Bu da oldu süreci: Nora Şeni ile “Buraya nasıl geldik?” üzerine

 

Akademik Boykot’tan AB’nin değişen Türkiye tavrına, entelektüellerin AKP desteğinden Hamidyen politikanın sonuçlarına, eğitimin ve sokağın dinselleştirilmesinden milisleşme tehlikesine gidişata Paris VIII Üniversitesi öğretim üyelerinden Nora Şeni ile içeriden ve dışarıdan baktık. Express dergisinin 155 no’lu eylül sayısından aktarıyoruz…

 

Türkiye’ye yönelik bir akademik boykot girişimi söz konusu. Akademik boykotun kapsamı ne, kim önayak oldu, murad edilen ne?

Nora Şeni: Akademik boykot referandumdan sonra konuşulmaya başlandı Fransa’da. Referanduma kadar yine de bir beklenti vardı. O beklenti gerçekleşmeyince harekete geçme ihtiyacı acilleşti. KHK’larla bütün haklarından mahrum bırakılarak, akademisyenler sosyal ölüme mahkûm edilircesine işlerinden atılmaya devam edildi. İmzacı akademisyenler işlerinden atılmamış, haklarında hukuki soruşturma açılmamış olsa dahi, bütün üniversitelerin, düşünce dünyasının ve akademik hayatın üzerinde büyük baskı var. Bu koşullarda bilimsel çalışma yapılamaz. Bu prensipten yola çıktı Fransa’daki üniversiteler. Söz konusu olan, kurumların boykot edilmesi; araştırmacıların, akademisyenlerin boykot edilmesi değil. Tam tersine, zor durumda olan, işinden atılan, işlerini yapamayan araştırmacılara destek olmak için bu sene Fransa’da bir yardım programı1 açıldı. Bu çerçevede otuz sekiz Türkiyeli araştırmacıya Fransa’da iş bulundu. Bazıları yurtdışına çıkışları engellendiği için bundan istifade edemedi. Bugün artık araştırmalar çoğunlukla Avrupa program ve projelerinin sağladığı fonlarla yapılıyor, üniversitenin kendi kaynakları yetmiyor. Boykot bu fonların kullanımını, müşterek araştırmalara finansman talebini durdurmaya yönelik. Yaz tatili sonrasında boykot geçerli olursa, Türkiye üniversiteleri bu ortak projelerde partner olamayacak. Boykot Erasmus kapsamında, Türkiye’ye öğrenci yollamamayı, fakat Türkiye’den gelecek öğrencileri kabul etmeyi öngörebilecek. Denebilir ki, “umurunda mı Recep Tayyip Erdoğan Türkiye’sinin?” Hiç umurunda olmayabilir, ancak Türkiye koşullarının bilimsel eğitim ve araştırmayı artık mümkün kılmamasına sessiz kalmak pek mümkün değil.

Boykotun Türkiyeli araştırmacıları, öğretim üyelerini daha da tecrit etme riski yok mu?

Boykotu başlatanlar böyle bir riskin farkında. Ancak, üniversitenin bu şartlarda artık bilimsel meşruiyeti kalmadı, işleyememesi lâzım. Bunu birilerinin söylemesi gerekiyor. Peki, bunu Türkiye’de akademisyenler kendileri niye yapmadı? Her üniversiteden üç-beş kişi atılırken, haklarında soruşturma açılırken ya da hapse girerken üniversite işlemeye devam etti. Meslektaşlar grev yapmadı, dersleri durdurmadı. Güçlü bir tepki verilemedi. Mesela sendikalar. Sendikalar ne yaptı? Canla başla işini kaybedenlere maaş verebilmek için para bulmaya çalıştılar. Bu elbette çok önemli bir şeydi, yapılması lâzımdı. Ama bütün enerji buna gitti. Sendikanın ilk hedefi bu mu olmalıydı? Üniversite konusunda, YÖK kurulduğu zaman [1981] verilen tepkinin çok altında kalan bir düzeyde cevap verildi. Bunun nedenlerinin tahlili ayrıca yapılabilir. Ama, üniversitede hiç kimse bu gidişi durdurmaya, üniversiteyi paralize etmeye kalkışmadı.

Son dönemde iki AİHM kararı geniş bir kesimde hayal kırıklığı yarattı. Biri KHK’lerle işini kaybeden öğretmen ve akademisyenlerin başvurusunun OHAL komisyonları adres gösterilerek reddedilmesi; diğeri, Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın tedbiren tahliye talebiyle başvurusunun reddi. AİHM olağandışı koşullarda iç hukuk sürecinin tükenmesi şartı aramayabiliyor. Nitekim, Türkiye’de önceki yıllarda OHAL şartlarında bu aranmıyordu. Bu iki karar siyasi olarak ne diyor?

Kıbrıs’ta Türk ordusunun işgalinden sonra topraklarını, mülklerini kaybedenlerin başvurularıyla ilgili, o zamanlar AİHM’de yargıç olan Rıza Türmen’in de önayak olmasıyla bir karar alınmış ve içeride bu işlerle uğraşacak özel bir mahkeme türü oluşturulması önerilmişti, ki bu davalar AİHM’i tıkamasın. Bugün de böyle bir şey yapmaya kalkıyorlar, çünkü çok vaka var.

AB’nin Türkiye’ye, bugünkü yönetime tavrı sizce nasıl bir seyir izledi, izliyor?

2015’te Haziran seçimlerinde AKP’nin mutlak çoğunluğu kaybetmesiyle başlayan bir süreç var. Erdoğan için önemli olan hükümetin kurulamaması, tekrar seçimlere gidilmesi ve kendine yeni bir meşruiyet sağlamaktı. Bunun üzerine şiddet politikasına yöneldi. PKK da aynı yönde hareket etti. Erdoğan “Bakın PKK neler yapıyor, Türkiye şiddete maruz kalıyor, güç kaybediyor…” diyebildi ve tek kuvvetli adamı oynayabildi. Ve bunu Avrupa’ya da sattı: “İstikrar benim.” İkinci kozu da “mültecileri ben filtre ederim”di. Almanya’da Merkel mültecilere “Buyrunuz, geliniz” demişti. Merkel için gayet popüler bir hamleydi. Mülteciler akın edince, sonraki seçimde oy kaybedeceğini düşündü ve tersine bir hareket başlatmak için Türkiye’deki 1 Kasım seçimlerinden hemen önce kalktı, Erdoğan’ın ayağına geldi. Bu “Avrupa seni ister, seni sever, Avrupa senin elinden su içer” demekti. Kanımca bu, o seçimlerde Erdoğan’a beş puan kadar ek oy getirmiştir. Suriye krizinden beri, Avrupa’nın tavrı içeride her ne yaparsa yapsın AKP hükümetini desteklemek oldu. Şimdi o destek bitme emareleri göstermeye başladı. Ama, 2015-16 kışındaki Cizre, Nusaybin, Sur’da yapılan katliamlara karşı gereken ciddiyette tepki gösterilmedi. Devletler, hükümetler düzeyinde sert demeçler verilmedi değil. Mesele kamuoyu. Fransa’da basın ve kamuoyunu yönlendiren gazeteciler devletin politikasına yaslanıp, Erdoğan’ı sıkıntıya sokacak bir girişimde bulunmadılar. Tabii ki Cizre’de, Diyarbakır’da olanlarla ilgili hiçbir şey söylenmedi değil, ama mesela kentsel/tarihsel miras yıkımı açısıyla söylendi. “Türkiye nereye doğru gidiyor acaba?” sorusuyla… Türkiye’nin nereye doğru gittiği değil de neyin içinde olduğu sorusu sorulmadı. Türkiye’nin içinde bulunduğu durumun bugün hâlâ ismi konmamakta devam ediyor. İsim koymayınca da mücadele etmek daha zorlaşıyor. Bunu Avrupa da yapmadı, Türkiye’deki muhalefet, enteller de yapmadı; isim koymadılar. Bu yaşanan neye benziyor, tarihte böyle bir gidişat olmuş mu, neticesi ne olmuş? Tamamen aynı şey elbette hiçbir zaman tekerrür etmez, ama hangi süreci andırıyor tahlili pek yapılmadı.

Bugün yaşananın ismini koymaya birazdan gelmek üzere, buraya nasıl geldiğimize, sizin açınızdan önem taşıyan köşe taşlarına, dönemeçlere baksak…

7 Haziran 2015 sonrasında neler oldu? Suruç oldu [23 Temmuz]. İki polis evinde katledildi. Ve sonra her şey çözüldü… Ankara’da barış isteyenlere karşı yüzü aşkın kişinin hayatını kaybettiği çok kanlı eylem [10 Ekim]. Şiddet devam etti. Akademisyenlerin bildirisi [11 Ocak 2016]. Hemen sonrasında [12 Ocak], Sultanahmet’teki bombalı saldırı. Aynı gün, her zaman yaptığı gibi televizyonlarda söz alıyor Erdoğan ve Sultanahmet’teki bombalamadan iki dakika bahsediyor, üç misli zamanı “Ey aydın müsveddeleri siz karanlıksınız, aydın falan değilsiniz” diyerek barış bildirisini imzalayan akademisyenleri karalamaya hasrediyor. Bu konuyu bir takıntı gibi işledi. Aslında “takıntı” değil, psikolojik açıklamalar getirmeyi sevmiyorum. Akademisyenlerin bildirisi olayını çok kullandı, kullanmaya devam ediyor, edecek gibi de duruyor. İdeolojik savaşının bir parçası. Bu ideolojik iç savaşın çok maddi bir de boyutu var: Yeni kadro tipine yer açılıyor üniversitede. Bunlar yeni cemaatler mi olur, hangi cemaatler olur, bilmiyorum, ama belli ki yer açılıyor. Bu “büyük değişim”in bir parçası. Bu büyük değişime Erdoğan’ın iyice sarıldığını düşünüyorum. Bu projenin her adımının en baştan belirlenmiş olduğunu sanmıyorum, yolda şekillendi. Erdoğan’ın özelliği şu: Her yapacağını önceden söyledi, hiçbir şekilde saklamadı. Konya’da 2012’de bir hastane açılışında “Size daha da fazla hizmet vermek istiyoruz, ama biliyorsunuz kuvvetler ayrılığı diye bir şey var, bize engel oluyor” dedi. Açık açık “kuvvetler ayrılığını istemiyoruz” dedi. Kimse tınmadı. Ne gazetecimizden, ne akademisyenimizden, ne aydınımızdan güçlü bir tepki geldi. Söyledi. Söyledi ve yaptı. “Demokrasi benim için hiçbir şeydir” demedi mi? Dedi. Yaptı mı? Yaptı. Bir gizli ajandayla geldiğini hiç sanmıyorum. Hiçbir şey gizli değildi. Ne arzu ettiğini ifade ediyor. Duyana! “Söylemedi, gizledi, aldattı” denmesin. Söylüyor, güçlü bir tepkiyle karşılaşmıyor, yapıyor.

 

Bir başka dönüm noktası, 2007’de Fransa’da Nicolas Sarkozy’nin cumhurbaşkanı seçilmesinden sonra, Angela Merkel’le birlikte ortaya koyduğu “Türkiye AB’ye giremez” söylemi. Bu bir dönüm noktası. Türkiye’nin AB’ye resmen aday ülke olmasını Jacques Chirac ve Gerhard Schröder istemişti. Ama bu ikilinin ardından gelen ikili Türkiye’yi AB üyesi olarak istemediklerini hayli kırıcı ve aşağılayıcı bir üslupla dile getirdi. Akabinde Erdoğan Davutoğlu’nu dışişleri bakanı yaptı. Davutoğlu ile İslam dünyasının önderliği hedeflendi. Ben buna Hamidyen paradigmanın tekrarı diyorum. Abdülhamid’in politikası şuradan yola çıkıyor: “Osmanlı olarak Avrupa’daki Müslüman unsurun çoğunlukta olmadığı her toprağı kaybettik.” Dolayısıyla, Müslüman Osmanlı’dan medet umarak Arap dünyasına döndü. Orada iktisadi ve dini bir politika dönüşümü var. Halifeliğin yeniden kutsallaştırıldığını görüyoruz. Davutoğlu’nun vizyonu da bu Hamidyen politikadan mülhemdi. Din burada bir kolaylaştırıcı etkendi. Türkiye’nin hem iktisadi hem siyasi alanda nüfuzunun artması, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da liderliği… Davutoğlu’nun bir mistik tarafı vardı, buna inanıyordu. Erdoğan çok daha pragmatik bir adam, neye “inandığını” tam olarak bilemiyorum. Sokağı düzenlemek Erdoğan için çok önemli. Kutuplaştırma bunun aracı. 2007’den sonra, Türkiye Avrupa’ya daha az yaslanmayı denemeye başladı, ama ülkeyi daha güçlü bir pozisyona getirecek bir politika izleyemedi. Suriye meselesinde çok erken ve çok fazla taraf oldu. Giderek Türkiye izole oldu. Suudi Arabistan’dan Mısır’a, BAE’ye Türkiye müttefik olarak istenmiyor. Erdoğan AB’ye bayrak açtı. ABD’ye, NATO’ya karşı da Rusya’yla daha derin ittifaklara gidebilirmiş intibaı yaratmaya çalıştı.

AB Türkiye ile artık ipleri koparmak mı, yoksa hâlâ bir şekilde tutmak mı istiyor?

Bugüne kadar “Türkiye kalsın, AB ilişkileri içinde tutalım Türkiye’yi, Suriye meselesini onsuz nasıl çözeriz” görüşü hakimdi… Bugün de öyle. Türkiye’de bugünkü iktidar dışında inandırıcı siyasal bir alternatif güç göremiyor. Avrupa’nın tavrı bugüne kadar “Türkiye’nin içindeki ihlallere bakmayacağız”dı ve üç maymunu oynamaktı. Ta ki Alman insan hakları savunucusu Peter Steudtner İstanbul’da tutuklanana kadar [18 Temmuz 2017]. Bu nihayet bardağı taşıran damla oldu. Bunun akabinde Türkiye’ye karşı üç çok ciddi karar açıkladı Almanya. Vatandaşlarına Türkiye’ye turist olarak gitmemeyi tavsiye etti; Alman devletinin Türkiye’de yapılacak yatırımların mali garantörü olmayacağını ilan etti ve AB’den Türkiye ile anlaşmaların gözden geçirilmesini isteyeceğini beyan etti. Ve Angela Merkel 16 Ağustos’ta AB’nin Türkiye ile Gümrük Birliği Antlaşması’nı güncellemeyeceğini söyledi. Şimdi bu Fransa’nın da Türkiye politikasını etkileyecektir, Fransa da Türkiye’deki ihlallere daha “görünen” tepkiler vermek zorunda kalacaktır. Gazetecilere, akademisyenlere, baskılara Almanya’nın bu çıkışından sonra Fransa nasıl bir çizgi tutturacak, göreceğiz.

Türkiye’de bugün yaşananın isminin konmadığı meselesine gelirsek, Türkiye’nin ve Avrupa’nın entelektüellerinin, demokratlarının bunu yapmaktan kaçınmasının nedeni ne olabilir? Cehalet olamaz herhalde…

Cehalet de var işin içinde. Ama yalnız o değil. Bu üzerinde çok uzun düşündüğüm bir konu. Hayli karışık bir soru aslında. Bugün bu tepkisizliği, az tepkiyi ya da tepkinin yanlış yerlere yönlendirilmesini açıklamak için iki ana eksen üzerinden gidebiliriz. Birincisi: Türkiye’de entelektüellik Osmanlı’dan kalma bir geleneğin üzerine inşa oldu. Entelektüel devletle özdeşleşmiş bir özne olarak devletin çıkarları çerçevesinde düşünür olarak var oldu, bir conseiller du prince statüsünde sürdürdü kariyerini. Bunun köklerini 19. yüzyılda bulmak mümkün. Ancak, formel demokrasiyi “benimsemiş”, sol hareketler barındıran bir Türkiye’de askeri darbeler, hele 12 Eylül, 1980 sonrasında aşındırdı, yok etti bu özdeşleşmeyi. Dolayısıyla, muhalif düşünce dayanabileceği yeni güçler bulmak, yeni ittifaklar oluşturmak zorundaydı. O sırada yükselen hareket, muhalif düşünce ve stratejiler pazarında varolmaya başlayan yeni güç İslam çerçevesinde oluşmaya başlayan hareket idi, ona bir şans vermeyi seçtiler. Ve onun Türkiye rejimine, formel demokrasiye uygun bir şekle gelebileceğine inanmaya çalıştılar. Öyle bir ümit, bir objektif nasıl gerçekleştirilir, hangi koşullarda kabul edilebilir pek düşünmeden. İttifaklarda belirli koşullar ileri sürülür. Değerlerinizin, prensiplerinizin hiyerarşisini oluşturduğunuz, nelerden ve hangi koşullarda vazgeçilebileceğinizi tespit ettiğiniz bir kurgunuz olur. Şartlarınız vardır, olmazsa olmazlarınızı oluşturursunuz. Bunların çerçevesinde örneğin AKP’ye Milli Görüş hareketinden ne kadar ayrışmış olduğunu açıklamasını, o hareketin ırkçı söylemleri karşısında tavrının ne olduğunu sorar, ona göre ittifakınızı ayarlarsınız. Gerçi entelektüeller bir siyasi güç değildiler ama, yine de bunu masaya koyabilirlerdi. Böyle bir pazarlık olmadığı gibi, AKP’ye destek acelesinden bunlar gündeme gelmedi.

En çok dile getirilen argüman “askeri vesayete son vermek”ti. Ama bunun nasılı hiç konuşulmadı, hiçbir zaman bir programa, takvime bağlanmadı, somutlanmadı…

Türkiye’de obsesyon ordu ve darbelerdi. Ki tabii çok önemli. Ama bu obsesyon nedeniyle başka her şey görmezden gelindi. Mesela AKP’nin Milli Görüş’le ilişkileri. Milli Görüş ırkçı, milliyetçi-ırkçı bir hareket. Milli Gazete son derece komplekssiz bir şekilde antisemit. Türkiye’ye özgü bir antisemitizm bile değildi. Tamamen ezber, “tefeci eşittir Yahudi” denklemleri, “tüm Yahudiler zengin”, “siyaset, basın onların kontrolünde” vs. Komplo teorileri… İki dünya savaşı arası Nazi basınından ya da Fransız basınından alıntı gibi…

Antisemitizm dışında, kadın düşmanı bir hareketti, Alevi düşmanıydı, kadroları Sivas katliamına ses çıkarmamakla kalmamış, alkış tutmuş, savunmuştu…

Sivas çok büyük bir vahşetti. 24 yıl önce 35 kişi, büyük bir kalabalık tarafından 48 saat kuşatılıp herkesin gözleri önünde cayır cayır yakıldı. Bu vahşete söz bulamıyorum. Sivas katliamı AKP içinde ne kadar tartışıldı? Destekleyenler bu nedenle AKP’nin ne kadar üstüne vardı?

Buna rağmen AKP’ye destek veren entelektüellerin tavrını yükselen yeni “güç” olarak İslamiyet’i gördükleri için böyle bir ittifaka girmek olarak açıklıyorsunuz, öyle mi?

Şöyle bir paradoksu sahnelemek çok geçerli oldu: “Bakınız ben ne kadar Batılıyım, en iyi eğitimden geçip, Avrupa’da okuyup, İslam’ın politik güç olarak varolmasını destekliyorum.” Cool” tavır buydu. Tartışmıyorsun da, çünkü cool işte. Karşı olanlarsa taşkafa, dinozor…

AKP kurulalı [14 Ağustos 2001] tam 16 yıl oldu. İlk dönemde AKP ile, onun üzerinden demokratikleşme olabileceği ümidi beslediniz mi?

Hayır, zira benim için ırkçı söylemi reddetmeyen bir hareketin demokrasiye, barışa temayülü olamaz. Benim için bu bir kırmızı çizgi. Gelip de ikna edici bir biçimde “hayır, ben artık bu görüşleri savunmuyorum” dememiş bir hareketin demokratikleştirme kabiliyetine inanmam mümkün değil. Entelektüellerin AKP’ye verdiği desteğe dönersek… Devlet geleneğinden sıyrılma haklı olarak bir emansipasyon gibi yaşandı, ancak yeni müttefik kâfi sınırlandırılmadı. Gelelim ikinci eksene, Türkiye entelektüeli bence İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupalılığını yitirdi. Avrupalı değil artık.

Ne demek bu?

60 milyona yakın insanın hayatını kaybettiği İkinci Dünya Savaşı’nda 6 milyon sivil Yahudi bilerek, planlı bir şekilde yok edildi. Avrupa Yahudiliğinin imhası düşünce ve sanat tarihi için de travmatik bir olay, çünkü Avrupalı şu düşünceyle karşı karşıya kaldı: “Biz Batı medeniyeti olarak bunu nasıl yapabildik? Bu ne biçim bir medeniyettir ki buna müsaade etti? Yapanlar hepimizin gözü önünde yaptı. Bu hepimizin sorunudur.” Bu sorunsal yirminci yüzyılın ikinci yarısında bütün düşünce hayatını ve sanatı yalnızca etkileyen değil, belirleyen bir olay ve kendinden kuşku. Avrupalı olmak bu bilince sahip olmak demek. Avrupa Birliği ve İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan kurumların çoğu bu tür barbarlıklar bir daha olmasın diye oluştu. Bu düşünce İkinci Dünya Savaşı’na girmemiş olan Türkiye’ye dokunmadı, Türkiye’yi teğet geçti.

Bunun nedeni ne?

Bir haklı sebebi var. İkinci Dünya Savaşı’na katılmadı Türkiye; bunların aktörü olmadı. Gerçi o da yarım bir şey… Diğer iki sebepse Türkiye’de bir yüzleşme geleneği oluşmamış olması ve Türkiye’de Yahudilerin İsrail’le karıştırılmaları.

Ermeni soykırımı ile yüzleşilmemiş olması da bunda etkili olamaz mı?

Kesinlikle. Bunu problematik olarak benimsese onun üstünü örtemeyecek. Bu nedenle, benim için çok önemli bir yazar Aslı Erdoğan’dır. Aslı Erdoğan Holokost’a referans yapabilen bildiğim tek Türkiyeli yazar. Holokost sonrası gerçeği bulma, yüzleşme literatürünü haiz. Mesela Cizre’de olanları son kitabında Auschwitz’e benzetmiş. Dolayısıyla, Aslı Erdoğan en iyi yazar demiyorum, Avrupalı yazar diyorum. Şunu bilmek gerek, İkinci Dünya Savaşı sonrası Avrupa’nın obsesyonu barış. Böyle bir obsesyon azalarak belki, ama hâlâ belirleyici. Türkiye’nin obsesyonu ise homojenlik.

Türkiye’nin muhalif entelektüelleri için de mi geçerli bu?

Galiba bunun pek dışına çıkılamıyor, “önce demokrasi” denemiyor. “Demokratik Türkiye” deniyor ve özlemi var tabii, ama bunun önce barıştan geçtiği ne kadar netleştirilebiliyor? Demokratlık mazluma arka çıkmak olarak kalıyor.

Türkiye’de şu anda yaşanmakta olan süreci siz nasıl isimlendiriyorsunuz, nasıl tanımlıyorsunuz? Tarihteki hangi olaylarla, süreçlerle benzerlikler görüyorsunuz?

Totalitarizmin yerleşmesini görüyorum. Özellikle Almanya’da, Nazizmin ilk yıllarında belirli kurumları yok ederek, bunların yok edilmesini halka kabullendirerek yükselişiyle benzerlikler görüyorum. İdeolojisini üretip, tehditler neticesinde o ideolojiye karşı popüler bir rıza, bir onay oluşturabilmesi bakımından büyük yakınlıklar görüyorum. Bu konuda herkese Sebastian Haffner’in Histoire d’un Allemand (1914-1933) kitabını tavsiye etmek isterim. Birinci Dünya Savaşı’nın başından, İkinci Dünya Savaşı’nın hemen öncesine kadar olan dönemde Nazizmin yükselişini anlatıyor. Toplumdaki aşama aşama “vazgeçmelerin” bir anlamda güncesini tutuyor: Bu da kabul edildi, bundan da vazgeçildiBu da oldu sürecini biz de Türkiye’de yaşadık, yaşıyoruz. Öyle ki, her defasında mücadele imkânları biraz daha kısıtlanmış oluyor. Buraya varılmayabilirdi sanıyorum. Ama eleştiriler tepildi, duyulur olmadı, eleştirenler “AKP düşmanı”, “Kemalist”, “Cumhuriyet okuru” oldu… Etaplardan biri de 2011’deki hukuksal düzenlemeler.

Hassas konulardan biri de laiklik. Epey bir süredir laikliğin öneminden söz etmek, Kemalizmle, tepeden inmecilikle, elitizmle özdeşleştirilir oldu…

Evet, laiklik o paketin içine düştü.

Laikliği savunanların geniş bir kesimi de laikliği bir “inanç özgürlüğü” olarak yorumluyor…

Ben başörtüsünün yasaklanmasına hiçbir zaman taraftar olmadım. Herhangi bir hukuksal temele dayanmayan bir yasak olarak gördüm. İnsanlar maddî imkânları, zevkleri, izledikleri moda doğrultusunda istedikleri gibi giyinirler; yeter ki on sekiz yaşını geçmiş olsun. Üniversiteye de istedikleri kıyafetle giderler. İslami hareket bunu mazlumiyet alanına çekmek istedi ve bu tuzağa düşüldü. Başörtüsü sıradanlaştırılabilseydi, bir araç olmaktan çıkarılabilirdi, o safhadan tasarruf etmiş olurduk. Dinin politikada, kamusal alanda var olmaması sağlanabilmeli, bu benim için kesin bir ölçü. Mesela Türkiye’de Yahudi cemaati Hanuka’da mumlarını sokakta yakabilmekten çok memnun. Fransa’da aynı bayramda Yahudilere mumlarınızı yakın ilanları mevcuttu. Ben ise kamusal alanda dinin varlığını laikliğe aykırı buluyor ve dini özel alanla sınırlayan laikliği önemsiyorum. Bunun da cool tavırlardan olmamasına rağmen. Dini ritüel, ibadet evde ya da ibadethanededir, özel alandadır. Başka çaremiz de yok bir arada yaşamak için. Din inanca dayalı, akla değil. Oysa kamusal alanı düzenleyen kuralları akla dayandırmak zorundayız, zira değişik inançlar mevcut ve birbirlerini dışlayabiliyorlar, birlikte yaşamayı kolaylaştırıcı olmayabiliyorlar.

Eğitimin dinselleştirilmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Eğitimdeki eğilim endişe verici. Kız-erkek ayrımı getiriliyor. Benim için bu hem laiklik açısından hem toplumun ruhu açısından çok önemli. Bu eğilimin en önemli hedeflerinden biri kadın-erkek karma hayatı yok etmek. Eğitim programının içeriği dinselleştiriliyor. Evrim teorisi programdan çıkarılıyor. TÜBİTAK bunu çoktan yapmıştı. Bilim ve Teknik dergisinin UNESCO’nun 2009’u Darwin yılı ilan etmesi nedeniyle hazırlanan kapağı değiştirilmiş, derginin yayın yönetmeni işten çıkarılmıştı. Laikliği unutmak bunları getiriyor. Şimdi müftülere nikah kıyma yetkisinin verilmesi gündemde. Bu arada, bir parantez; Adalet Yürüyüşü önemliydi, çünkü kutuplaşmış iki kesim arasında bilgi geçişi yok edildi. Laik kesimin “Türkiye biziz” diye düşünmesine karşılık, AKP’yi destekleyen kesimde “Türkiye biziz” diye bir inanç var. Bu yürüyüşle başka bir Türkiye’nin hâlâ var olduğunun farkına varıldı.

Kültürel bir içsavaştan söz edilebilir mi?

O savaşı kazandı Erdoğan taraftarları. 2012’de, Gezi’den önce bir yazı yazmıştım. Erdoğan’a oy verenler de vermeyenler de aynı televizyon kanallarını, aynı programları, aynı dizileri seyrediyor, aynı şeyleri seviyorlar. Herkes aynı alışveriş merkezlerinde vakit geçiriyor, kültürel olarak aynı yöne gidiyor… E bir zaman sonra birbirlerine doğru evrilecekler, biraz daha birbirlerine benzeyecekler, bu kutuplaşma sona erecek diye düşünülebilir mi diye sormuştum. Ama öyle olmadı, çünkü Erdoğan öyle olmamasını istiyordu. “Biz” ve “onlar”ı yarattı ve onun üzerinden yürüttü hep politikasını: “Onlar ki içki içerler, sizi hor görürler… Sizi ben koruyorum…” Bu polarizasyonu istedi ve yarattı. “Orduya karşı da , FETÖ tehdidine karşı sizi ben korurum”a dönüştü şimdi bu. ‘Milisler” de böyle meşrulaşacak mı? Benim şu anda Türkiye’de en çok korktuğum şey milisleşme.

Geçtiğimiz hafta silahlı gece bekçileri uygulaması başladı…

Bu totaliter bir rejimin araçlarından olabilir. Milis türü güçler yaratmak! Daha hangi adımın atılması lâzım, kurumların daha nasıl değişmesi lâzım buna totalitarizm denmesi için?

2019’da seçim yoluyla iktidarın değişebileceğini de çok kişi artık ihtimal dışı görmeye ve bunun umutsuzluğunu yaşamaya başladı…

Seçim sonuçlarıyla oynadıklarını referandumda hayli açık bir biçimde gördük. Muhalif bir seçim kampanyası yapılabileceğini şimdilik sanmıyorum. Ama, seçimleri ciddiye almaktan başka çare de yok. Muhalif güçlerin toparlanmasına odaklanmak gerek. İbrahim Kaboğlu ve Rıza Türmen’in oluşturduğu Demokrasi İçin Birlik’e (DİB) mesela destek vermek, arka çıkmak lâzım. Seçim döneminin öncesinde, bugünden gerçek bir ittifak düşünmek lâzım. CHP-HDP ittifakından başka bir seçenek göremiyorum. HDP CHP’ye bir miktar yaklaştı Adalet Yürüyüşü’nde mesela. Ortaya asgariler üzerinden müşterek program, eylemler koyup bir yakınlaşma oluşturmak elzem! Başka hiçbir çare yok. Referandum kampanyası yapılamadı. Bu defa gerçek, kuvvetli, zengin imkânları olan, Erdoğan seçmeni kutbunun da seçmese de görebildiği bir kampanya yapılabilmesi lâzım. Başka çare ben göremiyorum.

Söyleşi: Siren İdemen

Express, sayı 155, Eylül 2017

 

1   PAUSE – Le Programme national d’aide à l’Accueil en Urgence des Scientifiques en Exil (Sürgündeki Bilim İnsanlarının Acil Kabulü İçin Ulusal Program).

Meraklısı için: Nora Şeni’nin son dönemlerde yazdığı iki Fransızca makaleye (Avrupa’da Türkiye Neye Yarar? ve Araplar, Türkler: Çok Uzak, Çok Yakın) şu kaynaklardan ulaşılabilir:

https://www.cairn.info/revue-herodote-2017-1-page-213.htm

https://www.cairn.info/revue-herodote-2017-1-page-213.htm