Bağlar: Bir basketbol takımının aynasından

 

“Bağlar”, üç sene boyunca Bağlar Belediyesi basketbol takımını takip eden, koç Gökhan Hoca ve oyuncularının sporla, kentle ve siyasetle ilişkilerine ayna tutan bir belgesel. Arka planına Diyarbakır’daki protesto atmosferinin de oturduğu öykü, aynı zamanda doğu ve batı arasındaki “bağlar”ı sorgulatıyor. Belgeselin yönetmenleri Melis Birder ve Berke Baş’la Bağlar’daki sokağa çıkma yasakları ve operasyonlar öncesinde Express için söyleşmiştik, filmin 49. SİYAD Ödülleri’nde “En iyi belgesel” ödülü kazanması vesilesiyle yeniden dikkatlerinize sunuyoruz…

Belgesel formatına olan ilginizden ve konularınızı seçerken sizi neyi tetiklediğinden başlayalım.

Melis Birder: New York’ta birlikte 1996’dan 2000’e kadar yaşarken film okumak için geldiğimiz New School’a gidiyorduk, belgesele ilgimiz orada başladı. O sırada dijital teknolojiler hızlı gelişmekteydi, elimize bir kamera aldık ve Brooklyn Halk Kütüphanesi için ilk filmimiz olan üç ayrı mahallede oturan gençlere dair Crossing Brooklyn’i yaptık.

Berke Baş: Aslında New York’a gitmeden önce de çok iyi bir okulumuz vardı, İstanbul Film Festivali’ni takip ediyorduk ve orada nadiren de olsa birtakım belgeseller karşımıza çıkardı. İlk tohumlar orada atıldı diyebiliriz, ama daha sonra New School’daki hocalarımızın rehberliğinde bambaşka bir belgesel dünyasıyla karşılaştık. Gerçek hayattan hikâyeler anlatıp özgün bir dil ve yaratıcı bir bakışla müthiş işler ortaya koymuş yönetmenlerle tanıştık. O dönemde dijital teknolojinin gelişmesiyle elimize kamera alabilmemiz ve kendi bilgisayarlarımızda kurgu yapabilmemiz sayesinde heyecanımızı üretim kısmına taşıdık. Önce dersler için küçük projeler yaptık, 2001 yılında bir yaz boyunca bu üç genci takip ederek de ilk işimizi üretmiş olduk.

Melis: Sonra Berke Türkiye’ye geri döndü, ben New York’ta kaldım ve ilk bağımsız projem için 2004’te ABD işgali sırasında Bağdat’a gittim. Onuncu Gezegen ABD’nin Irak işgaline bir cevaptı, çünkü 11 Eylül’de İkiz Kuleler’in yıkılışına kendi gözlerimle şahit olmuştum ve o noktadan sonra ABD’de inanılmaz bir değişim yaşanmıştı. Bu değişim içinde protestolar yapıyorduk, ama yetmiyordu. Ben de kişisel bir tepki olarak Irak’a gidip olayı kendi gözlerimle görmek istemiştim. Aslında biz hep kişisel bir dertten yola çıkarak belgesellerimizi yapıyoruz. 2006’da da New York’ta hapishane ziyareti yapan kadınlara dair Ziyaretçiler’i çektim. Bu belgesel de benim özel bir hikâyemden yola çıkıyordu, ben de dört sene boyunca o yolculuğu yapmıştım.

Berke: Ben New York’tan döndükten sonra gazeteci eşimle birlikte birtakım haberler yapıyordum. O dönemde Afrika’dan ve Irak’tan gelen çok göçmen vardı, göçmenlerin yurtdışına kaçırılması için yol hazırlayıp kılavuzluk eden biriyle tanıştım. Bu vesileyle 2001 sonunda Kurtuluş’ta Nijeryalı bir çiftin düğününe davet edildim. Düğün salonuna girdiğim zaman Türkiye’nin hiçbir yerinde karşılaşmadığım bir dünyayla karşılaştım. Dünyanın her yerinden insanlar kendi geleneksel kıyafetleriyle bu düğün için bir araya gelmişler, dans ediyorlar, meyve suyu içiyorlar, çocuklar ortalıkta koşturuyor, inanılmaz bir tabloydu. Iraklı Badawi ailesiyle aynı masaya düştük, oradaki muhabbet beni 2002’den 2005’e kadar süren üç yıllık bir süreçte Tarlabaşı ve Dolapdere’de yaşayan geçici göçmenler üzerine In Transit’i çekmeye yönlendirdi. Benim de kendi başıma ürettiğim ilk belgesel böyle bir karşılaşmadan yola çıktı.

Bağlar’ın hikâyesinin peşine düşmenizin sebebi neydi?

Melis: Şu an Türkiye’nin en büyük meselesi, yıllardır tırnak içinde Kürt meselesi denen mesele. Belgeselcilerin, sinemacıların, fotoğrafçıların, sanatçıların, herkesin topyekûn bu meseleyle uğraşması lâzım. Bu meselenin çözümü olmazsa bu ülkede sanat da, müzik de, bayram da olmaz. Bu yüzden bu meseleyle ilgili film yapmamak bana garip geliyor. Yurtdışında yaşadığım için bu meseleyle döndüğümde tanışabildim, Kürt meselesini ABD’den yeterince anlayıp sindirememiştim. Türkiye’de Ziyaretçiler’in bir gösterimi sırasında bir seyirci bana Kürtlerin hapishane ziyaretleri esnasında neler yaşadığını bilip bilmediğimi ve burada bir şey yapmayı düşünüp düşünmediğimi sordu. Gerçekten kendi ülkemde Kürtlerin ne yaşadığını bilmiyordum. Bendeki tohum bu soruyla atıldı, o sorumlulukla bir şeyler yapmak için Berke’yle birlikte bölgeye gittik. Aslında meseleye değişik bir yerden bakmak istiyorduk, çünkü medyada ya taş atan çocuklar ya da kurban rolünde bir Kürt imgesi vardı. Başka ne tarafından bakabiliriz diye araştırma yaparken “Bağlar’dan Efes Pilsen’e” başlıklı bir haberde Bağlar Belediyesi basketbol takımında oynayan Bawer’le karşılaştık. Bu takım her şeye rağmen bir şeyler yapmak isteyen bir takım, bize ilham verici geldi.

Bağlar ‘90’lardaki çatışmalı dönemi nasıl geçirmiş? Sosyal ilişkiler ve günlük hayat nasıl?

Berke: Bağlar Diyarbakır’ın en büyük ilçelerinden biri, Türkiye’nin karanlık Kürt tarihinin yarattığı bir ilçe. Eskiden gerçekten bağların olduğu bir alanken 1990’larda köylerinden zorla göç ettirilen insanların yerleştiği, daracık sokaklara üst üste yığılmış evlerin arasında hayat kurduğu bir yer. İnanılmaz büyük, farklılıklar açısından zengin, siyasi bilinç çok ilerlemiş. Bağlar sokakları insanı girdiği anda doğrudan Diyarbakır’ın ve bölgenin içine almakta. Çok sorunları var, ama çok iyi bir belediyesi de var, biz de zaten onların desteği ve kurduğu takımla bu dünyaya girdik. Şehir merkezi olmasına rağmen bölgeyi de temsil eden bir yer olması çok anlamlı. Bir tarafta orta sınıfın yaşadığı yeni siteler oluşuyor, bir tarafta arabanın giremediği daracık sokaklarda sekiz-on katlı apartmanlar. Ortada bir arsada kadınların ekmek yaptığı fırınlar var, müthiş bir yoğunluk mevcut.

2010’da başladığınız proje kurgu aşamasıyla beraber beş-altı senelik bir döneme yayılmış. Bu süreçte siyasi olarak nelere tanık oldunuz?

Melis: 2010’da çekimlere başladığımızda Newroz’u yaşadık. O dönem hep olaylı geçiyordu bayramlar, 2012’ye kadar her Newroz’da kendimizi olayların içinde bulduk, ilk gazımızı da orada yedik. Her gittiğimizde inanılmaz etkilenip dönüyorduk, çünkü orada bizim batıda algılamadığımız ve hissedemediğimiz apayrı bir dünya var. İnsanlar yıllardır bir siyasi mücadele veriyorlar, her gittiğimizde bunun aydınlanmasıyla geri dönüyorduk. Demokrasi için mücadele vermeyi Gezi’de yaşadık, ama insanlar orada bunu yıllardır yaşıyor. Batıya her döndüğümüzde batının yaşananlara duyarsız kalmasına inanamıyorduk. Roboski’yi, açlık grevlerini, anadilde eğitim protestolarını, cezaevindeki çocukların protestolarını, sivil itaatsizlikleri orada yaşadık; sürekli bir protesto hali vardı. Ama bunların çoğunu filme koymadık, çünkü kurgu sürecinde bu olayların takımı nasıl etkilediği üzerinden bakmaya karar verdik. Yoksa Newroz’da bir depoda mahsur kaldık, polis bastı, ilk kişisel travmalarımızı ve polis şiddetini de orada yaşadık. Bunları filme ekleyip eklememe konusunda karar vermemiz, “bu bizim değil, takımın filmi” dememiz epey uzun sürdü. Aslında biz filmi çekerken bölgeye aralıklarla gittiğimizden biraz kopuk kopuktu. Her şeyin başını yakalıyoruz, ortasında gidip sonunu yakalayamıyoruz gibi bir kaygımız vardı. Çocuklarımız ve ailemiz olmasa orada yaşayıp orada çekmeyi isterdik. Fakat kurgu sürecinde o dezavantajın avantaja döndüğünü de fark ettik.

Fragman gaz maskeli bir polis görüntüsüyle başlıyor, ardından Gökhan (Yıldırım) Hoca kenarda oyuncularına taktik verirken “Savaşa çıktık” diye bağırıyor. Savaş ortamının takım üzerindeki etkisi ne?

Berke: Orada çok doğrudan bir bağlantı yok, daha ziyade mücadeleyi eşit şartlarda yapmadıklarının bir göstergesi. Güzel bir basketbol filmi izleyeceğimizin, güzel dostluklar ve azim göreceğimizin, ama bu spor salonundan dışarı çıktığımız zaman başka bir tablo da bulunduğunun duygusunu fragmandan vermek istedik. Takımın esas mücadelesi eşit şartlarda varolmak ve diğer takımlarla bu şartlarda karşılaşmakken, dışarıdaki süreçler ve değişen siyasi hava tabii ki o sahaya giriyor ve bunun gençlerin hayatında doğrudan etkisi oluyor. Mümkün olduğunca kendilerini uzak tutmaya çalışıyorlar, o sahaya girdikleri zaman konuşulan tek şey basketbol. Siyasetten bağımsız değiller, ama yine de sporla varolmaya, kendilerini ispatlamaya ve isimlerini böyle ortaya koymaya çalışan gençler bunlar. Fakat ne kadar bir koza kurmuş olsalar bile açlık grevleri etkilemeye başlıyor; Roboski oluyor, sahaya geliyorlar, ama antrenmana çıkacak halleri yok. Bu süreçler biriktikçe, özellikle de deplasmana gittikleri zaman bir şekilde yansıyor. Karadeniz’den, İç Anadolu’dan bir takımla karşılaştıkları zaman Diyarbakır gerçeğinden soyutlayamıyorlar kendilerini.

Bağlar bir yere kadar mutlu bir spor belgeseli gibi gidiyor, maçlar kazanılıyor, fakat Roboski sonrası Denizli’ye gidildikten sonra bir kırılma yaşanıyor. Sporcularda bir özgüven eksikliği ve maça yenik başlama durumuna tanık oluyoruz.

Berke: Aslında, “Roboski oldu ve iki gün sonra maç kaybedildi” gibi değil de, o birikimin bir yansıması olarak anlatıyoruz. Her yıl olan bir şey bu aslında, aşılamayan bir engel. Federasyon onlara imkânlar sağlamış olsa bile takımın 2. Lig hayalinin gerçekleştiğini göremedik. Bölgenin en güçlü takımlarından biri aslında. Şöyle bir açıklama da yapmak lâzım: Çoğunluğunu Bağlar bölgesinin çocukları oluştursa da, Şırnak’tan, Batman’dan, Bingöl’den gelen ve burslu okuyan çocuklar da var. Aslında bir bölge takımı. Bazı çocuklar iyi oldukları zaman bazı kolejlerin ve takımların gözüne giriyor, daha iyi tekliflerle Bağlar’dan alınıyorlar. Gökhan Hoca’nın bir çabası da Bağlar’ın, o bölgenin gençlerinden oluşan bir takımı 2. Lig’e çıkarmak, sabit bir oyuncu kadrosuyla yola koyulup hedefe ulaşmak. Ancak çocukların ve ailelerin ekonomik açıdan ya da eğitim için başka bir alternatifi seçmeleri gerekebiliyor. Bu yüzden takım içerisinde de bir kopukluk yaşanabiliyor.

Anadolu Aslanları takımı üzerinden sermayenin sporun içindeki yerini de görüyoruz.

Melis: Anadolu Aslanları da oradaki her şey gibi beklenmedik bir şekilde, bir sezon başında ortaya çıktı. İnşaat şirketi sahibi emekli bir albayın, bir taraftan reklam yapmak için de kurduğu bir takım. Bölgenin en iyi oyuncularını yavaş yavaş kendi bünyesine toplamaya çalışıyor, Güneydoğu’dan dört-beş oyuncu alıyor, birçok oyuncuyu batıdan getiriyor. Bu, Bağlar ve Gökhan Hoca için müthiş gururlu ve hırslı bir mücadele, zira batı onların ayaklarına gelmiş oldu. İlk maçlarında yenilmelerine rağmen ikinci maçlarında yendiler, biz onu büyük bir zafer olarak gösterdik, çünkü gerçekten batılı bir takımı yenmiş kadar büyük bir sevinç hissettiler. Fakat şu da var, Anadolu Aslanları Güneydoğu’da olan birçok şey gibi büyük bir şaşaa ile başladı. Bir işadamının böyle bir şeye yatırım yapması aslında iyi bir şey. Ama sezon sonunda takımın oyuncularına paraları ödenmedi, adamın inşaatları durduruldu, bir senenin sonunda fos çıktı. Bu da esasında bölgede hem ekonomik hem de siyasi olarak bir şey yapmanın ne kadar zor olduğunu, Gökhan Hoca’nın işinin zorluğunu gösteriyor.

Berke: Kayapınar ve Yenişehir gibi başka belediyelerin ve özel okulların da basketbol takımları var. Fakat Anadolu Aslanları sürecinde bu işin bazen bir kişiye çok baktığına tanık olduk, Gökhan Hoca’nınki gibi bir basketbol sevgisi, inanç, sabır ve dirayet olmasa takımların dağılması çok kolay. Gökhan Hoca gerçek bir basketbol tutkunu, çocukları çok seviyor, onunla liseden beri çalışan bir oyuncusu “İki gün aksattığını görmedim” diyor. Biraz böyle kahramanlara da ihtiyaç var olumlu sonuçlar için.

Melis: Şırnak’a da gittik, Şırnak’ta da inanılmaz idealist koçlar var. Artık Şırnak bu işin yapılabileceği en zor nokta, Bağlar’a filan basketbolun Amerika’sı gibi bakıyorlar. Güneydoğu’da öyle imkânsızlıklar içinde bir şeyler yapmaya çalışan özverili antrenörler var ki, onlara da bir selam çakmak gerekiyor. Nasıl Gökhan Hoca batıdaki takımlara oyuncu gönderiyorsa, onlar da Gökhan Hoca’ya öğrenci gönderiyorlar. Basketbol sevgisi epey zengin Güneydoğu’da. Gökhan Hoca İzmir’den ya da batıdaki başka kulüplerden teklif alıyor, ama direnerek Diyarbakır’da kalmak istiyor. Çünkü orada doğup büyümüş, oranın meselelerini çok iyi biliyor. Şimdi bölgede başka bir takımda koçluk yapıyor, ama Bağlar’ın anlamının kendisi için hep farklı olduğunu söylüyor. Çünkü Bağlar’dan çocukları sokaklardan toplamanın, hapse düşmüş bir çocuğu basketbola bağlamanın hazzı tabii ki batıda normal basketbol oynayan çocuklardan alacağı hazdan farklı. Gökhan Hoca’nın oraya bağlı olması onun idealist kişiliğiyle ilgili.

2012’de Gökhan Hoca’nın ana akım bir gazetede “Taş değil, basket attı” başlıklı bir söyleşisi yayınlanınca krizli bir dönem yaşanıyor.

Berke: O olay çok hassas bir dönemde, açlık grevleri esnasında gerçekleşti. Önce cezaevindekiler vardı, sonra dışarıdan destek aldı, milletvekilleri dahil oldu. O süreçte gündem o kadar açlık grevi ve Kürtlerin talepleriyle yoğundu ki, Vatan gazetesinin yaptığı biraz iş karıştırmak oldu. Devlet söylemini ve gençlerin siyasetten uzaklaşmasını savunan bir haber gibi kodlandı. Taş atmak Kürt siyasi hareketinin sembolü olmuş bir eylem, gençlerin politik kimliğini biçimlendiren bir şey, devlete karşı mücadelelerinde belki de tek silahları. Direnişin sembolü olmuş bir şeyin yanlış gibi kodlanıp asıl çözüm basket atmakmış gibi gösterilmesi o hassas dönemde büyük tepki aldı. Orada açlık grevine destek olmuş milyonlarca Kürt varken taş atma eyleminin bir anda küçümsenmesi gerginlik yarattı. Ki, Gökhan Hoca böyle bir şey söylemedi, bölgeyi çok iyi bilen biri, kendisini de çok iyi ifade edebilen bir insan. Gazetecinin kendisi de daha sonra Gökhan Hoca’nın böyle bir ifade kullanmadığını ve o başlığı editörün koyduğunu söyledi.

Melis: Bir de belediyedeki bazı spor yöneticilerinin Gökhan Hoca’ya dair daha evvelden birtakım çekinceleri vardı. Gökhan Hoca orada bir Amerikalı gibi tamamen bireysel olarak varolmak istiyor, yaptığı işler zaten öyle, ama belediye bir kurum ve belediyenin bazı durumlarda bu bireyselliği çok fazla hazmedebildiğini düşünmüyorum. Sadece tek bir haberden dolayı değil, ama o başlık bardağı taşıran son damla oldu.

Genç sporcuların basketboldan beklentileri, günlük hayattaki tasaları, siyasetle ilişkileri nasıldı?

Berke: Biz oradayken çoğu üniversite öğrencisiydi. Genelde spor okuyorlar, ya antrenörlük ya da beden eğitimi öğretmenliği. Bazıları da KPSS sınavına hazırlanıyordu. Çocuklar dershaneden çıkıyor, antrenmana geliyor ya da antrenman saatleri KPSS hazırlığına göre ayarlanıyor. Hatta ilk yıl çekmeye başladığımız bir-iki oyuncu üniversite ya da KPSS sınavına hazırlanmak için bırakmak zorunda kaldı. Oradaki gençler bu süreci Türkiye’nin diğer illerindeki gençlerden farklı yaşamıyorlar. KPSS’yi verenler, okullara öğretmen olarak atananlar oldu. Biz oyuncuları İstanbul’daki ilk gösterime çağırmıştık, ama kendileri de basketbol takımı çalıştırdıkları ve turnuva dönemine denk geldiği için hiçbiri gelemedi. Takımda yoğunlaştığımız oyuncuların çoğu geleceklerini basketbol ve spor üzerine kurdu.

Melis: Oyuncuları filmde ne kadar siyasi ya da apolitik bulmuşsanız, öyleler. Tabii ki bölgedeki olaylardan etkilenmemeleri mümkün değil. Filme başlarken “acaba dağa çıkmayı isteyen bir oyuncu da olacak mı?” gibi düşüncelerle gitmiştik. Ama orada paralel bir evren de var; her şeyden bağımsız yaşamaya çalışan, dertleri spor, okul, iş, evlilik, aşk olan gençler sonuçta bunlar. Tabii ki mücadeleyi destekliyorlar, hemen hiçbiri batıya gelmedi, orada kalarak ve kendi bölgelerine hizmet ederek mücadele ediyorlar. Bunu kendi bildikleri şekilde yapıyorlar; siyaset, bildikleri ve kullandıkları bir dil değil.

Dil demişken, belgeselde hiç Kürtçe konuşmaya tanık olmuyoruz. Sporcuların anadilleriyle bağı ne?

Berke: Kürtçe konuşmuyorlar, bazıları evde anne ve babaları konuştuğundan anlayabiliyor, ama bizim tanık olduğumuz hiçbir ortamda, çekim yapıyor olsak da, olmasak da böyle bir iletişime rastlamadık. Bir arkadaşım “Keşke filmin bir yerinde bunu açıklayacak bir şey olsaydı” dedi, ama o da çok didaktik olacaktı. “Kürtler, ama Türkçe konuşuyorlar!” Bunu birçok izleyici görebiliyor ve büyük tablonun içinde anlamlandırabiliyor. Neden konuşmadıklarını biz biliyoruz, izleyici de biliyor. Bunu hazırlayıp bir yere “Biz de Kürtçe konuşamıyoruz” dedirtmek belgeselcilik tarzımız değil. Filmlerin hiçbir şekilde kendi başına bir kesinlik barındırdığını da düşünmüyoruz, dışarıyla çok ilişkisi olan filmler belgeseller. Belgesel bir noktayı açıklamaktansa soru sorarak bitiriyor: “Bu insanlar niye Kürtçe konuşmuyorlar?” Biz bu filmle bunu sordurttuk, cevabı da ortada, Türkiye’nin yakın tarihinde.

Bağlar Belediyesi’nin bir kız basketbol takımı da var, değil mi?

Berke: Kızlarda çok güzel bir ilgi var basketbola karşı. Gökhan Hoca’yla beraber kız takımını çalıştıran Remzi Hoca’yı da anmak gerekir, çok sevilen bir antrenör, çocukluktan yetiştirdiği ve milli takım kamplarına giden öğrencileri oldu. Belki sayıları erkekler kadar fazla değil, ama oradalar. Hatta dışarıdan gelenler de vardı. Gökhan Hoca’nın yardımcısı ikinci antrenör Esra Atakul’u da anmalı, o da şu an bir takımı çalıştırıyor, geçenlerde kendi gruplarında bölge şampiyonu oldular. Belki aileleri ikna etmek daha uzun sürüyordur, ama kız çocuklarının ilgisi çok yoğun ve önlerinde Esra Hoca gibi önemli rol modelleri de var.

“Doğuda bom bom bom, batıda lay lay lom” gibi siyasi sözler içeren epeyce rap müzik duyduk filmde.

Melis: O parçanın sahibi Ejder’le Bağlar sokaklarında tamamen tesadüfen tanıştık. O gün birkaç küçük çocuğu sokakta rap yaparken çekiyorduk, bize mutlaka Sersem MC ile tanışmamızı söylediler, derken Sersem MC ve Ejder geldi. Bize birkaç parça dinlettirdi, sonra nasıl olduysa kendimizi Ejder’in evinde bulduk. Evinde Roboski parçasını dinlettirdi, ablası, kardeşleri, annesi; hem çay içiyoruz hem rap dinliyoruz. Diyarbakır’da çok sağlam bir rap kültürü var, birbiriyle atışan onlarca rap grubu var, bunlar hafta sonları türkü bar gibi yerlerde ya da düğün salonlarında buluşuyorlar. Gerçekten sert ve altyapısı çok iyi şarkılar üzerinden rap yapıyorlar. Filmin müziğinin böyle olması gerektiğine kurgunun sonlarına doğru karar verdik, önce özgün müzik yapacak birkaç grupla konuştuk, sonra eşim “Niye Diyarbakır’dan rap’çileri kullanıyor musunuz?” diye sordu. Youtube’dan parçalarını zaten takip ediyorduk, filme de çok güzel oturdu.

Bağlar bir sene önce gösterime girse daha farklı bir şekilde algılanabilirdi, fakat siz kurgudayken konjonktür değişti ve ilk gösterimler filmin adının da göndermede bulunduğu batı ile doğu arasındaki bağların inceldiği bir döneme denk geldi. Spor üzerinden gidersek Amedspor’un ve Deniz Naki’nin gördüğü muamele malûm.

Berke: Filmi ilk kez Gökhan Hoca, ailesi ve oyunculara gösterdiğimizde, Gökhan Hoca “Bu iyi bir köprü olabilir, bizi anlatan bir film, bu görevi görmeli” diyordu. Biz de gerçekten Bağlar temasını bu köprü bağlantısıyla kurmaya çalıştık. 1 Kasım sonrasında, geçtiğimiz ocak ayında Sur’daki bomba ve silah sesleri arasında Diyarbakır’da bir-iki gün geçirdik. O zaman oyuncular “Biz eskiden buna inanıyorduk, ama şu anda batı da bizi görmek istemiyor, buraya bakmıyor, bizim de onlara artık onlara söyleyecek sözümüz olamaz” dediler. Ama biz yine de yakın geçmişi gösteriyoruz. Filmi izlerken, iki sene öncesi için bile “Aman o eski günler” diye epey bir nostalji yaşandı. Bu bağı kurmak yine mümkün olmalı, biz mümkün olan şeyi göstermeye çalıştık, yine bu bağı kurabileceğimiz her adımı atmalıyız. Film de buna aracı olabilir, İstanbul’daki ilk iki gösterime gelen ve yorum yapan insanlardan bunu hissettik. Hatta !f İstanbul’da Jüri Özel Ödülü aldık, jürinin açıklaması bile filmin ne kadar güçlü bir araç olabileceği konusunda bize güç verdi, bizi iyileştirdi. Tabii ki bir filmin doğrudan etkisi olamaz, ama en azından Bağlar Belediyesi basketbol takımıyla bir karşılaşma vesilesiyle oraya yeniden ve bambaşka bir gözle bakabilmeyi mümkün kılmayı amaçlıyoruz.

Melis: Bu filmin dağıtılmasında, gösterilmesinde, gösterimden sonra olabilecek tartışma ortamlarının yaratılmasında sinemacıların ve dağıtımcıların destek olmasını da bekliyoruz. Bu film hepimizin filmi, ne doğunun ne batının, Türkiye’nin filmi. !f tabii ki ilk adımdı, baglarfilm.org adresinde sitemiz var, facebook adresimiz var, insanlar bize ulaşabilirler. Türkiye’de belgeseli izleyiciye ulaştırmak kolay değil, ama mümkün. Bu bir takım işi, birtakım organizasyonlar ve kişiler bize destek verirse neden yapmayalım? Her kesimden insanın seyredebileceği bir film Bağlar, gençlerin yaşlıların, milliyetçilerin, demokratların… Bir şekilde etrafta olması lâzım.

Söyleşi: Yiğit Atılgan – Neyir Özdemir

Express, sayı 142, Nisan 2016