Cumhuriyet Davası: Gazetecilik yargılanıyor

 

Cumhuriyet gazetesi davası, daha soruşturma safhasından itibaren, tarihimizin büyük hukuk olayları ve siyasi kumpasları arasına yazıldı. Gazetenin yöneticileri, muhabirleri, çalışanları dokuz aylık tutukluluğun ardından çıktıkları mahkemede tarihi savunmalarla iddianamenin absürdlüğünü bir bir ortaya döktü, buna rağmen Akın Atalay, Murat Sabuncu, Ahmet Şık ve Kadri Gürsel’in tutukluluğunun devamına karar verildi. Bu pazartesi, 11 Eylül’de Silivri’de görülecek duruşmada onların da tahliyesini, yargılanan herkesin beraatini bekliyoruz. Cumhuriyet Vakfı yönetim kurulu üyesi sıfatıyla dokuz ayını Silivri Cezaevi’nde geçiren, gazetenin 25 yıllık avukatı Bülent Utku’yla Express’in eylül sayısı için yaptığımız söyleşiyi naklediyoruz.

Cumhuriyet Vakfı seçimlerine dair tartışmalar kamuoyuna da yansımıştı. Bu kapsamda bir davaya ve tutuklamalara konu olmasını bekliyor muydunuz?

Bülent Utku: Gazeteyi susturmaya yönelik operasyonların olabileceğini tahmin edebiliyordum, ama bütün yöneticilerin gözaltına alınmasını beklemiyordum. Cumhuriyet tarihinde bir gazeteye ve yöneticilerine yönelik böyle toptan bir dava görülmedi bildiğim kadarıyla.

Savunmanın başında, aslında ortada cevap vermeye değer bir iddianame olmadığını söylüyorsun. İddianameyi, suçlamaları görünce ne düşündünüz?

33 yıllık avukatım, bu iddianameye şimdi ben ne diyeceğim diye düşündüm. Somut bir şey olsa, ona karşı bir şey söyleyebilirsin. İddianameyi görmeden önce de, savcılıkta bize sorulan sorulardan anladık ki, ortada büyük bir saçmalık var ve hukukun kırıntısı yok, suçlamalara göre aslında gözaltı bile mümkün değil. Bir bilirkişi raporu almışlar, raporda gazetedeki haberlerle manipülasyon yapıldığı söyleniyor. Tamamen gazetedeki haberlere, gazeteciliğe yönelik bir suçlama. Basın Kanunu’na göre dört aylık süre içinde bunlara, dava açılması lazım, halbuki hiçbiri için dava açılmamış. Dolayısıyla, basın faaliyetiyle ilgili bu suçlama hukuki bir zemine oturmuyor. Öyleyse politik bir zemine oturuyor. “Bizi tutuklayacaklar” diye yorumladık, nitekim öyle çıktı.

İlk suçlama Gülen Cemaati üzerindendi, değil mi?

Operasyona başlarken savcı “resen soruşturmaya başlama tutanağı” diye bir tutanak tutmuş. Soruşturmaya niye başladığını buradan anlıyoruz. Aydın Engin’in darbe girişiminden önce yayınlanmış, “Cihanda sulh, peki yurtta ne?” başlıklı bir yazısı var. Yazı AKP’nin yurtiçi ve yurtdışı politikalarını izliyor, yurtiçinde neden Alevilerle, Kürtlerle barışık bir politika olmadığını soruyor. Soruşturmaya başlama nedeni olarak gösterilen diğer konu da, bazı yayın organlarında çıkmış, Cumhuriyet gazetesinin FETÖ ve PKK tarafından ele geçirildiğine dair yazılar. Ama bu “eleştirel” yazıların hepsi FETÖ’ye ilişkin. Buradan anlaşılıyor ki, “bir FETÖ suçlaması getirelim, daha inandırıcı olsun diye yanına PKK suçlamasını da ekleyelim” demişler. Aslında savcı ne yaptığının farkında değil bence. Bu tutanakla böyle bir soruşturmaya başlarken şunu itiraf etmiş oluyor: Soruşturmaya başlayana kadar Cumhuriyet gazetesinde yer alan yazı ve haberlerin hiçbiri FETÖ veya PKK nedeniyle soruşturma başlatmaya elverişli değil. Eğer öyle olsaydı, diğer basın ve yayın organlarındaki Cumhuriyet’le ilgili yazılara bakmaz, direkt gazetedeki yazılar nedeniyle soruşturma başlatabilirdi.

Aydın Engin’in yazısı dışında başka hangi yazılar söz konusu?

MİT tırlarına ilişkin haberler var. Ahmet Şık’ın yaptığı bazı röportajlar var, Savcı Selim Kiraz’ın öldürülmesiyle ilgili haber suçlama konusu haline getirilmiş. Bunların bazısı için daha önce takipsizlik kararı verilmiş, bazıları için de hiç soruşturma açılmamış. Dolayısıyla operasyon başlangıcı, hukuki zemine hiç yaklaşmıyor bile. Daha sonraki tutuklama kararı da öyle, itirazlara yapılan aylık incelemelerde verilen karar da öyle. Bizim tutuklama kararında “terör örgütü adına faaliyet göstermek” diye yazıyor mesela. Türk Ceza Kanunu’nda “faaliyet göstermek” diye bir suç yok, “terör örgütüne yardım etmek” var, “terör örgütü adına suç işlemek” var. Kanunda yazılı tanıma denk düşmeyen bir fiille suçlanıp tutuklanmış durumdayız. Buna rağmen bütün Sulh Ceza hakimleri “faaliyet göstermek” şeklinde tutuklamanın devamına karar verdiler.

Cumhuriyet davasında pek çok kişiye bylock suçlaması var, tuhaf şeyler de oldu, örneğin Güray Öz’ün ilişkili göründüğü bylock yüklü hat, sipariş verdiği pideciye ait çıktı…

Milyonlarca kişi suçlanabilir bu yolla. Birisiyle konuşuyorsun, bylock var mı yok mu, nereden bileceksin? Ya da, telefonuna bylock yüklü olmasa bile aynı IP’den konuşan kişiler oluyor ve bylock varmış gibi algılanabiliyor. Gazetemizin muhasebe bölümünde çalışan arkadaşımızın durumu bu. İddiayı öne süren kişinin demesi gerekir ki, şu iletişimi şu nedenle yapmışsın, bunun sonucunda örgüte şöyle bir yardım oluşmuş. Bunu diyemiyor, çünkü içerik belli değil, bir bylock’çuyla irtibat var sadece. İçerik belli olmayınca aleyhe delil olarak kullanamazsın ki. Hukukun geldiği nokta bu. Ayrıca sen Cumhuriyet gazetesini ve yöneticilerini Türkiye’de ve dünyada kimsenin inanmadığı bir şekilde Fethullahçı olmakla suçlarsan, tutuklarsan, Türkiye’de bağımsız ve adil bir yargı olduğuna birçok kişiyi ikna edemezsin tabii. Daha önceki süreçlerden dolayı Ahmet Altan’ı, Mehmet Altan’ı eleştirebilirsiniz ama, gazeteciler sonuçta. Bir televizyon yayınında sübliminal mesaj verdikleri gerekçesiyle içerde tutarsanız bu insanları, Türkiye’de adil yargılama olduğuna kimseyi inandıramazsınız.

Ergenekon davalarından başlayarak yargı ve Emniyet’teki cemaat mensupları çok eleştirildi. Şimdiki durumla o dönem, Özel Yetkili Mahkemeler ve Sulh Ceza Mahkemeleri arasında nasıl farklar veya süreklilikler var?

Süreklilikten daha beter bir şey var bence. Ergenekon sürecinde açılan davalarda ve hazırlanan dosyalarda hukuksuzluk ve kumpas söz konusuydu, ama bunun için manipülasyonla da olsa bir delil üretiliyordu en azından. Şimdi delil üretmeye bile gerek görülmüyor. Bu, Ergenekon sürecinden daha kötü bir pozisyon. Şu deniyor adeta: Delil göstermeye de ihtiyacım yok, ben bunu yaparım!

İlk tutuklandığınızda nasıl bir sonuç öngörüyordunuz? Özellikle “öyle bırakmam onu” gibi cümleler de sarfedilmişken…

Tutuklandıktan sonra, gazetede daha önce yönetici konumunda çalışan bazı insanların ifadeye çağrıldığını öğrendik. Bu tespitle birlikte, aslında, gazetenin el değiştirmesinin siyasi iktidar için tamamen kapatmak veya yasaklamaktan daha uygun olacağını tahmin ettik. Daha sonra dosyayı incelediğimizde de, bu eski yöneticilerin Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği’ne müracaat ettiğini öğrendik. Dolayısıyla, siyasi iktidarın, şimdiki yöneticilerin tasfiye edilerek veya etkisiz kılınarak Cumhuriyet gazetesine eski yöneticilerin gelmesini daha uygun bulduğunu anladık. Doğrusu, böyle bir şeyi eski yöneticilerden beklemiyordum. Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği’ne “vakıf seçimleri uygun değildir” diye imzasız bir dilekçeyle başvuruluyor, oradan bir talimat gidiyor ve vakıf seçimlerinin yasaya uygun olmadığını söyleyen bir rapor üretiliyor. Halbuki elde, tam aksine, seçimlerin uygun olduğuna dair bir rapor vardı.

Peki vakıf seçimi konusu nasıl Ağır Ceza’nın konusu oldu?

İddianamede ender doğru yerlerden birinde, “bu aslında bir hukuk davasının konusu olmakla birlikte…” deyip sonra yine Ceza Hukuku açısından suçlama getiriyor. Hatta savunmada “iddianame bozuk saat gibi bir kere doğruyu göstermiş, ama tekrar eski haline dönmüş” demiştim. Hiçbir ilgisi yok tabii. Şu da var: Hukuk Mahkemesi bir dava yürütüyor, ama yöneticiler için “terör örgütüne yardım etmek” gibi bir dava da var, şu koşullarda nasıl bir karar verebilirler, bir düşünün.

Cumhuriyet Vakfı’nın işlevi ne, vakıf üzerinde niçin böyle bir mücadele yürütülüyor?

Hasan Cemal’in ardından, İlhan Selçuk döneminde, 1993 başında gazetenin çıkmasını sağlamak amacıyla kuruldu. Biz gazeteye daha yeni başlıyorduk. Tabii Cumhuriyet çok eski, köklü bir gazete. Tirajı düşük olmakla birlikte, etkin. Fakat ele geçirmek isteyenlerin aslında siyasal bir perspektifi olduğunu da düşünmüyorum. Daha doğrusu, “düzgün” bir siyasal perspektifleri olduğunu düşünmüyorum. Kişisel hırslar yönlendirici. Bu hırsları destekleyen siyasal bir grup da var, Aydınlık çizgisindeki insanlar. Tahammül edemediğim bir şey var: Gözaltına alındığımızda, Hikmet Çiçek ve Ergenekon Davası’nda yargılanan bir başçavuş hakkımızda birer yazı yazdı, Ergenekon Davası’ndaki tavırlarımızı eleştirdiler. Akın (Atalay) arkadaşımız için “pılısını pırtısını sattı, yurtdışına yerleşti” dendi. Halbuki Akın soruşturma başlangıcından hemen sonra Almanya’dan döndü geldi. Dört arkadaşımız arama sırasında evlerinde yoktu, operasyondan haberleri olunca istenen yere gittiler. Kaçma şüphesi karinesinin tam tersini ortaya koyan çok net bir durum söz konusu. Buna rağmen tutuklama var. Aynı şey hâlâ geçerli. Ahmet Şık Yurt gazetesinde bir demeç veriyor, Ayşenur Arslan’la yapılan programda da bunu tekrarlıyor, “beni tutuklamak istiyorlar” diyor, buna rağmen gazetecilik faaliyetine devam ediyor. Fakat tutuklandı, hâlâ tutuklu. Üstelik Emniyet’teki Gülen örgütlenmesini İmamın Ordusu kitabıyla deşifre etmiş Ahmet Şık’ı FETÖ’ye yardım etmekten tutukladılar. Gelişen tepki üzerine iddianame, bizi kandıracağını sanıyor herhalde, FETÖ suçlamasını kaldırdı, DHKP-C ve PKK suçlamasını getirdi. Şu anda FETÖ’ye ilişkin bir suçlama yok, ama deliller hep FETÖ’ye ilişkin. Savcı neden üç örgüte ilişkin suçlama getirildiğini bir bölümde “Bu örgütler birbirleriyle irtibat halindedir, birine yapılmış yardım diğerine de yapılmış sayılır” diye açıklıyor. Eğer böyleyse, soruşturmanın başında neden tüm bu örgütlere yönelik suçlama getirmedin?

Bu argüman eşyanın tabiatına biraz ters gibi görünüyor, fakat kurulmak istenen yeni rejimin bakış biçimini de gösteriyor.

Tabii. Hatta şöyle esprili bir durum var: Silivri Cezaevi’ne götürdüler bizi, elimde de gözaltı kararı var, soruyorlar “hangi örgütten geldin” diye, “FETÖ ve PKK” dedim. “Olmaz öyle, tek örgüt olur” dediler. “Bakın” dedim, baktılar, FETÖ önce yazıyordu, “tamam, FETÖ” dediler. (gülüyor) Bu tutuklama kararı, infaz koruma memurlarını bile ikna edememiş durumda. Ama dokuz ay geçirdik işte.

Cezaevinde OHAL nasıl yaşanıyor?

Çok kötü şartlarda yaşanıyor. Haftada bir avukat görüşü var, istediğin kadar avukat gelebiliyor, ama toplam bir saat. Haftada bir gün kapalı görüş var, ona da belli derecede yakın akrabalar, anne-baba, kardeş, çocuk gelebiliyor. OHAL öncesinde yakının olmasa da üç kişi tercih edebiliyordun. 15 günde bir, yine yakınlık derecesine göre on dakika telefon hakkı var, önceden bu her hafta idi. On tane kitap alma hakkın var, ancak onları çıkarırsan yenisini alabilirsin. Mektup alamıyorsun ve yazamıyorsun. Yasalarda var, ama spor hakkını uygulamıyorlar. Bunlar evrensel haklar, aslında kısıtlanmaları mümkün değil. OHAL ilanının nedeni değil mektup yazmak, çok kitap okumak. Bunlar tamamen oradaki insanları tecrit edebilmekle ilgili uygulamalar. Tecritin her ânı yıpratıcı, için daralıyor, bu bir baş ağrısı yaratıyor, değiştiriyorsun düşüncelerini, “evet, bunlar yapacak bunu, ama sen de direneceksin” diye kendi kendini hazırlıyorsun, uzaklaşmaya çalışıyorsun. Kendi kendini tedavi etme yöntemini düşünceyle belli ölçüde çözebiliyorsun tabii ama, herkes için de olanaklı olmayabilir bu.

Cumhuriyet’e yöneltilen suçlamalardan biri de gazetenin yayın politikasında değişiklik olduğu iddiası. Savcı ne demek istiyor?

“Belli bir tarihten sonra yayın politikanızı değiştirdiniz, bu yayın politikası şu şu örgütlere yardım ediyor” diyor. O yayın politikasının dayanağı olan haberlere ilişkin bir dava söz konusu değil, soyut bir yaklaşım var. Eğer o haberler örgütlere yardım ediyorsa, açarsın davayı, ilgili kişileri cezalandırırsın. Ayrıca tabii yayın politikası ancak okuru ilgilendirir. Beğenmiyorsa o gazeteyi almaz, gazete de buna göre bir değerlendirme yapar. Yayın politikasında değişiklik yapmak gazetenin hakkıdır, savcıları asla ilgilendirmez.

Orhan Erinç “yayın politikasında değişiklik yok, Türkiye’nin gündemi değişti” diyor…

Evet, çok yerinde bir tespit. Gazetecinin PKK ile, Fethullah ile ilgili güncel bir haberi yapmama gibi bir lüksü olabilir mi? Yapmazsa, gazetecilik görevini yerine getirmemiş olur. Sen gazeteci olarak gündemi belirleme durumunda değilsin ki. Gündemi işlemek durumundasın, ama bunu yaptığın anda, bu birilerine hizmet ediyor intibaını çıkartmak istiyorlar kasıtlı olarak. Bir de Atatürkçülük meselesi var, Atatürkçülerin tasfiye edildiği iddia ediliyor. Bir defa tasfiye değil, bir seçim söz konusu. Ayrıca kimin Atatürkçü olduğunu kim tespit edecek? Orhan Erinç’in Atatürkçülüğüne kim laf edebilir? Ama bakarsanız Kenan Evren de Atatürkçü, Süleyman Demirel de, Özal da. Kişilere göre değişen bir Atatürkçülük söz konusu.

Gülen Cemaati’nin Kürt sorunu konusunda standart milliyetçi refleksleri zorlamadığı, Çözüm Süreci’ne mesafeli durduğu malûm. Buna rağmen bu örgüte yapılan yardım PKK’ye nasıl yarıyor? Ya da, Cumhuriyet’in yayın politikası, yaptığı haberler bunu nasıl başarıyor?

Getirilen suçlamalardan biri, Kandil’de yapılan bir röportaj. Arkadaşımız objektif tespitlerde bulunuyor, “ortalık temizdi, yerlere sigara izmaritleri atılmamıştı” diyor. Bunu yazmak örgütü methetmek demekmiş. Halbuki gazeteci böyle görmüş, sigara izmarit yoksa yoktur, bundan ne gibi bir olumlama çıkarılabilir? Varsa da aç davanı, Terörle Mücadele Kanunu’na göre terör örgütünün propagandasını yapmak suçtur. Zamanında açmamış, şimdi buradan bir sonuç çıkarmaya çalışıyor. Aydın Engin’in yazısının başlığı da öyle. “Darbeden iki gün önce böyle bir başlığın atılması manidardır” diyor. Bunun mânâsı ne? İzah etmiyor. Bu başlığı gören Kemalistler, sosyal demokratlar, sosyalistler, Marksistler, liberaller Aydın Engin’in peşinden koşup darbeyi mi destekleyecekler? Kürt meselesine yaklaşım zaten objektif gazeteciliğin de, demokratlığın da mihenk taşı. Güneydoğu’da insanların neler çektiğini anlatmayan bir gazeteci ne kadar objektif olabilir? Gelişen süreç gazeteyi, kişileri, her şeyi etkiliyor. Donuk, durağan bir yaşamımız yok, her şey her an değişiyor. Dolayısıyla Cumhuriyet gazetesi de, geçmişte belki göstermediği duyarlılıkları gösterir hale geldi. Bu duyarlılık da kimi siyasi odakları elbette rahatsız ediyor. Cumhuriyet objektif gazetecilik yapıyor, Güneydoğu’daki olayları yazdığı zaman katı milliyetçi kesimlerin tepkisini çekiyor ister istemez.

Cumhuriyet’e yönelik eleştirilerden biri de, kabaca, gazeteye liberallerin çağrıldığı…

Eskiden beri Cumhuriyet’e bir tek-seslilik eleştirisi var. Bunu belli ölçüde aşabilir miyiz diye atılan bir adım var. Bu yaklaşım yayıncılık açısından genel olarak tartışılmalı. Bir gazete ne kadar çok-sesli olabilir, olmalı mıdır, bunun ölçüsü, sınırı nedir? Yaşadığımız olaylarla tekrar değerlendirilmesi, belki yeni sonuçlar çıkarılması gereken sorular bunlar.

Nuray Mert hadisesi ister istemez bu sorgulamayı çağırıyor…

Evet, gündemde şimdi bu konu var ve Cumhuriyet’in düşünce özgürlüğünü engellediğine yönelik bir yaklaşım söz konusu. Cumhuriyet gazetesi buna muktedir değil bir kere. Nuray Mert’in basılmamış, sansüre uğramış bir yazısı yok. Bu son olayda “diyeceğiniz varsa yazabilirsiniz” de dendi kendisine, ama böyle bir tercihte bulunmadı. Ben Nuray Mert’le ilgili alınmış kararı çok yerinde buluyorum. Bir yayın organının bir çizgisi vardır, buna aykırı davranan bir insana “artık yazma” demek, bana göre, onun düşünce özgürlüğünü engellemek demek değildir. “Yayın organımda bu tür düşünceleri istemiyorum” demektir. Cumhuriyet gazetesine aykırı şeyleri özellikle ve yoğun biçimde gündeme getirdiği için bu sonuç doğdu. Bir yazarın “bir gazetede yazıyorum, bunun birtakım yayın ilkeleri var, bunlara uygun davranmalıyım” diye düşünmesi gerekmez mi? Ayrıca, yanlış bilgi vermek düşünce özgürlüğü müdür mesela? Gazeteden tutuklu bulunan arkadaşlarımızın sorununu kendi köşesinde gündeme getirmediğini de söyleyebilirim. Nuray Mert’in sesinin kısıldığını ileri sürenler, kendi mecralarını kendisine açabilirler. İstediği yerde istediğini yazabilir.

Tahliye olduktan sonra karşılaştığınız Türkiye’yi nasıl yorumluyorsunuz? Sırf Mert’in iki yazısından iki konu mesela: Evrimin çıkarıldığı, cihadın yerleştirildiği bir eğitim müfredatı; müftülere, hatta imamlara nikâh yetkisi…

Buna yeni bir tartışma denebilir mi, bilemiyorum. 2002’den beri gündemde bence bu tartışma. Siyasal İslam hükümet olmakla iktidara adım atma şansını yakaladı, ama bunu hayata geçirecek kadroları yoktu, Fethullah’la işbirliği yapmaya başladı. O zaman da bu tartışmalar vardı. Özellikle liberal arkadaşlarımız AKP’nin birtakım adımlar atabileceğini, Türkiye’yi geliştirebileceğini söylüyordu, çıkarlarına göre bazı şeyleri gündeme getirdiler, örneğin Avrupa Birliği’yle ilgili bazı olumlu adımlar attılar, bu sırada “niyet mi okuyorsunuz” diyorlardı. Hayır, niyet okuma söz konusu değil, çünkü ideoloji belli, acaba toplumsal yaşayış ve dünyayı algılayış bakımından bizi nereye götürebilirdi bu? Getirmek istedikleri, yaşamın kabul edemeyeceği şeyler. Gün geçtikçe karanlıklaşıyor tablo, birtakım arkadaşlarımız da bunu ısrarla görmezden geliyor. Müftülerin nikah kıymasıyla ilgili yaklaşım bunun bir örneği. Diğer olaylardan bağımsız, soyut olarak ele alıp sadece kendi bağlamında düşündüğünüz zaman makul görebilirsiniz, ama bunu siyasal iktidarın yaptıklarıyla, Türkiye’de demokrasi ve insan haklarının durumuyla birlikte düşünmek lazım. Anayasa referandumunda da bu tür şeyler gündeme geldi. “İki anayasa metnine bakalım, hangisi daha gelişkin, öyle tercih yapalım” diyenler oldu. Öyle bakınca, evet, önerilen anayasayı teknik anlamda daha gelişkin bulabilirsiniz. Diyelim tacize karşı engellemeler anayasada yer alıyor, ama bunu yasayla da yapabilirlerdi, anayasaya sokmaya gerek yoktu ki. Yeni anayasayı geniş kesimlere iyi gösterebilmek için yapılan şeylerdi bunlar. Anayasanın geçici 15. maddesini kaldırıp darbecileri yargılayacağız diye solun bir kısmına ve liberallere yönelik bir adım attılar, ama eğer yargılamak istiyorsan bunu o madde varken de yapabilirdin. 15. madde kalktı da ne oldu? Göstermelik olarak Kenan Evren’e ve birkaç generale yöneldiler, o kadar. Sonuçta, hakim ve savcıları tamamen ele geçirmek için hazırlanmış bir anayasa paketiydi, bunu da büyük ölçüde başardılar. Şimdi de, yaşamımızı düzenleyen kuralları sadece bir kural olarak ele alıp diğerlerinden soyutladığınız zaman, yanlışa varabilirsiniz. Bunları Türkiye’de, dünyada olanlarla beraber düşünürsek ancak bir sonuca varabiliriz.

Silivri’de geçirdiğiniz dokuz ay zarfında en çok etkilendiğiniz olaylar neler oldu, bu girdaptan sizce nasıl çıkılabilir?

Biz hapisteyken HDP’li belediye başkanlarına, milletvekillerine, eşbaşkanlarına yönelik tutuklamalar yoğunlaştı. Daha sonra CHP milletvekiline yöneldiler. Tabii böylece sürecin gittikçe sertleşeceğini anladık. Bu süreç yalanlarla birlikte yürüdü, bu yalanları siyasi iktidarın yüzüne vuran bir mekanizma yoktu veya çok kısıtlıydı. Medya belli bir güdüm altında, ses çıkarmıyor ve yalanlar piyasada iş yapmaya başlıyor. Sosyal medya belli ölçüde buna engeldi, ama yeterli değildi. İçerideyken referandumdan çok umutlandık, hakikaten önemli bir şey yakalattı Türkiye’ye. Belki de kısa vadede Türkiye’nin çözümü, ilacı orada. Referandumda sağlanan birlikte olma hali devam ettirilebilirse Türkiye biraz nefes alabilir. Bunun için de ilk fırsat 2019 gibi görünüyor. Şimdiden planlı bir şekilde adım atmaya başlamak lazım. Adalet Yürüyüşü de Türkiye’deki önemli adımlardan biri oldu. Bazı dostlarımızın CHP’yi ve yürüyüşü eleştirdiğini görüyoruz, halbuki adaletin olmadığını gündeme getirdi ve adalet duygusuna bir vurgu yaptı, bu bile yeterli. Tabii bunun üzerine bazı adımların atılması ve bunun bir ilke, Türkiye’yi kapsayan bir ilke temelinde olması lazım. Kısa vadede bir perspektifimizin olması lazım. Bu da, bana göre, demokrasi, insan hakları ve hukuk devleti. Bu temelde yükselmek, bu taleplerde bulunan insanlarla beraber omuz omuza olmak gerekir. Bunun Kürtlükle, Türklükle, Alevilikle, dincilikle, kadınlıkla, erkeklikle, eşcinsellikle, şununla bununla hiçbir ilgisi yok, insanları birlikte kılabilecek asgari ölçüler bunlar. İnsan hakları sadece benim için değil, herkes için geçerli olmalı.

Söyleşi: Merve Erol – Ayşegül Oğuz

Express, sayı 155, Eylül 2017