BiR+BiR 018

 

Şule Gürbüz’le A’dan Z’ye: Peter Gabriel’in feryadı, Nahid Sırrı’nın heyheyi

Neredeyse yirmi yıl önce ilk kitabı “Kambur”la irkiltmişti bizi. Aradaki oyunu ve şiir kitabını hariç tutarsak, ikinci kitabını okumak için yirmi yıl beklemiş olduk. Ve yirmi yıl sonra bir kez daha irkildik. “Zamanın Farkında”nın dili, derinliği, örgüsü, kapsayıcılığı, kahramanlarının iç dünyaları çoktandır tecrübe etmediğimiz bir edebiyat zevki yaşattı bize. Hal böyle olunca, kapısını çalmak farz oldu. Laf lafı öylesine açtı ki, bir oturum kesmedi, Dolmabahçe Sarayı’nın saat atölyesini kapı komşusu yaptık. Gide gele, daldan dala kona göçe, bir Bir+Bir tefrikası hasıl oldu. Bu sayıda A’dan başlayıp D’ye kadar gidiyoruz, devamına gelecek sayılarda devam etmek üzere, huzurlarınıza Şule Gürbüz’ü getiriyoruz.

Martin Stokes’la “Aşk Cumhuriyeti”

Martin Stokes’un Türkçesi 1998’de basılan kitabı “Türkiye’de Arabesk Olayı”, sadece bu müziği tarihselliğe oturtmakla kalmamış, sosyal bilimlerin popüler müziğe bakışını da etkilemişti. Yeni çalışması “Aşk Cumhuriyeti —Türk Popüler Müziğinde Kültürel Mahrem”, yine yakın Türkiye tarihine memleketin üç büyük sesi (Zeki Müren, Orhan Gencebay, Sezen Aksu) ve bir şiirin (“Aziz İstanbul”) farklı şarkı yorumları üzerinden bakıyor.

Emine Sevgi Özdamar’ı nasıl bilirsiniz?

Öylesine bir soru… Bilenler biliyor tabii, ama onca esere ve uluslararası ödüle bakılırsa, kadrinin ülkesinde bilindiği pek söylenemez. “New York En İyi 20 Kitap” ödüllü “Anne Dili” yayınlanalı 22, “London Times En İyi Kitap” ödüllü “Kervansaray” yayınlanalı 20 yıl oldu. Onları “Haliçli Köprü”, “Aynadaki Avlu”, “Tuhaf Yıldızlar”, “Kendi Kendinin Terzisi Bir Kambur” ve uzun bir ödüller listesi izledi. Almanca yazdığı öyküleri ve romanları Türkçenin yanı sıra İngilizceye, Fransızcaya, İspanyolcaya çevrildi. “Tuhaf Yıldızlar”ın Türkçede nihayet yayınlanmasını fırsat bilip kapısını çaldık…

Suzanne Vega’dan el emeği, göz nuru

Suzanne Vega İstanbul’a geleli, neredeyse yeni albüm bitti, Sarkozy gitti, Suriye ablukaya alındı, Galata Kulesi polis kordonuyla çevrildi. Ama ta mayıs sonu ziyaretinde yaptığımız söyleşinin dumanı hâlâ tütüyor. Soğumadan buyurun, kadın hikâyeciler kuşağının önde gelen fertlerinden, şarkı yazarlığı ilminin erbaplarından Suzanne Vega anlatıyor…

Yeni albümüyle Jack White

Ah ‘60’ların sonunda ortamlarda olsaymış, ne cevherler yaratırmış diyeceğiniz kaç genç müzisyen var? Biz evvela bir Jack White deriz de, gerisini düşünürüz. Sadece White Stripes’la değil, diğer gruplarıyla (Raconteurs, Dead Weather), prodüksiyon hizmetleriyle de kendi çıtasını koruyan White, adeta Dylan’la Zeppelin arasında bir köprü gibi taşıyor blues’un ve rock’un bayrağını. Üstelik, ilk solo albümü “Blunderbuss”, bu iddiayı geliştirecek kadar iyi. Ucuzundan Johhny Cash’ine her tür country’nin merkez üssü Nashville’de ikamet eden White, tesadüflerle şekillenen yeni albümünü, şöhretle ilişkisini anlatıyor.

Marsis’ten Metin Lokumcu horonu

Sayıları yıllar içinde artan, Karadeniz’in kadim dilleri ve ritmleriyle rock gitarını buluşturan, HES’inden otoyoluna kırk dertle boğuşan bölgeye isyan nefesi üfleyen grupların başında gelen Marsis, ikinci albümü “Zamanı Geldi”yi yayınladı. Metalesk riff’lerle, kemençenin, tulumun groove’uyla örülen Lazca, Gürcüce, Hemşince, Rumca şarkıları ve grubun hikâyesini üç demirbaştan dinledik…

Dayanışma Orkestrası: Barış İçin Müzik

Barış İçin Müzik, Edirnekapı’da çocuklara karşılıksız müzik eğitimi veriyor. Bunu da çocukların sanata ve hayata katılma hakkını sağlamak için yapıyor. Ünlü şef Gustavo Dudamel’in de içinden çıktığı ve geçtiğimiz yıl İstanbul’da iki konserle büyük yankı uyandıran Venezüella Simon Bolivar Orkestrası ve “El Sistema”yla benzerlikler gösteren, bu sayede yolları Venezüella’yla kesişen Barış İçin Müzik’ten Yeliz Baki, Mehmet Baki, Turgay Özdemir ve Ozan Akgöz, Urban Age ödüllü bu hayranlık verici oluşumu anlattılar.

Hülya Uçansu’yla Sinematek günlerinden İstanbul Film Festivali’ne

İstanbul Film Festivali, çok uzun yıllar boyunca şehrin kültür hayatının en canlı ve merkezî faaliyetlerinden biri oldu. Dünyayla iletişim kurdurdu, kendi ritüellerini yarattı, o bilet kuyruklarında ne aşklar, arkadaşlıklar doğdu. Festivalin harcını karanlardan Hülya Uçansu, otobiyografisi “Bir Uzun Mesafe Festivalcisinin Anıları”nda, “Sinema Günleri’nden İstanbul Film Festivali’ne” uzanan yılları anlatıyor. 25 yılını bu festivale hasreden Uçansu’yla bir geleneğin inşasını konuşurken elbette Onat Kutlar’ı da bol bol andık.

Tarlabaşı’nda sanatsal müdahale: Yıkıma Dek Görülebilir

Tarihe karışmak üzere olan “bildiğimiz” Tarlabaşı semti, şimdiye kadar hiç bilinmedik, görülmedik bir şekilde sanat ve sanatçı akınına uğruyor. Peki, nasıl oluyor, niye oluyor ve bu “yaratıcı enerji” kime yarıyor? Bu soruların izinde, Begüm Özden Fırat’ın rehberliğinde, buyrun bir Tarlabaşı gezintisine…

Nabokov ve “Maşenka”: Geçmişin hayaletleri

Nabokov’un ilk romanı 21 yıl sonra yeniden Türkçede. 21 yıl önce “Mary” idi, şimdi “Maşenka”. 21 yıl önce dünyanın başka yerlerinde de olduğu gibi İngilizceleştirilmiş adıyla yayınlanmıştı, şimdi özgün adıyla raflarda. 21 yıl önce Esra Birkan Baydan çevirisiyle Türkçeye kazandırılmıştı, şimdi de aynı çevirmenin eliyle –ve gözden geçirilmiş haliyle– okurla buluşuyor. Bu vesileyle, Marmara Üniversitesi’nde çeviri dersleri veren Baydan’ın kılavuzluğunda “Maşenka”dan “Mary”ye ve sonra yine “Maşenka”ya uzanan güzergâhta Nabokov’un ve çeviri sanatının uğraklarında gezintiye çıkıyoruz.

Edebiyat Gardırobu: Pembe erkek şapkası

Ne zaman bir okur bir öyküyü, bir romanı okumaya koyulur, edebiyat gardırobunun kapısı açılıverir. Okurun üstüne elmadan önce, o kitabı edebiyat yapan eşya düşer. Can Gürses’in Edebiyat Gardırobu’nda Marguerite Duras’nın “Sevgili”sinden düşense pembe bir erkek şapkası…