Express 138 (Ekim-Kasım 2013)

Kazova işçileri tarih yazıyor: Patronsuz hayat mümkün

Express’in matbaadan geldiği gün Kazova’dan da güzel haber geldi: Direnişteki işçiler alacaklarına karşılık mahkeme kararıyla dokuma makinelerini almaya hak kazandılar ve kiraladıkları yeni fabrikaya makineleri nakletmeye başladılar. Express için Kazova işçileriyle konuştuğumuzda direnişi sürdürüyorlar, üretimlerine mümkün olduğunca devam ediyorlardı. Ve hakikaten bir tarih yazıyorlardı, hâlâ da yazıyorlar: Onyıllar sonra bir imkânı yeniden yaratıyor, üzerine ölü toprağı örtülmüş bir ihtimali diriltiyorlar. Ve bunu uzun bir direnişin içinden gelerek, el yordamıyla bularak, deneme-yanılma yoluyla uygulayarak yapıyorlar; yaşadıkları topluma ufuk açıyorlar. Sömürü çarkına çomak sokmayı, sermayenin bileğini bükmeyi, kapitalizmin hikmetini sual edip kapitalistlerden gayrı kimseye hayrının dokunmadığını sergilemeyi mümkün kılmakla kalmıyorlar, ihtiyaçların ve becerilerin ortaklaştırıldığı, herkesin becerisine göre verip ihtiyacına göre aldığı bir hayatın mümkün olduğunu gösteriyorlar. Yeni gelişme öncesindeki durumu ve aylara yayılan direnişi Kazova işçileri anlatıyor…

ODTÜ – 100. Yıl Direnişi

Gezi’de yapmak istedikleri, hesap etmedikleri bir kaldırım için gecenin ortasında iki metre yer açma uyanıklığıydı belki. Ama ODTÜ’deki ağaç katliamı, düşünülüp tartılmış, ölçülüp biçilmiş bir kötülükle, alçaklıkla, ucuz bir kafa tutma arzusuyla açıklanabilir ancak. Ve bütün bu sözler de hafif kalır. 18 Ekim’de sadece bozkırın orta yerindeki elli yıllık bir ormana değil, Türkiye’nin yüzakı bir üniversiteye, iki koca mahalleye de saldırıldı. Buraya nasıl gelindi, 100. Yıl İnisiyatifi’nden dinliyoruz.

 “Çözüm Süreci”nde kavşak noktası: Sabrın sonu serhildan

“Yetmez, ama oyalar.” Gültan Kışanak’ın “demokrasi paketi” için yaptığı saptama, “çözüm süreci”nin de özeti. AKP’nin geleneksel oyalama – umut vaat etme üzerine kurulu “Kürt açılımı” artık duvara dayandı. Yakın plan yapıyoruz.

Cami-cemevi projesi ve ötesi: Alevîlerin nöronlarına girmek

2011 genel seçimlerinden bugüne hemen her gün basında yeni bir haber konusu olan Alevî meselesi Suriye krizi ve Gezi eylemleri sürecinde iyice ısınmışken, Fethullah Gülen ve İzzettin Doğan ortaklığıyla başlatılan cami-cemevi projesi ve geçtiğimiz günlerde açıklanan Demokrasi Paketi vesilesiyle, konuyla ilgili yaşananları tarihe not düşüyoruz.

Devlet şiddeti ve “mimli” mahalleler

Hasan Ferit Gedik’in öldürülmesi ve cenaze sürecinde yaşananlar bir kez daha gösterdi ki, hattı OHAL yok, sathı OHAL var. Ve o satıh bütün yurt –en başta mimli mahalleler… Anaakım medyanın misyoner “anlatı”sını gördük, okuduk, şimdi aslına astarına bakıyoruz. Mimli mahalleri ilk elden inceleyen Deniz Yonucu’ya kulak veriyoruz.

Mafya – polis şiddeti – rantçı müteahhit şebekesi üçgeninde Gülsuyu – Gülensu    

“Hasan Ferit’i izlerken kendimi izliyorum. Hepimizin hikâyesi aynı.” İstanbul mahalle derneklerinin koordinasyonu için yıllardır çaba harcayan Erdoğan Yıldız’ın sözleri, sadece Gülsuyu-Gülensu ahalisi için değil, İstanbul halkının ekseriyeti için geçerli. Hayatı cehenneme çeviren üçlü her yerde hazır ve nazır. Ama bazı mahallelerde daha etkili, daha eli uzun. Aynı şekilde, bazı mahalleler de daha dirençli, düzene teslim bayrağı çekmemekte kararlı. O mahallelerden Gülsuyu-Gülensu ekim ayında Hasan Ferit Gedik’in hayatını kaybettiği, 17 kişinin yaralandığı bir mahşere sahne oldu. Niye böyle oldu, bu kan revan nasıl ortaya çıktı, mahallenin üç emektarından dinliyoruz…

Geride kalanların gözüyle 12 Eylül: “Keşke Bir Öpüp Koklasaydım”

Çocukluklarını hapishanedeki babalarından haber beklemekle geçiren Özlem ve Eylem Delikanlı’nın 12 Eylül mağduru ailelerle görüşerek hazırladığı, Ayrıntı Yayınları’ndan çıkan kallavî derleme “Keşke Bir Öpüp Koklasaydım”, yakın tarihimizin en karanlık dönemine ışık tutuyor…

Suriye krizinin açığa çıkardığı İran politikası: Tahran’ın gelgitleri

İran’da yenilikçilerin iktidara gelmesiyle birlikte Ortadoğu’da taşlar yerinden oynamaya başladı. Batı’yla iyi geçinmenin işaretlerini veren yeni devlet başkanı Hasan Ruhani’nin Suriye krizinde arabuluculuk görevini üstlenebileceğini açıklaması gündemin ilk sıralarına yerleşti: Acaba İslâm Cumhuriyeti, Suriye politikasını değiştirmeye, daha doğrusu Esad’ı terk etmeye mi hazırlanıyor? Şam ile Tahran arasındaki stratejik ortaklığın sonuna mı gelindi? Bu soruların yanıtı henüz belirsiz, ama tarihte yaşananlar yakın geleceğe ışık tutabilir…

Fırsatlar ülkesinde Çay Partisi

ABD Federal Hükümeti tam 17 gün boyunca kimseyi gizlice dinlemedi, email’lerini okumadı… Amerikan siyasetinin son dönemine damga vuran Çay Partisi devleti tıkadı. Peki, dünyanın yüreğini ağzına getiren krizin perde arkasında ne vardı?

Ekopolitik: İklim krizi beşinci vitese atıyor

Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC) beşincisini hazırladığı iklim raporunun (AR5) ilk bölümü 27 Eylül’de yayınlandı, ancak henüz beklendiği gibi önemli bir kamuoyu yaratamadı. Gezegenimizin karşı karşıya olduğu en büyük sorunla ilgili bilim insanlarının sesi tedirgin, aktivistler ise öfkeli.

Umut mekânları: Barınma hakkını geri almak

Emlak spekülasyonu, 2007’den beri gelir adaletsizliğini daha da derinleştiren neoliberal krizin başat aktörü. İspanya ise bu spekülasyonun en çok gemi azıya aldığı ülke. Öyle ki, 1997-2007 arasında 7 milyon konutun inşa edildiği ülkede, balonun patladığı 2007’den beri ekonomi belini doğrultamıyor. Krizin en büyük mağdurlarından biri ise mortgage anlaşmalı evlerine el konan aileler. İşte onların kurduğu İpotek Mağdurları Platformu, kısa ismiyle PAH, dört senede İspanya’nın en muteber toplumsal hareketi haline geldi. Binlerce aileyi evsizlikten kurtarmakla kalmadılar, barınma hakkı talebinin milyonlarca insan tarafından seslendirilmesine vesile oldular. PAH üyesi antropolog Maka Suarez’e bağlanıyoruz.

Kozmomilitan: Genel zekânın hapsine karşı

Gezi Direnişi’yle hangi potansiyelin açığa çıktığını ve potansiyellerin hangi kapma aygıtları tarafından ehlîleştirildiğini düşünmek ve konuşmak mücadelenin önemli uğraklarından biri. “Kolektif olduğunda mutluluk yıkıcıdır” diyen Bifo’yu yankılayarak, zekânın kolektif olduğu anda ne kadar yıkıcı ve yaratıcı olduğunu deneyimlemenin ardından yeniden “kişisel zekâ”lara hapsedilmek istemiyoruz…