Bir elinde fetva, bir elinde balta

 

Savulun, İmam Duce geliyor

Express 129 KapakAtilla Karaosmanoğlu, 12 Mart rejiminin ekonomisini yürütmek üzere, Kemal Derviş’in ‘71 modeli misali, Dünya Bankası’ndan transfer edilip geldiğinde şu sözüyle manşet olmuştu: “Yirmi yıl sonra bugünün İtalya’sı olacağız.”

Yani, 1991’in Türkiye’si 1971’in İtalya’sı olacaktı. Karaosmanoğlu’nun dediği çıktı –iktisaden değilse de, siyaseten.

1970’lerin İtalya’sının nasıl bir yer olduğu, 1990’ların ortalarında “Temiz Eller Operasyonu”yla ortalığa döküldü. Birkaç yıl sonra da “Türk Gladyo’su” Susurluk’ta aynı akıbete uğradı. 1970’lerin İtalya’sını aratmayan bir manzaraydı: Polis şefleri, milletvekilleri, mafya babaları, faşist vurucu timler… Ve yüzlerce faili meçhul cinayet. İktidar, Hıristiyan Demokratlar’ın Türkiye versiyonuydu: “Demirkırat” DYP – Müslüman RP koalisyonu.

Bir şiir ve bir “gençliğe hitabe”

Aynı dönemde (tam tarih vermek gerekirse, 6 Aralık 1997’de), “Doğu Roma”nın efsane başkentinin Refah Partili belediye başkanı kürsüde şiir okuyordu:

“Minareler süngü, kubbeler miğfer / Camiler kışlamız, mü’minler asker / Bu ilâhî ordu dinimi bekler / Dillerde tevhid Allahu Ekber / Mü’minler ordusu Hakk’ın kolunda / Batılla savaşır dini uğrunda / Ezelden ebebe Kur’an yolunda…”

Nasıl şiir ama. “Bir şiir okudu diye hapse girdi” denecekti sonradan. Ve hapse girmesi sayesinde “mağdur demokrat” sayılacaktı. Şiirsever belediye başkanı soruşturma açıldığında şaşkınlığını beyan etmişti: “O şiir ilk defa orada okuduğum bir şiir değildi. Öğrenciliğimden itibaren, belki yüzlerce kez bu şiiri okudum; Taksim Meydanı’nda da okudum, yüz binlerce kişiye okudum. O zamanlar hiçbir şey olmadı. Niye? Bu şiir bir defa Ziya Gökalp’e ait. Türk Standartları Enstitüsü’nün yayınladığı kitapta yerini almış, Millî Eğitim Bakanlığı, Talim Terbiye Yüksek Kurulu’nun tavsiyesi olan bir şiir.”

Yüzlerce kez okumuştu ama, şairini bilmiyordu. Ya da, daha fenası, tek ayak üstünde yalan söylüyordu. Öyle ya, Ziya Gökalp denince akan sular durur, ama şiirin gerçek sahibini, Cevat Örnek’i kim ne yapsın?

“Bir şiir okudu” diye hapse giren belediye başkanı başbakan olduğunda, “bir pankart açtı diye”, “bir poşu taktı diye” ne gencecik insanların hayatı karartılacaktı.

Nasıl bir gençlik istediğini, ustalık döneminde, Şubat 2012’de, partisinin İstanbul Gençlik Kongresi’nde altını çizerek söyleyecekti:

“Altını çiziyorum; modern, dindar bir gençlikten bahsediyorum. Dininin, dilinin, kininin, beyninin, ilminin, ırzının, evinin, kalbinin davacısı bir gençlikten bahsediyorum. Kökü ezelde, dalı ebedde bir sistemin aşkına, vecdine, diyalektiğine, estetiğine, irfanına, idrakine sahip bir gençlikten bahsediyorum. Kininizin davacısı gençlik olun.”

Bu şairane sözler Necip Fazıl Kısakürek’in “Gençliğe Hitabe”sinin bir bölümünün mealiydi. O bölümdeki daha da vurucu cümleleri nedense es geçmişti. “Hitabe”nin aslına sadık kalsa şöyle diyecekti:

“Gökleri çökertecek ve son moda kurbağa diliyle bütün ‘dikey’leri ‘yatay’ hale getirecek bir çığlık kopararak ‘mukaddes emaneti ne yaptınız?’ diye meydan yerine çıkacağı günü kollayan bir gençlik… Dininin, dilinin, beyninin, ilminin, ırzının, evinin, kininin, kalbinin dâvacısı bir gençlik… Halka değil, Hakka inanan, meclisinin duvarında ‘Hâkimiyet Hakkındır’ düsturuna hasret çeken, gerçek adâleti bu inanışta bulan ve halis hürriyeti Hakka kölelikte bilen bir gençlik…”

“Şehrin imamı”

Perşembenin gelişi çarşambadan belliydi. Çarşambalardan biri Siirt’te okuduğu Cevat Örnek şiiriyse, diğeri –ve daha eskisi– belediye başkanı seçildiğinde, belediye meclisinin ilk oturumuydu. Orada bir ilk yaşanmış, oturum Fatiha ile açılmıştı. Arkası da gelecekti tabii: Belediyeye ait tüm sosyal tesislerde içki yasağı, mayolu ya da bikinili kadın fotoğraflarının belediyenin reklam panolarına asılmasına izin verilmemesi, Ramazan’da belediye yemekhanelerinde yemek çıkmaması, çay ocaklarının dahi kapatılması…

Neden olmasın? Sadece belediye başkanı değil, şehrin imamıydı. Öyle diyordu. Taraf yazarı Alper Görmüş naklediyor:

“O günlerde, bir kadın ressamımızın sergisi için Belediye’nin bir mekânı kiralanmış, fakat kokteylde konuklara içki sunulmasına izin verilmemişti. Çiçeği burnunda belediye başkanına, ‘kendi davetlerinde içki sunmama haklarına saygı gösterdiğimi, fakat sırf mekânın sahibi diye başkalarının davetinde kendini söz sahibi sayma tavrının tehlikeli bir özgürlük kısıtlaması olduğunu’ hatırlattım ve şöyle sordum: ‘Günah olduğuna inanıyorsunuz, peki neden insanları kendi günahlarıyla başbaşa bırakmıyorsunuz?’ Gelen cevap biraz ‘kan dondurucu’ türdendi: ‘Çünkü ben aynı zamanda bu şehrin imamıyım. İnsanların günah işlemesine engel olmak da görevlerim arasındadır.’

18 yıl öncesine dair Kanal 7’deki toplantıyı zihnime yeniden düşüren şey, Başbakan Erdoğan’ın sezaryen ve kürtaj tartışmaları sırasında sarf ettiği, ‘bu ülkenin başbakanı olarak her şeyden sorumluyum’ cümlesi oldu. ‘Ben bu şehrin imamıyım’ cümlesiyle hiçbir farkı bulunmayan ve 18 yıl sonra gelen bu yeni çıkış ne anlama geliyordu?” (5 Haziran 2012)

Lafı dolandırmaya ne gerek var, cevap belli: Hazret artık Türkiye’nin başimamı. Yeni olmuş da değil, sadece iyice alenîleşti artık. Şaşırmak için on yıl bekleyenlere şaşmak lâzım. Şaşkınlara hafıza tazeleme babında birkaç hatırlatma yapalım:

2004. Zina Yasası hakkında: “Bizim bir muhafazakârlık anlayışımız var. Bunlar, parti ve hükümet programlarımızda var. Zina Yasası’nın amacı, aileyi güçlendirmeyi ve korumayı hedefliyor.”

2005. AİHM’in başörtüsü kararı hakkında: “AİHM’in kararına şaşıyorum. Mahkemenin bu konuda söz söyleme hakkı yoktur. Söz söyleme hakkı din ulemasınındır.”

2010. Kadın örgütleriyle Dolmabahçe’de yaptığı toplantıda: “Ben zaten kadın-erkek eşitliğine inanmıyorum.”

2011. Seçim kampanyası kapsamında NTV’de: “Bize Ermeni, afedersiniz Rum bile dediler.”

2011. Seçim kampanyasında meydanlarda: “Biliyorsunuz, bu Kılıçdaroğlu Alevî…” (kalabalıktan “yuh” kükremeleri)

2011. BDP’nin başörtüsü serbestisi için verdiği önerge hakkında: “Dini Zerdüştlük olan bir anlayışın böyle bir derdi olabilir mi? Derdi istismar. Geç bunları geç.”

Uludere, II. Mahmut, Mussolini

2012’de sıra sezaryen ve kürtaja geldi: “Sezaryenle doğuma karşı olan bir başbakanım. Ve bunu bir cinayet olarak görüyorum. İki, kürtajı bir cinayet olarak görüyorum. Her kürtaj bir Uludere’dir.”

Bu son cümleyi, Guardian gazetesi “Uludere”yi bilemeyecek okurları için şöyle tercüme etti: “Her kürtaj, sivillerin üzerine bomba yağdırmaktır.”

Kürtaja ateş püskürürken “siviller üzerine bomba yağdırma”ya itirazı yoktu hazretin, aksine, teşekkürü vardı.

29 Mayıs’ta, partisinin İstanbul kongresinde, kendisininkiyle birlikte, Fatih ve Abdülhamit’in dev posterlerinin asılı olduğu, tıklım tıklım dolu Arena’daki gövde gösterisi, yakın zamanlara kadar kendisinden desteklerini esirgememişleri bile ürpertmişti. Zira, manzara yakın zamanlara kadar desteklerini esirgememişlerin gözünde bile bir totaliter rejim manzarasıydı, 1930’ları andırıyordu.

Aslında şaşırtıcı bir şey yoktu, yine yakın zamanlara kadar desteklerini esirgememişler arasında, bugünün iktidarıyla Kemalist tek parti rejimi arasında paralellik kuranların sayısı hızla artıyordu. “Neo-Kemalist” diyen vardı, “yeşil Kemalist” diyen vardı, “neo-İttihatçı” diyen vardı.

Şaşırtıcı olan, Arena’da II. Mahmut’un posterinin olmayışıydı. Yeniçeri Ocağı’nı kaldırırken Bektâşi katliamı yapan, onunla da kalmayıp İstanbul’daki Bektâşi dergâhlarını, kahvelerini ve de çalgılı kahveleri yerle bir eden, onunla da kalmayıp Alevî-Bektâşi toplumuna ibret ve nispet olsun diye Hacı Bektaş’a dev bir cami yapan II. Mahmut nasıl unutulurdu? O II. Mahmut ki, kürtajı yasaklayan ilk fetva (ayrıntıları Express’in 129. sayısında, Emrah Göker’in yazısında) onun saltanatında verilmişti. Cumhuriyetin tek parti rejimi II. Mahmut çizgisini bozmamış, 1926’da fetvayı yasa yapmış, ‘32’de Mussolini’nin nüfus politikasını örnek almış, ‘36’da kürtaj yapmanın cezasını artırmıştı. 1953’te, AKP’nin selef ilan ettiği DP de yasayı daha da sertleştirmişti. Sonra ipler gevşedi, aşağı yukarı herhangi bir AB ülkesi noktasına gelindi. Şimdi 1930’lara dönülüyor.

1930’ların tek parti rejimi gibi, bugünün iktidarı da Mussolini’ye özeniyor. Beterin beteri var, bugünün tek adamının eli daha güçlü. Kapı gibi II. Mahmut fetvası var elinde, üstelik laik cumhuriyetin Diyanet İşleri’nin mührüyle. (“Devlette devamlılık esastır.”) Daha beteri, 1930’ların İtalya’sına öykünme nüfus politikasıyla sınırlı değil. Hadise “total”. Yasamasıyla, yürütmesiyle, yargısıyla, medyasıyla…

Geleceğe dönüş: 1930’ların İtalya’sı

1970’lerin İtalya’sından 1930’ların İtalya’sına nasıl geldik peki?

İki dönemeçle: 12 Eylül ve 28 Şubat’la.

İkisinde de toplumun önü kesildi. İlki malûm, “Başbuğ” Türkeş’e “fikirlerimiz iktidarda, biz içerdeyiz” dedirten darbeydi. İkincisi, tarihî bir fırsatın önünü kesti. ‘70’lerin İtalya’sı, yani 1990’ların Türkiye’si ve Gladyo’su Susurluk’ta ortalığa saçıldığında bir yol ayrımı belirmişti: Ya ileri gidilecekti ya da gerisin geri. “Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” manşetleri atılıyor, art arda “gittiği yere kadar gidilecek” demeçleri patlatılıyordu.

Dendiği gibi, “gittiği yere kadar” gidilseydi, Kürt sorununun çözümü için tarihî bir adım atılabilirdi. “Aydınlık İçin Bir Dakika Karanlık” (Refahlı Adalet Bakanı’na göre “mum söndü”, ama zaten Susurluk da, Başbakan Erbakan’a göre “faso fiso”) eyleminde simgelenen bir toplumsal hareketlilik başlamıştı. MGK “hop” dedi, Kürt sorununu ikinci sıraya kaydırıp “şeriat tehlikesi”ni birinci tehdit ilan etti. Sonrası malûm. 12 Eylül ve 28 Şubat’la Ryzsard Kapuscinski’nin İran İslâm devrimini anlattığı “Şahların Şahı” kitabında dediği gibi oldu: “Toplum uzamda hareket edemeyince zamanda hareket etti, geçmişine döndü.” Her toplum kendi tarihi ve kültürü içinde hareket ediyor, Türkiye kendi yolundan gitti, önce 12 Eylül, sonra da 28 Şubat dönemeciyle 1930’lara döndü.

Sosyal demokrat kesimler Kemalizmin göbek adı olan ulusalcılağa savrulurken “milliyetçi-muhafazakâr” kesimler Kemalist rejimin kapattığı Terakkiperver Fırka’ya yöneldi. 1990’ların “adil düzen”ci Millî Görüş’üne değil, 1925’in “hür teşebbüs”çü ve “dinibütün” Terakkiperver’ine, sonradan Demokrat Parti’ye evrilen muhafazakâr-liberal fırkanın izdüşümü olan, yani, kendisini “muhafazakâr demokrat” olarak tanımlayan neoliberalizm bayraktarı AKP’ye… “Postmodern” darbenin postmodern vargısına: Neo-İslâmcı, neo-Osmanlıcı iktidar. (Toplum mühendisliğinde olur böyle öngörülmeyen vakalar.) Bu iktidarın Millî Görüş gömleğini çıkarıp hangi gömleği giydiğini ya da aynı gömleğin hangi rengini benimsediğini görmek için tarih âlimi olmaya hacet yok. Manzara 1930’ların İtalya’sı…

“Baltalı ilah”

“Hadise ‘total’. Yasamasıyla, yürütmesiyle, yargısıyla, medyasıyla…” demiştik. Yakın zamanlara kadar AKP’den desteğini esirgemeyen Zülfü Dicleli’nin Taraf’ta Neşe Düzel’e söylediklerine (11 Haziran 2012) bakalım:

“AK Parti dünyada örneği olmayan bir başkanlık sistemine gidiyor. Bir tek adam sistemi istiyor. Kendilerine göre dizayn edilmiş bu başkanlık sistemini Erdoğan geçen gün televizyonda açıkça ifade etti. Bir kere bütün iktidar başkan olarak bir kişinin elinde toplanacak. O kişi parti başkanı olacak. Parlamentoya seçilecek insanları o kişi belirleyecek. Başbakanı o kişi atayacak. Tek imzayla başka atamalar da yapacak. Yani fiilen güçler ayrılığı olmayacak. Medya da zaten ayrı bir güç olmaktan çıkıyor ve giderek hükümete bağlanıyor. Bir tür postmodern padişahlık gibi bu! Erdoğan aynı zamanda halife de olmak istiyor. Dinî yaşamı ve ahlâkı da kendisi yönetmek istiyor. Son kürtaj olayında olduğu gibi din işlerini de yönetmeye başladı.”

Dicleli, “dünyada örneği olmayan bir başkanlık sistemi” diyor, bugünün dünyasını kastediyor elbette, yoksa tarihte örneği çok. Ama modern zamanlardaki zirve 1930’lar. Mussolini İtalya’sı, o zirvenin iki şampiyonundan biri. İtalyan faşizminin simgesi balta, liderinin unvanı “Duce”ydi. Türkiye’nin Duce’si de –Zagor kusura bakmasın– “baltalı ilah”; kazanılmış ne kadar hak ve özgürlük varsa, buduyor, doğruyor. İşi bu, fıtratı böyle. İtalya’nın Duce’si kiliseyi kısmen yanına almıştı, yerli Duce daha muktedir: Diyanet İşleri elinin altında. Kitabına uydurtup yazdırıyor fetvayı. Kitaba uydurtmak mesele değil, bir araba içtihat var. Konuya göre, Fatih dönemi de olabilir, Kanunî de, Yavuz Selim de, II. Mahmut da, icabında IV. Murat da…

1930’ların Duce’sinin imreneceği bir iktidar bu. Bir nevi İmam-ı Azam mübarek. 8. yüzyılın İmam-ı Azam’ı (Ebû Hanefi) Hanefi mezhebini kurmuştu. Bu imam da yeni bir mezhep kuruyor. Osmanlı misali, “halife-sultan ne derse o olur” mezhebi: Bir elinde balta, bir elinde fetva. Gazası mübarek.

Sonu Mübarek gibi olur mu, olmaz mı, göreceğiz…

Express’in 129. sayısından Meram yazısı, Haziran 2012