Başkanlık, Napolyonculuk ve “Yaşasın Sucuklar”

 

32013 yılından beri uluslararası ve ulusal ölçekteki gelişmeler solun muhakeme biçimini de ister istemez etkiliyor. Türkiye siyasal yaşamında belirgin özgünlüğe sahip AKP gibi bir öznenin inişli çıkışlı seyri şimdiye ve geleceğe dair öngörüleri bulanıklaştırıyor; (değişen açılımlar veya ittifaklar gibi) kararsızlık hali kartların yeniden karılmasına yol açıyor. “İstikrar” sözcüğünü siyasetinin dinamosu haline getiren AKP’nin istikrarsızlıklar eşliğinde kökleşen iktidarı, olağan akışında ilerleyen tüm toplumsal ilişkilere baskın geliyor. AKP’nin de etkilendiği, ancak devlet iktidarının imkânlarıyla yönlendirebildiği kararsızlık hali odak ayarını bozuyor. Sermaye ve hukuk alanından iki olayı inceleyebiliriz:

AKP’nin 2010 anayasa referandumunda katma değer üreten sermaye fraksiyonu ile giriştiği söylemsel mücadeleye (“Bu ülkeyi sermayenin hegemonyasına terk etmeyeceğiz”) odaklananlar, Altay Tank projesinin havuz sermayesi bileşeni Ethem Sancak’ın BMC firmasına ihale edileceğini düşünürken, tasarım aşaması 500 milyon dolar, üretim bedeli 3 milyar dolarlık ihale Koç Grubu’na verildi. Daha sonraki bir konuşmasında Ali Koç, AKP için “Hükümetimiz bizlere Cumhuriyet tarihinin en önemli programlarını, teşviklerini yetiştiriyor. Hiçbir dönemde sanayicilere bu imkânlar sunulmamıştı” demişti.

Can Dündar ve Erdem Gül’ün tutuksuz yargılanmaları hakkında verdikleri karar nedeniyle AKP ile gerilen, yandaş yazarlarca “paralel” ve “işbirlikçi” ilan edilen Anayasa Mahkemesi, Cizre, Sur ve sokağa çıkma yasaklarının uygulandığı diğer bölgelere ilişkin Tahir Elçi ve Meral Danış Beştaş tarafından alınması istenen “tedbir kararları”nın reddine karar vermişti. Sokağa çıkma yasağına ilişkin tedbir talebini toplam on iki kez reddeden Anayasa Mahkemesi Başkanı, bir konuşmasında “sokağa çıkma yasakları” konusunda yapılan başvuruların AYM tarafından reddedilmesini örnek göstererek “devletin milli güvenlik politikası çerçevesinde karar verdik” demişti.

Erdoğan’ın sözleri veyahut AKP iktidarındaki bir öyle bir böyle olay akışına odaklanarak bu iki kritik durum yorumlanmaya kalkıldığında, ilk veri ya şizoid-paranoid ya da salınımlı bir iktidar profili ile karşı karşıya olduğumuzdur. Bu da açıklamaları birbirini tutmayan, parti-içi ve bürokrasi tutumlarının süreklilik arz etmediği iktidar yapısını anlamlandırmaya çalışan uğraş olarak somutlaşır ve söz söyleme çabası bir noktadan sonra açıklamaların istikrarı oranında sözleri anlamlandırır. Antonio Gramsci’nin konjonktürel görüngüler dediği, ufku anlık olmaktan ileriye gitmeyen olaylara kilitlenmeyi kaçınılmazlaştırır.

Ne var ki, AKP’nin sermaye fraksiyonları ile gerilimlerinden parti içi çelişkilerine, anayasa programından başkanlık tartışmasına dek uzanan seyrinde, Erdoğan’ın ve AKP kurucularının —parti elitlerini çağırdığı isimle “erdemlilerin”— kişisel hırsları belirleyici olsa da, düğüm noktası, tarihsel blokun yapısında saklıdır. Parti-içi tartışmaların sınırı anayasa değişikliğinin sınırından, başkanlık ve başkanlık için plebisitin sınırı Saray’ın özel ajandasının sınırından bağımsız değildir. Özneler arası nüanslar olmasına karşılık her öznenin konumlandığı tarihsel blokun yapılanma süreci, bilhassa devlet biçiminin dönüşümü üst-belirleyendir. AKP iktidarının sözü geçen“düğümü” çözme biçimi “Gordion düğümü”nü çözercesinedir. Şiddet kapasitesi ile sorunların üstesinden gelmeye yönelmesi de blokun iç-çelişkilerinden kaynaklıdır.

Bu bağlamda iki tez dillendirebilir. Birinci ve güncel olana göre, başkanlık ve anayasa değişikliği tarihsel blokun yeniden yapılandırılmasına ilişkin yapısal bir cevaptır. Bu da kendi içinde ikiye ayrılacak olursa, bu süreç ne darbe ne de fiilî başkanlıktır. AKP tarafından veya karşı taraftan bakarsak tarihsel mahiyetine uygun olarak diktatörlük biçimidir. İkinci tez, Saray merkezli okumada başrolün Erdoğan’da olduğu gerçeğinden hareketle diktatörlüğün Bonapartist bir veçhesinin olduğudur. Ancak bu veçhede şabloncu bir 18 Brumaire yorumuyla yetinmeyeceksek, tabanın desteğini sağlama noktasında o zamanın “sucukları”nın bugün adı Kiralık İşçilik olan emek rejimi düzenlemesiyle dolaysız ilişkisini de tespit etmek gerekir. Bu iki tezin kesişim kümesi, tarihsel blokun yeni durumuna ilişkin ideolojik ve ekonomik kesişimi de belirginleştirecektir.

Darbe vs Darbe

“Darbe” ihtimalini ilk dillendiren isimlerden biri ve en popüleri Murat Belge’ydi. Verdiği mülâkatta (2014 yılında) darbeye Cemaat ve AKP ayrılığı üzerinden işaret etmiş, ast-üst hiyerarşisinin geri plana atıldığı 27 Mayıs tipi bir darbe olabileceğini dile getirmişti:

“27 Mayıs’tan sonraki olaylarda (12 Eylül darbesi gibi) bizim asker hiyerarşi içinde davranmayı seçmişti, ama 27 Mayıs hiyerarşiye de karşıydı. Çünkü üst rütbeliler siyasi iktidara karşı bir şey yapmayı düşünmüyorlardı. Şimdi tekrar 27 Mayıs’a dönüş olabilir. Böyle bir ihtimal ‘yok’ denilip, silinip atılacak şey değil. Endişe verici ölçüde benzerlikler var. Erdoğan’ın ordunun tümüne hakim olduğu yanılsamasına kapılmaması lâzım.” (Murat Belge, 6 Ocak 2014)

Darbenin dış kaynaklı olacağı üzerinde duran Belge, “2002’de seçim kazanıp geldiğinde dış dünyanın ‘Sakın ha ilişmeyin’ dediği bir ortam yaratmıştı Erdoğan, ama bu son birkaç yıldır, Ortadoğu’da yaptıkları ve Batı hakkındaki konuşmalarıyla onu sildi” demişti. Darbeyi demokrasinin karşısına koyan Belge, AKP’nin ordunun teamülleri ve rutiniyle oynamasına karşılık böyle bir riskin olduğuna işaret ediyordu.

Belge’yi darbe okumasına iten AKP’ye ilişkin pozitif veya negatif görüşleri değil, aksine, toplumsal formasyonu “devlet / sivil toplum” ikiliği ile okuma prensibidir. Şerif Mardin’in otantikleştirilmiş yorumuyla “merkez / çevre” ikiliğinden uzak olmayan muhakeme biçimi aracılığıyla Belge,  darbeyi, AKP’nin sivil toplumun temsilcisi olarak devlet içindeki ceberutlarla uğraşmasının zorunlu sonucu olan ihtimaller dâhilinde belirtiyordu.

Murat Belge’nin devleti/merkezi homojenleştirerek tarihsel ve toplumsal çelişkileri teke indirgediği sınıfsız okumasıyla vardığı darbe sonucu, sürekli kaçtığı orduyu tekrar merkeze alan bir siyaset okumasıyla malûldür. Nitekim, kendisi darbe ihtimalinde “Batı” ve “dış dünyayı” anarak küresel hegemonların kukla oynatıcılığı klişesine de kıyısından köşesinden bulaşmış oluyordu.

Darbenin siyasetteki başka bir versiyonu —AKP’den ziyade— Saray’ın siyasal gücü yoğunlaştırmasının ve bunu parlamenter siyasete yansıtmasının darbe olarak görülmesidir. Belge’nin orduyu merkeze aldığı yorumlama, bu versiyonunda Saray’ın merkeze alındığı, siyasal çelişkilerin Saray ekseninde teke indirgendiği süreçtir. Propaganda açısından Saray’a simgesel kifayet kazandırma uğraşı, “sivil darbe” yorumlarıyla sapmaya neden olmaktadır.

Saray’ın özdeş figürü Erdoğan’ın hamlelerini 7 Haziran seçimlerinin sonrası eşliğinde “darbe” olarak okumak iki kez siyasetin gündemine düşmüştür. Birincisi, yeterli çoğunluğa ulaşamayan AKP’li bir kompozisyonda Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın CHP’ye koalisyon kurdurma görevini vermemesidir. İkincisi, Başbakan Davutoğlu’yla görüşmesinden sonra partinin olağanüstü kongreye gitmesidir.

7 Haziran’dan sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan CHP’yi görevlendirmeyerek sivil darbe yapmamış, Anayasa’da tanımlı takdir yetkilerinden birini kullanmıştır. Anayasa’nın ilgili 116. maddesi açık bir şekilde inisiyatif yetkisini kelime oyunu (-ebilir) ile Cumhurbaşkanı’na tanımıştır:

  1. Türkiye Büyük Millet Meclisi seçimlerinin Cumhurbaşkanınca yenilenmesi

MADDE 116: Bakanlar Kurulunun, 110’uncu maddede belirtilen güvenoyunu alamaması ve 99’uncu veya 111’inci maddeler uyarınca güvensizlik oyuyla düşürülmesi hallerinde; kırk beş gün içinde yeni Bakanlar Kurulu kurulamadığı veya kurulduğu halde güvenoyu alamadığı takdirde Cumhurbaşkanı, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanına danışarak, seçimlerin yenilenmesine karar verebilir.

Aynı şekilde Cumhurbaşkanı’nın görevlerini sıralayan 104. maddede açık bir şekilde, “Türkiye Büyük Millet Meclisi seçimlerinin yenilenmesine karar vermek” ibaresi yer almaktadır. Keza Erdoğan’ın başkanlık provalarını yaptığı ve siyasal gücünü resmettiği Kabine’yi Saray’da toplama mizanseni yine 104. maddedeki “Yürütme”ye ilişkin “Gerekli gördüğü hallerde Bakanlar Kuruluna başkanlık etmek veya Bakanlar Kurulunu başkanlığı altında toplantıya çağırmak” yetkisi dâhilinde gerçekleşmiştir.

Erdoğan, çokça dile getirildiği şekilde “anayasayı askıya almış” veya görev ve yetkileri bağlamında “anayasal sınırların dışına çıkmış” değildir. Tam tersine, Erdoğan’ın anayasayı ihlâl ettiği ilgili madde “tarafsızlığı”na ilişkin 103. maddedir. And içmesinin tanımlandığı maddede “üzerime aldığım görevi tarafsızlıkla yerine getirmek için bütün gücümle çalışacağıma” sözünün dışında mitinglerde ve konuşmalarda “terörle mücadele”, “paralel yapıyla mücadele”, “dindar nesil” vb. temalar etrafında istikrar vaat etmektedir.

“Sivil darbe” olarak görülen eylem ve işlemin kendisine müsaade eden 1982 Anayasası’dır. Hukukî perspektifinden “güçlü devlet geleneği” tezi esas alınarak yazılan anayasa esasen anayasal alanın ötesinde siyasal alanı içeriklendiren, anayasaya da ruhunu üfleyen devlet biçiminin dönüşümünün sonucudur.

Devlet biçiminin adı

Yürütmenin mutlak güçlendirilmesi, Thatcherizm, Reaganizm, Özalizm gibi isimlerle kişileştirilen neoliberal hukuk ve devlet ilişkisinin tezahürleridir. Atlantik Fordizmi sonrası emek politikalarındaki ve emeğin anayasal haklarındaki törpülemeye karşı tabandan gösterilecek reaksiyonu etkisizleştirme hedeflenmekteydi. Bob Jessop’ın ifade ettiği üzere “Atlantik Fordizmi zamanında solu, kendisi yoluyla güç dengesinin örgütlü emek tarafına doğru bükülebileceği sol eğilimli Keynesyen bir refah devleti projesi açısından düşünmenin bir mantığı var”dır (Praksis (1), 2001, 136-148). Neoliberal dönüşümle birlikte sınıfsal gerilimlere bariyer olması amacıyla devlet iktidarının güçlendirilmesine odaklanıldı: Otoriter Devlet Biçimi.

Liberallerin şimdiki zaman çekimiyle “Türkiye otoriterleşiyor” dediği otoriterleşmenin andığımız türden bir otoriterleşme ile yakından uzaktan ilgisi yoktur. Liberal epistemoloji, Weberci bir otorite (Herrschaft) tipi eşliğinde kişisel davranışlardan kaynaklanan modeli merkezine alır. AKP’nin şeklî burjuva parlamenter sınırların dışına çıkması Erdoğan’ın veya başka bir kişinin edimleriyle anlamlı hale getirilmeye çalışılır. Bu nedenle “Erdoğan’sız AKP” / “Erdoğan’sız Türkiye” minvalindeki analizlerdeki demokrasi cilası atılmış normalleşme beklentisi boşuna değildir.

Marksist devlet teorisi bağlamında “otoriter”lik, devlet aygıtlarının birbirine karşı otoriterleşmesi ile sınıf tabanlı hareketlere karşı gösterdiği iktidar şiddeti anlamında otoriterleşmesidir. Nicos Poulantzas’ın 1978 yılında kavramsallaştırdığı otoriter devlet biçimini —Jessop gibi— belli ana başlıklarda toplayabiliriz:

  1. Siyasi iktidar, yasamadan yürütmeye devredilir. Yürütme ise demokratik iç-işleyişe sahip kurumsal yapılar yerine çekirdek bir kadronun, başbakanın veya devlet başkanının elinde yoğunlaşır.
  2. Yasama, yürütme, yargı arasındaki teknik ayrım ortadan kalktıkça hukuksal ilişkilerin yeniden düzenlenmesini gerektirir ve şahsileştirilmiş düzenlemelerin artışına yol açarak “hukuk devleti”ni içerik ve biçim yönünden zayıflatır.
  3. Hukuk devleti zayıfladıkça, kamu bürokrasisinde veya dışındaki faillerin eylem alanları değişmeye başlar. Siyasi partilerin yönetime talip olma, karşı-hegemonyanın örgütlenmesi gibi temel işlevleri yitime uğrar ve çoğulcu demokrasinin güç merkezi olarak algılanmaktan uzağa düşmeye başlarlar. Devlet iktidarı, kendisi dışındaki tüm siyasi failleri rakip bir projenin uzantısı olarak anti-demokratik ve yasadışı göstermeye gayret eder.
  4. Siyasi partilerin mahiyeti yitime uğradıkça “siyaset yapma” işi de sekteye uğrar: Belirli bir program ve plan etrafında uzlaşma, ittifaklar geliştirme, bu yolla siyasal uzama dahil olma, devlet iktidarını seçim gibi yasal mekanizmalarla sarsma/ele geçirme süreçleri tıkanır. Müesses nizamı ideolojik ve ekonomik düzeyde yeniden-üreten partiler, farklı seçim programları geliştirerek devlet iktidarına talip olur; bu da “demokrasiye” çoğulculuk vasfı katarak meşrulaştırma sürecini besler. Ne var ki, yürütmenin kuvvetlendiği bir formasyonda, konjonktürün meşrulaştırılması bizzat egemen kitle partisi tekelindedir.
  5. Devlet iktidarının devlet aygıtlarına hükmedebilme kapasitesiyle orantılı, siyasi iktidarın (ideolojik) meşruiyetini başka kitlesel-eğitsel birimler sağlar: İdeolojik egemenlik okul ve üniversitelerden ziyade medya ve enformasyon sektörünün görev alanı içinde tanımlanır. Medya kuruluşları, semboller yaratarak, var olanı ters düz ederek veya gündemler oluşturarak toplumsal mobilizasyon sağlamaya çalışır. Bu, devlet iktidarına doğru bir hareketlenme olabileceği gibi, iktidarın çizdiği rotaya uygun bir hareketlilik de olabilir.
  6. Müesses nizamın devamlılığı için yeni yönetim teknikleri devreye sokulur: Neoliberal meşruiyet biçimlerini sürdürmek amacıyla seçim dışında plebisiter veya her şeyi referanduma açma gibi popülist rıza teknikleri güçlendirilir. Tabanın özdeşlik seviyesine ve seçim başarılarına güvenerek, devlet aygıtlarını yeniden yapılandıracak hukuksal ve teknik düzenlemeler, seçmen refleksi temel gösterge kabul edilerek onaya sunulur.
  7. Devlet iktidarın devamlılığında iktidarın yasal şiddetinin dışında muhalif taban hareketlerini bastırmak için imtiyazlarla korunan ve teşvik edilen “iktidar şebekeleri” yaratılır. Bu şebekeler bürokraside kilit pozisyonlarda olanlarla iktidar yandaşları arasında maddi ve ideolojik ilişkiler ağı kurmaya yarar.

[Nicos Poulantzas, “The Decline of Democracy: Authoritarian Statism”, State, Power, Socialism içinde, çev. Patrick Camiller, Verso, 2000, s. 203-247]

[Bob Jessop, “On the Originality, Legacy, and Actuality of Nicos Poulantzas”, Politics: Surveys and Debates for Students of Politics içinde, Polity, 1983]

Liberallerin gözlükleri arkasından AKP’nin sergilediği olağanüstü otoriter eğilimler, neoliberalizmin olağan işleyişinin sonucudur. Poulantzas’ın devlet modeli yürütmenin güçlenmesi (cumhurbaşkanlığının yetkilerini işletmesi), plebisit tekniklerinde artış (anayasa referandumları), iktidarın şiddetinin artışı (sokağa çıkma ve özel askerî güvenlik bölgeleri), iktidar şebekelerinin çoğalması (Osmanlı Ocakları, Ensar gibi kurumlar) gibi başlıklarda günümüzle uyuşma halindedir. Ancak, iktidar partisinin devlet partisi haline gelmesine, çoğulcu parlamenter sistemde en yüksek oyu alan partinin parlamenter sistemin mekanizmalarıyla sınırlandırılamamasına açıklama gereklidir.

Fiil’siz Başkanlık

Çarpıcı bir örnek olarak Erdoğan ve Davutoğlu arasında 4 Mayıs’ta gerçekleşen görüşme verilebilir. Görüşme sonrası Davutoğlu’nun istifası beklenirken başbakanlığa devam etti ve partiyi olağanüstü kongreye götürdü. Burjuva demokrasisi teamülleri dışında görünen cumhurbaşkanının başbakanı bir tür sürgün durumuna düşürmesi, aynı zamanda ikinci “sivil darbe” okumasıdır. Görüşme sonrasında, Abdülkadir Selvi ve Murat Yetkin gibi isimler gelişmeleri fiilî başkanlık şeklinde okumuştur:

“Cumhurbaşkanı Erdoğan-başbakan Davutoğlu ilişkisinde ‘güçlü lider-çalışkan başbakan’ modeli vardı. Davutoğlu’ndan sonra başbakanlık görevini üstlenecek isimle Cumhurbaşkanı Erdoğan ilişkisinde yeni bir model ortaya konulacak. Kimi teknokrat başbakan olacağını, kimi uyumun ön plana çıkacağını söylüyor. Ama şu gerçek ki, fiilî başkanlık sistemi uygulanacak.” (Abdülkadir Selvi, 5 Mayıs 2016)

İktidara yakın ya da daha mesafeli duran kesimlerce sınırlandırılamaz bir Saray okuması üzerinden fiilî başkanlığın 4 Mayıs görüşmesi ile yeşerdiği fikri yer kazanmıştır. “Fiilî başkanlığa geçildi” analizleri siyasi sinopsis olarak AKP iktidarının bu noktadan sonraki rotasını görmeye yarayan başlangıç noktası mertebesine taşınmıştır.

Fiilî başkanlık sistemindeki fiilî ifadesi “de facto”, yani “de jure” (yasal) olanın dışındaki pozisyona işaret etmektedir. Yasalarla tanımlanmadığı halde, başkanlığın Saray kuvveti eşliğinde yürürlüğe konduğu savlanmaktadır. Öncelikle, Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı olduğu dönemde, cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi için gidilen 2007 Anayasa Referandumu’yla birlikte zaten yasal statüye kavuşmuş, lâkin adı konmamış başkanlık modeliyle yaşamaktayız. Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi ve aynı zamanda başbakanın varlığının devam ettiği model, yarı-başkanlık modelidir.

[AKP’nin daha önce anayasa taslağını hazırlattığı anayasa hukukçusu Ergun Özbudun da Türkiye için şu anda klasik bir parlamenter sisteme de sahip olmayıp parlamenter ve yarı başkanlık arasında bir karma sistem olduğunu, 2007 anayasa değişikliğiyle yarı-başkanlığın iki özelliğinden birisi olan başkanın doğrudan doğruya halk tarafından seçilmesi kriterinin gerçekleştiğini belirtmişti. (“Yarı-başkanlık, başkanlıktan daha sakıncalı”, Vatan, 21 Mayıs 2012)

Fransa’da V. Cumhuriyet sisteminde, cumhurbaşkanının merkezî rolünün meşruiyeti, 1962’deki anayasa değişikliğinden beri, doğrudan genel oy tarafından seçilmesinden kaynaklanmaktadır. Fransız modelinde cumhurbaşkanının “anayasanın koruyucusu olma”, “hakemlik rolünü üstlenme”, “ulusal bağımsızlığın, ülke bütünlüğünün ve anlaşmalara saygının teminatı olma rolü” olmak üzere anayasal sistem içindeki konumu üç kategoridedir. Güçlendirilmiş cumhurbaşkanı olmasına karşın “tekçi devlet” modeli çerçevesinde parlamenter sisteme bağlı kalınmıştır.

Bu modelde güçlü cumhurbaşkanı ile başbakan yürütmenin iki kanadını oluşturur ve kişisel özelliklerinden bağımsız cumhurbaşkanı baskın siyasal figürdür. Güçlendirilmiş cumhurbaşkanı gerekli gördüğü durumlarda başbakanı görevden alabilir. Fransa’da 2007’de Nicolas Sarkozy’nin cumhurbaşkanı seçilmesinin ardından cumhurbaşkanının yetkileri üzerinden “üst başkan/yüksek başkan” yakıştırmaları kullanılmıştır. Benzer yetkileri cumhurbaşkanı François Hollande da kullanmıştır. 2014 yılında Hollande, Sosyalist Parti’nin yerel seçimlerde uğradığı başarısızlıktan dolayı Jean-Marc Ayrault başkanlığındaki hükümeti görevden almıştır.

Yarı-başkanlık veya literatürde anılan “hyper-presidential” (hiper başkanlık) tipi Türkiye için uzak olmayan 2007 anayasa değişikliğinden bu yana uygulamada olan bir yönetim modelidir. Dikkat edilirse, Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olarak görevlerini son raddesine kadar kullanması, daha önceki cumhurbaşkanlarının dikkat ve imtina ettiği devlet teamüllerine uymaması nedeniyle anlamlandırılmaya çalışılmıştır; bu da ya “darbe” ya da “fiilî başkanlık” adlandırmalarına dek uzanmıştır.

Ayrıca, fiilî başkanlık yorumunu boşa çıkaran bir olgu, başkanlık sistemlerinde başkanların sınırsız ve sorumsuz olması değil, ya parlamento ya da yargı mekanizmaları ile denetlenerek siyasal hareket alanının belirginleştirilmesidir. Fransa modelinde güçlendirilmiş cumhurbaşkanı ve parlamentonun yürütmeyi etkileme araçları zayıflatılmış olmasına karşın, hükümetin parlamento karşısında siyasal sorumluluğu ve yürütmenin de parlamentoyu fesih yetkisi varlığını sürdürmektedir. Bununla birlikte, III. ve IV. Cumhuriyet rejimlerindeki istikrarsızlığa ve aşırılıklara tepki olarak, yasama yetkisi ve parlamentonun yürütmeyi denetim araçları, hükümetin istikrarını ve otoritesini korumak için iyice sınırlanmıştır. “Ölçülü parlamentarizm” (le parlementarisme rationalisé) olarak adlandırılan modelin özellikleri şunlardır:

  1. Hükümetin siyasal sorumluluğu yöntemlerinin ölçülü hale getirilmesi: III. ve IV. Cumhuriyet rejimlerinde, hükümetin siyasal sorumluluğuna ilişkin yöntemlerin belirsiz ve uygulanamaz niteliği, istikrarsızlık unsuru yaratmıştı. Hükümetler, basit bir yasa tasarısında yeterli çoğunluğu sağlayamadıkları durumda bile istifa etmişlerdi.

1958 Anayasası, hükümeti düşürebilmesi için parlamentonun, güvensizlik önergesi üzerine, üye tam sayısının salt çoğunluğu ile açıkça güvensizlik oyu vermesi gerekliliğini öngörmüştür (m.49/II). Ayrıca anayasa, hükümetin, parlamentoda oylamaya sunmadan da yasa çıkarabilmesine olanak tanıyan bir düzenleme öngörmektedir. Hükümet, tasarı hakkında siyasal sorumluluk üstlendiğini ilan eder ve 24 saat içinde de bir güvensizlik önergesi verilip de kabul edilmezse tasarı yasalaşmış olur (m.49/III).

  1. Yasama etkinliğinin ölçülü hale getirilmesi: Yasama etkinliğini sınırlamak için çeşitli mekanizmalar kullanılmıştır. Anayasa, yasama alanını sınırlı olarak belirlemiş (m.34) ve Anayasa Konseyi’nin denetimine tabi kılmıştır (m.61). Ayrıca, hükümetin yasa önerilerinin kabulünü kolaylaştırıcı çeşitli yöntemler getirilmiştir. Gündemi belirleme yetkisi (m.48). Hükümet isterse, konuyu görüşen parlamento, sadece hükümetin değişiklik önerilerini dikkate alarak tasarının tümünü veya bir kısmını oylayabilir (vote bloqué [m.44/III]). Kamu gelirlerini azaltıcı kanun ve değişiklik önerisi yapılamaz (l’irrecevabilité financière [m.40]).

[Onur Karahanoğulları, “Fransa Karşılaştırmalı Hukuk-Yönetim Çalışması”, Kamu Yönetimi Ülke İncelemeleri içinde, İmge Kitabevi, Ankara, 2009]

Türkiye’de ise cumhurbaşkanının özel bir durumu bulunmaktadır; kontrol edecek veya denetleyecek mekanizmaların dirençleri minimum seviyeye indirgenmiştir. Bu bakımdan fiilî başkanlık gibi kontrol ve denge sistemini oluşturacak parlamento-içi yollar sıfırlanmaya çalışılmaktadır. Meclis’teki dokunulmazlık tartışmaları ve iktidar partisinin kendisi de dahil olmak üzere formel siyasetin AKP eliyle tıkandığı ortam, siyasal krizi tetiklemeyi amaçlamaktadır.

Süreci okumak için yol gösterici sözcük aranıyorsa, bu “darbe” ya da “fiilî başkanlık” değil, “kriz” olacaktır. Çünkü gerilim ve çelişkileri de kapsayan kriz koşulları, bir ilişki biçimi olarak siyasi özneleri ve toplumsal sınıfları kesmektedir. Bu bakımdan, AKP’nin/Erdoğan’ın gidişatında üzerinde durulması gereken, krizin nasıl bir tabloya yol açacağıdır. Girişte belirttiğimiz üzere, ikinci tezimiz kriz üzerinden diktatörlüğün aktüel sureti ve bunu besleyecek emek rejimi düzenlemesidir.

Körfez “sermayesi” ve Tarihsel Blok

AKP’nin “hegemonik” bir özne olarak ortaya çıktığı belirtildiğinde veya çeşitli gelişmeler karşısında AKP analizlerinde “ideolojik hegemonya kuruyor” şeklinde bir cümle geçtiğinde, gözetilmesi gereken tarihsel blokun yapısıdır. AKP’nin ekonomik ve ideolojik kolonlarını sağlayan fraksiyonların her biri siyasi ya da toplumsal öncüllere sahiptir. Milli Görüş’ten, merkez sağdan, milliyetçilerden, liberallerden geniş bir yelpazeye sahip iktidar partisinin üzerinde bulunduğu sınıfsal zemini, bu öznelerin üretim ilişkilerindeki ve toplumsal ilişkilerdeki pozisyonları belirlemektedir.

Erdoğan’ın konuşlandığı ideolojik koordinatların maddiliğini sağlayan sınıf çıkarlarıdır ve majör siyasette gösterilen tepkiler, sınıfsal reflekslerdir. TÜSİAD’la ve Koç’la siyasal düzlemde kavga içindeyken ekonomik ilişkilerinin devam etmesine karşılık, canciğer olduğu TUSKON’u, Boydak’ı, İpek Grubu’nu siyasi saiklerle ekonomik düzeyde tasfiye etmesi iktidarın maddi zeminini sağlamlaştırmaya yönelik operasyonlardır. AKP iktidarının ideolojik dokusunun da belirleyici olduğu bu sürecin uluslararası boyutu da mevcuttur.

AKP’nin Batı sermaye blokuna ve siyasi temsillerine Suriye ve Ortadoğu dahil pek çok konuda direnç noktaları oluşturabilmesinin alâmet-i farikası, Körfez “sermaye”sidir. Körfez “sermayesi” yazarken sermaye ifadesini tırnak içinde kullanma nedeni öncelikle Karl Marx’ın Kapital’in ilk cildinde sermayeyi tanımlarken söylediği üzere bir “ilişki” biçimi olması, akabinde, Ali Murat Özdemir’in Kolektif Emperyalizm (İmge, 2014) çalışmasında belirttiği üzere, Körfez “sermaye”sinin siyasal temsilinin özgünlüğüdür. Başlı başına bir yazı konusu teşkil eden Körfez-AKP ilişkilerinde, bu yazıyla ilgili husus, anayasa-başkanlık-iktidar profili hattında Körfez’in etkisidir.

Körfez “sermaye”sinin temsili 2010 yılından sonra iç ve dış siyasette artmıştır. AKP iktidarı, Batı ittifakını karşısına aldığında ve iktidar blokunun bir zamanlar parçası olan sermaye gruplarına saldırdığında sırtını Körfez “sermaye”sine yaslamakta, Körfez’in doğrudan yabancı yatırımlarla girişi kadar, siyasal İslâm üzerinden ideolojik doku uyuşması da AKP-Körfez ilişkisini güçlendirmektedir. Devlet iktidarının sermaye gruplarını doğrudan kayyım gibi tekniklerle kontrol altına alması bir tür “devlet kapitalizmi” başlığında değerlendirilebilir. Körfez “sermaye”sinin temsilinin etkisi bu noktada cisimleşir: Körfez “sermaye”si siyasal olan ile ekonomik olan arasındaki kurumsal ayrımın zayıf olduğu, birikimin piyasa koşullarına değil, Emirliğin siyasal kararlarına bağımlı olduğu düzlemde hareket etmektedir. Temsilinin güçlü olduğu Türkiye’de de söz konusu eğilimi desteklemesi çok olağandır.

Körfez’in siyasal temsili başkanlık modellemelerine tesir ederek yürütmenin aşırı güçlendirilmesini ister ve “Emirlik tipi” olarak anabileceğimiz bir momente iter. Ali Murat Özdemir bu durumu şöyle özetlemiştir:

“İktidar bloku içerisinde Körfez sermayesinin yüksek temsiliyeti bulunmaktadır. Onların iş görme usûlleri, onların Türkiye’ye yönelik uluslararası politika talepleri ve onlarla bağlantılı diğer kültürel unsurlar için hayırlı olacağını söyleyebileceğim bir başkanlık modeli var kafalarında. Bu kimselerin ihtiyaç duyduğu başkanlık modeliyle bu kimselerin Türkiye içerisindeki temsilcilerinin hülyaları örtüşüyor ise ne mutlu, ona bir şey diyemem. Türk tipi olduğu söylenen bu modele emirlik tipi demeyi uygun bulmamın sebebi de budur. Emirlik tipi olsun olmasın, Türk tipi olmadığı kesindir.” (Ali Murat Özdemir, Politik Yol söyleşisi, 11 Nisan 2016)

Körfez sermayesinin temsilini kuvvetlendiren uluslararası doğrudan yabancı yatırımlara ilişkin ampirik not düşerek devam edelim:

unnamed

 

 

 

unnamed-1

 

 

 

 

Körfez “sermaye”sinin niceliksel boyutu siyasi temsil bağlamında niteliğini de belirlemekte ve yeni değerlenme alanı olarak görülen Türkiye ile olan ilişkileri kökleştirmeyi istemektedir. Türkiye’deki iktidar profilinin diktatoryal bir suret kazanmasında tarihsel blokun mevcut yapısına eklemlenen Körfez “sermaye”sinin pozisyonu özel olarak incelenmelidir.

Tarihsel blok içinde Batı belirlenimli sermaye fraksiyonları ile Körfez “sermaye”sinin karşılaşmasının yarattığı gerilimler, AKP özelinde çelişki olarak belirmektedir. AKP’nin bu çelişkileri aşmak için güçlendirilmiş cumhurbaşkanlığından daha fazlasına ihtiyacı bulunmaktadır. Devlet iktidarının gerilimler ve fraksiyonlar arası çelişkileri içeriden ve dışarıdan en az hasarla atlatması için Erdoğan’ın şahsiyetinde monoblok bir iktidar yapısının oluşturulması kaçınılmazlaşmıştır.

Monoblok yapı, sermayenin hareket serbestliği açısından önemlidir. Kulis haberi olarak düşen Erdoğan-Davutoğlu gerilimine yol açan hazine garantisi anlaşmazlığı bu kapsamda değerlendirilebilir. Sağlık Bakanlığı’nın şehir hastaneleri, 3. Havalimanı, 3. Boğaz Köprüsü, Avrasya Tüp Geçit Projesi, Kanal İstanbul, İzmit Körfez Geçiş Köprüsü gibi 1 milyar dolardan fazla mega projelerin hayata geçirilmesi amacıyla 2014 yılında yüzde 100 hazine garantisi uygulamasına geçildi. Davutoğlu ve benzer düşünen ekonomi heyetinin Hazine’nin yükünü hafifletmek için dev projelerdeki garanti miktarını yüzde 100’den yüzde 80’e düşürme girişimi Saray tarafından alınan tedbirlerle durduruldu (Hürriyet, 8 Mayıs 2016). Sermaye birikiminin sürekliliği kadar Saray’ın faşist mimari estetikle örtüşen büyüklük ve kalıcılık arzusu, projelerin istikrara kavuşturulması açısından önemlidir.

Bu olaylar ışığında “düşük profilli başbakanlık” / “başbakanın kim olacağı” gibi kısır tartışmalardan ziyade iktidar profilinin ne tip bir diktatoryal-faşizan rotaya kayacağı öncelikli sorunsaldır. Bu süreci fiilî başkanlık şeklinde değerlendirebilecek formel başkanlık denge ve denetleme sistemleri şu anda hükümsüzdür.

İdée Napoléonienne

Tarihsel blokun direnci olarak cisimleşen sınıfsal reaksiyon diktatörlüktür. Liberal teorisyen Juan L. Linz’in belirttiği üzere Roma döneminde tarihsel içeriğini kazanan diktatörlük, yasada ve uygulamada “olağanüstü haller için öngörülen” ve “olağanüstü durumun makamı” anlamında kullanılmıştır. Ortadoğu gelişmeleri, siyasal İslâm projesi olan İhvan’ın başına gelenler, AKP içi gerilimlerin belirginleşmesi, ikinci bir Gezi veya 17-25 Aralık Yolsuzluk Operasyonları gibi karşı hamlelerin gelme ihtimali, AKP’yi olağanüstü duruma karşı hazırolda bekleten gelişmelerdir. Nitekim Ensar Vakfı’ndaki sistematik tecavüzlere karşı kamuoyu tepkisini ikinci Gezi’ye dönüşebilir olarak gören Emniyet’in yazdığı yazı buna minör bir örnektir.

Mevcut diktatörlük biçiminin iki ana boğumu vardır ve bunlar Marx’ın 18 Brumaire’de Bonapartist diktatörlüğü tariflerken kullandığı temel ve öz saptamalardır:

“…‘idée napoléonienne’ hükümet aracı olarak, rahiplerin egemenliğidir. Yeni meydana gelmiş küçük toprak, toplumla uyumu, doğa güçlerine karşı bağımlılığı ve kendisini yukarıdan koruyan otoriteye boyun eğişi ile doğal olarak dindar idiyse de, borçlar altında ezilen, toplum ile ve yüksek otorite ile arası bozulan, kendi dar sınırları dışına itilen küçük toprak, doğal olarak dinsiz oluyor.” (sf. 138)

“Temel ‘idée napoléonienne’, nihayet, ordunun üstünlüğü idi. Ordu, küçük köylülerin ‘le point d’honneur’ü idi, onlar dışarıda yeni mülkiyet biçimini savunurken, yeni kazandıkları milliyeti yüceltirken, dünyayı yağmalar ve altüst ederken, bizzat kahramanlara dönüşmüştüler. Üniforma onların kendi devlet giysisi idi, savaş onların şiiri, imgelerinde uzatılan ve genişletilen tarla yurttu ve yurtseverlik, mülkiyet duygusunun en ülküsel biçimiydi.” (sf. 138-139)

Militarizm ve din aksında yapılanan idée napoléonienne’in en önemli özelliği, Marx’ın vurguladığı üzere, iktidarın ordre materiel yani maddi düzeni sağlayan müdahaleleriydi. AKP iktidarının da “dindar nesil” yetiştirme girişimlerinden “herkesin şahadet şerbetini içmesini” istemesine dek toplumsal sınıfsal çelişkileri silikleştirmeye çalıştığı yeni değil. O kadar yeni değil ki, idée napoleonienne olarak yazılmıştı. Yeni olan sadece idée napoleonienne uygulanırken başvurulan yönetişim ve iktidar teknolojileridir.

Sınıfsal çelişkilerin silikleştirilmesi Bonaparte zamanında din ve milliyetçilik kanalında ayarlanırken Marx şöyle bir saptamada bulunmuştu: “Fransız köylüsünün, kendilerine karşı mülkiyetini savunmak zorunda olduğu düşmanlar, artık kazaklar değil, haciz memuru ve tahsildar”lardır. Bugün yine “tahsildarlar” ve “haciz memurlarıdır”: Türkiye Bankalar Birliği’nin 2015 yılı verilerine göre kredi ve kredi kartı borcunu ödemeyen ve takibe girenlerin sayısı 1 milyon 300 bin kişi iken, 2016 yılının ilk üç aylık döneminde ödenemeyen kredi kartı ve bireysel kredi borçları nedeniyle bireylere açılan dava sayısı 494 bini bulmuştur. Türkiye Bankalar Birliği Risk Merkezi verilerine göre, 2009 Ocak – 2015 Ocak döneminde, bireysel kredi borcundan dolayı yasal takibe girip hâlâ takipte olan kişi sayısı, bir önceki döneme göre yüzde 1,2 artarak 1 milyon 900 bin kişiye yükseldi. Bireysel kredi kartı borcundan dolayı yasal takibe girip hâlâ takipte olan kişi sayısı ise bir önceki döneme göre yüzde 1,4 artarak 2 milyon kişi oldu. Toplam borçlu sayısı ise 3 milyon 940 milyona çıkmıştır (Dünya, 10 Mart 2015).

Toplumsal sınıfları devlet iktidarı kontrolü altında tutacak bir çıplaklık hali, din ve militarizm aksına yerleşmiş olsa da, üretim ilişkileri üzerinden kitlelere hatırlatılmaktadır. Sosyal yardımlarla karnı doyan yahut ısınan bir işsiz ile ihale kapan veya teşvik alan bir sermayedarı kesiştiren yapısal koşullar, düzeyleri farklı da olsa, özdeş iktidar ilişkisinden kaynaklanır.

AKP iktidarı, din ve militarizm ile hâkimiyetini geçici olarak sağlayacağının farkında olmasından ötürü, güvencesiz bir istihdam rejimini yerleştirmektedir. 18 Brumaire’de yazdığı üzere, Bonaparte, nizami orduyu zorbalıkları için kullandığı 10 Aralık Derneği’ne çevirmeyi başarıncaya kadar, “meclisten kopardığı paradan” yararlanarak sucuklarla, purolarla ve şampanyalarla cezbetmeye çalışıyordu (sf. 80-81). Günü geldiğinde süvari birliklerinin bir bölümü nasıl “Vive Napoléon! Vivent les saucissons!” yani “Yaşasın Napoléon! Yaşasın sucuklar!” şeklinde, somut ihtiyaçlarının karşılanacağı ümidiyle bağırmışlarsa, AKP iktidarı da buna benzer lehte sloganları atacak taban ve bürokrasi desteği peşindedir.

Maddi çıkar ilişkisinin kurulmasıyla kitlelere ideolojik kanallardan seslenmesi de kolaylaşacaktır. Maliye Bakanı Naci Ağbal’ın “2015 yıl sonu itibariyle takip ettiğimiz dava ve icra dosyası sayısı yaklaşık 552 bindir” açıklaması üzerinden düşünürsek, alacakları veya ödemeleri taksitlendirecek bir uygulama/devlet müdahalesi beklentisinde olan kesimler için AKP iktidarının vaatleri önemlidir. Seçim kampanyalarında “asgari ücret” savaşlarında olduğu üzere: 7 Haziran seçimlerinden sonra CHP’nin 1500, HDP’nin 2000, MHP’nin 1400 TL asgari ücret vaatlerine karşılık AKP’nin 1300 TL vaadi düşük ücretle çalışanlar açısından az bulunsa da, iktidardaki bir partinin gerçekleştirme ihtimalinin kuvvetli olması “Vive Napoléon!” efektine yol açmıştır.

Bu durumun bilincinde olan AKP, kitlelerin fizyolojik ve geçimlik ihtiyaçlarına geçici ve “lütuf” anlayışıyla karşılık vererek sınıfsal çelişkileri bastırmaktadır. Siyasal İslâm’ın ideoloji olarak maddiliği de burada belirginleşir. En basit örneği, işten çıkarılma veya terfi dönemlerinde göze batmamak veya göze girmek için yöneticisiyle ibadet eden bir işçi hâkim ideolojiyi yeniden ürettiği gibi, kendisi de zamanla maddiliğe uyum sağlar; Pascal’ın “yere diz çök, dudaklarını dua ederek kıpırdat, inanacaksın” dediği gibi…

Bu bakımdan başbakanlık krizi arasında geçen Kiralık İşçilik adı altındaki kazanılmış hakları gerileten yeni istihdam rejimi emekçi sınıfları güvencesiz hale getirmekle kalmamakta, siyasal ve ekonomik hak arayışında sendikasızlaştırma ve işçiyi sermayenin inisiyatifine terk etmesiyle çıplaklık hali yaratmaktadır. Kiralık İşçilikle,

  • Kıdem Tazminatı fiilî olarak yok edilecek. İhbar tazminatı ortadan kaldırılacak.
  • Kural dışı, güvencesiz ve esnek çalışma biçimleri kural haline gelecek.
  • İşverenlerin işten çıkarma maliyetleri düşecek, işçiler istenildiği gibi kullanılıp kapı önüne konulacak.
  • Kiralık işçiler aynı işi yapan diğer işçilere göre çok daha düşük ücrete mahkûm olacak.
  • İşverene toplu işten çıkarma hakkı tanınacak, işveren 8 ay sonra aynı işçiyi kölelik bürolarından çok daha ucuza, sendikasız, haksız hukuksuz kiralayabilecek.
  • Kiralık işçilerin İşsizlik Fonundan yararlanma olanakları olmayacak.

        [DİSK: “Kiralık İşçilik” Ne Getiriyor?, 1 Mart 2016]

Sınıf mücadelesini geriletecek olan bu düzenleme, diktatörlük olarak biçimlenen iktidar profiline yönelik taban desteğini sağlamayı hedeflediği gibi, Kiralık İşçilik düzenlemesine karşı gösterilecek sınıfsal tepkileri bastırmaya yönelik diktatörlük momentini gerektirmektedir. Karşılıklılığın esas olduğu bu duruma yol açan koşulun ortadan kaldırılmaması için AKP iktidarı “yaşasın sucuklar” diyecek güruhları oluşturma ve parti yörüngesine çekme çabasındadır.

Kansu Yıldırım