Devlette yangın alarmı: “Olağanüstü devlet biçimi”

 

EE8DF3CB-443B-43F7-9CF2-ACED13521B8E_cx0_cy4_cw0_w987_r1_s_r1

15 Temmuz darbe teşebbüsünden sonra siyasetin ortak nefret nesnesi haline gelen Gülen Cemaati hakkında hemen her şey yazıldı ve konuşuldu. Cemaat’e ilişkin içeriden aktarılanların pek çoğu, neden-sonuç ilişkisini de geride bıraktı. Devlet aygıtlarının fizikî gövdesinde atamalarla, imtiyazlarla, ihalelerle, teşviklerle yer etmiş Cemaat için yer yer metafizik anlatılara dahi başvuruldu. Cemaat’i eleştirmek için ekranlara çıkanlar somut bir olguyu detaylandırırken Deccal’den büyülere, Mehdilikten özel ikonlarla kutsanmalara dek kötücül bir Cemaat epiğinin inşasına da katkı yaptı.

Cemaat’in kirli ve karanlık çıkar ilişkilerini metafizik kavramlarla değerlendirmeler, sadece STK temsilcilerinde, gazetecilerde, analizcilerde değil, devlet ve bürokrasi kademelerinde de peşpeşe belirdi. Bakanlardan belediye başkanlarına “büyü”, “cin”, “illuminati” gibi fantastik ögeler Cemaat’i anlama çabalarına dahil edildi. Gülen’in psikopatolojik hali resmedilirken Yeşilçam melodramlarındaki kötü karakterlerin saf kötülüğü içeren imgeleri de analizlere eklendi. Gülen’in ve Cemaat’in olağan kötülüğünü dramatize etme çabaları olağanüstü hikâyeleştirmeler eşliğinde sulandırmaya yol açtı.

Peki, bu kadar gayretkeşlik niye olabilir? Devlet içine yerleşmiş, kadrolarına yerleştirilmiş, dinî ve manevi değerleri sömüren, kendi rutini içinde zaten kötü olan Cemaat’i, kötülüğün vücut bulmuş formu olarak gösterme çabası neden kaynaklanıyor olabilir? Cemaat’in maddi yaşamdaki kötülüğünün (sınavlarda soru hırsızlığı, suçu olmayan insanları tutuklatması, Meclis’i bombalaması, yüzlerce insanın ölümünden sorumlu olması) manevi evrenden, teolojik kavramlarla anlamlandırılmasının arkasındaki etkenler nelerdir?

Maddi çıkar ilişkilerini mistikleştirmeyi amaçlayan bu gayretkeşlik, yangın alarmı verilmiş devlet ve iktidar bloku içindeki gerilimleri ve yapılanma sürecini örtbas etmek için midir?

Rasyonellikler çatışması

Darbe teşebbüsü sonrası Batı basınında yer alan analizlerin çoğundaki ortak nokta, Cemaat’i tanımlarken Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AKP’ye –haklı olarak– verilen doğrudan referanslardır. Bunların en belirgin örneklerinden biri Wall Street Journal’da yer alan, Gülen’i Erdoğan’ın “Former Brother-in-Arms”, yani “eski silah arkadaşı” olarak tanımlayan ifadedir. Başka haber ve makalelerde “eski yol arkadaşı”, “eski müttefiki” gibi tanımlar yer almıştır. Batı kamuoyu Türkiye’deki aktüel siyasete ekseriyetle Gülen ve Erdoğan arasındaki dönemsel işbirliği üzerinden mânâ kazandırmaya çalışmaktadır.

Erdoğan ve AKP için 15 Temmuz’dan sonraki –uluslararası alandaki– en büyük siyasal risk tam da budur. Darbeyi organize eden, planlayan, kadro temin eden bir örgütün hayati imtiyazlara AKP iktidarı zamanında ulaşmış olması, Cemaat kadrolarının Ergenekon, Balyoz gibi siyasî-hukukî operasyonlarda hükümetin tam desteğini almış olması, o günlerde Erdoğan’ın “Ben bu davanın savcısıyım” açıklamaları, Batı’ya dönük çağrıları zayıflatmaktadır. “Kandırıldık”, “Allah affetsin”, “millet affetsin” ifadeleri eşliğinde siyasî sorumluluğu boşa çıkarmayı amaçlayan teolojik referanslarla “günah çıkarılsa” da, bunlar Batı nazarında yok hükmündedir. Dikkat edersek Gülen’i tanımlayan Batı kamuoyu “vaiz”, “kanaat önderi”, “imam”, “din âlimi” gibi sivil toplumcu unvanlar kullanmaktadır.

Batı tipi burjuva liberal demokrasisinde Weberci rasyonalite geleneğinin hâkim olmasından ötürü, bu tip duygusal ve teolojik gerekçelendirmeler Batı’nın iç kulağına ulaşmayan beyhude birer yakarış olarak kalmaktadır. Yakarışlar irrasyonel görünse de, Erdoğan’ın moral değerlere dayanan agresif siyasetinin bir ölçüde rasyonalitesi vardır. Değişik kapitalizmler tartışmasını aklımızda bulundurursak, Türkiye siyasal yaşamında yeşermiş fevrî ve moral değerlere dayanan siyasetin rasyonalitesi ile Batı toplumsal formasyonlarının sermaye mantığını gözeten siyasal rasyonalitesinin çatışması söz konusudur. Çatışma ivme kazandıkça Batı haklı çağrılar karşısında da kulağının üzerine yatmaktadır.

Demokrasi ve Şehitler Mitingi’ni iktidar için önemli kılan imdat çekici niteliğinde olmasıdır. Yenikapı mitingi, Erdoğan’a, 15 Temmuz’u, öncesini ve sonrasını siyasal mesuliyeti ile birlikte Batı’ya anlatırken, “kandırıldık” demenin ötesinde, Batı rasyonalitesine demokrasinin bir olmazsa olmazı, “çoğulculuk” üzerinden hitap edecek bir çerçeve imkânı sunmaktadır.

7 Ağustos mitingi bunun için önemlidir. “Millî Birlik” vurgusu ile tehlikenin sadece Batı basınında yer aldığı üzere “eski silah arkadaşını”, yani AKP iktidarını hedef almadığı, bütüncül bir yıkımı ve tasfiyeyi amaçladığı gösterilmeye çalışılmıştır. 15 Temmuz ve Cemaat tehlikesinin boyutunu göstermek amacıyla AKP ile “iktidarın”, CHP ile “cumhuriyetçi” muhalefetin, MHP ile “milliyetçi” muhalefetin, TSK Başkanı ile ordunun, Diyanet İşleri Başkanı ile “dinî” değerlerin, ünlüler ile “kültürel” motiflerin yerini aldığı bir miting kompozisyonu amaçlanmıştır.

Birlik vurgusunun tonunu artırmak içinse tarihsel ve sembolik anlamları nev-i şahsına münhasır olan her şey anakronik biçimde uç uca eklenmiştir. Cumhurbaşkanı, Başbakan, TBMM Başkanı ve Bahçeli’nin konuşmalarında görüldüğü üzere 1071 Malazgirt’ten Haçlı Seferlerine, İstanbul’un fethinden Çanakkale Savaşı’na, Kurtuluş Savaşı’ndan 15 Temmuz gecesine “epik” bir anlatı inşa edilmiştir. Bu örneklere anakroniklik kazandıran ve ilginç olan, 15 Temmuz gecesinin Gülen Cemaati’nin darbe girişimine karşı defansif bir mahiyeti olmasına karşın İstanbul’un fethi veya Malazgirt Savaşı gibi ofansif askerî hareketlerin de bu diziye eklemlenmesidir. Birlik vurgusunun savaş ve sefer temalarıyla ilerlediği söylemde sivil siyasetin yüceltilmesi ile askerî darbe girişiminden mustarip bir sivil otoriteye Başkomutanlık gibi bir askerî statüyle meşruiyet kazandırılması ise Batı’daki hâkim algı açısından başlı başına irrasyoneldir.

Kötüler arasında en kötü

Cemaat’in kötü yüzü kamuoyuna anlatılırken dinsel kavramların anahtar kelimeler haline gelmesi kritiktir. Söylemsel tercihlerin dinî sözcüklerle şekillendiği siyasal iklimde, Cemaat’i teolojik bağlamdan kötülemek bir usûl olsa bile, Cemaat’in maddi yaşamdaki bağlarını zayıflatmaya hizmet ettiği bir gerçektir. Klientalist ağlarla örülü, düzenli maaş ve görevde yükselme mekanizmalarının olduğu Cemaat’in örgütlenme modelini “büyü”, “tırnak”, “muska”, “mehdilik” vb. ile açıklamak ve açıklanmasına müsaade etmek, tam da Cemaat’le işbirliği içinde olan kesimlere otomatik bir savunma hakkı vermektedir.

“Allah affetsin”, “kandırıldık” diyenlerin dinsel söylemlerle kitlelere tesir etmeye ve aklanmaya çalıştığı koşullarda, “Cemaat büyü ile etkilerdi” şeklinde itiraflarda bulunmak maddi işbirliğini silikleştirmeye dönük bir adımdır. Televizyonlara çıkartılan ve sabahlara kadar konuşturulan eski Cemaatçilerin itirafçılık varyetelerinin alâmet-i farikası burada saklıdır: AKP iktidarının mesuliyetine, devlet kadrolarını müşterek kullanmalarına, hukukî-siyasî operasyonlarda beraber hareket edilişine soyutluk kazandırma hareketidir.  Günah çıkarmanın tamamlayıcısı, Cemaat’le kurulmuş maddi ilişkilere soyutluk kazandırılmasıdır.

AKP iktidarının olağanüstü hal ortamı içinde bu taktiğe başvurması şaşırtıcı değildir. Hatta Erdoğan’ın kendi hükümetleri dönemini aşarak mesuliyetten kurtulmak amacıyla riski ve işbirliğini paylaştırdığını vurgulamak gerekir.

000_DH8MZ-e1469283239409“Hepimiz suçluyuz”

Erdoğan’ın Olağanüstü Din Şurası’ndaki konuşmasında Cemaat’le ilgili sözleri “kandırıldık” itirafı dışında sunduğu kronoloji bakımından önemlidir. Erdoğan, iktidarları döneminde Cemaat’le birlikte yol alışlarını şu sözlerle belirtmiştir: “Özal, Demirel, Ecevit ve bizler, farklı görüşten siyasetçiler olmamıza rağmen bu yapıya destek olduk. Ben de katılmadığım pek çok yönleri olmasına rağmen, her kesim gibi yardımcı oldum. Bu kesimin de istifade etmesini sağladık.”

Erdoğan’ın Cemaat’in kökleşmesine yaptığı vurgu malûmun ilâmıdır. Tek farkla; “Özal, Demirel, Ecevit ve bizler” olarak andığı kronoloji, siyasal yaşamda ANAP’tan DYP-SHP koalisyonuna, Refah Partisi-DYP koalisyonundan ANAYOL ve ANASOL-D hükümetine, DSP-MHP-ANAP koalisyonundan AKP iktidarına uzanan kırk yıllık bir dilimi kapsamaktadır. Elbette Erdoğan mesuliyeti tek başına AKP iktidarının üstlenmemesi için böyle bir paydaşlıktan bahsetmektedir.

Cumhuriyet’in 93 yıllık yaşamının neredeyse yarısına tekabül eden bu süre, Cemaat’in devlet aygıtlarında ve kurum-kuruluşlarda serbestçe örgütlenmesinin de göstergesidir. Cemaat, 1980’lerden bu yana “iktidar şebekeleri” aracılığıyla iktidar blokunun bir parçasıdır ve altın çağını da AKP iktidarı döneminde yaşamıştır.

Gülen, bu yıl ocak ayında yaptığı sohbetlerden birinde –Erdoğan’ın vurgusunu doğrular biçimde– Turgut Özal, Süleyman Demirel, Bülent Ecevit ve Abdullah Gül’ün Cemaat okulları ile ilgili önemli destekler verdiğini söyledi. Konuşmasında Özal’ın ülkeleri dolaşması ve arabulucu olmasından, Demirel’in bazı devlet başkanlarına mektup yazmasından, Gül’ün bazı kişilere telefon açmasından bahsetmektedir.

Wall Street Journal’da çıkan bir analizde ise, Cemaat’in 160 ülkede örgütlendiği ve yaklaşık 2000 okulunun olduğu, okullarla birlikte vakıf, dernek, yardım ve düşünce kuruluşları gibi kurumların yer aldığı yazıyordu (From His Refuge in the Poconos, Reclusive Imam Fethullah Gulen Roils Turkey, WSJ, 20.01.2014). Forbes’ta Robert Amsterdam imzasıyla çıkan Cemaat’le ilgili bir makalede okulların eğitim kurumlarından fazlası olduğu, gelişmiş organizasyonel işleyiş biçimiyle kâr aracı olarak çalıştırıldığı da belirtilmiştir. Bu rakamları ve yaklaşık milyar dolarla ifade edilen Cemaat bütçesini göz önünde bulundurursak, bu zenginliğin bugüne ait olmadığı, dünden başladığı/başlatıldığı aşikârdır.

Aradan geçen kırk yılda “Yeşil Kuşak” projesinin esas olarak Türkiye’yi “kuşattığı”, toplumsal ilişki biçimlerini tahakkümü altına aldığı ve gündelik yaşamın dinsel kodlarla mayalandığı, mayanın da tuttuğu ortaya çıkmıştır. Türkiye’de hemen her dönemde siyasette din bir katalizör işlevi görmüştür. Partilerin kitleselleşmesi dışında, farklı çıkar birlikteliklerini sağlamıştır. İslâm’ın siyasette işlevsel kılınmasında 1980’den sonra yeni olan (AKP iktidarı da dahil) neoliberal popülizmle sentezlenmesi, siyasetten kültüre, ekonomiden kamu hizmetlerine dek her alana nüfuz etmesidir.

Cemaat, Erdoğan’ın “Özal, Demirel, Ecevit ve bizler” diye tarif ettiği süreç boyunca –AKP iktidarı dışında– siyasal ve diplomatik sınırlarının dışına çıkmamıştır. Akif Beki’nin Yeni Yüzyıl gazetesinden çıkan Türkiye’de Nurculuk kitapçığına göz atılırsa, Gülen Cemaati’nden bahsedilen kısımlarda Cemaat’in Batı’yla uyumlu, “sivil toplumcu” bir rasyonellik iddiası taşıdığı görülebilir. Cemaat, Batı hegemonlarının yönetişim stratejileri içinde sınırları görülebilir ve müdahale edilebilir bir organizasyondur. Piyasa mantığını dışlamadığı gibi, başta ABD olmak üzere emperyalist ülkelerin güncel ihtiyaçlarına göre siyasal İslâm’ı revize etme imkânı vermektedir. Bunun dikkat çekici örneklerinden biri, 15 Temmuz akşamı okunan darbe bildirisindeki “NATO’ya bağlılık”, “uluslararası antlaşmalara sadakat” vurgularıdır.

Blok namzetleri

Analitik bir toplama yaparsak, Cemaat, Batı tipi kapitalizmin güdümündedir ve Batı ittifakı sermayesinin siyasal bir temsilcisidir. Cemaat her ne kadar dinî-moral vurgularla ve vaizlerle siyasal panorama çizse de, köktendincilikle arasına mesafe koymaktadır. Dünyadaki hiçbir sivil toplum kuruluşu veya cemaat devletin kurumsal çatısı altında merkezî idareden mahallî idarelere, yüksek yargıdan orduya bu denli bir örgütlenme ağı örememiştir. Bu da Türkiye’de devlet aygıtının ideolojik yeniden üretim süreçlerinde din-ideolojisine aşırı yüklenmesinin, hukukun şahsîleştirilmesinin ve nepotizmin bir kriter olmasının doğal ve kaçınılmaz sonucudur.

AKP iktidarının Cemaat’le bağları koparmak için başlattığı sterilizasyon süreci, sadece devlet içinden değil, iktidar blokundan da Cemaat’in temizlenmesi anlamına gelmektedir. Devlet aygıtının cemaatler ve tarikatlar arasında paylaştırıldığı kırk yılın sonunda yeni bir ortaklık süreci başladığı ortadadır. İktidar blokunun kırk yıllık paydaşının devletin kurumlarından arındırılması işlevi, kritik makamlarda ve hemen her kadroda boşluğa yol açmaktadır. Şimdiki rekabet, bu boşluğun kim veya kimlerle doldurulacağına ilişkindir. Sınıf fraksiyonları ve temsilcileri arasında yeni namzetler ortaya çıkmaktadır.

Muhalefet partilerinden CHP ve MHP’nin HDP’yi dışarıda bırakarak “millî mutabakata katılması” iki boyuta karşılık gelmektedir. Birincisi, iktidar bloku içerisinde farklı siyasî fraksiyonların öne çıkmasıyla gerileyen hareket alanlarını artırmak; ikincisi, devletin bir parçası olma iddiasını boşalan kadrolara talip olarak sürdürmek. Bu iki boyuta yol açan, Nicos Poulantzas’ın olağanüstü devlet biçimini tarif ederken belirttiği, iktidar bloku içindeki güç ilişkilerinin altüst oluşudur.

turkey-rally-coupOlağanüstü devlet biçimi, devlet krizi ve siyasî krizden müteşekkil bir momente rastlar. Olağanüstü devlet durumunda devlet sisteminin yeniden örgütlenmesi bir aygıtın devlet sisteminin tümüne egemen olması noktasına varabilir. Kamu mimarisinin de yeniden yapılandığı bu duruma uygun bir olağanüstü hukuk durumu da yaratılabilir. Bizdeki karşılığı 667, 668 ve 669 sayılı Olağanüstü Hal Kanun Hükmünde Kararnameler olan hukukî durum, devlet idaresinin teşkilat yapısının ve yerleşik teamüllerin yeniden düzenlenmesidir.

Poulantzas devlet sisteminin yeniden örgütlenmesinde bir aygıtın temel görünümünün değişebileceğinden bahseder: Örneğin bazı askerî diktatörlükler ya da Bonapartizm durumlarında gerek ordunun, gerekse idarenin temel görünümü ideolojik hale getirilmektedir. “İdeolojik hale getirilmenin” mânâsı, baskı aygıtlarının da ideolojik aygıt işlevini üstlenmesidir. Olağanüstü dönemlerde baskı aygıtı ile ideolojik aygıtlar arasındaki denge ortadan kalkar ve yeni ilişki biçimleri belirir. Bu aygıtlardan biri diğerine üstün olabileceği gibi, aygıtlar arasındaki bütünleşme eğilimi de artabilir.

Olağanüstü devlet rejiminin karakterini ise, ideolojik ve baskı aygıtlarının denge durumunun alacağı biçim belirler. Poulantzas’ın dikkat çektiği üzere, iktidar bloku içindeki güç ilişkileri ile devlet içindeki sınıf iktidarının dağılımı, askerî diktatörlük durumunda ordu, Bonapartist diktatörlük durumunda sivil idare, yerleşik faşizm durumunda siyasî polis, Alman ve İtalyan faşizmlerinin erken dönemlerinde egemen parti, Avusturya’da Dollfuss diktatörlüğünde olduğu üzere kilise gibi kurumlar tarafından sağlanabilir. Ülkenin özgün koşulları ve emperyalizmin güncel formuna göre, devlet aygıtı içerisindeki sınıfsal dağılım salt baskı aygıtı veya salt ideolojik aygıt tarafından sağlanabilir.

15 Temmuz darbe teşebbüsü sonrası olağanüstü hal ilanı ile başlayan siyasî ve hukukî süreç, devletin olduğu kadar, iktidar blokunun da yeniden yapılandırılmasının sancılarını taşımaktadır. Kanun Hükmünde Kararnameler ile devlet aygıtları arasındaki ilişkilerin yeniden düzenlenmesi, egemen sınıf ve fraksiyonlar içerisindeki çelişkileri yoğunlaştırdığı gibi, yeni ilişki biçimlerine dair talepleri de belirginleştirmiştir.

CHP’nin bu süreçte kurum ve kadro atamalarında liyakatın gerekliliği üzerinden iktidara seslenmesi ve devlette meritokrasinin hâkim kılınmasını istemesi, bu ilişkilerden biridir. Aynı şekilde, AKP’nin “devlet kapısını” bir cemaate kapatıp başka cemaatlere açması, orduya İmam Hatiplilerin alınabileceğini deklare etmesi de yeni ilişki talebine gösterilen bir reaksiyondur.

“L’Etat c’est moi”

XIV. Louis’nin “L’Etat c’est moi”, yani “Devlet benim” sözü hiç olmadığı kadar geçerli bir hale gelmiştir. 15 Temmuz sonrası kitle desteğini, cumhuriyetin temel şiarlarından “Hâkimiyet milletindir” sözüne eklemleyip, yürütmenin gücüyle bütünleştiren AKP iktidarı, hızlı donan çimento karışımı yaratarak devletin temeline dökmüştür. Bunda etkili olan faktör, Erdoğan’a siyasette kazandırılan ağırlıktır. Erdoğan’ın siyasal bedeniyle egemen kitle partisinin, devlet aygıtlarının ve “demokrasinin” özdeşliğini, Demokrasi ve Şehitler Mitingi’yle ilgili yayımlanan Başbakanlık Genelgesi’nde mitingin Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “ev sahipliğinde” yapılması taçlandırmıştır. Erdoğan’ın “ev sahibi” ve Başbakan’ın, TBMM Başkanı’nın, Genelkurmay Başkanı’nın, Diyanet İşleri Başkanı’nın, muhalefet parti liderlerinin “davetli konuk” olarak katılması verilen çok açık bir mesajdı.

resized_83348-3828a1ef20160728_2_18282277_12673486Erdoğan’a olağanüstü devlete yol açan koşullara en hızlı cevap üretecek bir figür sıfatıyla pozisyon kazandırılmaktadır. Kriz koşullarında İstiklal Marşı’nı da, ezanı da, selayı da okuyan Erdoğan’ın siyasal bedeni, iktidar blokundaki güç dengelerinin sürdürülebilirliği açısından yara almaması gereken sembolik makama yerleştirilmiştir. Erdoğan’ın siyasal şahsiyetini parlamenter sistemde büyüten, bedeninde karışan Türk-İslam sentezidir; AKP iktidarına ideolojik olarak esneklik kazandıran da bu alaşımdır.

Erdoğan, temsil ettiği muhafazakâr-dinsel ve otantik siyasal eğilimler ile Körfez “sermayesi”nden izler taşıyan ekonomik eğilimler nedeniyle iktidar bloku içinde kolektif kişilik biçiminde temsilci sıfatına sahiptir. Siyasette Erdoğan’a ağırlık kazandıran, tam da bu ideolojik ve ekonomik temsil kapasitesinin çok ögeli olmasıdır. Şu anda Rusya, İran, İsrail ile yeniden kurulan dış ilişkiler, Suriye’ye dair izleğin değişme sinyalleri vermesi, Batı ile gerilimlerin artışı iktidar bloku içinde değişen güç dengelerini doğrudan etkileyecek türdendir.

Erdoğan’ın “kapsayıcı” bir lider figürüyle siyasette belirmesinin nedeni ise, iktidar bloku içindeki çelişkileri ve gerilimleri minimize etme gayretidir. Aksi takdirde, çelişkilerin artışı kontrol edilemez bir hal alırsa, Erdoğan’ı önce bloktan, sonra devlet aygıtı içinden dışlayacak bir momentuma yol açabilir. Böylesi bir momentum sermaye kompozisyonunu, siyasî fraksiyonların ve iktidar şebekelerinin görece avantajlı konumlarını olumsuz etkileyebilir. Darbe teşebbüsü sonrası TÜSİAD, Sabancı, NEF gibi sermaye gruplarının Türkiye’yi ve ekonomisini anlatan, projeksiyonlar çıkaran farklı dillerdeki broşür ve ilanları momentumu önlemeye yönelik adımlardır. Ali Koç’un son konuşmasında vurguladığı üzere, teşvik sistemi ve kamu-özel ortaklığı gibi özelleştirmelerle pek çok açıdan sermayeyi besleyen AKP iktidarının bu süreçte “tek iktidar” olması sermaye açısından elzemdir.

Siyaseti mutlak bir şekilde Erdoğan’ın bedenine, tek bir kişiye (çelişkiye) indirgeme konforu, sınıfsal bir reflekstir. Poulantzas’ın işaret ettiği üzere, olağanüstü devlet biçiminde “açık” sınıf mücadelesinin baskı altına alınması, sınıf mücadelesini devlet aygıtının içerisine kaydırır. Toplumsal kategoriler, rejim içindeki “klikler” ve kişilikler” olarak gizlenir. Nazi devletinde Fritsch-Blomberg/Schacht/Hitler-Göring-Himmler/Ley/Darre çelişkilerinde olduğu üzere, Erdoğan’a siyasal alanda da mevcut görünümünü kazandıran sınıfsal temsilidir.

Godot’yu beklememek

Olağanüstü devlet biçiminin ortaya çıktığı kriz döneminde iktidar bloku pek çok alanda konsolidasyona odaklanır. Çünkü devlet iktidarının kırılganlığının belirginleştiği ve sınıf fraksiyonları arasındaki eşgüdümün zayıf olduğu an, devlet krizi ve siyasal kriz koşullarıdır. Bu nedenle hızlıca “yenilenme”, “yeniden yapılanma”, “yeniden inşa” söylemleri dile getirilir ve eylem planları hazırlanır. Örneğin, Hitler Almanya’sında “devlet aygıtlarının derlenip toplanması”nda (Gleichshaltung) olduğu gibi, Erdoğan da  15 Temmuz sonrasını bir başlangıç noktası kabul etmiş ve “Devleti yeniden inşa edeceğiz” demiştir.

“Devletin yeniden inşası” sürecinde Türkiye siyasal yaşamındaki sağ ideolojilerin ve sermaye fraksiyonlarının temsilcilerinin baskın olacağı gerçeğinden hareketle, yeniden inşanın egemen sınıfların pozisyonunu tahkim etmeye yarayacağı açıktır. Bu mizansende emekçi sınıfların lehine bir gelişme söz konusu değildir. Olağanüstü Hal sürecinin karmaşa ortamında Kanun Hükmünde Kararnameler, gece geçirilen yasalar ve Torba Yasalarla ilerleyen süreç, zayıf muhalefetin etkisiyle başka bir özelleştirme, hak gaspı ve talan ekonomisi kapısını aralamıştır.

Dokunulmazlık tartışmalarından bu yana Meclis’in pasifleştirildiği ve Kanun Hükmünde Kararnamelerle etkisizleştirildiği ortamda, muhalefet bileşenleri –mevcut haliyle– parlamenter sistemden kurtarıcı çıkmayacağını, böyle bir beklentinin hüsran olacağını deneyimlemiş ve görmüştür. İktidar bloku içindeki rekabetin ve hesapların ülkeyi uçuruma doğru sürüklediği bir dönemde koşulların çağrısı o ünlü sözdedir: “Demokrasiyi parlamentarizm olmaksızın düşünmek zorundayız.”

Emperyalizmin güdümünde, cemaatlerin başka cemaatlerle, tarikatların başka tarikatlarla, sermaye fraksiyonlarının başka fraksiyonlarla ikame edildiği, sömürünün açık bir suret kazandığı “kapitalist demokrasi” formlarına karşı, anti-emperyalist, emekçi sınıfların mücadelesini gündemine alan, köktenci eğilimlere karşı laiklikten geri adım atmayan, eşit ve barış içinde yaşamın hüküm sürdüğü bir ülkeyi kurma iddiasını taşıyan bağımsız toplumsal muhalefet hattı oluşturmanın zamanı gelmiştir. Tam da Walter Benjamin’in dediği gibi, “gerçek olağanüstü hali yaratmak bize düşen bir görevdir”. Bu görevi üstlenecek, emek ve demokrasi mücadelesini yükseltecek siyasal hat her zamankinden daha da önemlidir.

Kansu Yıldırım