Bir istilâcının portresi: Ali Ağaoğlu

İstanbul uçurulurken

Kolektif bir çabayla tamamlanan, Ayazma’dan Üçüncü Köprü’ye İstanbul talanını ve kentsel dönüşümü mercek altına alan, İmre Azem’in yönetmenliğindeki “Ekümenopolis” belgeseli, Taksim Gezi Parkı’ndaki halka açık galasının ardından, izleyicisinin katkısıyla, “kitlesel fonlama”yla gösterime girme imkânını bulabildi. Beyoğlu Cine Majestik ve Ankara Kentpark Prestige’de son haftasına giren şahane belgeselde önemli rollerden biri de Ali Ağaoğlu’nun. “Ekümenopolis” vesilesiyle, Ayazma’nın zorla boşaltılmasının ardından bölgeye meşhur “yaptım, olacak” sloganıyla ve televizyonlarda birbir ardına dönen reklamlarla My World Europe projesini konduran Ağaoğlu’nu, inşaatçı geçmişini ve temsil ettiği kentsel dönüşüm hareketini, rant şebekesini daha yakından tanımak için Express’in 115. sayısında yayınladığımız bir portreyi dikkatlerinize sunuyoruz. İzlemediyseniz, “Ekümenopolis”i aman kaçırmayın. Belgeselin yönetmeni İmre Azem’le bir söyleşiyi de Bir+Bir’in önümüzdeki sayısında bulacağınızı şimdiden belirtelim.

 

Kent Hakkı kavramının fikir babası Henri Lefebvre, 1949 yılında “Gündelik Hayatın Eleştirisi” serisinin ilk kitabını bitirdiğinde amacını şöyle ifade etmişti: İnsanı yabancılaşmadan ve iktisadî  fetişizmden kurtaracak, “otantik Marksizm” olarak adlandırdığı gündelik hayatın eleştirel bir bilgisini inşa etmek. Dönemin Fransa’sı, Elle dergisinin, Cannes film festivalinin kırmızı halısının, Le Corbusier’nin Fordist rüyalarına amade fabrika-şehirlerin, o şehirleri dolduran meşhur Renault 4CV’lerin, ütü reklamlarındaki mutlu mesut ev hayatının zuhur ettiği tüketim toplumunun doğumunun eşiğindeydi. Lefevbre, işinin zor olduğunu biliyordu: “Gündelik hayata dair kurnaz imgeler gün be gün hayatımıza servis ediliyor, o imgeler ki, çirkini güzel, paragözü soylu, içi boşu derinlikli, gudubeti göz alıcı göstermekte üstlerine yok. Bu imgeler ‘modern’ insanın tatminsizliğini ve arzularını o kadar ikna edici bir şekilde ve mahirce sömürüyor ki, onlar tarafından baştan çıkarılmamak, gözlerin onlardan kamaşmaması, katı bir püriten haline gelmeden, hazları ve hayatı toptan reddetmeden neredeyse imkânsız hale geliyor.”

Lefebvre, bu satırları yazdıktan sonra otuz sene boyunca kamusal bir kent üzerine kafa yormaya devam etti, Avrupa’da –belki Situasyonistler dışında– uzun süre iplenmedi, ama daha sonra Latin Amerika’da, Brezilya’da, Meksika’da düşünceleri belediye yönetim anlayışlarını etkiledi. Norveç’in Bergen ya da ABD’nin Vermont gibi şehirleri sokak reklamlarını yasakladı, kentsel toplumsal hareket üniversiteleri, kamusal alanı savunan binlerce mahalle örgütü kuruldu. Ancak bugün tüketim mabetleri haline gelen metropol alanında kurnaz imgelerin ve onların tarz-ı hayatının galebe çaldığını söylemek yanlış olmaz.

İstanbul, son yirmi senede, 224 AVM’si, 350’nin üzerinde kapalı sitesi ve kamusal alanları yutan 60’tan fazla gökdeleniyle çirkin, paragöz ve gudubetin timsâli haline gelirken, tek bir “imge” bu durumu güzel resmediyor: Merter’de aynı çatı altında kurulu bir alışveriş merkezi, bir özel üniversite ve bir kanser hastanesi… Bir yakınınız hayat mücadelesi verirken, özel üniversitede okuyan bir diğeriyle hasta ziyareti öncesi alışveriş yapmanız mümkün kılınıyor. Ancak, gudubetin imgesel açıdan son taarruzu, Merter’den daha ilerde, Küçükçekmece ilçesindeki Ayazma’da karşımıza çıkıyor: Ağaoğlu MyWorld Europe Projesi. Ayazma’daki 1730 ailenin TOKİ marifetiyle yerinden edilişine, en mağdur durumdaki 18 kiracı hariç hepsinin borçlandırılıp Bezirganbahçe’deki TOKİ konutlarına sürülüşüne daha önce Express’te yer vermiştik. Büyük çoğunluğu borç taksitlerini ödeyemediği için ikinci dalga mülksüzlüğe mahkûm edilen eski Ayazmalıların evlerinin yerine kondurulan ve en ucuzu 250 bin, en pahalısı ise 950 bin lira olan Ağaoğlu MyWorld Europe Projesi, AKP’nin “hasılat paylaşımı” yöntemiyle devlet destekli “otantik bujuva” yaratma yeteneğine lâtif bir örnek. Ama bir o kadar yıkıcı olan, başrollerinde Sinan Çetin ve bizzat Ali Ağaoğlu’nun yer aldığı yeni nesil kent reklamcılığının bize zımnen söyledikleri. Kentsel müsaderenin yeni imgesi onların, özellikle de Ali Ağaoğlu’nun şahsiyetinde cisimleşiyor.


My Buddy Sinan Çetin ya da rantın küçük ortağı reklamcı

Reklam piyasanın baş aktörlerinden biri olarak Sinan Çetin’in Ali Ağaoğlu’nun gerek Ayazma, gerekse Ataşehir projelerinin (bu sefer “My Towerland”deyiz) reklam çekimlerini üstlenmesinde bir tuhaflık yok. Beton yığınları maketi önünde lafı güya geveleyen Çetin’e, yine güya Ağaoğlu’nun el verip “Sinan’cım, kamera önünde rahat olacaksın” demesi de beklenmedik değil. Ne de olsa Çetin’in aslî marifeti, sıradanı popüler, metin yazarını siyaset düşünürü, reklam cingılcısını rock starı diye pazarlamasında yatıyor. Ama bu birlikteliğin asıl püf noktası, bu ikilinin –Yaşar Adanalı’nın yerinde tespitiyle– “kentsel aklama” görevi üstlenen bir reklamda bir araya gelmesinde yatıyor. Zira ekürinin kente vurduğu damga nicelik açısından farklılık gösterse de, benzer stratejilere dayanıyor.

Modern anlamda ilk soylulaştırma araştırmalarını yapan sosyolog Ruth Glass’ın, 1960’ların Londra’sında Islington mahallesine bakarken yaptığı tespitlerden biri de, rantın gerçekleşmesi için şehir merkezine yerleşmek isteyen yeni bir hizmet sektörü burjuvazisinin ortaya çıkmasının gerekliliğiydi. Dönemin Londra’sında sanayi, kent ve ülke dışına çıkmaya başlamıştı. Kent kültüründen sebeplenmek isteyen kültür-sever yeni zenginler sıradaydı. İstanbul’un “mutenelaştırma” sürecinin ilk mümessillerinden Sinan Çetin de, dünyadaki coğrafî eşitsiz gelişimin 1980 sonrası kazandığı ivmeyle gelişen “hizmet sektörü – finans kenti” olgusundan en çok nemalananlardan. Sinema Emekçileri Sendikası’na göre yüzde 90’ı sosyal güvenceden yoksun çalışan dizi ve reklam seti işçilerinin, yeni hizmet sektörü “kölelerinin” patronu olarak durmadan göğeren bir servetin sahibi. Adilâne bir “Sinema İş Yasası” çıkarılmamasından da faydalanarak yaptığı birikimi Glass’ın şablonuna halel getirmeden, peyderpey Cihangir ve Tophane semtlerine yatırdı; ana üssü Plato Film’i de Cihangir’de konuşlandırdı. Yine Glass’a selâm mahiyetinde, Haliç havzasındaki klasik işçiliğin sona ermesiyle bölgeye üşüşen özel üniversiteler, oteller, kongre merkezlerinin başlattığı mutenalaştırmaya kendince fikrî bir katkı da yaptı. Çankaya Köşkü’ndeki “sinemacılar buluşması”nda Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’den “Haliç’te farelerin dolaştığı alanın serbest sinema bölgesi olmasını (kasıt tersane alanları) ve gelecek yabancı sinemacılardan vergi alınmamasını” istirham etti. Böylece küresel sermayeye eklemlenme hülyalarını ulusötesi şirketlere hizmet sektörü işçilerini ucuza önererek desteklerken, kim bilir belki de şimdiden Ayvansaray’da, Balat’ta, Kâğıthane’de, Sütlüce’de ev almaya başlamıştır.

Sinan Çetin’in Ataşehir reklamında tevazuyla lafı Ali Ağaoğlu’na bırakmasının nedenlerini de buralarda arayabiliriz. Zira Ağaoğlu, Çetin’den çok daha mahir bir kent rantçısı. Mesleğe ilk adımını fallik bir baba sevgisiyle dile getirirken eklemeyi unutmuyor: “Babam, Bağdat Caddesi’ni Bağdat Caddesi yapan adamlardandır.” Kendisi de uzun seneler bu bölgede oturduktan sonra, üzülerek, ama güvenlik sebepleriyle önce Nakkaştepe’deki bir havuzlu siteye, sonra da kendi ürünü olan Ataşehir My City’ye taşınmış. Sanırsınız ki, 26 yaş altı genç kuşağın yüzde 28’inin işsiz olduğu İstanbul’da, akut bir yoksulluktan mustarip halde şiddetli sosyal çatışmalar yaşayan Alibeyköy mahallesini terk ediyor.

Ağaoğlu, kendini ispat etmek için babasının yanından 1970’lerin ikinci yarısında ayrıldıktan sonra, ilkin pederin izinden gidip klasik inşaatçılık yapıyor. Hatta o dönem için, dobralığını esirgemeden, “vaktiyle İstanbul’un Anadolu yakasındaki inşaatların yüzde 80’ine deniz kabuğu, tuzlu kum, çıt diye kırılan hurda demir sattık” diyebiliyor. Tabii Bağdat Caddesi dahil, bu binaların yıkılıp yeniden yapılmasına talip olduğunu da saklamadan. Ama Ağaoğlu esas yükselişini kendi deyişiyle “25 sene önce diktiği ağaçların meyvesine” borçlu. Ağaçlardan kasıt ise arazi yatırımları. Araziler, Fatih Sultan Mehmet Köprüsü söylentileriyle beraber köprü güzergâhındaki Ataşehir ve Çekmeköy gibi su havzası ve orman alanlarından alınıyor. Meyveler ise köprü sonrası sökülen ağaçların yerine kondurduğu Ağaoğlu My Towerland (Ataşehir), Ağaoğlu My Roseville (Çekmeköy) gibi üst gelir grubu projeleriyle toplanıyor. Yatırımlar, Ayazma’da TOKİ’nin yerinden ettiği insanların mahallesinde olduğu gibi, devletin açtığı yolda, “hasılat paylaşımı” diye adlandırılan müsadere yöntemiyle serpiliyor.

Ancak, Çetin ile Ağaoğlu’nu Ruth Glass’ın anlattığı İngiltere menşeli rantsal hevese bağlayan nedenler bununla sınırlı değil. Finans sayfaları müstesna kalmak kaydıyla liberal sol olma iddiasını taşıyan gazetelerde de okuduğumuz üzere, Ağaoğlu, Londra’nın Canary Wharf bölgesinde, 567 milyon lira hasılat beklediği iki kulenin inşaatına girişmiş durumda. Canary Wharf, TOKİ’yi savunanların takdirle alkışlayacağı bir el koyma hikâyesine sahip. 1970’lerde atıllaştırılan Thames civarındaki tersane ve fabrika alanları etrafında yer alan işçi mahallelerinin yerinden edilmesi için 1980 yılında Londra Tersane Bölgesi Şirketi (LDDC) adlı devlet dairesi kuruluyor. Çıkarılan anti-demokratik yasalarla Londra’nın en fakir beş ilçesinden biri olan Tower Hamlets’te yer alan Canary Wharf’taki işçilerin çoğu 17 senede yerinden ediliyor. Hatta 1992’de patlak veren emlâk krizi sırasında yüklenici ulusötesi firma Olympia & York şirketi finansal destekle batmaktan kurtarılıyor. Soylulaştırma kemale erdikten sonra, 1998’de, tüm mahalle büyük bir özel konsorsiyuma devredilerek gayrıkentsel alan haline getiriliyor.

An itibarıyla Canary Wharf bölgesi, Ağaoğlu’nun rüyalarını süsleyecek cinsten bir güvenliğe sahip. Öyle ki, bugün finans merkezi olarak faaliyet gösteren bölgede asgarî ücretin altında çalışan hizmet sektörü işçilerinin, temizlikçilerin, özel güvenlikçilerin, garsonların yürüyüşü bile yasaklanabiliyor. Sinan Çetin eğer Londra’da emlâk almak istese kuzeyde devletin altyapı desteğiyle devam eden King’s Cross mahallesinin soylulaştırılmasıyla yetinecekken, Ağaoğlu küresel düzlemde at koşturmanın zevkini sürüyor. Hem de devletten hazzetmediğini iddia eder, gecekondu sakinlerini hazıra konmakla suçlarken, liberal devletin kriz ânında her türlü vergi indirimi, faizsiz kredi ve nakdî yardımını esirgemeyeceğini LDDC ve TOKİ örneklerinden bilmenin iç rahatlıyla. Ama onun İstanbul’la ilgili bitmemiş rüyaları ve bolca arabası var. İstikamet ise, İstanbul’un bakir kuzey ormanları.

My Rolls Royce ya da uçsuz bucaksız bir betonarme

Ağaoğlu 2009’da magazin medyasının yeni yüzü olarak lanse edilirken iki “meseleyle” gündeme düşmüştü: Düzinelerle ifade edilen “bayan arkadaşları” ve toplam değeri 10 milyon lirayı aşan 14 adet AGA plakalı lüks otomobili. Sonradan görme olduğu iddiasını bertaraf etmek için her fırsatta kolejde okuduğunu, 18 yaşında helikoptere bindiğini dilinden düşürmeyen Ağaoğlu’nun iki meseleyi birbirine bağlayan sözü ise gayet özlüydü: “Uçururum.”

Araba merakının doğal uzantısı olarak, üçüncü köprüye bağlılığı su götürmez. Hatta köprünün trafik sıkışıklığını engelleyeceği için küresel ısınmaya da mâni olacağına inanacak kadar çevre tutkunu. Köprü konusunda o kadar arzulu ki, “ en az beş köprüye, beş de yeraltı geçişine ihtiyacımız var” diyor ve köprüye karşı çıkanlardan lafını esirgemiyor: “Bizde yobazı sakallı, sarıklı sanırlar. Ama asıl yobaz, üçüncü köprüye karşı çıkan aydın kesimdir.”

Ağaoğlu’nun bahsettiği yobazlar, kuvvetle muhtemel, meslek odalarından STK’lara, mahalle örgütlerinden sendikalara birçok sivil inisiyatiften oluşan “3. Köprü Yerine Yaşam Platformu”nun bileşenleri. Gelin görün ki, “yobazlar” bu “bildik” grupla sınırlı kalmıyor. Ancak, önce biraz sayılara bakmakta fayda var.

1970-80 arasında İstanbul nüfusu yaklaşık bir buçuk kat artarken, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin 2007-2011 Stratejik Planı’ndan yuvarlayarak söylersek, aynı dönemde, yani 1973’te Boğaziçi Köprüsü’nün açılışının hemen ardından otomobil sayısı dört kat artıyor. İnşaat Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi’nin açıkladığı verilere göre ise, Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nün açıldığı 1988 yılından bu yana otomobil sayısı altı kattan fazla artıyor. Aynı dönemde nüfus artışı ise yine iki katın altında. Yani köprü, insandan çok, arabalara yarıyor. Günümüzde raylı sistemin toplu ulaşımdaki yerinin sadece yüzde 6 olmasında bu durumun büyük payının olduğu aşikâr.

Ancak köprüyü sorgulayanlar sadece “yobazlar” değil. AKP hükümeti sırasında belediye bürokrasisini ekarte etmek amacıyla kurulmuş İstanbul Metropolitan Planlama Ofisi’nin (İMP) başında da yer almış şehir plancısı Hüseyin Kaptan, ikinci köprünün ortaya çıkardığı devasa lekeden yakınıyor (sadece Sultanbeyli ilçesi nüfusu köprüyle beraber yedi kat arttı) ve üçüncü köprüyle ilgili kaygılarını dile getiriyor: “Benim gördüğüm projeler, Büyükçekmece, Sazlıdere, Alibeyköy su havzalarını yarıyordu. Hadımköy’e kavşak veriyor, Hadımköy ilerde bir milyon nüfusa sahip olacak. İstanbul için çok endişe ediyorum.”

Yine İMP’ye danışmanlık yapan ve Japonya Uluslararası İşbirliği Ajansı (JİCA) gibi liberal bir örgütün memuru olan Wakui Tetsuo, düştüğü dehşeti şöyle ifade ediyor: “Arabayla yolculuk yapan kişi sayısının artması, karayolu trafiğinin dört kat artmasına neden olacak. 15 yıl içinde dört kat fazla talebi karşılayacak yollara sahip olabilir miyiz? İmkânsız… Üçüncü köprü 2023’te kullanılabilir olmalı… Kişisel olarak kuzey rotasına itirazlarım var; merkeze çok sapa kalacak…”

“Yobazlar”ın nefesi tükenmez, ancak köprü projesiyle beraber Büyükçekmece, Çatalca ve Hadımköy’deki arazilerin hızla el değiştirdiği bir ortamda, hele de ikinci köprünün kendisine sunduğu imkânların bilinciyle Ağaoğlu’nun birkaç parazite kulak vermesi mümkün mü? Kentin sınırları için olduğu gibi, acaba emlâk yatırımının da bir sınırı yok mu diye sormuyor. Onun baktığı yerden sınır mınır yok gözüküyor.

My Urban Rent ya da rantsal çölleşme 

İspanya’da, 1998-2007 yılları arasında, çoğu birikmiş fonları ellerinden çıkarmak isteyen yatırım bankaları tarafından tetiklenen emlâk balonu sırasında, yaklaşık 5.7 milyon lüks ev inşa edildi. Fiyatların normalin yüzde 52 üzerinde seyrettiği, daha 2004’te, The Economist gibi liberal dergilerde yazılıp çiziliyordu. İnşaat şirketlerine devlet, çoğu sahil alanlarında ve tarımsal arazilerde olmak üzere, kelepir ve vergiden muaf arazi tahsis ediyordu. Ev sahipliğinin yüzde 80 civarında olduğu ülkede, 2007 yılında, en büyük inşaat şirketlerinden ve halka açıldığı için kâğıt üzerinde on kat büyümüş gözüken Astroc Mediterraneo SA iflasını açıkladı. Ülke topraklarında yaklaşık 1.2 trilyon dolarlık mortgage borcu birikmişti. İspanyol firmalarının ve hanelerinin mortgage borçları, ülkenin GSYH’sının yüzde 60’ına tekabül ediyordu. 2008’de ülke resmî olarak resesyona girerken, emlâk bazlı krizin tetiklediği işsizlik yüzde 6’dan yüzde 17.2’ye fırladı.

Türkiye İstatistik Kurumu TÜİK, 2010 yılının ilk çeyreğinde emlâk satışlarının yüzde 26 azaldığını açıkladı. Yine TÜİK’in verilerine göre, İstanbul’da satılmayı bekleyen 400 bin boş konut var. İstanbul Emlâk Komisyoncuları Odası Başkanı Sabri Ateş, bu kadar boş konut bulunmasının sebebi olarak artık üst gelir gruplarının yatırım amaçlı alımlarının sınırına ulaşılmasını, alt gelir gruplarının da kredi taksiti ödeyecek imkânlardan yoksun bulunmasını gösteriyor. BBDK’nın kasım sonu verilerine göre, bankaların verdiği kredi hacmi 500 milyar lira sınırını aştı; bunun içinde  56.8 milyar lira ile konut kredisi başı çekiyor. Tüm bunlardan çıkan sonuç, bundan sonra emlâk piyasasına borçlanarak girecek her kurum ve kişinin emlâk balonunu şişirerek ülkede kriz tehdidini besleyecek olması. Oysa Ağaoğlu, krizden emlâk yatırımıyla çıkıldığını iddia ediyor. Hatta “Eğer bugün başbakan ‘kriz teğet geçti’ diyorsa, bunun sebebi benim. Ekonominin önünü açtım, ülkenin psikolojisini değiştirdim” diye tevazuyla ekliyor. Ön açmaktan kastı ise, 2009 yılında, krizin ortasında Bahçeşehir’de orta-üst gelir grubu için inşa ettiği Bahçeşehir – MyCity projesinden 1200 daireyi on gün içinde satabilmesi.

Dünyaca ünlü iktisatçı Giovanni Arrighi, döngüsel kapitalist krizleri tüketim bağlamında izah ederken iki ayaktan bahsediyor. Biri, emekçi sınıfın güçlenmesinden  kaynaklanan “doygun tüketim” krizi. 1970’li yıllarda gerçekleşen bu türden bir kriz sırasında, artı-değer yaratma kapasitesi düşen büyük sermaye sahipleri yatırımdan kaçındıkları için işsizlik artar, sanayi üretimi düşer, sermayedarlar finansal ranta odaklanır. Çıkış rotası ise, pek çok ülkede şahit olduğumuz üzere ya darbeler yoluyla işçi sınıfının alım gücünü kuşa çevirerek kapitalist merkezlere mal üretmektir (1979-88 döneminde Türkiye işçi sınıfının üretimden aldığı pay yüzde 37.2’den yüzde 15.4’e düştü) ya da kapitalist merkezlerde sanayi desantralizasyonu ve özelleştirmeler aracılığıyla (1980’li yıllar boyunca Batı Avrupa’da işsizlik yüzde 2’den yüzde 11’e fırladı) gelir adaletsizliği yaratarak sermaye birikimini tekrar tesis etmektir. Ancak, asıl ilginç olan, sermaye birikimi yeniden ortaya çıktığı ölçüde alım gücü düşen emekçi sınıfların birikimden tekrar nemalanmasını önlemek için yaratılan yeni “ürün”lerdir. Bu ürünlere kısaca “emlâk”, uzunca, zengin siteleri, AVM’ler, ofis binaları, rezidanslar deniyor. Bu türden bir kapitalist üleşim sürecinin sonuçlarına 2007 krizinde şahit olduk.

Gazetelere “reklam hedeflerinizi benim sayemde tutturdunuz, bana komisyon borcunuz var” diye takılan Ağaoğlu’na şu verileri sorduğumuzda ne der, bilinmez: TÜİK verilerine göre, İstanbul’daki 2.550.607 hanenin sadece 893.427’si kiracı, gerisi ev sahibi konumunda. İMSAD (İnşaat Malzemesi Sanayicileri Derneği) Başkanı Orhan Turan’a göre, inşaat ve inşaat malzemeleri sektöründe 3 milyonun üzerinde kişi çalışıyor. Tüm yan sanayilerle beraber bu rakamın çok daha yüksek olduğunu tahmin etmek yanlış olmaz. Kriz sırasında İspanya’varî bir akut işsizliğin memleketi vurmaması için bir neden yok. Peki, Ağaoğlu bu hakikate rağmen, emlâk rantının devamında ısrar etmekte neden kararlı?

My Class-city ya da “İstanbul’da gettolaşma yok” teranesi

Çiftçi-Sen’in tahminlerine göre, reel düzeyde yüzde 22’ye kadar gerileyen kırsal nüfus AB ile uyum bahanesiyle yüzde 6-8 düzeyine çekilmeye çalışılırken, kooperatiflerin lağvedilmesi, tarım desteklerinin giderek azalması ile üretimleri kırsalda barınmalarına izin vermeyen köylüler, topraklarını değerinin çok altına satarak büyük şehirlere taşınacak. Bu da iki yönlü bir emlâk rantının önünü açacak. Ellerindeki parayı borçlanarak bir eve aktarması muhtemel yeni kentlilere beton yığınlar önerilecek, onların boşalttığı arazilere de, Sakarya havzasında zuhur etmeye başladığı üzere, sıkıldıkça “kıra kaçmak” isteyen kentsoylular için “eko-köyler” inşa edilecek.

Kentte sanayinin desantralizasyonu sürecine devam edilirken (sadece 2002-2007 arasında 530 bin kişilik istihdam kaybı söz konusu) Trakya Kalkınma Birliği Planı’nda (TRAKAB) yer aldığı üzere, 1.5 milyon kişi sanayi alanlarıyla beraber Türkiye’nin en verimli tarım topraklarından olan Batı Trakya’ya taşınırken bir taşla iki kuş vurulacak. Taşınma sırasında oluşacak dev altyapı yatırımları ve üçüncü köprü güzergâhı üzerindeki yeni konut alanları, taşeron inşaat şirketlerine kaynak aktarımını hızlandıracak. Kent alanında boşalan arazilere ise yeni kapalı siteler ve AVM’ler konuşlandırılacak.

Tüm bunlar olurken güvencesiz ve örgütsüz hizmet sektörüne amade kılınacak kentin genç nüfusu (hizmet sektörünün istihdamdaki payı an itibarıyla yüzde 62 dolayında), son torba yasada planlandığı üzere, çalışma deneme sürelerinin de uzatılmasıyla asgarî ücretten de düşük meblağlara çalıştırılarak yoksulluğa ve örgütsüzlüğe mahkûm edilecek. Mümkünse, TOKİ’nin “başlangıç” taksitleri 100 TL olan, kent dışındaki, iş alanlarından, sosyal alanlardan yoksun, hap kadar toplu konut dairelerine tıkıştırılarak uzun vadeli ödemelerin gölgesinde muhafazakârlaştırılacak.

My God City ya da İstilâcının Allahı

Ağaoğlu’nun yeri geldiğinde “ben de onlardan biriyim, halk içinden geliyorum” derken, gecekondu sakinlerini kastederek “vermeden almak Allah’a mahsustur” diye eklemesinin nedenleri faş oluyor. Nasıl olsa, muhtemel bir emlâk krizinde, şirketi batsa bile, sadece şirketin “ödenmiş sermaye”sinden mesul olacak.

Ağaoğlu’nun kendisinin nerede yaşadığı ise, son zamanlarda gündeme gelen “gettolaşma” tartışmalarına ışık tutar mahiyette. Hemşerisi başbakana yakınlığıyla göğsü kabaran,  bakanlar kurulunda başarılarından dem vurulmasından haz alan, ekonomik açıdan ultra-liberal Ağaoğlu, başbakanın bir başka “arkadaşı” Berlusconi’yi hatırlatan yaşam tarzı ve içinden geldiği sınıfın ortak paydasının nerede daha rahat kabul göreceğini muhtemelen iyi tartmış ve Başakşehir yerine Ataşehir’i tercih etmiş.

Bırakın Latin Amerika’yı, kapitalist merkezlerin şahı New York’ta bile, tüm mütecaviz saldırılara rağmen, Movement for Justice in el Barrio (Mahallede Adalet Hareketi) gibi yerel örgütlenmeler sayesinde halen ucuz kiralık kamusal konut stoku bulunduğunu söylemek, Ağaoğlu’na bir şey ifade etmez herhalde. Kaldı ki, bölgesel ve coğrafî planlama yoluyla, İstanbul nüfusunun 2023 yılında 21 milyona dayanmasının engellenebileceği, kent içinde sendikal, mahallî ve kamusal örgütlenmelerle adilâne bir gelir dağılımının ve nitelikli bir yaşamın tesis edilebileceğini idrak etmesi hiç beklenemez. Bu bizim, solun görevi. Ama bunu yaparken gudubetin imgesine karşı çıkmak da elzem görünüyor. O yüzden, son sözü, ezilenlerin pedagogu, kentsel hareketlerin bir diğer fikir babası Paulo Freire’ye verelim: “Kültürel istilâyı mümkün kılan noktalardan biri de, istilâya uğrayanların gerçekliğe kendilerinin değil, istilâcının penceresinden bakmalarıdır. Zira insanlar istilâcıya öykündüğü ölçüde, istilâcının fikir dünyası da sağlamlaşır…”

Ulus Atayurt

Express, sayı 115, Aralık 2010