Berbat Zamanlar

Cizreli çocuklar bu kadarını tahmin edememişti

1925’te sorun yumuşak bir yöntemle çözülebilirdi. 27 Mayıs’ta bir fırsat çıkmıştı, o da olmadı. Ulus-devlet demokrat değildi. Şimdi de olmuyor.

’80’li yılların sonunda Cizre’de, toprağı bol olsun, Orhan Doğan’ın avukat yazıhanesinin önünde gençlerle sohbet ediyorduk.

Cizre - Fotoğraf: DİHA
Fotoğraf: DİHA

Cizre, Mem u Zin’den beri Kürt siyaset ve kültür dünyasının önemli merkezlerinden biri. Kentin İpek Yolu üzerinde bulunması da Cizre’ye ayrı bir canlılık katıyor. Geleni gideni, geçeni kalanı çok. Vaktizamanında Bedirhan Bey’in de kalesi.

O zamanlar bugünkü gibi internet filan yok. Gençler istemeye istemeye, eleştire eleştire, hatta küfür ede ede Türk gazetelerini okuyor, Türk radyo ve televizyonlarını izliyordu, bir de BBC’nin Türkçe yayınlarını.

Erken yaşta politik bilgi ve bilinçleri yüksekti, zengindi. Benim gibi bir Türkün bu Kürt meselesine neden bu kadar ilgi duyduğunu ilk başlarda anlamamışlardı, ama sonradan özellikle BBC’ye kendi sesimle geçtiğim haberler sayesinde sadece düzgün bir gazetecilik faaliyeti yapmakla yetindiğim konusunda ikna olmuşlardı. Hoş, benim yaptığım da o kadar zor bir şey değildi. Türk medyasında, muhabirinden editörüne, haber müdüründen yazı işleri müdürüne kadar çoğunluğun tek yanlı bir şekilde resmî gazetecilik yapıp Türk tarafının, yani ordunun sözcülüğüne / halkla ilişkiler memurluğuna soyunduğu bir ortamda, düzgün gazetecilik yapmak gerçekten kolaydı. O zaman ve bugün de, egemen medyanın aslî işlevi Kürtleri karalamak(tı). Herkesin gözlerini ve kulaklarını kapadığı Kürt tarafından da söz etmek yeterli idi. İkili bir ihtilaf var ise, gazetecilik doğal olarak iki tarafı da dinlemek ve aktarmak zorundaydı. Kürtleri ve PKK’yi de devletin gözünden ve ağzından değil, kendi ağızlarından ve gözlerinden aktarmak şarttı. Okuduğunu, duyduğunu, gördüğünü klasik gazetecilik ilkeleri çerçevesinde verince, hiç olmazsa haber kaynaklarına ve kendine, esas olarak da mesleğine ihanet etmiyordun. Faturası zaman zaman ağır oldu, ama hangi işin makbuzu bedava ki…

APE MUSA’nın masası

Demek ki neredeyse otuz yıl olmuş. Cizreli gençler o zamandan öngörmüşlerdi. PKK’nin TSK’yi yenemeyeceğini bile kabul etmişlerdi. “Bu ordu da bu halkı yenemez” cümlesini de dün gibi hatırlıyorum. O akşam müzakereleri bile konuşmuştuk. Masaya kimler oturacak sorusuna yanıt arandı önce. Toprağı ak olan Musa Anter’in konuyla ilgili önerisini aktarmıştım:

– Bu sorun askerî gibi görünse de, esas olarak siyasîdir. Masanın Türk tarafına kimler oturur, karışmam, bilmem. Ama herhalde Türk Silahlı Kuvvetleri ve herhalde başbakan oturur. Bizim tarafta da aynen, Kürt Silahlı Kuvvetleri’nin mesul başkanı ve Serok Apo oturmalı. Ee, müsaade ederseniz, yaşım elverirse ben de ortaya bir yere oturmak isterim…
Gençler onayladı bu masa düzenini. Sonra toprağa Türkiye haritası çizip, yarı gırgır yarı ciddi, bölüşüm planı tartışıldı. İnce nokta Kürdistan sınırının İskenderun’u içerip içermeyeceği idi. O zaman bağımsız devlet mefhumu belki çok net değildi, Özal’ın federasyon tezi de henüz gündemde yoktu. Ama Ehmedi Xani’nin 16. yüzyıldan bu yana dile getirdiği Kürdistan hayali, Cizreli gençlerin ruhuna, bilinçlerine derince yerleşmişti. Birinci Meclis’te de resmen “Kürdistan mebusları” vardı.

O gençlerin çoğunun ‘92 sonrası Cizre’yi terkettiğini biliyorum. Bazılarına İstanbul’da, kimilerine ise sonradan Avrupa’da rastladım. Kaçının geçici ikametgâhı Kandil’dir, bilemem.
Oslo görüşmeleri basına sızdırıldığında aklıma gelmişti bu eski sahneler. Şimdi Oslo’ya giden “Sayın” MİT yöneticileri Özel Yetkili Savcılarca ifadeye çağrılınca yine anımsadım o günleri, o tartışmayı.

Ape Musa’nın ömrünün yetmesine izin vermediler. Ama Oslo görüşmelerine baktığımızda, masa düzeni ve katılımcılar üç aşağı beş yukarı, birkaç eksikle, onun öngördüğü gibi gerçekleşmiş.

Bütün özgünlükleri bir yana, Türkiye’deki PKK meselesiyle belirli ölçüde benzerlik gösteren Büyük Britanya’da IRA, İspanya’da ETA, bir nebze de olsa Fransa’da Korsika meselesi, Latin Amerika’daki örnekler de gözden geçirildiğinde müzakere süreci inişli çıkışlı, güllü zehirli bir süreç. Karşılıklı güven sağlanması, adım adım ilerleme, olası mağdur kesimleri kırmamak adına gizlilik bu tür müzakerelerin neredeyse vazgeçilmez bir şartı. İsrail-Filistin görüşmeleri de bu şart altında, üstelik yine Oslo’nun arabuluculuğuyla gerçekleşmişti. Benim bildiğim kadarıyla bu tür müzakerelerin hiçbirinde, bizde olduğu gibi, kamu önünde bir savcı-istihbaratçı çelişmesi olmamıştı. Farklı siyasî kesimler gizlilik ortadan kalktığı zaman farklı tepkiler veriyor tabii ki, ama gizli müzakereler sürerken, devletin bir gücü bir başka gücünden hesap sormuyor.

AKP BU SAVAŞI BİTİREBİLİR Mİ?

1984’ten bu yana Türkiye’nin en önemli meselesinin Kürt meselesi olduğunu yazan ve söyleyenler arasındayım. Bugün de Türkiye’deki siyasî, ideolojik, toplumsal, hatta ekonomik manzaraya baktığımızda, sorunların neredeyse hepsinin kökeninde Kürt meselesinin, bir başka deyişle savaşın yattığını artık çıplak gözle de görüyoruz.

Mesela Türkiye’de askerî vesayeti esas olarak ve önce kıran AKP filan değildir. PKK’dir.
İktidar ve yandaşları tarafından Soğuk Savaş döneminin komünizmi gibi gösterilen Ergenekon belası da savaştan beslendi.

Savaş, hem siyasî hem de ekonomik savaş rantçılarını doğurdu.

Türkiye ve Türkler, Kürt meselesi sayesinde, maalesef kötü bir şekilde, ötekiyle tanıştı.
Bir zamanlar TV dizilerinde  moda olan Kürt ağa düzeni, savaşın yansıması. Bugün hâlâ süren Kurtlar Vadisi de Kürt sorunundan kaynaklı. İran, Irak, Suriye, hatta Avrupa ülkeleriyle olan ilişkileri de Kürt meselesi belirledi ve belirliyor.

Böylesine kapsamlı ve karmaşık bir sorunu çözmek AKP’nin çapını ve boyunu aşardı. Aştı da nitekim. Açılım dediler, KCK operasyonlarıyla binlerce insanı içeri tıktılar. Şimdi de birbirlerini yiyorlar. Ya da birileri Erdoğan’ı yemeye çalışıyor.
Afiyet olsun diyemeyeceğim…

Ragıp Duran