olmaması halinde Sadr’ın Maliki’yle aynı safta yer alacağı açık. Sadr’ın temel çabası da sürecin bu noktaya varmasına mâni olmak. Zira Sünni ve Kürtlerin olası bir güçlü ittifakı, Irak’ın Şii iktidarı açısından hayırlı neticeler doğurmaz

Erbil’de, basına kapalı olarak gerçekleştirilen toplantıda Irak Devlet Başkanı Celal Talabani, Mesut Barzani, Sünnilerin temsilcisi olan El Irakiye Bloku’nun (Tarık El Haşimi de bu partiye mensup) lideri ve eski başbakan İyad Allavi, Şii lider Sadr ve Irak Meclis Başkanı Usame Nuceyfi, Irak’ın geleceğine dair müzakereler gerçekleştirdi. Toplantıdan sonra yayınlanan bildiride Bağdat’la yaşanan sorunların giderilmesi gerektiği vurgulansa da, “Irak’ın birliği” mesajı öne çıkarılmadı. Erbil’deki toplantılarla eşzamanlı olarak Barzani’nin Bağdat’taki Kürt bakan ve milletvekillerini toplayıp Amerika ve Türkiye seyahatleriyle ilgili bilgi verdiği de basına yansıdı.

Öte yandan Barzani’nin ABD ve Türkiye seyahatinden sonra Erbil’e döner dönmez yaptığı bir açıklama (23 Nisan) PKK’nin kuşkularını giderme çabası olarak okunabilir. Barzani, Türkiye’deyken (19 Nisan) “PKK’ye silahları bıraktırırım” gibi bir açıklama yapmadığını, silahlı faaliyetlerini sürdürse bile peşmerge güçlerinin PKK’ye karşı herhangi bir girişimde bulunmayacağını ifade etti: “PKK silahlı çalışmalarını sürdürse bile, biz peşmerge güçlerini PKK’ye karşı kullanmayız. Kürtler arasında bir iç savaş yaşanmasını istemiyoruz, zira Kürtler arasındaki sorunlar bizim davamıza zarar veriyor.” Barzani’nin PKK’ye yönelik esas mesajı ise, ABD’deki görüşmeleri sırasında PKK’nin gündeme gelmediğine dair açıklamasıydı.

 

Ulusal Kürdistan Konferansı

Kuşkusuz, Barzani’nin PKK’yi karşısına almama gayretinin altında pek çok sebep var. Bunların temelinde, 2003’ten bu yana oluşturduğu “kardeş kavgasına son” diskuru yatıyor. PKK varlığının dolaylı olarak bölge ülkelerinin Irak Kürdistanı’na yönelik muhtemel hamlelerine karşı bir tampon oluşturduğunun bilincinde olan Barzani, kendi tabanının da PKK karşıtı bir hamleye sıcak bakmayacağının farkında. PKK de aynı tarihten beri Barzani karşıtı bir söylemi dile getirmemeye gayret ediyor. Hatta Öcalan’ın Irak işgalinden kısa süre sonra Irak Kürdistanı için yaptığı “küçük İsrail” benzetmesine örgüt içinde muhalif seslerin yükseldiği (daha sonra PKK’den ayrılan Osman Öcalan, Barzani ve ABD’ye yakın söylemiyle öne çıkıyor ve ABD himayesinde Türkiye Kürtlerinin de kurtulabileceğine inanıyordu), bu tepkilerin ardından Öcalan’ın da bu yönlü açıklamalar yapmamaya gayret ettiği biliniyor. Öte yandan PKK, Irak Kürdistanı’nın yeni bir sömürü merkezi haline geldiğini düşünüyor ve burada da ezilen sınıfların yanında yer alarak kitlesel destek kazanıyor. PKK’nin Irak Kürtleri nazarında edindiği itibar, Barzani’nin gözünden kaçmıyor. Barzani-PKK arasındaki örtük ittifakın kısa vadeli sebeplerinden biri ise, yıllardır sözü edilen, ancak hâlâ gerçekleştirilememiş olan Kürdistan Ulusal Konferansı. Türkiye, Barzani’yi bu konferansı gerçekleştirmesi için teşvik ediyor. Zira bu konferans dolayısıyla Kürt güçlerinin PKK’yi silahları bırakmaya ikna edeceğini zannediyor. Ancak KCK yürütme konseyi üyesi Zübeyir Aydar, 29 Nisan’da yaptığı bir açıklamada, konferansın bir grup veya partinin çağrısıyla toplanamayacağını, böyle bir yetkinin Barzani dâhil hiçbir Kürt liderde veya partide olmadığını söyledi. Aydar’a göre bu konferans, dört parçadan irili ufaklı grup ve partilerin ortak kararıyla toplanabilir ve PKK’nin de içinde yer alacağı hazırlık komitesinin ayları alan bir çalışma yapmasıyla gerçekleşebilir. Aydar, açıklamasında şu ifadelere yer verdi: “Ulusal konferans, PKK’nin silahlı mücadelesini tartışmak veya TC’nin istediği gibi PKK’ye silah bırak çağrısını yapmak gibi özel bir gündemle toplanmaz. PKK ve PKK’nin etkilediği güçler böyle bir gündemle toplanacak bir konferansa katılmazlar, meşru da görmezler.”

Benzer bir açıklamanın Federal Kürdistan Bölge Parlamento Başkanı Erselan Bayiz tarafından 3 Mayıs’ta yapıldığının da altı çizilmeli. Kürdistan Ulusal Kongresi (KNK) heyetinin konferansın şeklini ve içeriğini konuşmak üzere ziyaret ettiği Erselan Bayiz, “PKK’siz hiç toplantı olur mu?” dedi.

Kürdistan Ulusal Konferansı fikri, özellikle AKP’ye yakın çevreler tarafından farklı algılanmak isteniyor. AKP, öncelikle PKK dışındaki Kürt örgütlerini, özellikle Barzani’yi çeşitli vaatlerle yanına çektikten sonra Kürt konferansını gerçekleştirerek PKK’ye karşı bir Kürt bloku oluşturmak için çaba sarfediyor. Nasıl ki bir zamanlar Alevilerin taleplerini minimize etmek için bünyesine Alevi vekiller kattıysa, aynı stratejiyi Kürtler için daha kapsamlı bir şekilde yürütmek isteyen AKP’nin bu konuda başarılı olması biraz zor görünüyor. Zira hâlihazırda İran, Suriye ve Türkiye’deki Kürt örgütlenmelerinin başını PKK çekiyor. Dolayısıyla, bu üç ülkedeki Kürtlerin ulusal konferansta PKK’ye cephe alması veya PKK’yi koşulsuz silah bırakmaya davet etmesi imkânsız. Bu durumda Türkiye’nin elindeki tek koz Irak Kürtlerinin bağımsızlık girişimine destek vermek olabilir ki, Barzani’nin de hem kendi tabanını hem de üç ülkedeki Kürtleri Irak Kürdistanı’nın bağımsızlığına karşılık olarak PKK’ye cephe almaya itme stratejisini gütmesi kolay değil. Barzani, Türkiye’nin himayesinde veya güdümünde bir devleti mevcut federatif çözüme tercih edebilir veya Türkiye’yi karşısına alıp dört ülkedeki Kürtlerin desteğini talep ederek bağımsızlık ilanına gidebilir. Barzani’nin bu konudaki tutumunun bölgedeki düzenin gidişatını belirleyeceğini söyleyerek konunun bu faslını ileriki günlerde irdelemek üzere noktalayalım.

İran cephesi

Başa dönelim. Rudaw’ın genel yayın yönetmeni Kerim, bölgedeki pozisyonları kabaca şöyle çizmişti: Nuri El Maliki, Talabani ve PKK İran’la, Barzani ise Irak’la ortak çizgide hareket ediyor! Kerim’in açıklamasıyla aynı gün (29 Nisan) Zaman gazetesinin “PKK sığınaklarında İran yapımı el bombaları” başlıklı bir “haber” yayınlaması dikkat çekici. Türkiye’nin önümüzdeki günlerde İran’a karşı kullanması muhtemel söyleminin adeta şifrelerini ihtiva eden “haberde” şöyle deniyor: “Ele geçirilen yeni bombaların İran menşeili M-DN 11 model savunma tipi olduğunun altı çiziliyor. Geçtiğimiz aylarda İran’ın PKK’nın siyasî faaliyetlerinin yanısıra Türkiye sınırındaki silahlı unsurlarına da göz yumduğu yönündeki iddialar kamuoyuna yansımıştı. Ayrıca operasyonlarda sağ olarak ele geçirilen bazı örgüt üyelerinin ifadelerinde de İran’ın üstü örtülü olarak PKK’ya destek verdiği ileri sürülmüştü… Bir diğer iddia ise, PKK’nın, Irak’ın kuzeyinde bulunan 400 kadar teröristi İran üzerinden Nahçivan ve Ermenistan’ın Erivan bölgesine aktardığı yönünde.”

Daha önce İran ordusuyla PKK’nin İran kolu olan PJAK arasında yaşanan çatışmaları müjdeli haber olarak yayınlayan Türk medyasının hükümetin yeni politikasına hızla ayak uydurduğunun bir başka örneği ise, 24 Nisan’da gerçekleşen bir çatışmayla ortaya çıktı. İran’ın Pawe kentine bağlı Noşde bölgesinde PJAK’a operasyon düzenleyen ordu birlikleri altı kayıp verdi. PJAK’ın silahlı kanadı HRK (Doğu Kürdistan Güçleri – Hêzên Rojhilat a Kurdistanê), PJAK’lı tutuklu Hebibullah Gulperipur’un idam edilmesini (15 Nisan) savaş nedeni olarak gördüğünü bu çatışmadan sonra ilan etti. Ancak Türk medyasında bu olayın yankı bulmamasının altında, İran-PJAK çatışmasının değil, ikili arasındaki ittifakın diplomatik argüman değeri olduğu bilinci yatıyor. Aslında 2009’dan beri PKK, PJAK’la Tahran arasında arabuluculuk yapmaya, PJAK güçlerinin tetiğe basmamasını sağlamaya çalışıyor. Bu çalışmanın ilk ürünü, 2011’in son aylarında, İran’la PJAK arasında yazısız bir ateşkesin sağlanmasıyla meyvesini vermişti. PJAK’la İran arasında 24 Nisan’da yaşanan çatışmanın arkasında Tayyip Erdoğan’ın Tahran ziyaretinin (28-29 Mart) olup olmadığı ise meçhul. Ancak Tahran-PJAK geriliminin tırmanması, İran Kürtleri arasında da hareketlenmeye yol açabilir, ki Ahmedinejad yönetimi de, PKK de kısa vadede böyle bir çalkantıyı faydalı bulmaz. Nitekim çatışmadan bir gün sonra (28 Nisan) KCK yazılı bir açıklama yaparak İran ve PJAK’ı “duyarlı davranmaya”, ateşkesi sürdürmeye davet etti. Açıklamada, çatışmaların her iki tarafın aleyhine olacağı vurgusu yapıldı. Daha da önemlisi, Türkiye’nin bölgedeki emellerine ve “kışkırtıcılığına” dikkat çekilerek üstü örtük bir biçimde İran’a uyarıda bulunuldu.

Türkiye’nin emelleri veya “zamanın ruhu”

Türkiye’nin Ortadoğu’ya dair yeni stratejisi, şaşırtıcı bir biçimde çok şeffaf yürütülüyor. İran’la diplomatik çatışmayı rahatlıkla göze alan, Irak’ın içişlerine karışmakta beis görmeyen ve Iraklı Sünni grupları El Maliki’ye karşı destekleyen Türkiye, henüz bu çabalarının hiçbir ürününü alamamış olmakla birlikte, özellikle Arap dünyasında yeni bir imaj yaratmak için her türlü gayreti sarfediyor. Bu imajın oluşturulma çabası tamamen “duygusal”. 3 Nisan’da Suudi Arabistanlı petro-kimya şirketi Advanced Petrochemical Company ile Türk Bayegan, İskenderun-Ceyhan bölgesinde 1 milyar dolar yatırım yapma kararını açıkladı. İki şirket arasındaki anlaşma seremonisine katılan Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan, anlaşma masasını “nikâh masasına” benzetirken, Suudi şirketinin başkanı Halife Abdullatif El Muhlem, Çağlayan’a Kur’an hediye etti. Çağlayan’a göre bu yatırım, cari açığın azaltılması konusunda önemli bir işlev görecek. Hatırlanacağı üzere, bütün Avrupa ekonomik krizin eşiğindeyken Türkiye’ye ciddi bir kayıtdışı sıcak para girişi olmuş ve bazı ekonomistler bunun Suudilerden gelen sübvansiyon olabileceğine işaret etmişti. Anlaşıldığı kadarıyla Türkiye’yle Suudi Arabistan (iki ülkenin Suriye, İran ve Irak politikasında paralel bir seyir izlemesi gözden kaçmamalı) bundan böyle bu tür yatırımlarla “birbirlerini” destekleme politikası güdecekler.

Suriye’deki muhalif grupları alenen destekleyen AKP hükümeti, amacının sadece “Esad zulmüne son vermek” olmadığını son zamanlarda sıklıkla ifade eder oldu. 25 Nisan’da TBMM genel kurulunda konuşan Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, hükümete yakınlığıyla bilinen Ülker grubunun sakız reklamındaki “o ne özgüven o!” lafını hatırlatırcasına “Yeni Ortadoğu’nun sahibi” olduklarını ilan etti. Davutoğlu’nun sözleri, herhangi bir söylem analizine muhtaç bırakmayacak düzeyde netti: “Suriye olayları konusunda insanlık vicdanının sesi, AK Parti iktidarındaki Türkiye’dir. Türkiye olarak bundan sonra da Ortadoğu’da değişim dalgasını yöneteceğiz. Bu değişim dalgasının öncüsü olmaya devam edeceğiz. Bütün Ortadoğu toplumlarında Türkiye sadece dost ve kardeş bir ülke olarak değil, geleceği belirleme fikrine sahip yeni bir fikrin, yeni bir bölgesel düzenin öncüsü bir ülke olarak görülmektedir. Biz bu misyonun gereğini yaptık, yapmaya da devam edeceğiz.”

Davutoğlu, Türkiye’nin Suriye politikasını eleştirenlere “zamanın ruhunu” hatırlatarak yanıt verdi: “Başkalarının yönlendirmesiyle hareket ettiğimiz, Suriye konusuna fazla müdahil olduğumuz, yalnız kaldığımız, acele ettiğimiz, savaşa sürüklendiğimiz, hatta askerî müdahaleden yana olduğumuz gibi ithamlarla karşılaşıyoruz. Bu eleştirileri yöneltenler, alandaki gerçekleri, zamanının ruhunu ve en önemlisi, AK Parti iktidarlarının dış politika anlayışını kavramaktan acizdirler.”

Davutoğlu, zamanın ruhundan ne anladığını da aynı konuşmasında açıkladı: “Politikamızı belirlerken pusulamız kendi değer ve çıkarlarımızdır. Rehberimiz ise vicdanımızdır.”

Vicdanını çıkarlarına göre kullanmayı zamanın ruhuna uygun bulan AKP’nin Ortadoğu konusunda bu kadar özgüven sahibi olması biraz şaşırtıcı. Bir kere, Türkiye’nin Suriye rejiminin devrilmesini bir oldu-bittiye getirmesi gün geçtikçe daha da zayıf bir ihtimal haline geliyor. Hatırlanacağı gibi, İran seyahati dönüşü Şam’ın Annan Planı’nı uygulama kararına değinen Tayyip Erdoğan, Esad’ın sözünde durmayacağını peşin bir hükümle ilan etmişti. Suriye konusunda Annan’ın devreye girmesinden hoşnutsuz olan Türkiye, askerî müdahaleyi neredeyse tek seçenek olarak görüyordu. Ancak 30 Nisan’daki MGK toplantısından sonra yapılan açıklamada Annan Planı’nın uygulanmasına dikkat çekilerek şu sözlere yer verildi: “14 Nisan 2012 tarihli Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararı uyarınca Suriye’nin Kofi Annan’ın altı maddelik planının tüm unsurlarını eksiksiz yerine getirme yükümlülüğüne dikkat çekilmiştir.”

MGK açıklamasında, önceki yazımızda da değindiğimiz üzere (http://birdirbir.org/turkiye-cepheyi-genisletiyor/) Türkiye’nin cepheyi genişlettiğini ortaya koyarcasına Bağdat yönetimine de üstü örtük uyarı vardı: “Bu ülkenin karşı karşıya bulunduğu sorunların ülkenin birlik ve bütünlüğü temelinde, çoğulcu demokrasi ve hukukun üstünlüğü ilkeleri çerçevesinde çözüme kavuşturulması gerektiği değerlendirilmiştir.”

Suriye cephesi

Esad yönetiminin kabul ettiği Annan Planı’nın işlediğini hem Baas rejimi hem de BM yetkilileri ifade ediyor. BM ve Arap Birliği Suriye özel temsilcisi Kofi Annan’ın sözcüsü Almed Fevzi, “Ateşkes ihlallerine rağmen Annan planı uygulanmaya devam ediliyor. Yavaş ve küçük adımlarla da olsa plan hayata geçiriliyor. Bir yılı aşkın süredir devam eden krizin birkaç günde çözülmesini beklemek doğru değil” dedi (4 Mayıs). Öte yandan, Suriye’deki silahlı İslâmcı muhalefetin Türkiye’nin arzuladığı güce erişememesi, Erdoğan’ın Esad’a karşı sert tutumunu eskisi kadar hararetli biçimde dillendirememesine sebep oluyor. Hâlihazırda tüm bölge ülkelerini karşısına almış bulunan Türkiye’nin dış politikasında önümüzdeki günlerde yeni eğilimler ortaya çıkacak gibi görünüyor. Bölgede giderek yalnızlaşacak olan Türkiye’nin Kürt politikasında da dikkat çekici gelişmeler olabilir. Bunun en bariz örneğini, muhtemelen 2 Haziran’da Diyarbakır’a gidecek olan Erdoğan’ın açıklamaları ortaya koyacak. Erdoğan’ın burada başta Türkiye ve Irak olmak üzere dört parçadaki Kürtlere seslenmesi ve “yeni” vaatlerde bulunması gündeme gelebilir. Nitekim AKP Diyarbakır İl Başkanı Halit Advan, Erdoğan’ın bu seyahati sırasında Kürt sorununun çözümü konusunda “müjde” vermesini beklediklerini ileri sürdü. Cemil Çiçek’in yeni anayasa hazırlıklarının yıl sonuna kadar tamamlanmasını arzuladıklarını söylemesi (4 Mayıs), bu “müjdenin” temel dayanağını oluşturabilir. Kürt hareketinin bu “müjdeye” nasıl yanıt vereceği ise merak konusu. Bu süreçte, kamuoyunda “Haberal tasarısı” olarak bilinen kanun teklifinde, Öcalan’ın avukatlarıyla görüşmelerini engellemeyi tasarlayan maddenin geri çekilmesi de Erdoğan’ın muhtemel yeni söylemine dayanak oluşturma çabası olarak okunabilir. Keza tutuklu milletvekilleri için yürütülen çalışma da bu sürecin bir uzantısı gibi görünüyor.

Bu arada, son bir haftada askerî operasyonların sıklaşması, Yüksekova’da 18 işverenin gözaltına alınması (27 Nisan), Kandil ve Mahmur’dan Ekim 2009’da Türkiye’ye gelen Barış Grubu üyesi yedi kişiye toplam 76 yıl hapis cezası verilmesi (24 Nisan) not edilmeye değer görünüyor.

Suriye’deki Kürt muhalefetinin diplomatik bir hamlesini de bu fasılda not etmekte fayda var. Aralarında Demokratik Birlik Partisi (PYD), Komünist Emek Partisi ve Demokratik Marksist Parti’nin de bulunduğu sol partiler, 17-18 Nisan tarihleri arasında Moskova’da temaslarda bulundu. PYD lideri Salih Mislim temaslarını şöyle açıkladı: “Rusya, diplomatik geleneğinde pek görülmemiş biçimde bizi resmî olarak davet etti ve Dışişleri Bakanlığı düzeyinde görüşmeler yaptık. Görüşmeler olumlu geçti, karşılıklı görüş alışverişinde bulunduk. Bu görüşmeler boyunca düşüncelerimizin benzer olduğunu gördük. Suriye’deki Kürt sorunu konusunda bir dosya sunduk. Bizim talebimiz, Rusya’nın özerk bölgelere tanıdığı haklardan daha fazla değildir. Bu yüzden taleplerimizi çok makûl buldular.”

Bu temaslardan kısa süre sonra (25 Nisan) Rusya Dışişleri Bakanlığı’nın Suriye’deki İslâmcı muhalefete sert tepki göstermesi dikkat çekici. Bakanlık sözcüsü Alexandre Lukachevitch “Suriye’de yoğun bir terörizm taktiğine geçen muhalif gruplar var” dedi.

BDP’nin ABD seyahati

BDP Eş Genel Başkanları Gültan Kışanak, Selahattin Demirtaş ve DTK Eş Başkanı Ahmet Türk, simgesel anlamı çok büyük olan bir seyahat gerçekleştirdi (23 Nisan). Türkiye’de “Ulusal Egemenlik” bayramı olan 23 Nisan kutlamalarını boykot eden BDP’nin yöneticilerinin ABD seyahatinin Mesud Barzani’nin ABD’den dönüşünden hemen sonra gerçekleşmesi, hem Türkiye’ye hem de Barzani’ye önemli bir mesaj olarak okunabilir. 5 Mayıs’ta ANF’ye konuşan PKK yöneticilerinden Cemil Bayık’ın Deniz Gezmiş’lerin idamını (6 Mayıs) işaret ederek Türkiye sosyalist hareketinin takipçisi olduğunu vurgulamasıyla BDP’nin ABD seyahati arasında bir çelişki olduğu söylenebilir. Ancak BDP’nin reel-politik hamlelerinden biri olarak tarihe geçecek olan bu seyahat, bölgede oluşacak yeni dengeler konusunda Kürt hareketinin kendi pozisyonunu ABD’ye hatırlatması bakımından dikkat çekici. Bu aynı zamanda Türkiye’ye, Kürt hareketine karşı ABD’de kullandığı argümanları bertaraf edebileceklerine veya gerektiğinde ABD’ye de yaklaşılabileceğine ilişkin açık bir mesaj oluşturuyor. BDP heyetinin Washington’daki Kürdistan Hükümeti Temsilcisi Qubad Talabini ve Türkiye büyükelçisi Namık Tan’la da görüştüğünü belirtmek lâzım.

Türkiye’nin Kürt hareketine karşı ABD’de kullandığı temel argümanlardan biri, bu hareketin anti-Amerikancı, sol kimliği. BDP ise Washington’da, şimdinin Van milletvekili Nazmi Gür öncülüğünde temsilcilik açarak (Mayıs 2010) Türkiye’nin Kürt karşıtı lobi çalışmalarına yönelik karşı hamlede bulunmaya başlamıştı. Türkiye’nin BDP’nin bu hamlesinden rahatsızlık duyduğunu tahmin etmek güç değil. Ancak Kürt hareketinin ABD’yle temaslarının bu hareketin daha “kontrollü” ilerlemesine yol açmasından medet umanlar da var. Nitekim 23 Nisan resepsiyonunda konuyu değerlendiren Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, şöyle konuştu: Dünya kamuoyu da artık Türkiye’yi çok iyi takip ediyor. Bu açıdan böyle görmek gerekir. Orada nitekim büyükelçimiz de ağırlayacak, büyükelçiliğimize uğrayacaklar. Dolayısıyla bunları illegal bir faaliyet gibi görmemek gerekir.”

Öte yandan, Kürt hareketinin ABD’yle ilişkisine nihaî şeklini verecek kişi, Abdullah Öcalan. 1999’da bizzat ABD eliyle Türkiye’ye teslim edilen Öcalan, 27 Temmuz 2011’den beri avukatlarıyla görüştürülmediği için sürece şimdilik müdahil olamıyor. (Bu bağlamda Öcalan’ın avukatlarıyla görüşmesine önümüzdeki haftalarda izin verilmeye başlanması şaşırtıcı olmamalı). Ancak tekrar vurgulamak gerekirse, Kürt hareketinin, yapısı gereği Ortadoğu’da ABD’nin güdümünde bir projeye dâhil olması mümkün görünmüyor. Washington’da BDP heyetinin sıklıkla halk hareketinin etkisine dikkat çekmesi, ABD’nin bölgeyi yukarıdan müdahaleyle şekillendirme çabalarına verilmiş bir uyarı olarak da okunabilir.

İrfan Aktan

Bir Taraf Klasiği: İtinayla Tarih İmal Edilir

 Tecavüz, yalanlar ve haysiyet

Halil Berktay solla hesaplaşmasında –şimdilik– en büyük adımını attı herhalde: 1 Mayıs 1977 katliamından kontrgerillayı çıkardı, tüm sorumluluğu suç ve günahları say say bitmez sola yükledi. “Solun bir efsanesi daha yıkıldı… Bir tabu daha devrildi…” Günlerdir bunu konuşuyoruz, gerçekten büyük başarı.

Elbette demokrasi tasavvurunu şiddetli bir anti-sol üzerinden kuran Taraf’ın ve bazı Taraf yazarlarının buna kayıtsız kalması beklenemezdi. Berktay’ın iddialarını ortaya atmasının hemen ertesinde Taraf konuyu sürmanşete çekti: “İlk kurşunu Maocular attı” (3 Mayıs). Haberin ilk sayfadaki görünüm tümüyle Berktay’ı destekliyor, dönemin Dev-Genç lideri Bülent Uluer, Berktay’ın iddialarını destekleyen sözler ediyordu. Haberin hemen yanında da gazetenin yazarlarından Yıldıray Oğur güzel bir gazetecilik örneği sergileyerek Sular İdaresi’nin üzerindeki silahlı adamların görüntülerini kayıt altına almaya başarmış belgeselci İshak Işıtan ile görüştüğünü duyuruyordu. Oğur “Sular İdaresi’nden kalabalığın üzerine polisin ateş açtığı iddialarına kaynaklık eden görüntüyü çeken” kişi olarak tanıttığı Işıtan’ın ağzından “Ateş etmiyorlardı. Yalan söyleyemem” açıklamasını kapmıştı. (Işıtan’ın Oğur’a söylediklerini aradan geçen 35 yıl boyunca niye kendine sakladığı meselesine geleceğiz.)

İç sayfalara geçtiğinizde ise Uluer’in Berktay’ın “Intercontinental ve Sular İdaresi’nden ateş açıldığı efsanedir” iddialarını kesin olarak yalanladığını görüyoruz. Görüş alınan Gün Zileli, Namık Koçak ve Celalettin Can da Berktay’ın bu iddialarını kendi tanıklıklarıyla yalanlamışlar. Yine görüşüne başvurulan gazeteci Yalçın Ergündoğan ise yalanlamanın ötesinde Berktay’la ilgili  keskin bir açıklama yapmış: “Derin devletin o gün oluşturmak istediği intibayı bugün Halil Berktay gerçekmiş gibi söylüyor.” (Bu arada Gün Zileli, blogundan, sözlerinin Taraf tarafından çarpıtıldığını da açıkladı).  Ama bir kere imalat başladı artık: Uçan kuşta Ergenekon görenler, sayısız tanıklığa karşın 1 Mayıs 1977’de Taksim Meydanı’nda yaşanan olaylarda derin devletin sorumlu olmadığını kayda geçirmeye başladılar.

Bu imalatın barutu Berktay’dan gelse de, fişeği, Yıldıray Oğur’un İshak Işıtan’la yaptığı görüşmeye dayandırdığı yazısı yakıyordu: “Bana solcular suç işliyor dedirtemezsiniz.”

Demirel’in meşhur sözüne “fırlama” bir gönderme. Peki, Oğur’un bu parlak başlığı “hak eden” malzemesi neydi, yakından bakalım, tarih böyle imal ediliyor çünkü:

Oğur’un yazısının omurgasını, derin devletin bıraktığı belki de en önemli izi  belgeleyen adamdan adeta bir itiraf oluşturuyor: “Sular İdaresi üzerindeki silahlı iki sivili çektim. Ama ateş etmiyorlardı. Doğruyu söylemek gerek. Ateş açtıklarını görmedim ben. Belki kontrol için çıkmışlardı oraya. Yalan söylemem.”

Sular İdaresi’nde görüntülenen silahlı adamlar her nasılsa birinci sayfada “polis” olarak duyuruluyor, iç sayfada, Oğur’un yazısında ise “sivil” oluveriyorlar. Işıtan “sivil” mi dedi, “polis” mi dedi? “Sivil” dediyse, Oğur birinci sayfada niye “polis” diyor? Konu önemli, çünkü çatıdaki polis belki görevle açıklanabilir, ama silahlı sivil o kadar da kolay açıklanamaz. Ama hadi “yalan söylemem” lafının “yalan söyleyemem”e dönüşmesi gibi Oğur’un kalemi sürçmüş diyelim.

Ama yazının devamı gerçekten ibretlik. Oğur, Berktay’ın 1 Mayıs 1977 ile ilgili komplo teorilerini açığa çıkardığını, bir tabuyu devirdiğini söylüyor. Berktay’ın işaret ettiği ve gerçekdışı ilan ettiği komplo teorileri nedir? “Sular İdaresi’nden ve Intercontinental Oteli’nden meydana ateş açılmamıştır. Aksine meydandaki sol gruplar, meydana girme kavgası içindeyken birbirlerine ateş etmişlerdir. Bu nedenle 1 Mayıs ‘77’de derin devletin içinde olduğunu söylemek mümkün değildir.”

İşte Oğur bu iddiaya dayanak olsun diye başlamış sıralamaya:

“1 Mayıs 1977’yle ilgili dönemin herhangi bir gazetesinin arşivine giren, ilk üç gün boyunca bugün gerçek zannedilen komplo teorileri hakkında tek söz okuyamaz.”

Halbuki üşenmeyip arşive göz atan herkes, henüz 2 Mayıs’ta bir polis şefinin “İlk ateşe Sular İdaresi üzerinden karşılık verildi ve ondan sonra panik başladı” sözünü okuyabilir (Milliyet). 3 Mayıs’ta ise Cumhuriyet gazetesinin “ilk ateşin Intercontinental’den açıldığına ilişkin ihbar üzerine iki savcının görevlendirildiğine ve onların da hemen oteldekilerin ifadesini almaya başladıklarına” ilişkin ayrıntılı haberini okuyabilirler. Yani Oğur yalan söylemektedir.

Oğur, iddia ediyor:

“Her şeyin konuşması sırasında başladığı DİSK Genel Başkanı Kemal Türkler bile katliam için ilk açıklamasında ‘Saldırgan faşist ve Maocular CIA emrinde’ demişti. TİP’in lideri Behice Boran’ın ilk açıklaması ise ‘Maocu goşist gruplar işçi sınıfının dışındadır’ olmuştu. Bir satır bile bahsetmediklerine göre herhalde onlar da bu komplonun içinde kabul edilmeli.”

Halbuki, Kemal Türkler gerçekte “CIA denetimindeki faşistlerin” ve “Maocu komandoların” otomatik silahlarla hakla saldırdığını anlatırken şunları da söylüyor: “Fakat bir yandan alana sızmış olan, diğer yandan Sular İdaresi’ni ve çeşitli binaları siper yapmış olan bu faşist ve Maocu ölüm çetelerinin gözü dönmüştü.” (Milliyet, 3 Mayıs)

Şimdi bu beyanatla Berktay nasıl doğrulanmış oluyor? Merhum Kemal Türkler, saldırının CIA denetiminde olduğunu, Sular İdaresi’nden ve diğer binalardan ateş edildiğini söylüyor. Türker’in faşistlerin yanısıra Maocu komandolardan bahsetmesi mi rahatlatıyor Oğur’u? Ama Berktay, “Sular İdaresi’nden ve Intercontinental’den ateş açıldığı efsanedir” dememiş miydi?

Oğur, iddia ediyor:

“Intercontinental’den ateş açıldığını ilk olarak olaydan üç gün sonra basın açıklaması düzenleyen Aydınlık dergisinin başındaki Doğan Yurdakul dillendirdi. Intercontinental’in bir katında polisin görevlendirildiği daha sonra ortaya çıktı. Ama o ortaya çıkan belgelerde de oradan ateş açıldığıyla ilgili en ufak bir emareye rastlanılamadı. Kırık camlar, kaçan CIA ajanları teorileri şehir efsanesinin ötesine geçmedi.”

Yalan. Cumhuriyet’in yukarıda değindiğim 3 Mayıs ‘77 tarihli haberi çok açık, bırakın birisinin iddia etmesini, savcılık bu iddiayı önemsemiş, araştırmaya başlamış bile. Oğur ya yeteri kadar araştırmamış ya da düpedüz uyduruyor, maddî bir bilgiyi okurdan kasıtlı olarak gizleyerek tarih imalatına soyunuyor. Ama evet, araştırmadan bir şey çıkmamış. Türkiye Cumhuriyeti’nde 1980’den önce ya da sonra kaç karanlık olayın, kontrgerilla faaliyetinin gerçekten aydınlandığını biri bize (ya da en azından Oğur’a) söyler mi lütfen?

Oğur, iddia ediyor:

“Kanlı 1 Mayıs’la ilgili bütün komplo teorilerini mânâsız bırakan gerçek, ölen 34 kişiden sadece üçünün (bir rivayet beşi) kurşun yarası nedeniyle hayatını kaybetmesi. Geri kalanların ölüm nedeni izdihamdı. Eğer gizli güçler, devlet ya da CIA kalabalığın üzerine iddia edildiği gibi Intercontinental otelinden ve Sular İdaresi’nin üstünden ateş açacak kadar açıktan bir katliama girişmiş olsaydı, bu sayının bu kadarla sınırlı kalmaması beklenirdi.”

Taraf kaynaklı pek çok çarpıtma, tarih imalatı, dezenformasyon bu tarz akıl yürütmelerle yapıldığı için buraya dikkat! Eğer bu dikkati bugün, şu anda göstermezsek, uzun yıllar boyunca bu saçmalığı dinlemek zorunda kalacağız çünkü.

Berktay ve onun görüşünü sahiplenen Oğur, sanki böyle bir iddia varmış gibi binalara yerleşmiş keskin nişancıların halka ateş etmeleri halinde ölü sayısının beşten (ya da üçten) ibaret olamayacağını iddia ediyorlar. Tabii bu iddiaları hemen güme gitmesin diye, 132 kişinin de kurşunla yaralandığına değinmiyorlar. Oysa, 1 Mayıs’la ilgili sayısız tanık, binalardan açılan ateşin panik yaratmaya yönelik olduğunu, bunun “başarıldığını”, ölümlerin temel nedeninin polis panzerlerinin alana dalması olduğunu anlattı, yazdı. Buna rağmen, sayısız tanıklığa, silahlı adamların görüntülerine –evet, görüntülerine– rağmen, ölü sayısının azlığından yola çıkarak “binalardan ateş edilmedi” denilebilir mi? İdeolojinize altlık olsun diye tarih imal ediyorsanız, dersiniz elbette.

Ama insan, bunu yapanların en azından kendi laflarıyla tutarlı olmalarını bekliyor. Oğur, Işıtan’ın şunları söylediğini iddia ediyor:

“Saat tam 7’ye çeyrek kala iki grubun karşı karşıya geldiği Tarlabaşı’ndan bir el silah sesi duyuldu. Bir anda ölüm sessizliğine büründü meydan. Çıt çıkmıyordu. 30 saniyelik sessizlikten sonra 20-30 bin silah aynı anda patlamaya başladı. Sanki savaş meydanında iki ordu karşı karşıya gelmiş gibiydi. Kürsüden ‘Sular İdaresi’nden ateş açılıyor’ anonslarını duyunca karımı binada bırakıp kameramla birlikte dışarı attım kendimi. Atatürk heykelinin oradaki çimlerin üzerine mevzilenip çekmeye başladım.”

Bu anlatımda “20-30” yanlışlıkla “20-30 bin” çıkmış diyorsanız, demeyin. Oğur, yazısının iki yerinde daha “binlerden” bahsediyor. Tutarlılık demiştik: Sular İdaresi’ndeki iki adamın (belki kareye girmeyen birkaç adamla birlikte) ve oteldeki bir pencereden ateş açan birkaç adamın beş kişiyi öldürmesi, 132 kişiyi yaralaması yazarımızı kesmiyor. Ama bu sayılar onu “yirmi bin”, hatta “otuz bin” kişinin ateş ettiği bir ortamı sorgulamaya itmiyor! “Yirmi”, belki “otuz” bin kişi yüz binlerce insanın sıkışıp kaldığı bir meydanda aynı anda ateş edecek, 137 kişiye kurşun isabet edecek, öyle mi? Dev bir düğün mü hayal etti acaba Oğur? Otuz, aman canım belki de yirmi bin kişidir, eğlenmek için “havaya” ateş ediyor. Başka açıklaması yok. Gerçi öyle olsa çevredeki binaların delik deşik olması lâzım, ama tam dik açıyla ateş edildiğini varsayacağız artık, sonra da onbinlerce merminin uzayda kaybolduğuna…

Bu “20 bin” lafının nereden uydurulduğuna ilişkin bir tahminde bulunmak mümkün: Milliyet’in dijital arşivinde dolandığınızda İGD’nin 20 bin üyesini güvenlik için görevlendirdiğini okumanız mümkün. O 20 bin görevli, yazısını alelacele yetiştirmek gayretindeki bulanık zihinlerde olmuş 20-30 bin “silahlı” görevli. Eh, malûm, bir sahnede silah görününce ateşlenmesi kaçınılmaz oluyor. Bu hikâyede de 20-30 bin silah göründü ya… Ama bunları Oğur kafasında nasıl birleştirdi, Işıtan ne dedi de kendisi bunları böyle anladı, oraları çok meraklı olduğu tıbbın sahasına giriyor.

Fakat maalesef bitmiyor Oğur, Işıtan’dan “nakletmeye” devam ediyor:

“İshak Işıtan tam o noktadan o ünlü dört saniyelik görüntüyü çekmiş. Pek çok teoriye kaynaklık eden o ânı bilinenden farklı anlatıyor ama: ‘Sular İdaresi üzerindeki silahlı iki sivili çektim. Ama ateş etmiyorlardı. Doğruyu söylemek gerek. Ateş açtıklarını görmedim ben. Belki kontrol için çıkmışlardı oraya. Yalan söylemem.’ ”

Evet, görmemişsin, doğru, ama silahlar atılmaya başlandığında oraya bakmıyormuşsunuz ki İshak bey! Çok açık (daha doğrusu Oğur ne kadarını nasıl aktardıysa o kadar açık): Tam 12 saattir iş başındaki Işıtan, bir binanın çekim yaptığı beşinci katında silah seslerini duyuyor (afedersiniz, 20-30 bin silah, boru değil), dahası kürsüden yapılan Sular İdaresi’nden ateş ediliyor anonsunu da duyuyor (20-30 bin silah ateş alırken duyuyor bunu. Pardon, Sular İdaresi’nden ateş açıldığı iddiasını ilk kez olaydan üç gün geçtikten sonra Doğan Yurdakul dile getirecekti! Kürsüdeki abiye malûm oldu herhalde), bunun üzerine binadan fırlıyor, beş katı paldır küldür iniyor, 20-30 bin silahlı ve yüz binlerce kaçışan insanın arasından Sular İdaresi’ni de görebileceği bir açı yakalıyor ve işte o zaman o görüntüyü çekiyor. ilk silah sesinden bu yana kaç dakika geçti, sayan var mı acaba? Sayın Oğur, özür dilerim ama, biraz Papa’nın genelev sorduğu fıkra gibi olmuş bu. Gördün mü? Görmedim. İyi!

Bu arada, yazıyı okuyanlar Işıtan’ın 20-30 bin silahlı adamı çektiği filmden tek tek ayıkladığını, görüntüleri ondan sonra resmi makamlara verdiğini filan da öğrenecekler, ama daha fazla sinirlerinizle oynamak istemiyorum. Ama şöyle özetleyeyim, anladığım kadarıyla 1 Mayıs 1977’de Taksim Meydanı’nda 20-30 bin kişi 10 dakika kadar kurşun yağdırmış, ama bu olayın kaydedildiği filmde buraları çıkmamış. (Gözümün önüne CNBCE’nin sigara görüntüleri üzerine yapıştırdığı çiçekler geliyor. Binlerce!)

Oğur yazısını şöyle bağlamış:

“[Işıtan] 1 Mayıs için ‘Binlerce silah patladı. Nasıl karar verebiliriz komplo olduğuna? O ilk ateşi açan provokatör de olabilir, ateşli bir militan da’ diye kanaatini bildiriyor. Ama onun çektiği görüntüler üzerinden yürüyen bir komplo teorisi de ilk elden açıklamalarıyla açıklığa kavuşuyor. Belki o da komplonun içindedir, kimbilir. Bundan sonrası tıbbın ilgi sahasına giriyor ama…”

Bir komplo teorisi daha ne güzel kavuştu açıklığa, değil mi?

İshak Işıtan, kendisine atfedilen açıklamalarıyla ilgili konuşana dek Oğur’un doğru naklettiğini kabul etmek zorundayız. Belki telefonda bazı yerleri yanlış anladı, 20-30 silahlı adamı 20-30 bin silahlı anladı. Bunun ve diğer açıklamaların mantıksızlığını da sorgulamak aklına gelmedi. Belki de gerçekten Işıtan birebir bu ifadeleri kullandı. Hangisi olursa olsun, bir, Oğur’un kendi araştırmasıyla aktardığı tarihsel arka plan kasıtlı olarak eksik ve / veya yanlış yazılmıştır. İki, Oğur’un Işıtan’ın hiçbir biçimde akla, mantığa sığmayan açıklamalarını sorgulamadan aktarması, üstelik bunlardan çok kesin sonuçlar çıkarması büyük bir gazetecilik ayıbıdır dersek eksik kalır. Sevdikleri deyişle söyleyelim: Kara propagandadır. Görünen o ki, Taraf’ın sola yönelik kara propagandası şiddetini artırarak sürecektir. Zira, Taraf’ın başlıca varoluş sebeplerinden biri tam da budur.

Tora Pekin

İlhan Cihaner’le “MİT Yasası” ve ötesi

Kırılgan bir dehşet dengesi

İlhan Cihaner / Foto: Şahan Nuhoğlu

Yargının hükümete ters köşe yapan MİT soruşturması, yasa marifetiyle bertaraf edildi. Gelgelelim, krizin aşılma şekli de, ortaya çıkış sebepleri de, Türkiye’nin sistemik bir kriz içinde olduğunu hepten alenîleştirdi. Yangından mal kaçırırcasına çıkarılan “MİT yasası”nın Genel Kurul’a havale edilmeden önce tartışıldığı TBMM Adalet Komisyonu toplantısına katılan CHP Denizli milletvekili İlhan Cihaner’le sistemik krizi enine boyuna konuştuk.

Ahmet Şık ve Nedim Şener’in tahliyesinden önce yaptığımız söyleşiyi Express’in son sayısından naklediyoruz…

Express 126. sayı kapağı

MİT yasasının tartışıldığı Adalet Komisyonu toplantısındaki atmosfer nasıldı?

İlhan Cihaner: Bu soru çok sağlam bir yerden yakalıyor meseleyi, çünkü bu toplantıdaki hava genelde komisyon toplantılarına hâkim olan havadan farklı değildi. Muhalefet milletvekilleri Susurluk, faili meçhuller, Hrant Dink davası gibi deneyimlerden yola çıkarak somut olgularla ve hukukî ilkelerle tasarının nasıl sakıncalara yol açabileceğini anlatıyor; iktidar milletvekilleri ise, nasıl söyleyeyim, navigasyon cihazı sesleriyle, müstehzi gülümsemelerle karşılık veriyor. Amaçladıkları her ne ise, ona zarar verebilecek birtakım hukukî hataların düzeltilmesine bile izin vermediler; yazım hatalarını dahi düzelttiremiyorsunuz. AKP sayısal üstünlüğüne yaslanıyor, üstelik tasarı AKP milletvekillerinin de dahil olmadığı bir laboratuarda hazırlanıyor. Bunu, tasarıyı savunurken güçlü argümanlar getirememelerinden, eleştiriler karşısında şaşırmalarından çok iyi görüyorsunuz. Bir talimat alınmış, yerine getirilecek, yasa bu haliyle çıkacak! Hava buydu. Öyle olunca, konuşmalar da beyhudeydi. Atmosfer aslında her şeyi söylüyor. İnsanlar zannetmesin ki bir parlamento var, o parlamentoda tasarılar enine boyuna tartışılıyor, ortak akıl bulunuyor, Meclis’e yansıyan irade milletvekilleri aracılığıyla somutlaşıyor… Böyle bir şey yok. Meclis’in işlevsiz, meşruiyetinin tartışılır hale getirilmesi gibi bir sonuç çıkıyor. Bu çok tehlikeli. Yüzde 10 seçim barajıyla, belaltı yöntemlerle, nefret söylemleriyle, çok eşitsiz malî şartlarda yürüyen bir seçim propaganda süreci, tutuklu milletvekilleriyle sakatlanmış bir irade var. Bu yaklaşımla Meclis’in meşruiyeti çok daha tartışılır. Ve Meclis’i işlevsiz hale getirme gibi bir tehlikesi var bu atmosferin, bu yaklaşımın.

Sözünü ettiğiniz hukukî hatalar neydi?

Bu yasaya özgü değil, genel bir durum bu. Ama bu yasayla ilgili söyleyecek olursak, murat ettikleri, MİT müsteşarları hakkındaki soruşturmanın başbakanın iznine bağlanması, tabiri caizse onların korunması. Ama bu bir usûl hükmü ve geriye yürümez. Anayasanın 138. maddesi çok açık: Görülmekte olan yargı davalarıyla ilgili tartışma yapılamaz, soru sorulamaz. Bu yasa bunu açıkça ihlâl ediyor. Bir başka örnek, “başbakanın görevlendirdiği kişi” ifadesi. Bu, herhangi bir kişi olabilir mi, kim olacak bu görevli? “Kamu görevlisi” ibaresini ekletmek için sabaha karşı dördü beklemek zorunda kaldık. Artık nasıl bir mekanizma çalışıyorsa!

Ne kadar sürdü komisyon toplantısı?

Yaklaşık dokuz saat… Genel Kurul’daki görüşmeler ise saat 13’te (16 Şubat) başlayıp ertesi sabah beş buçuğa kadar sürdü. Aslında çıkmış bir yasayı tartıştık diyorum ya, buna dair bir örnek vereyim. Gece 12’yi biraz geçe, gazetelerin basılı hallerinin fotoğraflarının yer aldığı medya takip sitelerinden birinde 17 Şubat tarihli Star gazetesinin manşetini gördüm: “Yargı vesayeti Meclis’ten döndü.” Yasanın geneli üzerindeki görüşmeler bile bitmemişken Meclis’ten yasa geçti deniyor. Çıkmamış yasaların haberini de artık gazetelerden alabiliyoruz. (gülüyor) Henüz mahkeme kararını açıklamadan, “tutuklamanın devamı kararı çıktı” diye haber yapılması gibi… (6 Ocak’ta, Odatv davasının sekizinci duruşmasında, mahkemenin tutuklulukların devamına dair kararını açıklamasından 21 dakika önce STV haberi vermişti.)

Adım adım gidersek, söz konusu yasanın hazırlanması nasıl bir seyir izledi?

Tasarı, az önce dediğim gibi, AKP milletvekillerinin de dahil olmadığı bir laboratuarda hazırlanıyor. Bir talimat alınmış, yerine getirilecek, yasa bu haliyle çıkacak! Tarihin bir cilvesi gibi, Özel Yetkili Mahkemeler tartışılıyor, özel yargılama usûlü getiriliyor. “Meclis de özel görevli” dedim, o kadar açıktı ki bu. Ama öncelikle, şu tespiti yapayım: Keşke orduların, istihbarat teşkilatlarının, bir zor aygıtı olarak devletin olmadığı bir dünyada yaşasak da, “şu yasa şöyle olmasa, böyle olmasa” gibi tartışmalarımız olmasa. Keşke öyle bir dünya olsa. Ama gerçekçi olmak gerekiyor, bu reel koşullarda istihbarat örgütleri de, ordular da var, o zaman buna dair hukukî düzenlemelerin de olması gerekiyor. Son tartışmalara dönersek, bu yasa normal akış içinde gelmedi gündeme. İstanbul savcıları KCK operasyonlarında ele geçirilen bazı belgelere göre belli MİT görevlilerinin KCK eylemlerine katıldıkları yönünde birtakım bilgilere ulaştıkları iddiasıyla MİT yöneticilerini ifade vermek üzere çağırıyor. Bunun üzerine hükümet feveran ediyor. Konu öncelikle Oslo görüşmeleri üzerinden tartışıldı ama, daha ciddi iddiaların olduğu, tüm Kürt sorunu tasarımını yeniden ele almayı gerektirecek iddialar gündeme geldi. O zaman, bu sorgulamayı yaptırmak istemeyenin kim olduğuna bakmamız lâzım. O da hükümet; yasayı isteyen başbakan.

Komisyondaki AKP milletvekilleri yasayı hangi gerekçelerle savunuyordu?

Argümanlarından biri, “bu hüküm zaten vardı, bunu biz çıkarmadık”. Bu AKP’nin hep yaptığı bir şey. Bir hatayı, sorunu düzeltmek için sizin yapmış olmanız şart mı? Ne hukukî, ne ahlâkî, ne de mantıkî bir savunma bu. Aynı zamanda, gerçekle de bağdaşmıyor; zaten vardıysa, niye değiştiriyorsunuz? “Başbakan tarafından özel olarak bir görevi ifa etmek için görevlendirilmiş kişi” ibaresi eski metinde yok ki. Zaten kıyamet de oradan kopuyor. Bu ifadenin sonradan kamu görevlisi olarak değiştirilmesi de bir şey ifade etmiyor. Çünkü MİT yasasının mensuplar tanımı, yönetmelikler tarafından görevlendirilmiş kişileri de aynı koruma altına alıyor. Haber elemanları da buna dahil. İkinci argümanları, “zaten varolan bir hükmü daha kalın harflerle ortaya koyuyoruz”. Aslında bu bir itiraf. Nedenle sonucu karıştırıyorlar. Sorun Özel Yetkili Mahkemeler; Özel Yetkili Mahkemelerin yasaları ele alış tarzı. Hani bunlar uzmanlık mahkemeleriydi? “Kıt’a dur, Kandıralı sen de dur” diye bir espri vardır. Biz de artık her yasa metninin altına Özel Yetkili Mahkemelerin dikkatini çekecek şekilde bir vurgu yapalım; diyelim ki, “Birinci madde: Kanunsuz suç ve ceza olmaz. İkinci madde: Bu madde Özel Yetkili Mahkemeleri de bağlar.” Böyle bir şey olabilir mi? Varolan bir hükmü vurgulamak için çıkarılmış bir yasa olduğu da doğru değil, böyle bir düzenleme yok. Diğer argümanları, “bu düzenleme kişisel değil”. Meclis’te de söyledim, “eğer kişisel değil diyorsanız, ‘başbakan tarafından özel olarak görevlendirilmiş’ tanımına uyan sadece ikinci bir örnek verin”. Kesinlikle ikinci bir örnek yok. Bu, bütün yurttaşların aklıyla alay etmektir. O zaman insanın aklına, mevcut tartışmaların dışında, siyasî iktidarı zorda bırakacak, bilmediğimiz, çok daha ağır bir olay var, onun açığa çıkmasından mı korkuluyor diye bir düşünce takılıyor.

Siz nasıl bir tahminde bulunuyorsunuz?

MİT mensuplarının ifadeye çağrılma gerekçesini düşünürsek, konuşulanlardan çok daha ağır bir sıkıntı olduğu anlaşılıyor. Son günlerde uzlaşma sinyalleri alınıyor ama, başbakanın bu olaydaki siyasî riski göze alabileceğini düşünmüyorum. O nedenle, sorunu muhtemelen yargı aracılığıyla çözecekler. Mehmet Ali Birand’a konuşan savcıların söyledikleri çok enteresan. Savcılar, Öcalan’ın, Silvan baskını başta olmak üzere, bir dizi senaryoyu içeren mektubunun MİT aracılığıyla PKK’ya yollanmasından söz ediyor. Silvan baskını MİT’in bilgisi dahilinde idiyse, hükümetin de bilgisi dahilinde demektir. O saldırının ne kadar istismar edildiğini, onun üzerinden orduya ne kadar yüklenildiğini hatırlayın. Bu bilgi, çok ciddi yargılamalar da dahil, her şeyi değiştirebilir. Kürt sorununu gündelik politikalarında araçsallaştırıp belli eylemlere göz yumulduğu gibi çok radikal bir sonuca da varılabilir. Konunun üzerinde bu şal kaldığı sürece bu şüphe hep varolacaktır. “Yok Oslo görüşmeleriydi, çağırdık resmî ifade versin”den daha derin bir sorun olduğunu düşünüyorum.

Silvan baskını, zamanlamasıyla da, oluş şekliyle de çok düşündürücüydü…

Onlarla birlikte değerlendirince, şüphelerim daha da ağır basıyor. Birand’ın savcılarla yaptığı görüşme çok önemli. “Biz seni deşifre etmedik ki kardeşim, MİT ajanıysan dikkatli olacaksın. Molotof kokteyli atarken yakalanırsan gereğini yaparım” diyor savcılar. Bu çok ilginç. Molotoflu saldırılar üzerinden AKP ne kadar politika yaptı, hatırlıyor musunuz?

Gülen hareketine yakın yazarlarla, hareketin yayın organı niteliğindeki medyalarla AKP arasında sözünü ettiğiniz politikada bir uyumsuzluk yoktu, aksine, bir eşgüdüm görüntüsü vardı.

Evet. Burada üzeri örtülmek istenen çok daha derin bir sorun var. Buna sahte isimlerle gazetecilerin dinlenmesini de katıyorum, kurgulanan Devrimci Karargâh, KCK, Odatv, Ergenekon, Balyoz gibi davaları da katıyorum. AKP’lilerin yasayı savunma argümanlarına dönersek, bir de “yargı yolu açık” diyorlar. Yargı yolunun açık olması için, itiraz ya da iptal yolunun gösterilmiş olması gerekir. 4483 sayılı yasaya göre bu doğrudan doğruya başbakanın tasarrufuna bağlı. Tamam, anayasaya göre idarenin her türlü işlemi denetime açıktır. Ama, bu soruşturmayı yapan savcı; savcı doğrudan idare mahkemesine ya da Danıştay’a dava açamaz ki, çünkü savcının taraf sıfatı yok. Doğrudan dava açabilmesi için kişisel menfaatinin, kişisel haklarının etkilenmiş olması gerekiyor. “O zaman ilgililer mahkemeye gider” deniyor. İlgili nereden haberdar olacak? Soruşturma gizli. Bir MİT mensubu, diyelim, buradaki iddialardaki gibi, molotof kokteyli attı, bir yurttaşımız zarar gördü. Savcı durumu farketti, gizli bir yazıyla başbakana soracak. Başbakan gizli bir yazıyla soruşturma izni vermeyecek. İlgili vatandaş nereden haberdar olacak da dava açacak? İtiraz yolu da öngörülmemiş. Dolayısıyla, bu argüman da doğru değil. Yargı yolu açık değil, tamamen kapalı. Getirdikleri argümanların hiçbiri doğru değil. “Bu kişiye özgü bir yasa değil” derken, çek yasasını örnek veriyorlar. Çek yasası belli bir kişi için çıkmıyor, yüz binlerce kişiyi ilgilendiriyor. Ama burada, tarif edilen bir kişi.

Ya da dört kişi mi?

Hayır, MİT mensubu dört kişiyle ilgili zaten öyle bir hüküm mevcut. “Başbakanın özel olarak görevlendirdiği” tanımına uyan tek kişi var. Yanlış anlaşılmasın, ben MİT mensuplarının soruşturulmasının izne tâbi olduğunu düşünüyorum; aynen birinci sınıf hakim ve savcıların ya da İlker Başbuğ’un soruşturulmasının özel bir yönteme tâbi olduğu gibi. Ama, başbakan buna izin vermek zorunda. Tam tersine, yeni bir statü yaratıp o alanı daha da güçlendirmemesi gerekir. Ama biraz önce de söyledim, başbakanın siyasî riski göze alacağını zannetmiyorum. Gerçekçi davranacağını ve bunu yargı yoluyla çözeceklerini düşünüyorum. Komisyonda, Erzincan’da üç MİT mensubu bir yıla yakın tutuklu kaldığında Bekir Bozdağ’ın o soruşturma nedeniyle yaptığı açıklamaları okudum. “Bu işlem hukuk dışıdır” diye oradaki savcıların yetkisi HSYK tarafından kaldırılmış, Bekir Bozdağ da kıyameti koparmıştı. Biliyorsunuz, Bülent Arınç medyaya tükürmüştü. Adalet Bakanı saat dörtte yazılı açıklama yapmıştı. Ama şimdi, “özel hüküm var” diyorlar. MİT yasası özel hüküm de, hakimler ve savcılara ilişkin ya da Yüce Divan’da yargılananlara ilişkin hükümler özel hüküm değil mi? Bütün bu çelişkileri, belirleyiciliğin başka yerde olduğunu vurgulamak için söylüyorum.

Bu konuya değinmişken biraz açalım, Erzincan’daki üç MİT görevlisi neyle suçlanmıştı?

Oradaki cemaatlere yönelik yürüttüğüm soruşturmanın “Fethullah Gülen ve AKP’yi bitirme planı” denen o abuk sabuk belgenin uygulaması olduğunu iddia ettiler. Temel iddia bu. Ama o soruşturmayı 2007’de başlatmışım, bu belge 2009’da çıkmış. Tutuklanan MİT mensupları bu soruşturma başladığında orada görevli değiller… MİT mensuplarına ben sözde, Cemaat’e mensup bazı kişiler için “onların evlerine suç unsuru oluşturan belgeler koyun, biz de o evleri basalım” demişim. Birbirinden kopuk, bağlantısız, abuk sabuk iddiaların yer aldığı zorlama bir iddianame. O soruşturmada ilginç bir şey oldu; MİT belgeleri açıkladı, sonradan gizli tanık olan Cemaat mensubu kişiyle ilgili talimat MİT müsteşarlığından gelmiş: “Bu adam bize sürekli mail atıyor, ‘PKK ile ilgili bilgi vereceğim’ diyor, gidin bununla görüşün” deniyor. Bu belgeler çıkınca iddiaların anlamsızlığı, tutarsızlığı, akıldışılığı ortaya döküldü.

O MİT görevlileri hâlâ yargılanıyor, değil mi?

Evet. Ve başbakan hâlâ izin vermiş değil. Savcılar “izne gerek yok” dedi. Başbakan, Bekir Bozdağ, Adalet Bakanı Ergin, hiçbiri orada gıklarını çıkarmadı. O nedenle, Adalet Komisyonu’nda “benim burada bulunmam bile sizin için çok utanç verici olmalı, onun için geçmiş örneklerle çok fazla mukayese yapmayacağım” dedim.

Bahsettiğiniz söyleşide M. Ali Birand savcılara Cemaat’le ilişkileri olup olmadığını soruyor. Onlar da gülümseyerek geçiştiriyor. O savcıların Cemaat’le ilişkili olmama ihtimali var mı?

Adı geçen savcıları tanımıyorum. Ben şuna bakarım: Bir gazetecinin, bir yüksek yargıcın, 65 hakim-savcının telefonları yedi-sekiz ay boyunca uydurma bir imzasız mail’le dinlenebiliyorsa, buna karşılık Gülen Cemaati’nin bu davaları manipüle ettiğine dair açık kimlikle yapılmış, delillendirilmiş çok daha ciddi iddialar –bakın, iddia diyorum– görülmüyorsa, bu mekanizma o Cemaat’in emrindedir derim. Ama bundan dolayı da Cemaat’i suçlamam, Cemaat idarî ya da hukukî atfedilebilirlik taşımıyor. Demokrasilerde gölge boksu yapmamalıyız. Ortada bir hükümet var, öyle değil mi? Bu iddialara karşı HSYK soruşturma izni vermiyor. Tam tersi, bakın, bizim olayda örneğin, gizli tanıklar daha adliyeden ayrılmadan gizli tanık ifadeleri çarşaf çarşaf yayınlandı. Hatırlayın, KCK operasyonunda bir avukatın elinde tüfekle çektirdiği bir fotoğraf Kandil’de eğitimde çekilmiş diye, henüz kendisi sorgudayken gazetelere manşet oldu. Sonradan bunun şakavarî bir şey olduğu anlaşıldı. Avukat savcıya bile sevk edilmeden salındı. Bunlara gözlerinizi yumacaksınız, ama MİT yöneticilerinin savcılığa davet edildiği bilgisi sızdı diye hemen savcının yetkilerini alacaksınız, hakkında soruşturma izni vereceksiniz. Bu hazmedilebilir bir şey değil. Ya da Hrant Dink davasında, suçlanan kamu görevlileri hakkındaki iddialara –iddiayı vurgulayarak söylüyorum, ben masumiyet karinesine sonuna kadar inanırım– gözlerinizi kapatıyorsanız, bu yakıştırmalar yapılacaktır. Yani savcıların Birand’a gülüp geçmeleri bir şey ifade etmiyor benim için. Eğer sıkıyorsa, lütfen Odatv davasındaki virüslü belgelerin hangi IP’den gönderildiğinin peşine düşselerdi. Orada bilirkişi raporları var. Yanlışsa rapor, yanlışlığını ispatlasalardı. Bunları yapmayacaksınız, ama bu iddiaları dile getirenlere yönelik hukuk dışı davranacaksınız. Bugüne kadar olanları bir tarafa bırakalım, son krize bakalım. Bu krizle ilgili ne deniyor? Cemaat’le hükümet kavga ediyor. Cemaat cephesini kim oluşturuyor? Yargı ve Emniyet. Bu kabul edilebilir mi? Bu çok etkin bir soruşturmayı gerektirecek bir tespit. Ama herkes bunu içselleştirmiş, herkes kabul ediyor. Kimileri, “kavga etmeyin, siz kardeşsiniz” diyor. Kimileri “olmaz böyle şey” diyor. Kimse “yok böyle bir şey” demiyor. Her şeye laf yetiştiren HSYK çıkıp da “böyle bir şey olamaz” demiyor. Yasin Doğan’ın kimliğini biliyorsunuz (Yasin Doğan takma adıyla Yeni Şafak’ta köşeyazarlığı yapan başbakanın danışmanı) –yazısının altına böyle imza attığı için ben de bu ismini kullanayım– onun sözlerini başbakan söylemiş kabul edebiliriz. M. Ali Birand’ın söyleşisiyle aynı gün (15 Şubat) Yasin Doğan’ın “Her türlü oyunun farkındayiz…” başlıklı bir yazısı yayınlandı. AKP ve Cemaat için şöyle bir tespit yapıyor: “Amaç ve hedef birlikteliği olan”, “iki farklı kulvardan” aynı hedefe yürüyen “iki yapı”. Hedef ne, hangi kulvarlar, yapılar ne? “Bunlar arasında kavga olmaz, boşuna heveslenmeyin” diyor. Siyasî iktidar, iktidarını bir başka yapıyla paylaşıyor. Ve bu yapı şeffaf değil, hesap verebilir değil, siyasî olmadığı halde sonuna kadar siyaset yapıyor; en önemlisi, kriminel süreçlerde sonuna kadar taraf. Çeşitli davaları yorumlamakla kalmıyor; bakıyorsunuz, birilerini linç ederken birilerini kolluyor. Yasin Doğan aynı yazıda iddiaları sayıyor: “Kapalı devre çalışan bir ekibin başsavcının, valinin ve hükümetin bilgisi dışında işler yaptığı algısı üretilerek güvensizlik pompalanmaktadır.” Yazının tamamından çıkarıyoruz ki, öyle değil aslında, ama böyle bir yapı var. Farklı kulvarlardan aynı hedefe yürüyen bir yapı. Bu, siyaseten çok tehlikeli bir şey. Yurttaşlar AKP’ye oy verdiğini zannediyor. Peki bu kimlikle çıksalar, bu oyu alırlar mıydı acaba? Eğer gizli bir ajandası yoksa, ülkenin iyiliğini düşünen bir “gönüllüler grubu” ise, gizli saklı, suç oluşturan eylemleri yoksa, bu sürece en çok Cemaat’in destek vermesi gerekir. Kürt sorunu başta olmak üzere, Türkiye’nin tüm yapısal sorunlarına teşhis koymak için bu süreci fırsata çevirebiliriz. Türkiye’deki anti-demokratik uygulamalar hep terörle mücadele konsepti çerçevesinde, bunun yargıya yansıması çerçevesinde olmuştur. Kürt sorunu olmasaydı, herhalde Özel Yetkili Mahkemeler olmazdı, insan haklarını ihlâl eden uygulamalar olmazdı; çok daha özgür bir ortamda yaşardık. Ama Oslo görüşmelerinden de anlaşılıyor ki, AKP Kürt sorununu samimi olarak çözmek yerine, iktidarını tahkim etmek için araçsallaştırıyor. Bu krizden çıkaracağımız birinci fırsat, Meclis’te samimi olarak bu sorunun barışçı çözüm yolunu tartışmak olabilir. İkinci fırsatımız, yargı ve Emniyet üzerindeki, hatta Türkiye üzerindeki bu Cemaat hayaletini, gölgesini barışa çevirmek olmalı. Tamam, yüzde 50 AKP ile bir blok oluşturuyor, ama öbür taraftaki yüzde 50’yi gözardı ederek barışçıl bir toplum kuramazsınız. Birbirine bu kadar güvensiz ve dehşet dengesi üzerinde bir toplum çok gidemez. Etkin, tarafsız, bağımsız bir araştırma komisyonu tarafından ya da adlî soruşturmayla sahiden böyle bir Cemaat kadrolaşması, sahiden böyle bir belirleyicilik var mı, yoksa Cemaat denilen şey yaratılmış bir heyula mı, araştırılmalı. Kuşkusuz, bu yaratılan heyulanın gücünden faydalanmak isteyenler de olabilir ama, bunun sonrası çok daha tehlikeli olacaktır. Gitgide artarak yaşanan adaletsizliklerin fatura edilmesi ileriki dönemlerde çok daha büyük hesaplaşmaları getirebilir. Üçüncü fırsat da MİT üzerindeki şaibeye yönelik; yaşananların üzerini şalla örterek onu daha da kirli gösterirsiniz. Bunun yerine, 6-7 Eylül olaylarından 12 Eylül’e gelen sürece, Maraş, Çorum, 1 Mayıs, Gazi olayları, faili meçhul cinayetler, Susurluk, bunların hepsini içine alacak bir arınma sürecine girebiliriz Meclis aracılığıyla. Bu üç fırsatı kaçırmamamız gerekir. Aksi takdirde, iyice kamplaşılacak. Bu kriz ilk patladığında “bakın, yeni bir belge çıkar, zorda kalırsınız” deniyordu. Bunu açıkça yazanlar oldu. Gerek duyduklarında, karşılıklı olarak ellerindeki kasetleri, bilgileri sızdıracaklar. Bugün gördüğümüz göreceli barış ortamına karşın, alttan alta böyle bir tehdit dili var. Resmen bir dehşet dengesi. Türkiye böyle nereye kadar gidebilir? En önemlisi, bunun kim tarafından domine edildiğini bilmiyoruz. Hüseyin Gülerce “Belgeler savcıya Mossad tarafından verilmiş olabilir” diyor. Öyle belgeleri savcının önüne koyarsınız ki, savcı kendisini düğmeye basmak zorunda hissedebilir. İyi de, başka bir davada adamlar dört-beş yıldır “bu belgeler bize ait değil” diyor. Bunu niye hiç dinlemiyorsunuz? Avukat Turgut Kazan, “Hakan Fidan’ı teslim etmeye güvenmediğiniz yargıya hiç kimseyi teslim edemezsiniz” dedi bir TV programında. Haklı. Yıllardır açılan davalarla ilişkili bütün eleştirilere karşı “gelsin, aklansın” diyerek hukuk mantığını sıfırlıyordunuz, bırakın Hakan Fidan da gelsin aklansın.

Krizin başında iki taraf da sonuna kadar gitmeye kararlı görüdü, birbirine meydan okudu. Sonra, görünürde bir yumuşama sürecine girildi. Sizce bu bir ateşkes mi, barışma mı?

Dediğim gibi, dehşet dengeleri çok süremez. Gazetecilerin başka adlar altında dinlenmesine bakalım; alttan alta imâ edilen, bir casusluk faaliyeti olduğu. Bu ne olacak? MİT’ten Yasemin Çongar’a “bu bilgileri Emniyet’ten aldığınızı da yazın” diyorlar. Bu yapılar sadece komplo teorileriyle, siyasî analizle ele alınırsa bazı hususlar eksik kalabilir. Bunların iç kültürleri, dayanışma refleksleri de göz önünde bulundurulmalı. Eğer MİT’ten biri tutuklanacak olursa, hele hele üst düzeyde biri tutuklanırsa, kuşkusuz dayanışma içinde olduğu kişiler vardır, o zaman da bu ateşkes sürer mi? Bu dehşet dengesinin çok kırılgan olduğunu düşünüyorum. Macun tüpten çıktı.

Cemaat ile AKP arasındaki temel çelişki Kürt sorununa yaklaşımdaki farklılık olabilir mi? Giderek sertleşen politikada anlaşıyorlar, uyum içinde görünüyorlar. PKK’ye sızan MİT mensuplarının suç teşkil eden eylemlere karıştıkları iddiası böyle bir kapışmaya neden olabilir mi? İddia edilen eylemler Cemaat’in sürdürdüğü propagandayı destekler nitelikte. Sivillere molotof kokteyli atılıyor, akabinde Cemaat medyasında Kürt hareketine yönelik “kara propaganda” yükseliyor…

Sadece Kürt hareketine de değil, satırı alan Kürtlere saldırıyor. Elazığ’da Kürt ve Alevî esnafın dükkânlarının ne zaman basıldığını hatırlayın.

İstanbul’da Zeytinburnu’nda ve birçok yerde de benzer olaylar olmuştu…

O nedenle bunun tüm tasarımımızı değiştirebilecek bir tartışma olduğunu söylüyorum. Milliyetçi yaklaşımdakilerin tüm tasarımını sorgulatabilecek bilgiler bunlar. Birçok insan için sürpriz değil, bunu birçok kişi görüyordu. Başbakan da, Cemaat’in sözcüsü olduğunu düşündüğümüz kişiler de, seçime yakın bir dönemde, Kürt sorunu konusunda inanılmaz şahinleştiler. Hatta “savaşı bitirecek savaş” diye başlıklar atıldı.

Cemaat medyasında Sri Lanka modeli bile dile getirildi…

Fethullah Gülen’in bir konuşması yayınlandı o dönemde. Beddualarla “siz nasıl insanlarsınız, bu kadar adamsınız, şu kadar büyük ordunuz, bu kadar istihbaratınız, polisiniz var, niye bu adamları bertaraf edemiyorsunuz!” diye bir “fırçası” olmuştu. AKP’nin tavrı da ortada. Yurtiçinde hava kuvvetlerinin kullanılmasında güvenceli bir onay sistemi olan “sekizli mekanizmasından ikili mekanizmaya geçtik” dediler, “terörist sanılarak” öldürülen birçok köylü çıktı ortaya, Uludere ortada, sınır ötesi harekâtlar ortada… İki kesimin de Kürt sorununda barışçıl çözüm yöntemini benimsemedikleri, tam tersine, “önce belini kıralım, sonra görüşürüz” yaklaşımında oldukları kesin. O halde, niye bir iktidar kavgası olur? Bence temele, eski tezlerimize dönelim, ekonomi-politiğe bakalım. Geçenlerde Fethullah Gülen’in bir konuşması (7 Şubat) yayınlandı. Bayram değil, seyran değil, Fethullah Gülen hoca ihalelerden söz ediyor. (“Hırsızlıklar, haramilikler yapma gibi, değişik spekülasyonlar gibi, kapkaçlar gibi, milletin servetine hortumlar bağlayıp ama doğrudan doğruya irtibatlı, ama kaçamak yollu başkalarının üzerinden kendi havuzlarına milletin malını akıtma gibi şeyler… Bunlar hakiki mânâda Müslüman değildir… Yüksek hedeflere ulaşmak istiyorsanız, o yüksek hedeflerin kutsiyeti ölçüsünde yürüyeceğiniz yollar da o kadar kutsî olmalı. O kadar temiz olmalı. O kadar iç bulandırıcı olmamalıdır. Menfaat üzerine kurulan her hareket, her siyaset canavarlıktır. Her yeri biz tutalım, bazen de şeytanî bir mülahaza olur. Mesela fırsat ele geçmiştir bir yerde, ne yapıp edip meşru, gayrimeşru bir yerlere bir şey akıtmalıyım; bir havuz yetmez, bir ikinci havuz daha doldurayım. Bir üçüncü havuz daha doldurayım, bu biraz terbiye görmemiş insan tabiatını ifade ediyor…”) Gülen “hep bana, hep bana olmaz” diyor. İhalelere, vurgunlara vurgu yapan bir konuşma. Bir hafta geçmeden, KİK (Kamu İhale kurumu) basıldı (14 Şubat). Ekonomi-politik üzerinden gitmenin genellikle daha doğru olduğunu düşünürüm. Çatışmalarda ölen yurttaşlar bu adamların umurunda olsaydı, şimdiye kadar bunun derdine düşerlerdi herhalde. Demek ki, belirleyici olan o değil. Yürüyen davalarda zaten gözleri dönmüş durumda; o alanı inanılmaz hoyratça kullanıyorlar. Geriye, ekonomi kalıyor. KİK baskınında kimlerin suçlanacağını dikkatli takip etmemiz gerekiyor. Bunu çok manidar buluyorum. Fethullah Gülen’in böyle belirleyiciliği olan çok konuşması var. Cemaat diye bir antiteden bahsediyorsak, onun başındaki kişinin söylediklerini dikkate almamız gerekir. Bunları bir zihin jimnastiği olarak söylüyorum. Yaşananları Cemaat’e fatura ederek siyasetin götürülmesini çok tehlikeli buluyorum. Bu durumda, birincisi, gerçek iktidarı aklamış oluyorsunuz. Şu anda, son tahlilde Erdoğan gerçek iktidardır. Ve bunu görüyoruz; dokunup da yanmayan tek insan olmasından da anlıyoruz, paldır küldür Genelkurmay’a girip istediğini yapmasından da anlıyoruz. Genelkurmay Başkanı’nı tutuklayabiliyorsa, topu başkasına atamaz. Nihaî plandaki kontrolünü, belirleyiciliğini birçok olayda gösterdi. Faturayı Cemaat’e çıkarmanın ikinci sakıncası, muhatap alabileceğimiz, hesap sorabileceğimiz bir yapı yok; dolayısıyla, bir gölge boksu yapıyoruz. Ayrıca, Cemaat dediğimiz anda, muhafazakâr ve dindar kesimlerin tepkisiyle, eleştirel yaklaşımı engelleyen duvarıyla karşılaşmış oluyoruz. Bizim tartıştığımız sözlük anlamıyla cemaate dair bir şey değil, siyasete dair, suça dair bir şey. Burada hukukî bir mesele var, bu nedenle, Cemaat yerine bu hukukî uygulamanın aktörleri kim, ona bakarım.

MİT krizinin patlak verdiği günlerde, Samanyolu TV’de “carî açık rekor kırdı” diye uzun uzadıya haber yapıldığına tanık olduk. Carî açık yıllardır rekor kırar, ama bu Cemaat medyasında söz konusu olmazdı… “Temel tezlere dönelim” dediniz, emperyalizm de onlardan biri. Gülen hareketinin ABD’nin çizdiği rota dışında bir politika yürütmesini düşünebilir miyiz?

Kuşkusuz düşünemeyiz.

Mavi Marmara olayında da bunu görmedik mi? Başbakan ve hükümet İsrail’e esip gürlerken, Fethullah Gülen geri vites çağrısı yaptı.

“Organizatörlerin, yardımı göndermeden önce İsrail ile bir anlaşma yapmayı başaramaması, otoriteyi hiçe sayma anlamına gelir ve meyve veren sonuçlara yol açmayacaktır” diye bir açıklama olmuştu.

Üstelik bu açıklamayı bizzat sahneye çıkarak Wall Street’e verdiği mülâkatta yapmıştı.

Başka ipuçları da var. Gülen hareketine ait Özbekistan’daki okulların kapatıldığını biliyoruz. Medyaya yansıdığı kadarıyla kapatılma gerekçesi, o okullardaki görevlilerin CIA lehine casusluk yapmaları. Dokuz kişi tutuklanıyor. Başka bazı yerlerde de okullara yönelik benzer suçlamalar olduğu yolunda haberler okuduk. AKP’nin dış politikasının da Amerikancı olduğu kesin; Libya, Suriye, Irak politikalarında bunu çok net gördük. ABD ile stratejik ortaklık denen bir şey var. En önemli göstergelerin başında füze kalkanı geliyor. Bu göstergelerin hepsini yan yana koyunca, AKP’nin ABD’nin emperyalist politikasını izlediği, hatta yavaş yavaş karikatürize de olsa, Türkiye’nin de böyle emperyal bir vizyonunun olduğu görülüyor. Genelkurmay’ının yarısı tutuklu, MİT’in üst kadrosu terörist eylemlerle suçlanarak ifadeye çağrılıyor, yargı birbirine girmiş, Emniyet’le hükümet kavga halinde… İnsanın “sevsinler emperyal ülkenizi diyeceği geliyor. (gülüyor) Gülen hareketinin de, AKP’nin de ABD politikalarıyla uyumlu davrandıklarını görüyoruz. Son zamanlarda çekici bir teori olmayabilir ama, biraz önce dediğim gibi, ekonomik paylaşım meselesini tartışmak lâzım, çünkü diğer alanlarda, ne entelektüel düzeyde ne de fiilî düzeyde keskin bir ayrışma görmüyoruz. Bir MİT müsteşarı ifadeye çağrıldı diye iktidar blokunun birbirine gireceğini düşünmüyorum. Biraz beklememiz gerekebilir. Hüseyin Gülerce’nin “belgeleri Mossad vermiş olabilir” demesi, Mehmet Baransu’nun kendisini takip eden MİT’çilerle ilgili yazısında “birtakım sakıncalı belgeler çıkarsa” ifadesi… Bütün bunların açık sinyaller olduğunu düşünüyorum.

Suriye’deki gelişmeler de önemli rol oynuyor olabilir. AKP ABD’nin “Esad rejimi bir an önce yıkılmalı” politikasına tam destek veriyor. Cemaat de aynı şeyi söylüyor. Bir yandan da, Özgür Suriye ordusunun kurucularından Türkiye’ye sığınan Albay Harmuş, Hatay’daki mülteci kampından bir MİT elemanı tarafından kaçırılarak Esad yönetimine teslim ediliyor. Bunun duyulması üzerine Hakan Fidan Hatay’a gidiyor. Savcı, MİT Adana Bölge Başkanı ve Hatay Bölge Müdürünün tutuklanmasını istiyor. Ama bu iki görevli Ankara’ya, MİT Müsteşarlığına tayin edilerek koruma altına alınıyor. Bütün bunlarda bir tuhaflık yok mu?

Çok ilginçtir, İstanbul’da Hakan Fidan ve diğer MİT mensuplarına ifade için davet çıkmasının sızması ile Adana Başsavcılığının Hatay’daki MİT mensuplarını gözaltına aldığının açığa çıkması aynı saatlerde oldu. Bunu rastlantı olarak göremiyorum. Bir de, önce yalanlanan, sonra gazetelerde tekrar yer alan 49 Türkiyeli istihbaratçının Suriye’de gözaltına alınması meselesi var. O istihbaratçılara karşı bu değiş-tokuşun yapıldığı da söyleniyor. Hükümetin izlediği Suriye politikasının çok utanç verici olduğunu düşünüyorum. ‘90’larda, Öcalan’ın yakalanmasından önceki Suriye politikalarına Türkiye’nin eleştirilerini hatırlayın… Şimdi burada muhalif bir örgütü besliyorsunuz, arkanıza emperyalist ülkeleri de alıp oradaki rejimi yıkmaya çalışıyorsunuz… Kuşkusuz, Esad yönetiminin anti-demokratikliği, oradaki hak ihlâlleri eleştirilecek şeylerdir, ama bu tarz kirli oyunlara girilmesi bence utanç verici. MİT’in üzerinden orada sürdürülen politikalar, Hakan Fidan’ın Hatay’daki MİT mensuplarını korumaya alması, valiyle görüşmesi… Çıkarılan MİT yasasıyla korunmak istenenin bu konuyla ilgili olduğunu da düşünebiliriz. “Bu yasa görünürdeki gerekçelerle çıkarılmış olamaz” derken kuşkularımdan biri de buydu. Türkiye’nin Suriye’ye girmesini meşrulaştıracak Polonyavarî bir operasyon… Belki bu tarz bir provokasyon ya yapılıyor ya yapıldı, biz henüz haberdar değiliz, açığa çıkacak, ya da İran’la ilgili… Ya da Silvan gibi, Uludere gibi, Hrant Dink cinayeti gibi iç politikayı kökünden değiştirecek daha radikal şeyler… Bu tarz kuşkularım var.

Cemaat-hükümet çelişkisine gösterilen sebeplerden biri de, 2014’te Erdoğan’ın Çankaya’ya çıkmasının engellenmek istenmesi. Cemaat’in ya da ABD’nin –özellikle İsrail ve İran politikaları nedeniyle– Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığının önünü kesmek istediği tezi size mantıklı geliyor mu?

En temel soru şu olmalı: İktidarı oluşturan bu iki ana bileşen niye bir arada? Kendilerinin de dillendirdiğine göre, aynı hedefe yürüyen böyle bir koalisyon tartışmasız var. Cumhurbaşkanlığı ya da maddî paylaşım gibi konuların kavga nedeni olabildiğini düşünüyorum ama, bunları aralarında çözebilirler nihayetinde, çünkü bu tür sorunları hep çözdüler. Cumhurbaşkanlığı meselesinin de dominant bir unsur olamayacağını düşünüyorum. “Durun, biz kardeşiz” şeklindeki yaklaşımlar çok daha büyük bir belirleyici faktörün olduğunu gösteriyor. Asıl mesele ne? Bir kriminel ortaklık da var bence. Bu konudaki benim tasarımım doğruysa, belli davaların kurgulanmasından tutun, son genel seçimlerin manipülasyonuna kadar, birçok kriminel olayda bir ortaklaşma var. Bu nedenle de aralarında ancak birtakım itişmeler olur, sonra mutabakat sağlarlar. Bu çok güçlü birlikteliğin çözülmesini gerektirecek nesnel koşulların hiçbiri yok görünürde; Kürt meselesinde aynı düşünüyorlar, ABD’nin politikalarıyla ilgili yaklaşımları aynı, İsrail’le ilgili yaklaşımlarının farklı görünmesine bakmayın, Mavi Marmara olayına rağmen ticaret hacmimizin en çok arttığı ülkelerden biri İsrail. Kırılmayı yaratabilecek temel nesnel koşulların hiçbirinin oluştuğunu düşünmüyorum. Şu anda çok kırılgan bir dehşet dengesi var ve buna dahil olan da çok fazla insan var. Hele hele MİT gibi geçmişinde bu tür süreçleri nasıl yürüteceğini çok iyi bilen bir kurum bu işin içine dahil olduysa… Birinci MİT raporunu, ikinci MİT raporunu, Susurluk sürecini hatırlayın… Yakında ortaya çıkar diye düşünüyorum. Bu arada, Baransu, Ahmet Altan, Mehmet Altan, Yasemin Çongar’ın uydurma isimlerle kimler tarafından dinlendiğinin açığa çıkması çok önemli. Son on yıl içinde kimlerin uydurma isimlerle dinlendiğinin peşine düşmeliyiz. Türkiye’nin en acil sorunlarından birinin bu olduğunu düşünüyorum. MİT, yasası gereği, doğrudan başbakana sorumludur. Ve MGK’ya, Genelkurmay’a onların talebiyle istihbarat verir. MİT’in yaptığı dinlemelerden başbakanın haberdar olmadığını ya da oradaki verilerin başbakanın önüne konmadığını düşünebilir miyiz? Türkiye’deki birçok sorunu çözecek en önemli şeylerden birinin bu olduğunu düşünüyorum. Son iki seçimimiz, anayasa referandumu ve genel seçimler, kanundışı kayıtların servis edilmesiyle şekillendi. Buna yargı içindeki iktidar çatışmalarını da dahil edebiliriz. YARSAV’ın desteklediği adayların da bu yolla yıpratıldığını gördük. Daha geçenlerde Emine Ülker Tarhan’ın bir kanundışı kaydı yayınlandı, birkaç yıl önce yaptığı bir konuşmada sarfettiği “militan” sözcüğü nedeniyle zor durumda bırakılmak istendi. Dehşet verici bir şey bu; siz dinleniyorsunuz, ben dinleniyorum, Baransu dinleniyor… Şimdi söyleşi yapıyoruz, konuşuyoruz, fihristinize benim cep telefonumu, ev telefonumu not ediyorsunuz. Ve siz bir örgütlü yapı içerisindesiniz…

Yandınız. Ama, esasen tersi geçerli, biz örgütlü bir yapı içinde değiliz, ama sizin hakkınızda o yönde iddialar var, asıl biz yandık.

(gülüyor) Doğru, benim durumum tescilli. Sonuçta, sizin için de, benim için de büyük bir risk. (gülüyor)

Adalet Komisyonu’ndaki atmosferden başlamıştık, Genel Kurul’daki durum nasıldı? AKP’liler arasında muhalefetin argümanlarına hak veren yok muydu?

Meclis’te olmadığı gibi, bu yapı yanında konum alan medyada da farklı bir tavır yok. Genel Kurul’daki milletvekilleri de komisyondakinden çok farklı değildi. Leman’ın bir kapağı vardı, Meclis kürsüsünde Tayyip Erdoğan konuşuyor, bütün sıralarda da Tayyip Erdoğan’lar oturuyor. Atmosfer bu. Komisyon ile Genel Kurul atmosferi arasındaki temel fark, Genel Kurul’da AKP’lilerin biraz daha saldırgan olması. Komisyonda sayı az, şu ya da bu şekilde bir diyalog var; her temas biraz yumuşatır insanı… Genel Kurul daha keskindi. Ne anlatırsanız anlatın, bıyık altından gülerek “biz kararımızı verdik” havasındalar. Düşünün, faili meçhulleri, Kürt sorununu, kanlı ve acılı olayları tartışıyorsunuz, adamlar gülümsüyor.

Şike yasası geliyor akla. O yasayla ilgili AKP içinden hem Bülent Arınç gibi yüksek rütbelilerden hem de Şamil Tayyar gibi “piyade”lerden itirazlar yükseldi…

Güzel bir noktaya değindiniz. Orada da boylarının ölçüsünü aldılar.

Boyunun ölçüsünü alan sadece onlar olmadı. Cumhurbaşkanı o yasayı “kişiye özel” izlenimi verdiği gerekçesiyle Meclis’e geri göndermişti. Meclis bunu hiç kaale almadı, yasayı virgülüne dokunmadan Çankaya’ya onaylattı.

Sosyal medyada, “Çankaya birinci noteri” diye bir espri okumuştum. (gülüyor) Başbakanın “Abdullah Öcalan’la, PKK ile görüşülüyor deyip de ispatlamayanlar şerefsizdir” söylemini dile getirdiği günlerde, sonradan anlaşılıyor ki Oslo görüşmeleri yapılıyor. Ve o tarihlerde cumhurbaşkanı “çok güzel şeyler olacak” demişti. Cumhurbaşkanının MİT yasasını bu kadar süratli onaylaması, hele hele şike yasasında uyguladığı kriterleri gözardı etmesi, buradaki sıkıntı ya da örtülmek istenen sorumluluk her ne ise cumhurbaşkanını da ilgilendirdiğini düşündürüyor. Ben sadece bu sonucu çıkarırım, çünkü azıcık akıl, bunun şike yasası ile mukayese edildiğinde çok daha vahim olduğunu gösteriyor. Çankaya’nın onamasından cumhurbaşkanının da, hatta Millî Güvenlik Kurulu’nun da bu konuda sorumluluğu olduğu düşünülebilir. Millî Güvenlik Kurulu kararı olmadan, MİT müsteşarının bu tarz bir inisiyatif alamayacağı açıktı. O zaman sorumluluk biraz daha yükseklerde, biraz daha kolektif. Bunu söylerken, kesinlikle şunu da vurgulamak istiyorum: Kürt sorununun müzakere yöntemiyle çözülmesine karşı olduğum sonucu çıkmasın. Ama, buradaki çifte standardı da görmemiz lâzım. Yurttaşların seçerek Meclis’e gönderdiği kişileri adam yerine koymayacaksınız, onları sürekli haksız ithamlarla suçlayacaksınız, “PKK ile görüştü deyip ispatlamayan şerefsizdir” diyerek seçim kampanyasında alabildiğine milliyetçi bir sömürü yapacaksınız, Meclis’teki BDP’lilere yönelik “onlar Zerdüşttür” diyerek ırkçı bir söylem kullanacaksınız… Dehşet verici olan, bu müzakereyi Kürt sorununu çözmek için değil, sadece seçim sürecinde çatışmasız bir ortam elde edip seçimde fayda sağlamak için yürütmüş olmanız. Bu açıkça söyleniyor orada. Büyük bir fırsat heba ediliyor. Seçilmişleri, eline silah almamışları, parti okulunda ders vermiş biliminsanlarını tutuklayacaksınız, insan avına çevireceksiniz o soruşturmayı ve silahlı olanlarla müzakere edeceksiniz… Buradan anlaşılıyor ki, yürütmüş oldukları çözüme yönelik bir müzakere değil. Kürt sorununun müzakere yoluyla, barışçıl yollardan çözülmesi, tercih edilmesi gereken yöntemdir. Ama müzakere parlamentoyu devredışı bırakmadan, şeffaf, çözüme katkı sağlayabilecek bütün bileşenlerin dahil edildiği bir süreçte olmalı.

Başsavcılık MİT yöneticilerini şüpheli sıfatıyla ifadeye çağırmalarının sebebinin Oslo süreci olmadığını açıkladı. Sebep Oslo süreci değilse, Emre Taner ve Afet Güneş niye ifadeye çağrılıyor?

Başsavcı ve başsavcı vekili “bizim hükümetin Kürt sorunuyla ilgili politikasını sorgulamak gibi bir girişimimiz yok” derken, M. Ali Birand’a konuşan meçhul savcılar açıkça Oslo görüşmesini de dile getiriyor, Öcalan ile MİT heyeti arasındaki protokolden de bahsediyorlar, bunun da soruşturma konusu olduğu anlaşılıyor. Bugün itibariyle benim kestirmem şu: Bu, AKP’nin alabileceği bir siyasî risk değil, muhtemeldir ki sorun yargıya çözdürülecek. Tahminim, yakalama müzekkereleri geri alınacak, tutuklama gerçekleşmeyecek. (Nitekim, söyleşiyi yaptığımızın ertesi günü, 20 Şubat’ta İstanbul Özel Yetkili Savcılığı Emre Taner, Afet Güneş ve iki MİT görevlisi hakkındaki yakalama kararını kaldırdı.) Yakalama yerine davetiyeye dönülecek ve üstelik bu da başbakanı kahraman yapmak için tercihan soruşturma izni verilmesinden sonra olacak. Sonrasında da takipsizlikle ya da üzeri örtülerek, uyutularak, ne şiş yansın ne kebap, konu kapatılacak.

MİT yöneticilerini ifadeye çağıran Sadrettin Sarıkaya’nın kızağa çekilmesi ne anlama geliyor?

Savcı Sadrettin Sarıkaya’nın sırf bu işlemle ilgili o dosyaya dair yetkisi kaldırıldı. Bu çok anormal bir uygulama. Meclis’te de gündeme geldi, Sarıkaya’nın KCK soruşturmasında hâlâ görevli olduğu, daha dün KESK ve SES’teki gözaltıların ve aramaların onun emriyle olduğu söylendi. Savcı Sarıkaya’nın yetkisi sadece MİT mensupları açısından kaldırıldı. (gülüyor) MİT mensuplarına yönelik ayrı bir soruşturma yoksa, KCK soruşturması kapsamında çağrılıyorlarsa, aynı soruşturma kapsamındaki sendikalardaki gözaltıları da yaptıramaması lâzım.

KCK soruşturmalarını ve yargılamasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ben olaya şöyle yaklaşıyorum: Bu bir zihniyet, bir sistem sorunu. Duvara “Kahrolsun faşizm” yazan bir lise öğrencisi altı-yedi ay tutuklu kalıyorsa, parasız eğitim isteyen öğrenciler yirmi aya yakın tutuklu kalıyorsa, Grup Yorum biletlerini satmak, evde ondan fazla çakmak bulundurmak, poşu takan Cihan Kırmızıgül’ün durumu… Bütün bunlar suçlanma, tutuklanma gerekçesi olabiliyorsa, bu mekanizmadan aklî, hukukî, adil bir şeyin çıkmasını beklemek mümkün değil. Odatv davasında, “Şüphelinin yazdığı yazıyla davası sonuçlanmamış Haberal’ı suçsuzmuş gibi göstererek suç işlediği” ifadesini yazan bir sistem. (gülüyor) Bu ibareyi oraya koyan, bunu dert edinmeyen bir yargı sistemi KCK’da da bana hiçbir şeyi inandıramaz. Düşünün, bir şüphelide yakalanan bir fihristte isminizin geçmesi, örgütlü yapı içinde yer almanızın suç delili olarak sunulabiliyor. Bu garabeti hukuk hayatına geçiren bir yapıda, KCK’dan da hiçbir inandırıcılık beklemem. KCK kapsamında Büşra Beste Önder suçlanıyor, Büşra Ersanlı suçlanıyor, Ragıp Zarakolu suçlanıyor. Ragıp Zarakolu hangi terör eyleminin emrini vermiş, hangisini planlamış, hangisini savunmuş? Buna inanmak mümkün mü?

“Terör örgütünün amacının propagandasını yapmak” diye bir suç tanımı var.

Terör örgütünün amacının propagandasını yapmak suçu, bu mekanizma içindeki bir hukukçuyu rahatsız etmiyorsa, başka kişilerle karşı karşıyayız demek ki. Özerklik meselesini, bunu savunan örgütün varlığından bağımsız olarak da savunabilirim. Diyelim ki, terör örgütünün politikalarından, amaçlarından biri de yenilenebilir enerji kaynaklarının geliştirilmesi. Ben de yenilenebilir enerji kaynaklarını savunuyorum ve bu mekanizma bunu terör örgütünün amacının propagandası suçu olarak gösterebilir; gösteriyor da. Üstelik de ben o konuda diyelim yazı yazarken, böyle bir örgüt olduğuna dair henüz yargısal bir karar da yok. Bu kadar akıldışılıklarla malûl uygulamaların rutinleştiği bir mekanizma KCK’da da ne yaparsa yapsın, beni inandıramaz.

Mersin’de bir lisenin karşı duvarına sprey boyayla “Uyuşturucuya Hayır – Dev-Lis” yazan gençler “terör örgütünü halka sempatik göstermek” gerekçesiyle altı ay hapis cezasına mahkûm edildi…

Çok iyi biliyorum o olayı. Böyle bir şey olabilir mi? Uzmanlık mahkemesi olduğu iddia edilen mahkeme yapıyor bunu. Özel yetkili mahkemelere insan hakları eğitimi verilecekmiş… Bu bir eğitim sorunu değil. Hakim ve savcıların örneğin tutuklama kararlarının gerekçesiz olamayacağını bilmemeleri mümkün mü?

Bu davalar nereye varacak, ne öngörüyorsunuz?

Bunları imkânsız davalar olarak görüyorum. Son dönemde, bu davaların dikkat çekici bir şekilde hızlandırılması da beni şüphelendiriyor. Sanki bir an önce kararları verip Yargıtay aşamasının süratlendirilmesi gibi bir niyet var. Şu ana kadar şüphelilerin sadece savunmaları alındı bildiğim kadarıyla. Lehte delillerin toplanacağı dönemde, çok sıkıştırılmış ve hızlandırılmış bir yargılama sürecine girdiğimizi görüyoruz. Bu davalar nereye gider, ne olur; kuşkusuz geleceğe dair bir tahminim var, ama çok parlak değil.

Bir yandan da KCK kapsamında genişletilerek, dalga dalga tutuklamalar sürdürülüyor: BDP yöneticileri, üyeleri, gazeteciler, avukatlar, sendikacılar…

Ceza yargılamasında çok net bir temel ihlâl bu, ucu açık soruşturma olmaz. Ucu açık soruşturmalar, görülmekte olan davaları manipüle eder. Şüphelilerden, sanıklardan biri çok güçlü bir savunma argümanında bulunuyor. Bir bakıyorsunuz, bir yerlerden, şüpheli bir şekilde, onu çürüten bir delil çıkıveriyor. Normalde, savcı delilleri toplar, mahkemeye teslim eder, dava açılır. Dava açıldıktan sonra, savcılık delil araştırmasına giremez; bu, yargılamaya müdahaledir. Kabul edilebilir bir şey değildir.

Fakat bu durum artık rutin uygulama oldu. Tutukluluk sürelerinin uzatılmasının bir gerekçesi olarak da “henüz bütün deliller toplanmadı” deniyor.

İddianame kabul edilmiş, dava açılmış, aradan üç yıl geçmiş, mahkeme hâlâ delillerin toplanmadığından bahsediyorsa, üstelik de ısrarla şüphelilerin, sanıkların “şu delil toplansın, bu inceleme yapılsın” talepleri oyalanıyorken bu yapılıyorsa, çok basit iki anlamı vardır: Bir, ya görevini ihmal ediyorsundur, varolan delili gidip toplamıyorsundur, ya da daha da tehlikelisi ve gördüğümüz de bu, bir yerlerden bir şey çıkmasını bekliyorsundur.

Ya da delil imal ediyorsun…

Kastım o zaten. Dava açıldıktan sonra delillerin tam olarak toplanmamış olması, bilirkişi raporu beklenmesi, parmak izi incelemesi yapılması gibi istisnaî konularda olabilir. Ya da delillerin karartılmasının tutukluluk gerekçesi olarak ileri sürülmesi bir celse inandırıcı olabilir, iki celse inandırıcı olabilir, ama bir yıl da süremez. Sanırım dört-beş yıl geçti çoğu yargılamada, hele hele sıkıştırılmış sürece bakılırsa, celse sayısına göre yaklaşık on yıl bulunmuş sayılabilir. Buna rağmen, hâlâ delillerin toplanmadığından, delillerin karartılma kaygısından söz ediyorsanız, davetiye üzerine yurtdışından gelip kendi ayağıyla teslim olan kişilerin kaçma şüphesinden bahsediyorsanız, hiç inandırıcı olamazsınız. Bu gerekçelerle tutukluluğun devamına karar vermek AİHM kararlarına, anayasa’ya, CMK’ya aykırı. Bu durum hakim ve savcıların eğitimsizliğiyle, uygulamalarıyla açıklanamaz, çünkü HSYK da aynı yaklaşım içerisinde, yapılan şikâyetleri, itirazları sürekli reddediyor. Bu yapıdan ne Devrimci Karargâh’ta, ne KCK’da, ne Hopa’da, ne Ergenekon’da, ne Odatv’de bir adalet bekleyebiliriz…

Bir yargı reformu gündemde, bundan ne amaçlanıyor?

Yargı reformu, AKP’nin yargıya yönelik genel yaklaşımının en somut göstergelerinden biri. Meclis altkomisyonuna gönderilen tasarı tam bir aldatmaca. Sunulduğu gibi bir reform değil, değişiklik gerekçelerinin başında hızlandırma ibaresi geliyor, ama yargıyı hızlandıracak bir şey de değil. Bir tek, çek davalarıyla ilgili olarak Yargıtay’ın elindeki birikmiş iş yükünü azaltacak. Fakat, Yargıtay bu dosyaları ilk derece mahkemelerine gönderecek. O mahkemeler de bunlarla ilgili işlem yapacak, hatta infazdaki dosyalar bile yeniden ele alınacak. Bu da, bırakın hızlandırmayı, yaklaşık yüzde 20-30 civarında bir iş yükü artışı demek. Suç olmaktan çıkartılan ya da ön ödemeye bağlanan birçok fiil aslında iş yükü bakımından belki yüzde biri bile bulmayan suçlar. Tam bir göz boyamaca.

Bu göz boyama hamlesinin bazı olumlu sonuçları olabilir mi? En azından tutuklulukları hükümetin başını ağrıtan Ahmet Şık, Nedim Şener, Ragıp Zarakolu, Büşra Ersanlı gibi isimlerin özgürlüğüne kavuşması ihtimali olabilir mi?

Hayır, hayır, tamamen aldatmaca. Dikkat ederseniz, Ahmet Şık ve Nedim Şener örgüt üyeliğinden yargılanıyor. Komisyonda bir değişiklik olmazsa, getirilen değişiklik ağırlıklı olarak “yandaş medya” denen gazetelerin muhabirlerinin, yazarlarının yargılandıkları suçlara ilişkin.

Çoğu da yargıdan ve Emniyet’ten servis edilen bilgileri yayınlamak…

Tabii, genelde onlara ilişkin, örgüt üyeliğinden yargılamalara ilişkin bir düzenleme yok. “Örgütün propagandasını yapma” suçlamasında bir ceza azaltılmasına gidiliyor ama, Ahmet Şık ve Nedim Şener’i ilgilendiren bir değişiklik yok.

12 Mart’taki Odatv duruşmasıyla ilgili bir öngörünüz var mı?

Mahkeme masumiyet karinesini tersten okuyor. Üç üniversitenin ve ABD’de çok yetkin bir laboratuarın raporlarını gözardı ediyor. Soruşturmada taraf olan kolluğun bilirkişi niteliğinde olmayan raporunu dikkate alıp “böyle bir suçlama var, siz kendinizi aklayın” gibi masumiyet karinesini terse çeviren bir yaklaşım içerisinde. “TÜBİTAK aracılığıyla yaptıracağım bilirkişi raporuna göre karar vereceğim” diyor. Oysa, dosyadaki üç üniversitenin ve ABD’li adlî bilişimcilerin verdiği raporlarda tespit edilen husus polisin raporunda incelenmemiş bile. Polis hard disc’te suçlamaya esas teşkil eden belgeleri bulduğunu iddia ediyor. Ama, hard disc’te o belgeleri oluşturduğu iddia edilen virüs programının olup olmadığına dair bir tespiti yok. “Bu belgeler buradan çıktı” diyor. Zaten tartışma o belgelerin oradan çıktığına dair değil, oraya nasıl girdiğine dair. Başka bir soruşturmada TÜBİTAK Özel Yetkili Mahkeme’ye “zamanımız yok, üniversitelerden sorun” diye yanıt vermişti. Burada da incelemenin 12 Mart’a yetişme ihtimalini gerçekçi bulmuyorum. Aslında, hukuken bir şey söyleyemiyoruz, çünkü hukukî güvenlik, hukukî öngörülebilirlik kalmamış durumda. Şık ve Şener’in ne zaman tahliye olabilecekleri sorulduğunda, “aslında dava açılmamış olması gerekirdi” diyorum. Ne diyebilirim? Hukuken tutuklu değiller ki, siyaseten tutuldukları açık. Belki de “tutsak” kavramını bu davalar için yeniden tedavüle sokmak gerekiyor.

Tutuklulukları yurtiçinde ve dışında çok eleştirilen isimlerin serbest bırakılmaları için de siyaseten bir çözüm üretmek iktidarın işine gelmez mi?

Şöyle bir sorun var, bu kadar uzun süreli özgürlük kısıtlamalarını bundan sonra nasıl açıklayacaklar? Ama asıl önemlisi, unutmayın ki, oluşturdukları ters piramitten çekilen tek bir şey, dengeyi bozacak, hepsini yıkacaktır. Bu davaların tamamı böyle; hepsinde çok fazla delil çürütüldü. Odatv davasında örneğin, söz konusu belgelerin oraya yerleştirildiği sonucu ortaya çıkarsa, bütün bu süreci en baştan ele almamız gerekecek. Bu servisleri yapan kim? İzinsiz dinlemeleri yapan kim? Çok pervasızca insanların özel hayatına ilişkin kayıtlar deşifre edilirken, iddianame eklerine konurken Hrant Dink davasında baz istasyonu kayıtları niye yıllarca verilmedi? Bunları sorgulamak için yeterince veri var aslında.

Referanduma götürülen anayasa değişikliklerinde, özellikle “yetmez ama evet” kampanyasının merkezinde “yargı reformu” yok muydu?

“Yetmez ama evet”çilerin başlıca argümanlarından biri, HSYK’nın kapalı devre çalıştığı, üye sayısının çok az olduğu, geniş tabanlı olmadığı, kararlarının ağırlıklı olarak yargı yoluna kapalı olduğuydu. Eski HSYK yedi kişiydi, şimdiki 21 kişiden oluşuyor ve üç daireye ayırdılar. 21’i üçe bölünce yine yedi, yine yedi… (gülüyor) “Kararlara yargı yolu açılacak” dendi; tam tersi, ihraç hariç, dairelerin soruşturma izni vermeme kararı dahi yargı yoluna kapalı hale geldi. Eskiden bu yetki Adalet Bakanı’ndaydı, Adalet Bakanı’nın kararına karşı idarî yargı yoluna gidiliyordu. Şimdi bu yetkiyi dairelere verdiler, daireler yargının önünü kapatıyor. HSYK’nın uygulamalarına bakalım. MİT olayında, savcı Sarıkaya’nın görevden alınmasının gerekçesi olarak ne gösterildi? Medyaya haber vermesi. İnsaf, bu kararın altına imza atan başsavcı, başsavcı vekili, soruşturma izni veren ve muhtemelen disiplin cezası verip o savcıyı cezalandıracak HSYK üyeleri, bakan, hepsinin utanması gerekir, çünkü emir-komuta zincirinin işlediği çok açık. Sincan soruşturmasından, Ergenekon’dan, Odatv’den, KCK soruşturmasından utanmaları gerekir. Yüzlerce şikâyetle ilgili tek bir soruşturma izni vermediler. Adalet Bakanı müsteşarı çıkıp “merak etmeyin, kıllarına dokunulmasına izin vermeyiz” dedi. HSYK yargıda dönüşümün en önemli ayağıydı, sonuçta da gördüğümüz gibi, daha adil, tarafsız, özgürlükçü, demokratik olmadı. Tam tersi, daha gözükara, daha tarafgir bir HSYK oldu. HSYK, “yetmez ama evet”çilerin bence yüz karasıdır.

Emir-komuta zinciri dediniz; referandumun hemen sonrasındaki HSYK üyelerinin seçiminde Adalet Bakanlığı’nın listesinin hiç firesiz seçilmesi de bunun en açık örneği değil miydi?

Tabii, tartışmasız. Çok ahlâksız, çok ayıp bir süreç işledi. YARSAV’ın desteklediği isimleri açıklamasının ertesi günü, o isimlerin kanundışı yollarla kaydedilmiş görüşmeleri yayınlandı. Ve bunu kimin yaptığı hâlâ cevapsız duruyor. Başbakan çetelerle mücadele ediyormuş! Çetelerle mücadele ediyorsa, elindeki yetkiyle, istihbarat olanaklarıyla bunu bulmak çocuk oyuncağı. Bulmuyorsan, ya sen yapıyorsundur ya da göz yumuyorsundur. İkisi de aynı ağırlıkta bu topluma ihanettir ve ahlâksızlıktır.

Size açılan dava da çok temsilî, o meselenin özeti ne?

Meselenin özeti şu: Bir seri soruşturma başlattım, bu soruşturmalar eşzamanlı olduğu için hangisinin hakkımda dava açılmasında dominant olduğu çok net değil. Ama o soruşturmaların tamamı siyasî iktidarı, Adalet Bakanlığı’nı ve iktidarı oluşturan bileşenleri rahatsız eden şeylerdi: İsmailağa Cemaati’nin soruşturması, Fethullah Gülen grubuna ilişkin soruşturma ve o soruşturma sırasında rastlantı sonucu elde ettiğimiz, hükümetin bazı bakanlarıyla ilgili ihaleye fesat karıştırma, vergi kaçırma gibi suç oluşturan fiillere dair birtakım delillere, şüphelere ulaşmış olmamız. İliç’teki altın madeninde soruşturma yapan bazı kamu görevlilerinin rüşvet aldıklarına ilişkin soruşturma ve rüşvet verenlerin bir Bakanlar Kurulu üyesi ile bağlantılı olduğu iddiası… Bunlardan bazıları sonradan gizli tanık olarak çıktı karşımıza. Ayrıca, çok gündeme gelmedi ama, Sivas ve Maraş olayları sonrası Erzincan’daki bazı köylere “içsavaş çıkacak” diyerek silah dağıtılması soruşturması, buna dair çok güçlü delillere ulaşmış olmam… TİT (Türk İntikam Tugayı) örgütlenmesine dair başlangıç aşamasındaki soruşturma… Gülen grubu ile ilgili soruşturmada, Polis Akademisi sınavı sorularının önceden dağıtılmasından tutun da, izinsiz yardım toplama gibi birçok altbaşlığı olacaktı; bunlara dair verileri toplamaya başlamıştık… Bunların hepsi iç içe geçen soruşturmalardı ve hepsi hükümeti rahatsız ediyordu. Durdurulmam gerekiyordu, durduruldum. (gülüyor)

Dava şu anda hangi aşamada?

HSYK’nın hukuk dışı uygulamaları sonucunda soruşturma izni verildi. Sanırım yakında Yargıtay’da başlayacak.

Hakkınızda istenen ceza nedir?

Valla inanır mısınız, kendimle ilgili iddianameyi sistematik bir şekilde incelemedim. Ne ceza istendiğini doğrusu bilmiyorum. (gülüyor) Ama çoktur muhtemelen, 50-60 yıl vardır. (gülüyor)

Gülen Cemaati ya da “hareketi” hukuken nasıl tanımlanabilir? Bir sivil toplum örgütü olarak görülebilir mi?

Sivil toplum örgütü denmesi biraz sıkıntılı. (gülüyor) O tanıma birçok açıdan uymuyor. Sivil toplum örgütlerinin açık bir örgütlenme şeması vardır, muhatabı vardır… Burada böyle bir yapı söz konusu değil. Ama, sırf böyle değil diye bu oluşum hakkında soruşturma yapılmaz. Bir suç iddiası ya da şüphesi olmadan bir cemaatin ya da bir sivil toplum örgütünün soruşturulması düşünülemez. Cemaat’e ilişkin, malî yapısına dair, izinsiz yardım toplamak, toplanan yardımların amaçları dışında kullanılması, kadrolaşma iddiaları var. Kadrolaşma iddiasına karşı çoğu zaman, “bunlar bu ülkenin vatandaşı değil mi, niye bu suç olsun?” deniyor. Bir örgüt disiplini içerisinde oluyorsa bu örgütlenme ve o yapının çıkarlarını kollayan birtakım eylemlerde bulunuyorsa, buna doğal bir şey olarak bakamazsınız. Mevcut hukukun dışında, örgütlenilen alanda başka bir mekanizmanın emrettiği şeyleri yapıyorsa, bu bir soruşturma konusu olabilir. Ama cemaat tanımından hareketle bir soruşturma açılamaz. Yasalarla suç olarak tanımlanmamış her eylem özgürlük alanındadır.

MİT – Emniyet geriliminden hep söz edilir; bunun temel kaynağı nedir?

Sanırım, işin doğasından kaynaklanan bir gerilim de var. Bu sadece Türkiye’ye özgü de değil. Ama bugün yaşananın çok daha farklı bir şey olduğu anlaşılıyor. Fethullah Gülen grubunu ve hükümeti gayrıresmî olarak temsil ettiklerini düşündüğümüz medyalara servis edilen bilgilere ve bu medyaların belli olaylar karşısındaki kamplaşmalarına baktığımızda bunu açıkça görüyoruz. Mesela, Uludere olayından bir hafta-on gün önce, Zaman gazetesinde “Türkiye’nin yaşadığı birtakım olumsuz olaylarda MİT’in sorumluluğu hiç gündeme gelmedi, her kurum sorgulandı, bir tek MİT sorgulanmadı” anlamında haberler çıkmaya başladı. Pat Uludere oldu. Bunun üzerine, Cemaat’in sesi olduğunu düşündüğümüz medyalar ve kişiler MİT’i hedef gösterdi. Bir müddet sonra bir baktık, bir grup MİT’i, diğer grup Emniyet’i savunmaya başladı.

Uludere katliamına ne diyorsunuz?

Şu sorunun mutlaka acilen yanıtlanması gerekir: Emri kim verdi? Sadece Uludere olayı da değil, o dönemde üç-beş çok belirleyici olay oldu. Beşir Atalay’ın “Devlet olarak entegre bir stratejimiz var. Sınır ötesi operasyonlardan KCK operasyonlarına hepsi koordinasyon içinde, kararlaştırılmış, planlanmış yürütülmektedir” açıklaması (18 Aralık)… Ondan birkaç ay önce, hava kuvvetlerinin yurtiçinde kullanımının istismar edilmesini engellemek için getirilmiş sekiz basamaklı güvenceli mekanizmanın ikiye indirilmesi… Bunları birlikte değerlendiriyorum. Yeni bir uygulamaya geçildi. Ama, Uludere’de daha karanlık bir şeyler var gibi. Uludere olmadan önce belli medyanın MİT’i hedefe koyması, olayın hemen sonrasında “istihbarat MİT’ten” diye haber yapılması, MİT’in “benden değil” açıklaması… MİT’in açıklaması da çok sorunlu, devletin istihbarat örgütünün istihbaratın kendisinden olup olmadığını açıklaması mantıklı değil. Emniyet’in MİT’i suçlaması ve hemen arkasından bu MİT yasası orada çok büyük bir bit yeniği ihtimalini gösteriyor. Ama bunlar ikincil sorunlar; asıl tartışmamız gereken, bir devletin kendi topraklarında otuz yıldır hâlâ hava kuvvetlerini, harp teknolojisinin en ileri cihazlarını kullandığı bu çatışmayı nasıl içselleştirdiği. Ve bunu çözemeyenlerden niye hesap sorulamadığı, niye ısrarla iktidara getirildiği. Satır aralarında kalıyor ama, sürekli Türk jetleri şurayı bombaladı, burayı bombaladı haberleri okuyoruz… İnsan Hakları Komisyonu’nda Heron görüntülerini izleyen CHP milletvekilleriyle görüştüm, her şeyin apaçık göründüğünü söylüyorlar. Bombalamanın Irak tarafında olduğu söyleniyor. Yabancı topraklarda silah kullanımı yetkisi hükümette. Bu konudaki ilk açıklamamda, henüz olayın ne olduğu anlaşılmadan başbakanın Genelkurmay başkanına teşekkür etmesini bir omerta olarak değerlendirmiştim: “Sustun, ne olduğunu söylemedin, ben de sana teşekkür ediyorum, konuşmayalım.” Bu olayda bir bit yeniği daha var; bu soruşturma niye Özel Yetkili Savcılık’ta? Özel Yetkili Savcılık’ta soruşturulacak suçlar belli. Uyuşturucu ticareti, çıkar amaçlı suç örgütü, kara para aklanması… Geriye ne kalıyor? Anayasal düzeni silah zoruyla değiştirmek, silahlı çete, casusluk suçları, vatana ihanet suçları… Orada bunlardan biri mi oldu? Niye normal savcılık değil de, Özel Yetkili Savcılık soruşturuyor? Bu da çok anormal. En önemlisi de, diğer soruşturmalardaki cevvalliği görmüyoruz. Arınç’a bir suikast iddiası oldu, kıyamet koptu, kozmik odalara girildi. Ama Uludere’de savcı “Heron kayıtları bize daha gelmedi, ne zaman geleceğini bilmek için de müneccim olmak gerekir” dedi. Düzeysizliğe bakın. Niye hemen o kayıtlara el konmadı? Bundan sonra, gelen kayıtlarda oynama olup olmadığından nasıl emin olacağız?

Bütün bu verileri bir araya getirdiğimizde Uludere hadisesine “kaza” demek mümkün görünmüyor…

Asıl sorgulamamız gereken, bu sorunun hâlâ kökenden tartışılmıyor olması. Niye Kürt sorunu devam ediyor? Kendi topraklarında, kendi insanına karşı hava kuvvetlerinin kullanıldığı ve otuz yıldır devam eden bir çatışmadan bahsediyoruz. İnsanlar ölüyor. Önceliğin bunun bitmesi olması lâzım. Ama spesifik olarak bu olayın “kazayla” mı, yoksa kasıtla mı olduğunu şu iki soruyu cevaplayarak ancak öğrenebiliriz. Bir, istihbaratı kim sağladı? İki, ateş emrini kim verdi? Ama olayın yanlışlıkla ya da kasten olması vahametini değiştirmiyor. Dört MİT mensubunun ifadeye çağrılması dört-beş günde halledildi, Uludere olayının üzerinden iki ay geçiyor, hâlâ ortaya kamuoyunu tatmin edecek bir sonuç çıkmadı.

MİT’in, Emniyet’in ve jandarmanın yaptığı dinlemeler ve bunların kimlerin talimatıyla yapıldığı açığa çıkarsa birçok olayın aydınlanacağını söylediniz. Bunu biraz açar mısınız?

Polisin çok yaygın bir önleyici dinleme yaptığı anlaşılıyor. Çok geniş bir şüphe algısının olduğunu, İstanbul başsavcısı da dahil çok sayıda yargıç ve savcının çok uzun bir süre dinlendiklerini gördük. En tehlikelisi, adlî dinleme dışında yapılan önleyici dinlemeler. Bunlar dinleme kararı veren mahkemelere dinleme içeriği hakkında bilgi verilmeyen dinlemeler. Dinlemeyi gerektiren olgular, hatta telefonun aidiyeti noktasında bile bir belge, delil istenmiyor ve önleyici dinleme kararları veriliyor. Bunun güç dengelerinin belirlenmesinde çok önemli olduğunu düşünüyorum. Başbakan, geçenlerde, “Kılıçdaroğlu, artık aldığın nefesi bile takip ediyoruz” dedi. Bir Danıştay üyesinin masasında böcek tabir edilen dinleme cihazı çıktı. Başbakanın kendisi hakkında yazı yazan bir köşe yazarına böcek benzetmesi yaptığını da hatırlayalım. (gülüyor) Adalet Bakanlığı müsteşar yardımcılığından gelen ve Habur sürecinde etkili olan bir kişinin masasında dinleme cihazı çıkıyor. Habur sürecini MİT’in yönettiğini düşünürsek, bu kimlikte birini kim, niye dinlemek ister? Düşünün, buradan elde edilen verilerle çok ciddi bir dehşet dengesi kuruluyor. Herkesin elinde birileri hakkında bir şeyler var. Bunların yarattığı korkuya dayalı bir uzlaşmanın yürüdüğü anlaşılıyor. Yargı sistemi içinde de belli hakim ve savcıların, Danıştay, Yargıtay üyelerinin özel hayata dair birtakım kayıtlarının olduğu sürekli dile getiriliyor. Danıştay, Yargıtay, Anayasa Mahkemesi, Yüksek Seçim Kurulu trilyonluk davaların karara bağlandığı ya da çok önemli siyasî kararların verildiği yerler. Oralardaki kişilerle ilgili bu tarz dinlemelerden elde edilen verilerle sistemin nasıl manipüle edilebileceğini düşünün.

Söyleşi: Yücel Göktürk – Siren İdemen

Express, sayı 126, Şubat-Mart 2012

“Suça itilen çocuklar” ve cezaevleri

Ellerinde üç noktalı dövme

Fotoğraf: Marie Dorigny

Pozantı Cezaevi’nde yaşananlar, bir yandan “Midnight Express”i, Yılmaz Güney’in “Duvar”ını akıllara düşürüp toplumu şoka sürüklerken, “taş atan çocuklar”, çocuk suçlular da yeniden gündeme taşınmış oldu. Özgürlükçü bir anayasa hazırlama iddiasındaki AKP’nin çözümü tarihe bir hukuk faciası olarak geçecek: Pozantı Cezaevi’nde yaşananlardan sorumlu olan yetkililer terfi ettirildi, mağdur çocuklar ailelerinin ulaşamayacağı Ankara Sincan’a, tek kişilik hücrelere sürgüne yollandı, olayı açığa çıkaran çocuklar ve gazeteciler tutuklandı…

Nisan 2010’da, Express’in 109. sayısının kapağında “23 Nisan’ı bir de onlara soralım” demiştik. Onlara, yani Terörle Mücadele’den yahut adi suçlardan cezaevlerine atılan çocuklara, “ellerinde üç noktalı dövme” olanlara… Hapishane koşulları ve devasa eğitim sistemi tartışmaları yeniden gündemdeyken, hatırlamanın tam vakti: Hacettepe Üniversitesi öğretim üyesi Özlem Cankurtaran Öntaş’ın “Suça İtilen Çocuklar —Cezaevinin Anlamı” başlıklı araştırmasının ardından Express’e anlattıklarını naklediyoruz…

Çocuklar ne tür suçlardan cezaevinde; çocuk suçlularda artış var mı?

Özlem Cankurtaran Öntaş: Çocuk suçluluğuyla ilgili istatistiklerde mala karşı suçların hep en üst seviyede yer aldığı görülüyor. Diğer suç türlerinde de artış var, ama gasp, hırsızlık, yağma suçları hep birinci sırada. Çocuk suçluluğuyla ilgilenen bir akademisyenim, doktora tezim suça itilen çocukların polisle ilişkisi üzerineydi; orada daha ziyade çocukların gözaltı süreçlerini izlemiştim. Böylece, gözaltı sürecinin cezaevi sürecine yansımalarını da tespit etme şansım oldu. Bu araştırmada cezaevindeki çocukların yoksullukla zenginliği, sosyal adaleti nasıl algıladıklarına bakmak istedim.

Çocuklar yoksulluğu ve zenginliği nasıl algılıyor?

“Yoksul, ama onurlu” stereotipi çocuklarda da hâkim. Çocukların önemli bir bölümü “yoksuluz, ama paylaşımcıyız” iddiasıyla bir grup algısı yaratıyorlar. Ama bir yandan da yoksulluğun, özellikle ‘80 sonrasında, ahlâksızlık ve kötülükle bağdaştırılması çocuklara bariz biçimde yansıyor. Oysa ‘80 öncesinde, insanın onuruna ve değerine dair bir eksiklik gibi algılanmıyordu yoksulluk. Aynı şekilde, ‘80 öncesinde zenginlere dair algı da, şimdikinin aksine, “zengin, ama babacan” şeklindeydi. Toplumsal yapıda olduğu gibi, çocuklarda da zenginlere dair başka bir algı hâkim olmuş durumda: Zengin, ama kim bilir nereden çalıp çırptı! Zenginlik hiç de meşru görülmüyor mala karşı suç işlemiş çocukların kafasında. Hapis yatan çocuklar yoksul sınıfın zenginlik algılamasını taşıdığı için, onların aktarımları üzerinden toplumun alt sınıfına dair çıkarsamalara da ulaşabiliyoruz. Çocuklardaki zenginlere yönelik inanılmaz öfke, mensup oldukları sınıfın da öfkesini aktarıyor. “Zengin birini gördüğünüzde ne hissediyorsunuz” diye sorduk çocuklara. Zarar vermek istediklerini söylediler. Kimi fiziksel zarar vermek istediğini, kimi de malını çalmak istediğini söyledi. Bu tepki, yoksullukla baş etme biçimi olarak ortaya çıkıyor.

“Bir gün ben de zengin olacağım” hayali var mı çocuklarda?

Tabii, tüketim kalıplarının değişmesi çocukları çok etkilemiş durumda. Örneğin, kentsel dönüşümün yaşandığı yerlerde oturan çocuklar birebir zengin/yoksul ayrımına tanıklık etmişler. Televizyondaki zenginlik ortamını görüp bir gün onlar gibi olmayı hayal etme durumunda değiller, çünkü artık herkesin yoksul olduğu gecekondu mahalleleri yok. Gecekondunun hemen bitişiğinde önlerinde lüks arabalarla dev binalar yükseliyor. Gecekonduda yaşayan çocukların “komşularına” duyduğu öfkeyi artırıyor bu. Bir yandan da zengin çocuklarının tüketim kalıplarını benimseyerek –cep telefonu veya araba sahibi olmak gibi– o açığı telafi etme çabasına giriyorlar. Tabii bu, erkek çocukların kafasındaki imge. Dolayısıyla, o erkeklik imgesiyle ilintili olarak, “ne tür araçlara sahip olursam bu toplumda değerli hale gelirim” sorusunu sormaya başlıyorlar. Sosyal ve kültürel sermayeleri çok zayıf olduğu için de yaptıkları “işten” kazandıkları parayı hemen çarçur ediyorlar.

Yaptıkları “işten” kastınız ne?

Hırsızlık veya gasp gibi suçları iş olarak algılıyorlar. Elde ettikleri parayla, öncelikle genel görüntülerini değiştirmeye, temiz ve düzgün kıyafet giymeye başladıklarını söylüyorlar. Aynı zamanda, hegemonik erkekliğin getirdiği anlayışla, artakalan parayı pavyona, cinselliğe harcıyorlar. Tatil yörelerine gidip bir günde inanılmaz paralar harcayanlar da oluyor.

Zenginmiş gibi mi yapıyorlar?

Aynen öyle. Haydan gelenin huya gittiğini, haram paranın elde durmadığını söylüyorlar. Bunu bir yaşam biçimi olarak benimsemişler. Cezaevindeki çocuklardan biri “biz okumak veya çalışmak istemiyoruz, böyle yaşamak istiyoruz” demişti. Emek vermeden tüketmek bu grubu da etkilemiş durumda.

Çocukların adalet veya adaletsizlikle ilgili fikirleri ve duyguları neler?

Çocukların tabiriyle “bu işe” başlama nedenleri, adaletsizliğin hâkim olduğunu hissetmelerinden kaynaklanıyor. Diyorlar ki, “çalışarak olunsa, babam zengin olurdu”. Hemen hepsi küçük yaştan itibaren yaşlarını aşan ağırlıkta işlerde çalışmalarına rağmen yoksulluktan kurtulamadıklarını aktarıyor; çalışmanın zenginlik ve eşitlik getirmediğini deneyimlemişler. Üstelik, kazandıkları parayı babaya veriyorlar. Dolayısıyla, bu grupta baba-oğul çatışması çok yaygın. Aile içi çatışmalara kriminal bölgede yaşamak ekleniyorsa, çocuklar oradaki çetelerle ilişkilenip “işe” başlıyor. Şu çok önemli: Diğer kurumlar bir yana, adalet mekanizmasında da adil yargılandıklarını düşünmüyorlar. “Zengin çocuklarının yargılandıklarını veya hapse düştüklerini hiç görmedik” diyorlar. “Zengin çocukları suç işlemiyor mu, işliyor. Niye burada değiller?” diye soruyorlar. Zengin çocukların adalet mekanizmasında kayırıldıklarını düşünüyorlar. Bir çocuk söylemişti: Adalet mülkün temelidir, çünkü mülkü olana adalet olur.

Yargı sisteminin yavaşlığı çocuklara nasıl yansıyor?

Uzun süre hapis yatmalarına sebep oluyor. 18 aydır cezaevinde olan, yargılaması süren bir çocuk vardı, belki de bir yıl ceza alacak, ama altı ay fazladan yatacak. Çocuklar her şeyin farkında. “Zengin çocuğunun sorunu olduğunda psikoloğa götürülür, ama biz dayak yeriz” diyorlar. Dünyada bu meseleyle ilgili tartışmaların sağlamasını yaptığımızda, çocuğu cezalandırmanın yoksulluğu cezalandırmakla eşanlamlı hale geldiğini görüyoruz.

“Taş atan çocuklar” diye anılan ve Terörle Mücadele Yasası (TMY) kapsamında yargılanan Kürt çocuklarını araştırmanıza niçin dahil etmediniz?

Araştırmaya başladığımızda çocuklar TMY kapsamında yargılanmıyordu. Öte yandan, TMY’den yargılanan çocukların durumuyla mala karşı suç işleyen çocuklarınki tam tamına aynı değil, çünkü TMY mağduru çocuklar sadece yoksulluk yüzünden isyan etmiyor. Onların öfkesini temellendiren etmenler farklı. Çocukluk yaşantılarını inanılmaz biçimde güç-iktidar odaklarının altında geçirmiş olmaları, Kürt çocuklarının öfkesinin temelini oluşturuyor. Ergenlik isyan dönemidir. İsyan etmenize ne kadar müsaade edilirse, o kadar özgür zihinli bir yetişkin olursunuz. Ancak, Türkiye’de böyle bir şansınız yok. Anne-baba baskısının yarattığı sonuçları anlattığımda, sınıfımdaki Kürt öğrenciler sık sık “biz panzerler altında yetiştik hocam” diyor.

Toplum özgür zihinli yetişkin istiyor mu peki?

Toplumun, sermayenin, devletin nasıl çocuklar ve yetişkinler istediğine bağlı olarak bütün kurumları inşa ediyoruz. 1960’lar refah devletinin altın çağıydı ve çocuklar çok daha iyi korunuyordu. Ama şimdi, özellikle yoksulların çocukları gözardı edilebiliyor, çünkü sermaye bu çocuklardan “hiçbir şey” olmayacağının farkında; tüketici olmayacaklarını da biliyor. Dolayısıyla, bu çocukları hapse tıkarak toplumun rahatça yoluna devam etmesini istiyorlar. Bu çocukları bizatihi sistem kriminalleştiriyor.

Sistemi tehdit edecek bireylerin ortaya çıkmasına sebep olmaz mı bu?

Her sistemin tehdide ihtiyacı var. Üst-orta sınıf korunaklı mekânlar, siteler kuruyor artık. Suç her zaman egemen sınıfların işine yaramıştır. Çünkü o tehlike, diğer grupları ehlîleştirmek için de iyi bir araç olarak kullanılıyor.

Sincan cezaevindeki çocukların koşulları nasıl?

Beslenme bozukluğundan dolayı bilişsel gerilik var. Liseyi terkeden ve sonra suça bulaşan çocuklar bunu çok dile getirmişti: “Hapse girdikten sonra kafamız çalışmamaya başladı” diyorlar. Her şeyden önce, cezaevinde ciddi bir uyaran eksikliği var. Sistemin maksadı çocukları cezaevinde yeniden sosyalize etmek değil, onları hareketsiz kılmak. Yetişkin tutuklulara ne uygulanıyorsa, aynısı çocuklara da uygulanıyor. Göstermelik olarak, çocuk oldukları için sigara içmeleri yasaklanmış. O da tam bir komedi.

Nasıl?

Bir kere, çocuklarla mutabakata varmadan sigara yasaklıyorsunuz. Ayrıca, bu çocukların çoğu madde kullanıyor. Bunu bildiğiniz halde bir önlem almadığınız için, bedenlerine zarar vermeye, kendilerini kesmeye başlıyorlar ya da başka araçlar kullanıyorlar, mesela diş macununu madde gibi çekiyorlar. Sistemin kendisi yeniden suç üretiyor.

Fotoğraf: Marie Dorigny

Ağustos 2008’de Adana Pozantı Cezaevi’nde, 16 yaşındaki Yasin Akyüz koğuştaki diğer çocuklar tarafından işkence edilerek öldürülmüştü. Çocuklar arasında şiddet çok yaygın mı?

Reddedilen çocuklar, bütün sistemi reddetmek adına, ellerindeki tek sermaye olarak şiddeti kullanıyorlar. Şiddeti ise esas olarak gözaltında, polisten öğreniyorlar. Polisten öğrendikleri her türlü şiddeti birbirlerine uyguluyorlar. 1989’da Yeşilyurt köylülerine jandarma dışkı yedirmişti, hatırlarsınız. Çocuklar, aynısını birbirlerine yapmışlar.  Çocuğa bunu yapmayı nereden öğrendiğini sorduğumda, Yeşilyurt’taki olayı anlattı. Toplum, çocuklar için model oluşturuyor. Her türlü vahşeti toplumdan, polisten öğreniyorlar. Birbirine elektrik vermeyi polisten öğrenmişler mesela. Hemen hepsinde jilet izi var zaten.

Kendini jiletlemeyenler dışlanıyor mu?

Yapmayan neredeyse yok. Cezaevi yaşantısı, güçlü/güçsüz dengesi üzerinden kuruluyor. Güçlü güçsüzü eziyor. Cezaevi yönetimi de buna göz yumuyor. Her koğuşta kamera var, ama kameraların kapsamı dışındaki yerlerde çocuklar, örneğin ilk gelene “hoşgeldin dayağı” atıyorlar ya da cinayet şakası yapıyorlar.

Cinayet şakası ne?

Hapse yeni gelen çocuğa, biri ölü numarası yapıyor. Diğer çocuklar da “bak bunu sen öldürdün, ömür boyu burada kalacaksın” diyorlar. Çocuk zaten gözaltında pek çok suçu üstüne almış vaziyette. Üstüne bu şaka da binince, tam bir travma yaşıyor. Gözaltı sürecinde, çocuklar neredeyse otuz kişi tarafından ayrı ayrı sorgulanıyor; çocuklara sürekli “zarf atılıyor”. Cezaevinde de çocuklar birbirlerine aynı şeyi yapıyor.

Neden birbirlerine “zarf atıyorlar”?

Karşısındakinin suçunu öğrenmek veya güvenilir olup olmadığını anlamak için. Çocuklar hep şunu vurguluyordu: Burada kimseye güven olmaz, en fazla üç kişi olacaksın! Üç kişi dışında, kimseye hiçbir sırlarını aktarmıyorlar. “Yoksa idareye piyon edilirsin” diyorlar. İspiyonculara “piyon” diyorlar. Cezaevi yönetiminin iletişim halinde olduğu ve çocuklarla ilgili bilgi aldığı çocuklar da var. Aslında, eğitim sistemimizdekine tıpatıp benzeyen bir formül: Okullarda da bir sınıf başkanı olur. Okul yönetimi adına çocukları denetler, baş edemeyince de ispiyonlar…

Çocuklar arasında cinsel saldırılar oluyor mu?

Oluyor. Cinsel merakın ve cinselliğin en yoğun olduğu yaştalar.  Cinselliğin nasıl yaşanacağı bilgisi, çocukların oluşturduğu, ama hegemonik erkekliğin de öğrenildiği homososyal gruplarda ediniliyor. Cinsellik de güçlü olanın güçsüz olanı kullanmasıyla yaşanıyor. Sevgiyle bağlantılı bir ihtiyaç gibi değil de, cezalandırma biçimi olarak ortaya çıkıyor.

Tecavüz vakaları çok yaşanıyor mu?

Tabii ki.

Yönetimin bundan haberi oluyor mu?

Cezaevi yönetimleri genelde bunları bilir. Son gittiğimizde, cinsel suç işleyen çocukları ayrı bir koğuşa aldıklarını gördük. Cinsellik daha çok o çocuklar üzerinde deneniyordu zaten, çünkü onlar daha güçsüz, daha savunmasızlar. Hırsızlık, gasp gibi cezalardan değil de, cinsel suç işleyip tutuklanmış oldukları için, sokak deneyimleri de yok. Ortalamaya göre daha küçük yaşta olmak da tecavüze uğrama ihtimalini artırıyor.

Güçlü/güçsüz ayrımı neye göre belirleniyor?

Ne kadar çok suç işlemiş ve ne kadar sık cezaevine girip çıkmışsanız, o kadar güçlü oluyorsunuz. Sistem böyle işliyor.

Bir dayanışma ortamından ziyade, ezme-ezilme ilişkisinin hâkim olduğu bir ortam var yani…

Aynen öyle. Üçten fazla arkadaş edinmeme tutumu zaten genel bir dayanışma durumunu baştan yok ediyor. Böylece, sistemin ezdiği çocuklar da birbirlerini ezmeyi sürdürüyor. Ayrıca, hiçbir çocuk o üç arkadaşına da tam güvenemiyor, çünkü sadakatleri daha gözaltı sürecinde bozuluyor. Polis, “bak arkadaşın konuştu, sen de konuş” diye zarf atıyor. Çocuk bu, inanıveriyor hemen. Sonra da kimseye güvenemez oluyor.

Özlem Cankurtaran Öntaş

Gardiyan dayağı oluyor mu?

Bir süredir, üniversite mezunu işsizler infaz koruma memuru olarak istihdam edilmeye başlandı. Bu grup da gençlerden, tam yetişkin olmayanlardan oluşuyor. Önceki infaz koruma memurları yaşı daha ileri, daha “babacan” insanlardı. Şimdiki infaz koruma memurları ergen, çocuklar da öyle. Bu yüzden inanılmaz bir çatışma yaşanıyor aralarında. Mesela “hoşgeldin dayağı” aslında infaz koruma memurlarının çocuklara yaptırdığı bir uygulama. Gardiyan dövmüyor ama, “güçlü” mahkûm üzerinden yeni gelen veya zayıf olan çocukları eziyor.

Gasp ve kapkaççılıkla ilgili cezaların artırılması suç oranını düşürdü mü?

Hayır, ama çocuklar artık yaptıkları işin gasp suçu olmamasına özen göstermeye başladı. Fakat hâlâ işledikleri suçun gasp mı, hırsızlık mı olduğunu bilemiyorlar. Bir çocuk bana sürekli “abla, biliyor musun, suçum gaspmış, halbuki bana hırsızlığa ceza verilmediğini söylemişlerdi” diyordu. 2002’deki araştırmamda daha çok bunu söylüyorlardı, ama şimdi biraz daha ustalaşmış görünüyorlar. “Zenginin çocuğu adam öldürse, iki ay yatıp çıkar. Ben hırsızlık yaparsam, iki yıl kalıyorum. Bu adalet mi?” diye soruyorlar… Diğer yandan, orta sınıf değerleriyle bakıldığında, bu çocukların özsaygısı olmadığı sanılıyor. Oysa onların yanından bakınca, kendine saygı duyan, güven duyan çocuklar olduklarını görüyoruz.

Babalarıyla ilişkileri problemli dediniz; anneleriyle ilişkileri nasıl?

Hegemonik erkeklik ve ataerkil ideoloji çocuk suçluluğunda çok önemli rol oynuyor. Çocuklar, genelde, ergenlik çağında annelerini hiçe sayıyor. Baba kontrolü yoksa ya da babayla çatışmalı bir ilişki varsa, anne asla durumu kontrol edemiyor. Onun için, kadın hareketinin çocuk suçluluğuyla bağlantı kurmasını çok önemli görüyorum. Çocuklara elde ettikleri parayı ne yaptıklarını sorduğumda, “kötü günlerim için anneme veriyorum” demişlerdi. Güvenebildikleri tek kişi anne.

Geleceğe dair plan yapıyorlar mı?

Beş yıl sonrası için nasıl bir öngörüde bulunduklarını sorduğumda, çoğu “yine hapiste olurum” demişti. Ama “evleniriz” diyenler de çoktu. Bir de askerlik vurgusu vardı. Askere gittikten sonra bütün geçmişi temize çekebileceklerini düşünüyorlar. Fakat yeni bir hayat kurmanın yolu olarak da yüklü para toplayabilecekleri bir “iş” tasarısı yapıyorlar. Yani büyük vurgun yapıp para kazanmayı ve ondan sonra da temiz bir hayat kurmayı isteyenler çok.

Çocuk suçluların oranı her yıl ne kadar artıyor?

TÜİK her yıl güvenlik güçlerine getirilen çocuk sayısını yayınlıyor. Bu veriler üzerinden 2002-2009 karşılaştırması yaptığımızda, bir buçuk kat artış gözlemlemiştik. Tabii ekonomik krizin derinleştiği dönemlerde bu oran artıyor. Ancak, düşüş hiç görülmüyor, krizler bittiğinde de artış sürüyor. Suç oranı yapısal bir sorun halini almış durumda. Kriz veya başka etmenler olmaksızın, suç oranında artış devam ediyor. Kentsel dönüşüm uygulamaları bu sorunu daha da büyüttü.

Çocuk suçlular konusunda sizce atılması gereken ilk adım ne?

Uluslararası sözleşmelerin önemli ilkelerinden biri, çocuklara ancak tüm çareler tükendiğinde tutuklama kararı verilmesidir. Bir kere, uluslararası sözleşmelerin uygulanması gerekiyor. Türkiye’de bir çocuk hakları hareketi var, ama bu hareket kadın hareketiyle bir araya gelirse, devlete önemli adımlar attırılabilir. Avrupa toplumu, ergenlik döneminde çocukların suç işleyebileceğini kabullenmiş, çünkü suç öğrenilen bir şeydir. Ama Avrupa bu bilgiyle hareket edip çocukların bu süreçten en az zararla çıkmasının yollarını da üretmiş. Orada çocuk mahkemeleri sosyal hizmet kurumu gibi işliyor. Refah devleti modelinin uygulandığı dönemde, Avrupa bu alanda gerekli kurumları oluşturmuş ve bu kurumlar hâlâ işliyor. Türkiye ise hiçbir zaman refah devleti olmadı. Şimdi Avrupa’dan bu kurumların ithal edilmesi de hiçbir işe yaramaz. Bir kere, devletin çocuklara sosyal haklar tanıması, paylaşım adaletini sağlaması gerekiyor. Sosyal hizmet kurumlarından yararlanmadığınızda, kurduğunuz çocuk mahkemelerinin de sadece isminin başında “çocuk” olur, o kadar. Şu andaki durum bu. Sadece uluslararası sözleşmeleri uygulamak da yetmiyor. Toplumun yoksula ve çocuğa olan bakışının değişmesi lâzım.

Araştırmanızdan genel olarak topluma dair nasıl bir sonuç çıktı?

Reddedilenlerin reddini önemsedim bu araştırmada. Toplumun ve sistemin reddettiği çocukların nasıl bir sistem kurarak toplumu ve sistemi reddettiğini irdelemek istiyordum. Önceki araştırmalarımdakine benzer bir sonuca ulaştım: Çocuklar toplumu şiddetle reddediyor, çünkü bu halleriyle toplum tarafından kabul edilmeyeceklerini biliyorlar. Bir çocuk çok güzel anlatmıştı: “Anamız babamız bize sahip çıkmıyor. Ya baba ölüyor ya ana-babayla kavga oluyor. Sonra çalışmaya başlıyoruz, orada da her tür kötülüğü görüyoruz. Okul zaten zenginlerin yeri. Okul sonrası bekâr evleri, sonra polis ve cezaevi…”

Elmadağ Çocuk Tutukevi’nde, çocukların hepsinin elinde üç noktalı dövme gördük. Anlamı ne onun?

O dövme “görmedim, duymadım, bilmiyorum” anlamına geliyor. Cezaevine girip çıkmanın sembolü. Birbirlerini öyle tanıyorlar. Polis de onları öyle biliyor zaten. Hatta dördüncü noktayı da polis, çocukların elinde sigara söndürerek  işliyormuş. Aslında üç nokta, bu toplumun halini çok güzel özetliyor. Kimse görmüyor, duymuyor, bilmiyor. Toplum olarak üç maymunu oynuyoruz.

Söyleşi: İrfan Aktan – Göksun Yazıcı
Express, sayı 109, 15 – 30 Nisan 2010