Bülent Arınç – Ertuğrul Kürkçü zıtlığı

 

Çalık Holding’in magazin gazetesi Takvim ile Gül-Erdoğan akreditasyonlu Yeni Akit gazetesi Kürtlere ve BDP’ye ve bu mecraya yakın kesimlere belden aşağıya vurmaya devam ediyor. Bülent Arınç ne yapıyor?

 

Takvim gazetesinin başlatıp Akit’in sürdürdüğü, Kürkçü ve Zengin’e yönelik magazin görünümlü, ideolojik saldırı, bazı arkadaşlarım, meslektaşlarım ve uzmanlar tarafından değerlendirildi, eleştirildi. Bu eleştirilerin hepsine katılıyorum.

Bu saldırı, Tuğluk’un çanta markası eşliğinde, Türk egemenlerinin ve onların sözcüsü konumundaki iki yayın organının, gerek BDP milletvekillerinin PKK ile buluşmalarına / kucaklaşmalarına, gerekse PKK’nin Şemdinli’den bu yana gerçekleştirdiği harekâta karşı bir kontratak olarak da değerlendirilebilir. Zayıf, ölçüsüz, orantısız bir karşılık olsa da… Kara çalma ya da itibarsızlaştırma çabaları, gençliğinde gazetecilik de yapmış olan Dr. Paul Joseph Goebbels’den beri pek revaçta. Ama şimdikiler Doktor kadar başarılı ve etkili değil… Üstelik de onlarca gencin hayatını yitirdiği eylemlere karşılık bu tür medyatik-ideolojik saldırılar yapmak zorunda kalmak, egemenler açısından da hazindir. Bu yaklaşım, hukuktaki “biçimlerin parallelliği” ilkesine tamamen aykırı. Rakibin sana nerede nasıl davranıyorsa, sen de aynı alanda aynı yöntemleri, üstelik de ondan ancak daha iyi kullanabilirsen üstünlük sağlayabilirsin.

Akit, kendisinden bekleneni yaparak Kürkçü’nün Kürt ve eşcinsel haklarını savunmasını suç olarak göstermeye çalışmış. Her yayınında nefret söyleminden örnekler sergileyen Akit gazetesi, iktidar yanlısı olmasının zırhıyla bu tutumunu sürdürebiliyor.

Takvim gazetesinin yayını da çok sorunlu. Bu konudaki teknik / meslekî ayrıntılara girmeden önce, Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın çok daha vahim yorumu üzerinde durmak gerek. Arınç’a göre, bu yayın “bir gazetecilik başarısı”, ayrıca da Ertuğrul Kürkçü’nün sevgilisiyle tatile çıkması “Kızıldere travması”nın sonucu!

Geçmişte bir Kürt milletvekili kadına da “yaratık” deme tedbirsizliğini (! Ne kadar diplomatik konuşuyorum, değil mi?) göstermiş olan bu zat, özel hayata müdahaleyi, gizli fotograf çekmeyi, belden aşağıya vurmayı gazetecilik başarısı olarak gösterebiliyorsa, iktidar partisinin gazetecilikten ne anladığını da sergilemiş oluyor: Rakibime vur da, nasıl vurursan vur!

Buda heykellerini kıran, şarkı söylemeyi, dans etmeyi günah sayıp cezalandıran Taliban zihniyeti bu topraklarda başka türlü tezahür ediyor.

Arınç’ın bu olayı “gazetecilik başarısı” ve “Kızıldere travması” olarak yorumlaması, biraz da Kürkçü ile Arınç’ın dünyalarının zıtlığının bir tezahürü. Birisi iktidar, ötekisi muhalefet. Birisi resmî, ötekisi mülksüz. Biri, ‘68’in hırçın, neşeli, yıllarca hapis yatmasına rağmen hayat dolu, rengârenk bir delikanlısı, 60 küsur yıldır solculuktan vazgeçmemiş, kendisini öldürmeye kalkışan devletin parlamentosuna seçilmiş bir insan; öbürü, çok eski bir dizi kuralın içine sıkışmış, siyah-beyaz bir hayatın içinde, yasak-günah-haram korkusu içinde, incecik sözlüğünde zevk, eğlence, keyif gibi kavramların bulunmadığı, kadını insandan saymayan, kendini öbür dünyaya hazırlayan bir fâni… Kürkçü, Arınç’ı siyasî, ideolojik, yasal ve meşru araçlarla eleştirir ve eleştirdi de nitekim. Arınç’sa Kürkçü’ye, tamamen yabancısı, dolayısıyla da düşmanı olduğu bir direniş öyküsünden yola çıkıp çakma psikolojik bir deyimle, ama haset, çekememezlik ve kıskançlık içinde laf sokuşturuyor. Burada da iktidarla muhalefetin mücadele ederken benimsedikleri dil, söylem ve yöntem farklarını görüyoruz. Rakibini siyasî olarak alt edemeyenler hep böyle gayrımeşru yöntemlere başvurur.

Kürkçü ve Zengin üzerinden BDP’ye, Kürtlere, Kızıldere’ye ve nihayet özgür yaşam modeline yönelik saldırıya herhangi bir Batı ülkesinde rastlayamazsınız. Oralarda en muhafazakâr iktidarlar bile özel hayata saygı gösterir, siyasî rakibine belden aşağıya vurmaz, çünkü bu tür darbeler, vurulana değil, vurana zarar verir. Zaten oralarda, evli, sevgili, yanaktan makas alma, 200 euro’luk otel odası gibi konular, bir milletvekilinden söz ederken, bahis konusu olmaz.

Gelelim işin meslekî / teknik yanlarına: Bir bilginin gazetede haber olarak yayınlanabilmesi için bir dizi işlemden geçmesi gerekir. Her bilgi haber olarak yayınlan(a)maz, yayınlanmamalı. Herhangi bir kaynaktan gelen bilginin gazetede yayınlanması için, bu bilginin haber haline getirilmesi gerekir. Bu süreç / işlem, çeşitli aşamalarda çok sayıda denetim ve incelemeyi zorunlu kılar. Muhabirden başlayıp istihbarat şefi, haber müdürü, editör ve en sonunda yazı işleri müdürü bilgiyi haber haline getirme sürecinde birçok temel soruyu sorup doğru yanıtları bulmak zorundalar:

– Bu bilgi gerçekten doğru mu? Doğruluğunu somut olarak, delillerle kanıtlayabilir miyim?

– Bu bilginin haber değeri var mı? (Bu kalemin çok altbaşlığı vardır.)

– Bu bilgi nasıl elde edildi? Haber kaynaklarım beni yanıltıyor mu?

-Bu bilgiyi yayınlarsam, okurun / yurttaşın bu bilgiyi edinmesinde ne gibi yarar olabilir? (Kamu yararı)

– Bu bilgi, herhangi bir kişinin, grubun herhangi bir hakkını ihlal ediyor mu?

– Bu bilgide, mevcut yasaları ihlal eden herhangi bir yaklaşım var mı?

– Bu bilgide, akıl, mantık, izan ölçülerini sorgulatabilecek bir unsur var mı?

– Bu bilgi, okurun meşruiyet tanım ve algısını zorlar mı?

– Bu bilgi tam mı? Yani bu bilgiyi okuyan okur / yurttaş, konu hakkında tüm bilgileri, tüm tarafların görüşlerini öğrenmiş olacak mı?

Soruları çoğaltmak mümkün. Ama yukarıdaki dokuz sorunun tümüne birden doğru dürüst yanıtlar vermeden herhangi bir bilgiyi yayınlamak, gazetecilik açısından doğru değildir.

Şimdi, bu yazıyı okuyan bazı arkadaşların “Çok teoriksin… Türkiye’de hiçbir gazete ya da gazeteci senin bu söylediklerini yapmaz ve nitekim de yapmıyor” diyebilir, diyecektir. Haklılar… Türk medyası neden bu kadar sefil sorusunun yanıtı da işte bu teorik yaklaşımda. Üstelik ben mevcut Türk usûlü gazeteciliği onaylayacak değilim herhalde. Zaten söz konusu yayın gazetecilik bile değil.

Takvim’de yayınlanan Kürkçü “haber”ini sadece şu dokuz soruyla test ettiğinizde bu yayının gazetecilikle hiçbir ilgisi olmadığını göreceksiniz. Zaten Takvim de gazetecilik yapmıyor, ideolojik kampanya yürütüyor. İdeolojik kampanyanın öyle en az dokuz denetim aşaması filan yoktur. Bir tek ilkesi vardır: Haber ya da bilgi rakibime (devletin, egemenlerin rakibine) vuruyorsa, ver sekiz sütuna manşetten!

Bu olumsuzlukta muhabirden genel yayın yönetmenine kadar uzanan sorumlu bir hiyerarşi var. Esas suçlu, mevcut / egemen ideolojik gazetecilik anlayışı ve pratiği tabii.

Söz konusu haberlere yapılan “okur” (?) yorumlarına bakınca, mümtaz Türk halkının hiç olmazsa bir kısmından endişe edebiliriz. Bu çağda, “tatil”, “sevgili”, “denize girme”, “güneşlenme” gibi kavramlara, milliyetçilik ve Kürt düşmanlığı nedeniyle ne sefil anlamlar yüklendiğini hüzünle okumak mümkün. Muhalefet, eleştiri, sorgulama kültürümüz zayıf.

Kürkçü’nün görüşlerine katılmayabilirsiniz. BDP’lilerin PKK’lilerle kucaklaşmasına da karşı çıkabilirsiniz. Bu karşı çıkışın siyasî-ideolojik formülleri vardır. Onları kurar, onları telaffuz edersiniz. Ama bu iki alandaki muhalefetinizi Kürkçü’nün sevgilisiyle birlikte geçirdiği tatili üzerinden ifade etmeye kalkıştığınızda, Kürkçü’nün görüşlerine ve kucaklaşmaya karşı ciddi, anlamlı, inandırıcı bir muhalefetiniz olmadığını kanıtlamış olursunuz. Çünkü sevgilisiyle sahildeki otelde güneşlenen her çifte yönelik bu tür haberler yapmıyorsunuz.

Şimdi Takvim, Akit ve benzeri yayın organlarının sahip ve yöneticilerine bir sorum var:

Bir iktidar şahsiyeti eşiyle ya da sevgilisiyle bir otelde kalıp sahilde güneşlense, size de birileri bunun fotograflarını getirse yayınlayabilir misiniz? Oda fiyatını ekler misiniz? Resimaltı olarak da “Şendinli travması” diye yazabilir misiniz?

Öperim canım.

Ragıp Duran