Diyarbakır’da gazetecilik: Gördüklerimiz gerçek miydi?

 

Diyarbakır’da neredeyse her kültürel etkinlikte ve önemli olaylarda, elinde küçük kameralarıyla hem görünmez hem fark edilir iki kadın basın çalışanın rastgelirsiniz: Hatice Kamer ve Bircan Değirmenci. Neredeyse kentin kültürel mekânlarıyla ve kültür üreticileriyle beraber nefes alıp veren, en zor koşullar altında bile olup biteni kayda geçirmeye devam eden bu iki gazeteci, şehirde ve bölgede yaşananlara tanık olan ve bunun arşivini tutan kadın emeğini de temsil eden iki kişi aynı zamanda. Kamer, son süreçte pek çok yayının kapatıldığı bölgede uluslararası basın kuruluşları için haber yapmaya devam ediyor, bu ay Çağdaş Gazeteciler Derneği 2016 başarılı gazetecilik ödüllerine internet gazeteciliği alanında layık görüldü. Değirmenci ise, Diyarbakır Belediyesi’ne kayyumun gelişiyle yerinden edilen belediye kültür emekçilerinin kaderini paylaşarak “iş aktinin feshi”yle işsiz kaldı, internet haber sitelerinde yazmaya devam ediyor. Son iki yılda yaşanan gelişmelere Hatice Kamer ve Bircan Değirmenci’nin meslekî ve kişisel deneyimleri üzerinden kulak veriyoruz.

Kişisel tarihlerinizden başlayalım. Gazeteciliğe nasıl bulaştınız?

Hatice Kamer: Ben aslında üniversiteden basın çıkışlı değilim. Tarih bitirdim. Basına girişim gazetecilikle değil, sinemayla oldu. 2003 yılında sinema ve belgeselle uğraşmaya başlamıştım. O zaman belediyenin başlatmış olduğu kültür sanat festivalleri kapsamında sinema atölyelerine katılmıştım. Belgesele ilgim gelişti, ama çalışmam da gerekiyordu. 2003’te Gün TV’deki bir kadın programında başladım. Hafta içi her gün canlı yayınladığımız bir programdı. Hem yönetmenlik yapıyordum, hem içeriği, konukları belirliyordum. Sonrasında farklı programlarla devam ettik. O zaman Kürtçe yayın yoktu. Sadece müzik olurdu, şarkılar çalınırdı. Televizyonculukta Kürtçe yayına geçilmemişti. 2009’da Paris Kürt Enstitüsü, Kürd 1isimli bir televizyon kanalı açtı. Kurmanci yayın yapıyordu, TRT 6 ile yakın zamanlarda açıldı. Kürd 1 için aktüel, kültürel bir magazin programı yapmaya başladım, ta ki bu televizyon ekonomik nedenlerle kapatılıncaya dek. Bu esnada Amerika’nın Sesi Radyosu (VOA) Kürtçe servisi ilk defa Türkiye’de muhabir çalıştırmaya karar vermiş, kadın olsun istemişler, şansımı denedim, oldu. Radyo haberciliğim 2009’da VOA ile başladı ve devam ediyor. Daha sonra Federal Kürdistan’da yayın yapan WAAR TV ve ardından 2014’ten beri devam eden BBC Türkçe muhabirliği. Zaman zaman Almanya WDR’ın Kürtçe ve Türkçe radyolarına, Avustralya’nın SBS radyosunun Kürtçe servislerine de analiz, yorum tarzında haberler yapıyorum.

Haber yaparken iki dili birden kullanmak, hem Kürtçe hem Türkçe dilinde çalışmak senin için nasıl bir şey?

Kamer: Bölgede medya dili ağırlıklı Türkçe. Normal sohbette Kürtçe konuşurken demeç vermeye başlayınca insanlar hemen Türkçeye geçiyor. Rahatlıkla Kürtçe demeç verecek kişiler bulma noktasında sorun yaşıyoruz. Siyasetin dili de Kürtçe olmadı. Sokağın, pazarın dili de Türkçe artık. Kürt bölgesi, ama maalesef ilçeler ve köyler hariç kent merkezlerinde Kürtçe pek konuşulmuyor. Kürtçe konusunda sıkıntı yaşıyoruz. Malûm, politik bir bölge. Bir belediye başkanıyla, milletvekiliyle konuşacaksınız, ama “Kendimi Türkçe daha rahat ifade ediyorum” dediklerinde mesainize çeviri faaliyeti ekleniyor. Böylece Kürtçeden Türkçeye, Türkçeden Kürtçeye çeviri kabiliyetim gelişti. (gülüyor) Şimdi durum çok daha vahim tabii. Değil Kürtçe, artık Türkçe demeç verecek insan bulma konusunda bile sıkıntı artıyor. Medyaya demeç verme noktasında çok ciddi güvenlik kaygısı yaşıyor insanlar.

Bu işe başladığında kadın gazetecilerin bölgedeki varlığı nasıldı? Seni etkileyen gazetecilik örnekleri var mıydı?

Kamer: Gazetecilik asıl mesleğim değildi, üniversitede Tarih Öğretmenliği okudum. Silvanlıyım. ‘90’larda Silvan malûm. Ortaokul, lise çağlarımız ‘90’lara denk geliyor. Hizbullah örgütü adıyla gerçekleşen birçok cinayetin yaşandığı dönemlerdi. Bizler o dönemin canlı tanığıydık. Bölgede birçok şey yaşanırken bunlaırn hiçbir medya organında bulamazdınız. Yine bunu ifade eden, dile getiren Kürt medyasıydı, Gündem’di. Azadiya Welat çok yaygın değildi, ama o gazeteleri bulundurmak da çok ciddi bir sıkıntıydı. O platformlarda gazetecilik yapmayı bir kenara bırakın, o gazeteyi evinizde bulundurmanız bile zaman zaman çok ciddi sorunlara neden olabiliyordu. Lise 1’deydim, Silvan’dan Diyarbakır’a geliyordum, sık sık arama kontrol noktaları oluyordu. Şimdiki gibi. Bir genç vardı minibüste, Gündem okuyordu. Muhtemelen üniversite öğrencisiydi. İlk arama noktasında indirildik. Bütün otobüs o gazeteyi nereye saklayacağını bilemedi. Büyük bir panik yaşandı. Özel harekatçılar araç ve kimlik kontrolü yapacaktı. O gazete nereye kondu, nasıl yok edildi beş dakikada, anlamadım. Gazete bomba gibi tehlikeli görülüyordu yani. O zaman gazeteciler ölüyordu. Gündem’in dışındaki gazetelerde bu tür şeyler anlatılmıyordu, yaşadıklarınız yok sayılıyordu. Şimdi de “Biz bu filmi ikinci kez mi yaşıyoruz” diye soruyorum. Olaylara şahit oluyorsunuz, ama haberlerde çıkmayınca yaşadıklarımız gerçek değil miydi diyorsunuz. Yaralarınız, travmalarınız görülmüyor. Gazetecilik böyle olmamalı diyordum. Burası da Türkiye’nin bir parçası, neden batısı doğusunu duymaz gibi bir duygu hâkimdi. O yüzden, hep gazeteci olmak istedim, ancak tercih hatası yüzünden tarih bölümü okudum. Öğretmenliği denedim, ama o dünyaya ait olmadığımı hemen farkettim. Gazetecilik ortamını tanımıyordum, sadece yapmak istiyordum. Böylece bir televizyon programıyla başladım. Programcılıktan muhabirliğe geçiş oldu, ama şu aşamada benim gazeteciliğimi besleyen de yine saha, muhabirlik deneyimi, tek tek hikâyeler. Diyarbakır’da muhabirlik yapan çok insan vardı, ama kadınların medyada çok az olduğu dönemlerdi. DİHA vardı, Gündem vardı, ama bu tek başına yetmiyordu. 2008’lerden sonra, özellikle Kürtçe televizyonların yaygınlaşmasıyla kadınların görünürlüğü de arttı. Kürdistan merkezli birçok televizyon kanalı bölgede şube açınca haliyle insan kaynağına ihtiyaç arttı. Kürtçe medyada dublaj, programcılık, radyoculuk ve bunlara bağlı iş olanakları gelişti. Şu anda sahada birçok enerjik genç insan var, bu işi çok iyi yapabilecek potansiyelde kadın gazeteciler var. Nitekim varolan eril dilin de zamanla değiştiğine, müdahaleye uğradığına şahit olduk, ama şimdi maalesef bütün bu çabaları tersyüz eden bir süreçteyiz. Sonuç itibariyle bir deneyim oluştu, fakat bütün bunların sekteye uğradığı bir durum yaşıyoruz.

Bircan, senin basına girişin nasıl oldu?

Bircan Değirmenci: Ben psikolog olmak istiyordum. ‘95 yılında üniversite sınavına girdim. Benimki tercih hatası oldu, Marmara İletişim’in puanı çok yüksekti, puanım oraya yetmez zannediyordum, fakat kazanınca mecburen girmiş oldum. Bir yıl okula gidip geldim, o dönem okulun dekanı Ünsal Oskay’dı, onun derslerine girmiş olmak büyük bir şanstır benim için. Hiç unutmam, “Burada oturup dersi dinleyerek gazetecilik yapamazsınız, sahada öğrenmeniz lâzım” demişti. Ben de 1996’da Gündem gazetesine gittim. Aslında staj yapayım diye başlamıştım, orada dört yıl kaldım. Belli bir alanda uzmanlaşmak gerekiyordu, yargı muhabirliğini seçtim. Beşiktaş’taki Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde görülen davaları takip ediyordum. İlk izlemeye başladığım dava da cipleri ve güneş gözlükleriyle duruşmalara gelen özel harekat polislerinin tutuksuz yargılandığı Susurluk Davası’ydı. DGM’de o dönem tireli, parantezli yığınla örgüt, çete davaları, genel yayın yönetmenlerinin yargılandığı pek çok basın davaları vardı. İBDA-C, Hizbullah gibi birçok davanın ilk duruşmalarına da tanıklık etmiş olduk. Duruşma salonları bir nevi dönemin Türkiye panoraması gibiydi. Mübaşirin “Filankeş ve arkadaşlarııı!” diye çağırarak seslendiği, tıka basa dolu, havasız mahkeme salonlarında gece yarılarına kadar süren duruşmalar, sayfalarca yapılan ve hakimlerin uyuyarak dinlediği siyasi savunmalar… Acımasızca verilen müebbet kararlarına karşılık slogan atan ve jandarma tarafından yaka paça götürülen tutuklular, onlara bahçede destek veren ve gözaltına alınan tutuklu yakınlarıyla tam bir curcunaydı DGM. Siyasetçiler dışında zaman zaman ifade ya da tanıklık için sanat dünyasından da şaşırtıcı isimlerle karşılaşıyorduk. Programında “Savaşa hayır, barışa alkış” dediği için savcılık tarafından ifadeye çağrılan İbrahim Tatlıses’ten bir çete davasında tanıklığına başvurulan Sibel Can’a kadar. Ve elbette beni en çok etkileyen “Kürtçe şarkı söylemek istiyorum” dediği için lince maruz kalan ve eşi Gülten Kaya’yla birlikte duruşmalara gelen Ahmet Kaya’nın tutuksuz yargılandığı dava. Son duruşmada avukatının yurtdışı yasağının kaldırılması talebi kabul edilmişti. Kaya yaşamını yitirdikten sonra hep o gün gelir aklıma. Belki de o yasak kalkmasa ve gitmeseydi, yurt hasretiyle sürgünde ölmeyecekti gibi garip bir hisse kapılırım… Genel yayın yönetmenliğini Gültan Kışanak’ın, koordinatörlüğünü de Yurdusev Özsökmenler’in yaptığı bir dönemde gazeteye, Gündem’e başladığım için şanslıydım. Dört yıllık süre zarfında gazete mütemadiyen kapatılıyor, farklı isimle tekrar açılıyordu. Eşzamanlı olarak okula da devam ediyordum. 2000 yılında aldığı cezalarla gazete tekrar kapatılınca bu kez günlük gazete çıkartmaktan vazgeçilerek haftalığa dönüştürme kararı alındı. Kadro da küçülmüş oldu. Ben de artık medyada başka yerlerde de deneyim kazanmak amacıyla ayrıldım. TRT’de çalışmaya başladım. Bir müzik programında yönetmen asistanlığı yapıyordum. Farklı mecraları da görmek, tanımak istiyordum. Altı ay kadar orada çalıştım, ama akit yapmadıkları için ayrıldım. Ardından 2001’de Özgür Radyo’ya geçerek haberciliğe devam ettim. Cem Uzan’ın 3 Kasım 2002’de yapılacak seçime girdiği dönemde Star’dan teklif geldi, Max Haber adında bir haber radyosu kurulacak denildi. Bu benim için çok kötü bir dönemdir. “İlkeli haber yapacağız, NTV Radyo gibi olacak” dediler. Başladıktan sonra bir saatlik haberler yarım saate, sonra 15 dakikaya düştü. Sadece bu radyoya değil, Süper FM, Kral FM, Lokum FM gibi bağlı bulunan 11 kanalın hepsine haber yapmaya başladım. Neredeyse günde 16 saate yakın bir çalışma, inanılmaz bir yoğunluk ve tam bir sömürü mekanizması. Parti o zaman seçimlere DEHAP olarak giriyordu. Seçim çalışması sırasında kitleye saldırı olmuştu. Ben de o haberi girmiştim, görmezden gelemezdim. Bunun üzerine kıyamet koptu tabii. Orada bir anda “Ben ne yapıyorum, neden buradayım” diye kendimi sorguladım. Onlar çıkarmadı, ama ben istifa ettim. Travmaydı benim için. Bir yıl kadar evde oturdum, hiçbir şey yapmadım. Basının başka bir yüzünü görmüştüm. Kirlendiğini de düşünüyorsun. Diyarbakır’da belediye 2000 yılından itibaren kültür-sanat festivalleri yapmaya başlamıştı. İkincisi yapıldığında haberci olarak Diyarbakır’a gitmiş ve takibini yapmıştım. 2003’te festival tekrar yapılacaktı ve organizasyonda çalışacak insanlar seçiliyordu. Benim de işsiz dönemime denk gelmişti, Diyarbakır’a geldik, uzun bir süre kaldık, burada festival organizasyonlarına başladık. Daha sonra merkezi Diyarbakır’da olan Her Yerde Sanat Organizasyonu kuruldu. İstanbul şubesindeki çalışmaları yürütüyordum. Sadece Diyarbakır’la sınırlı kalmadan Batman, Siirt gibi illerin yanısıra Doğubeyazıt, Viranşehir gibi ilçelere kadar götürmüştük festivalleri. 2005 yılında Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’nde basın biriminde başladım. Orada da gazetecilik yapıyorsun ama daha farklı, belediyenin hizmetlerinin haberleri oluyordu bunlar. Birim faaliyetleri, başkanın konuşma metinleri gibi… 2014 yılında kültür-sanat birimine geçtim, o zamandan bu yana ağırlıklı olarak kültür-sanat haberleri yaptım.

Gündem’de çalışma süreci nasıldı? Kadın ve erkek basın çalışanları ya da İstanbul ve Diyarbakır büroları arasında farklar var mıydı?

Değirmenci: İstanbul’la Diyarbakır arasında çok fark vardı tabii ki. İstanbul daha çok sayıda kişinin çalıştığı bir merkez durumundaydı sonuçta. Diyarbakır ise o dönem daha lokal, üç-dört kişinin çalıştığı bir büroydu. Hatta OHAL süreci devam ettiği için gazete burada çıkmıyordu. Buradan haberler yapılıyordu, ama buraya gazete gelmiyordu. Diyarbakır’daki diğer basın kurumlarında özel zamanlarda Ankara ya da İstanbul’dan gelip haber yapan kadın gazeteciler dışında kadın sayısı yok denecek kadar azdı. Ama ben hiçbir zaman kadın olduğum için gazetecilikte zorlanmadım. Bir korsan eylem bile olsa “Sen kadınsın, gidemezsin” diye bir ayrım yoktu. Pozitif ayrımcılık da yoktu, bunu sorun etmek aklımıza da gelmiyordu. Gençsin, heyecanlısın, mesleği öğrenmeye çalışıyorsun. Ana akım basın kuruluşlarında çalışırken o ayrımın daha çok farkına varıyorsunuz. Çalıştığımız dönemde kimi zaman cebimize basit bir harçlık bile zor giriyordu, ama mesleği öğrenme açısından bizim için iyiydi. Örneğin sıcak bir haber izliyorsunuz ve hemen yetişmesi gerekiyor, diğer gazeteciler kurumlarının araçlarıyla giderken siz durakta Yenikapı’ya giden otobüsü beklemek zorundasınız. Cep telefonlarının yeni çıktığı, herkesin alamadığı dönemlerdi ve siz gazeteyi ancak ankesörlü telefon bulup aramak zorundaydınız. Negatif film kullanıyorduk ve boşa harcayacak tek karemiz bile olmamalıydı.

Çalıştığınız yerlerde neyin haber olup olamayacağıyla, haberin nasıl yazılacağıyla ilgili bir tartışma zemini var mıydı? Yapmak isteyip de yapamadığınız haberler oldu mu?

Kamer: Birçok uluslararası kuruluşla çalışıyorum, her kuruluşun kendine göre formatı, tarzı var, ama değişmeyen ortak ilkeler ve etik değerler de var. Seçici, dikkatli, objektif, ölçülü olmak zorundasınız. Haber konusunda sıkıntı yaşamayan ülkeyiz malûm, aksine gelişmelere yetişemiyoruz. Sahada, gerçekte ne olmuşsa olduğu gibi vermeye çalışıyorum. Ancak son iki yılda yaşananlar, medya üzerinde artan baskı, gazeteciliğin temel ilkelerini bile neredeyse ortadan kaldırdı. İnsanlar özgürce kendini ifade edemiyor. Diyarbakır gibi gördüğü her kameraya konuşmaya hevesli insanlar size yüz çeviriyor, çünkü baskıya uğrayacağı endişesi yaşıyor, anlatacaklarının bir etki yaratacağına inanmıyor, en önemlisi medyaya güvenmiyor artık… Sokağa çıkma yasakları, tutuklanan belediye başkanları, atanan kayyumlar, ihraç edilen memurlar gibi gelişmeler o kadar sık aralıklarla tekrarlanıyor ki, bir yerden sonra rutin habere dönmeye başlıyor. Onun için daha çok özel haber yapmaya, daha spesifik hikâyeler bulmaya çalışıyorsunuz. Ülkenin genelinde bir kayıtsızlık hali de var ya… Evet, bir şeyler oluyor, ama görmezden geliniyor, bu çok daha acı. Kayıt altına alınmıyor ya da alınıyor ama, insanlar göstermeye çekiniyor. Gazeteciliğimize de olumsuz etkileri olabiliyor bunların. Hantallaştırıyor, bazen çaresiz hissettiriyor. Şu koşullarda herhalde yapmak isteyeceğim şey insanların bu kaygılarının ortadan kalktığı, özgür hissettikleri, mutlu oldukları zamanlardaki gibi haberler yapmak…

Değirmenci: Dil anlamında farklılıklar elbette oldu. Gündem başta olmak üzere çalıştığım her yerde belli bir yayın politikası var. Yerine göre düz, sıkıcı bir dil kullanarak yapmak zorundasın haberi. Kültür-sanat alanı bana her zaman yakın gelmiştir. İş olarak bakmasam bile zaten izlemekten, dinlemekten keyif aldığım durumların haberini yapmak benim için muhteşem bir şeydi. Çünkü bana göre mutsuzluğun tanımı insanın istemediği bir işi yapmasıdır. Bu alanda yaptığım özel haberlerle özgün bir dil kullanmaya başladım ve bir tarz oluştu. Orada kendimi daha iyi hissettim.

Bir yandan farklı bir üretim kanalı daha var her ikiniz için de. Bircan’ın Bianet’teki yazıları, Hatice’nin belgeselleri farklı ifade alanları oldu bu süreçte. Bunlar nereye oturuyor sizin için?

Değirmenci: Belediyede çalışırken de yine kültür-sanat haberlerim sitede çok rahat yer bulmayabiliyordu. Sen aslında hikâyeleştirmişsin, ama düz bir haber olarak geçmişler. Daha sonra yazdıklarımı sosyal medyadaki sayfamda paylaşmaya başladım. Ardından, geçen yıl Cizre’de başlayıp Sur’da devam eden şehir savaşlarıyla birlikte kentte tamamen tersine dönen bir hava oluştu. İnsanlar bodrumlarda yakılırken, çocukların ölü bedenleri dondurucularda bekletilirken, kimsesizler mezarlığı dolup taşarken, cenazeler morglarda tutulurken “sanat yapmak” da lükse dönüştü. Gördüğümüz her fotoğraf, izlediğimiz her bir görüntü kurguymuş gibi. Oysa ki gerçeğin ve hayatın ta kendisiydi bunlar. Bununla ilgili erken yapılmış belgeselleri izlerken öte yanımızda devam eden bir savaş vardı. Mesela hiç unutmuyorum, Duhok’tan gelen bir tiyatro grubunun IŞİD’in yapmış olduğu zulmü anlatan bir oyununu izlerken, oyun arasında sosyal medyayı açtığımda bir kafes içerisinde tutulan esirlerin IŞİD tarafından Newroz’da yakılacağına ilişkin bir haberin geçtiği fotoğrafı görmüştük. Yani yaşanan gerçekten yola çıkarak kurgulanmış bir oyunu izlerken bir taraftan halen süregiden bir vahşet yaşanıyordu. Kentin özelinde ise adeta bir açıkhava müzesini andıran, içinde dolaşırken bir zaman makinesindeymiş gibi hem tarihi hem kültürü yaşadığınız, tandırlarda pişirilen ekmeklerin kokusunu içinize çekerek izlemeye doyamadığınız eserlere baktığınız Suriçi’ndeki dar sokaklar yoktu artık. Yıkılan yapılarla birlikte sosyal doku da hafriyata dönüştü ne yazık ki. Suriçi 1915’i yeniden yaşadı dersek abartılı olmaz. İnsanların orayı terk ettiği anlar belki de yıllar sonra Ermenilerin tehcir edildiği zamanları sözlü tarih çalışmalarıyla dinlediğimiz gibi anlatılacak. Ve buna tanık olmak çok can yakıcı. Elbette umudumuzu korumaya çalıştık. Çünkü umut da, umutsuzluk da bulaşıcıydı. Ama takdir edersiniz ki bu çok zordu. Toplum olarak topyekûn bir depresyon hali mevcuttu. Gelecek kaygısı, endişe, tedirginlik hâkimdi. Kulakları sağır eden bomba sesleriyle uyumaya çalışmak ve yine o seslerle uyanırken elinizi kolunuzu bağlayan çaresizlik… Ben kendi adıma aklımı ve ruhumu korumak için yazıya sığındım. Çünkü kabaran yüreğiniz ve beyniniz dolup taşıyor ve bir şekilde sağaltmak istiyorsunuz kendinizi. İçinde yaşıyorsunuz ve bu yaşanan durumun sürreel bir durum olmadığını, çok fazla can yaksa da gerçek olduğunu, bu çığlığın duyulmasını, bir yerlere gidip değmesini istiyorsunuz. Bianet macerası böyle başladı benim için. Ne kadar yanıt alıp almadığımı bilmiyorum, ama en azından kendi vicdanınıza karşı bir imtihan gibi bir şeydi bu.

Kamer: Benim için belgeseller bu ülkede yaşanılan insan hikâyeleriydi; görülmeyen, sıradan, sade vatandaşın hikâyesi, duyulmayanın acısı. Dört tane belgesel yaptım, çoğu ‘90’larda yaşanılan olaylarla ilgili… Anneleri anlatmıştım o belgesellerde, dağa giden oğlunun iki defa ölüm haberini alan bir anneyi, oğlu kucağında vurulan bir anneyi, eşcinsel olan oğlunu hasta sanan bir başka anneyi, son olarak da Avrupa’da mülteci yaşayan çocuğunu ziyaret eden ve kültürel çatışmalar yaşayan bir başka anneyi anlattım filmlerde. Hatırlamak için yapılır belgeler, belge filmler, belgeseller; kayıt altına almak için. Yani geçen zamanların hikâyesidir… İki yılda Türkiye’de, bölgede, Kürt şehirlerinde yaşanılan her şey başlı başına bir belgesel konusu. Arada tek fark var; hem kameranın, yaşanılan olayların içindeyiz hem de kameranın arkasında. Bu yüzden şimdi ancak elimizden haber yapmak geliyor.

Bölgeden basın çalışanları olarak son süreçteki tanıklıklar içinde sizi en fazla etkileyen neydi? Bu işe devam edemeyeceğinizi düşündüğünüz zamanlar oldu mu?

Değirmenci: Nerdeyse herkesi derinden sarsan, Silopi’de günlerce sokakta bekletilen Taybet İnan’ın cenaze görüntüsü uzun süre gitmedi gözümün önünden. Yine, dondurucuda bekletilen Cemile. Sözün bittiği yerdi artık.

Kamer: O kadar çok şey var ki. En kötüsü Roboski diye düşünmüştük. Yeğenim Şırnak’ta okuyordu, ben gazeteciyim, fakat olayı sabahın yedisinde ondan duydum: “Teyze, burada uçaklar kaçakçıları bombalamış, birçok arkadaşımın akrabaları ölmüş, haberin var mı?” “Yok” dedim, “yanılıyor olmalısın”. Çünkü haberlerde yok bir şey. “Yok, olur mu, biz köye gittik, arkadaşımın abisi de ölmüş” dedi. Sonrası malûm. Bir süre sonra ben de gittim Roboski’ye, bütün köy hâlâ ağlıyordu, yasları hiç dinmedi. Anneler, mezarların başına kına tepsileri koymuşlar, muradına eremeden ölen çocukların düğünlerinde ellerine yakılacak kınaları mezarlarına getirmişler… O gün o atmosfere şahit olmak bile çok ağırdı. En kötüsü bu diye düşünürken IŞİD, Şengal, Kobani olayları yaşandı. Derken hendek savaşları, sokağa çıkma yasakları… Yanıbaşımızdaki Sur’a giremedik, hâlâ giremiyoruz. Sokağa çıkma yasaklarında Cizre’den, Yüksekova’dan, Silopi’den, Sur’dan, her yerden insanlara ulaşıp haberleri birincil kaynaktan yazmaya çalışıyordum. Eylülde Cizre’ye gittik, Cizre’nin ilk en uzun yasağından sonra ölü bedeni buzdolabında saklanan Cemile’nin annesiyle konuştum, aslında konuşamadım, sadece gözlerindeki acıyı, kederi izledim. Elleriyle kızını yıkayıp, saçına kına yakıp o gece koynunda yatırmış…Aynı yerde bir kayınvalide ile gelini vurulmuştu. Kayınvalide de genç bir kadın, 40’lı yaşlarda…Altı çocuk annesi, ama ikisi küçük. Birinin ismi Çiçek. Daha kucakta bebek. Öbürü Berfin. Dünyalar güzeli çocuklar. Anneleri kapının önünde vurulmuş, gazeteciler kapıda. Olayın nasıl olduğu anlatılıyor gazetecilere, Berfin o sırada yerdeki kan izinin üzerinde duruyor. Çevredekiler de anlatıyor “Şöyle vuruldular, böyle öldüler…” diye. Beş-altı yaşında, ölümü algılıyor, anlıyor çocuk. Anlatılanları duyunca bastığı kan izine bakıyor, ayağını geri çekiyor, anlıyor ki bastığı kan annesinin. E siz şimdi çocuktaki ifadeye şahit oluyorsunuz, yaşanan hikâyeye bakıyorsunuz. O kadar trajik ki, insanın yüreğinin kaldıramayacağı şeyler. İyi de bu çocuk ne olacak? Ben mesela, o yaşta gördüklerimi unutamıyorum. Bu çocuğun hayatından annesi çalınmış. Kapısının önünde öldürülmüş. Annesinin kanına basıyor. Bu çocuk bunu unutabilir mi? Bunları gördük, şahit olduk. Gördüklerimiz gerçek miydi? O karanlık bodrum katlarına gittik, telefonlarda röportaj yaptığımız adamların hayatının son bulduğu bodrumlar…“Oraya basmayın, burada kemikler var” deniyordu, yerde bir sürü küle dönmüş kemik… Röportaj yaptığınız insanların kemikleri de olabilir… Boğulacağımı hissediyordum. Bir yandan da bu benim mesleğim ve şu an bölgede yaşanan hayat bu. Ben yapmayacaksam kim yapacak, bizim işimiz de bu. Psikolojik olarak, fiziksel olarak çok etkilendik. Bir darbe alırsın ya, sıcağı sıcağına anlamazsın, biraz soluklandıktan sonra hissedersin. İnsanların hikâyelerini dinlerken korkuları bize de geçiyor. Toplumsal olarak delirecek duruma geldik.

Bütün bu sürecin çok karanlık olması bir yana. Ümit veren, iyi ki bunu yapıyorum ya da ne güzel, bu da var dediğiniz anlar oldu mu?

Kamer: Oluyor. Artık savaş filmi izleyemiyorum, çok sesli müzik dinleyemiyorum. Sakinleştirici, umut veren hikâyelerin peşine düşerken buluyorum kendimi. En son BBC için küçük bir çocuğun hikâyesini yaptım. Bir anne-baba çocukları için okuyacak kitap bulamayıp, internetten sipariş ettikleri de beklentilerini karşılamayınca çocukların serbestçe kitap okuyabilecekleri bir kitabevi açmışlar. Herkes o haberi çok sevdi. Çünkü ben de çok sevdim, çölde vaha bulmuş gibi. Hayata dair o küçük girişim bile, bundan sonrası için insanı mutlu ediyor. Bu tür haberlerle kendimizi biraz daha diriltmemiz gerekiyor. Tabii ki, bu haberleri yapayım, diğerlerini görmeyeyim meselesi değil bu. Bu haberlere tutunarak kendimize güç vermemiz gerek.

Değirmenci: Geçtiğimiz yıl tiyatro festivali yapılırken Sur’da yer yer sokağa çıkma yasakları başlamıştı. Çatışmalar henüz çok şiddetli değildi. Festivali yapıp yapmama konusunda epeyce yürütülen tartışmaların ardından yapma kararı alındı. Belli bir saatten sonra insanlar evlerine kapanmaya başlamıştı. Ama festivalde salonların dolup taşmasıyla aslında insanların nefes almaya ihtiyaçları olduğunu gördük. Ne yazık ki gelinen aşamada şu an için kentte kültür-sanat adına yapılan pek bir şey yok. Oysa burada on yıl boyunca sağlam adımlarla çok önemli işler yapıldı. 2000’li yıllardan itibaren devam eden süreç bir anlamda bir inşa dönemiydi. Burada Dilşad Said’i, Aram Tigran’ı dinlerken ağlayan insanları hatırlıyorum. Bütün kente sirayet eden müthiş bir enerji vardı. Hep daha iyinin, daha güzelin olması için bir çaba vardı. Şimdi öyle bir altüst oluş yaşandı ki… Tiyatro kapandı, oyuncuların sözleşmeleri yenilenmedi ve işten çıkarıldılar. Kentteki heykellerin kaldırıldığını izliyoruz. Belediye olarak Kürt kültürünün korunup yaşatılması adına onlarca yayın çıkarttık. Kürt Tiyatro Tarihi, Dengbêj Antolojisi, Kürt sanatçıların biyografileri gibi. Mesela Zeynep Yaş tarafından hazırlanan Kürt sanatçıların hayat hikâyeleri, belge-arşiv niteliğindeki fotoğrafları ve sanatçıların en çok tanınan üç eserinin ses kaydının bulunduğu Şakarên Muzîka Kurdî adlı eser bunlardan biri. Belki de bu yayınları bir daha basamayacağız. Bu beni çok yaralayan bir şey oldu. Onca emek ne olacak? Bütün üretimimiz yok sayılıyor. Öte yandan Suriçi koruma planında yapılan değişikliklerle altı karakol eklenerek güvenlik gerekçesiyle sokakların genişletilmesi söz konusu. Bu durum, o kültürel ve sosyal dokunun bozulacağını ve ne yazık ki hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını gösteriyor.

Sivil alanda kıpırdanmalar, yeni oluşumlar var…

Değirmenci: İçinde bulunduğumuz OHAL koşullarını biliyorsunuz. Kentte ne yazık ki kültür-sanat faaliyetleri durma noktasına getirildi. Amaçlanan da bu zaten. Ancak sanatın her zaman muhalif bir duruşu vardır. En son Amed Film Festivali yapıldı. İşten çıkarılan tiyatrocular Amed Şehir Tiyatrosu adıyla özel tiyatro olarak sahnedeki yerlerini alıyor. Şimdi her şeyin gerisine düşmek biraz zor gelse de daha iyiye gitmek için adımlar atılacağına inanmak istiyorum.

Hatice: Bir kıpırdanma var, ama bu ‘90’lardaki gibi uzun bir süreç işi. ‘90’lardan beri bu süreci yaşayanlar için de yorucu ve ikinci tekrarı yaşamak gibi oluyor aslında. Tamamıyla umutsuzluk değil, ama bir yorgunluk, yılgınlık hissi oluyor insanda. Hiçbir şey olmuyor değil, oluyor, ama seslerini duymuyoruz. Görünür olmuyorlar. Herkes kendi bulunduğu mecrada elinden geleni yapmaya devam edecektir. Bu bir geçiş süreci mi, sürecin kendisi mi, bilemiyoruz. Belki de daha hazırlıklı olmak gerekiyor. Barış sürecinin getirdiği bir rahatlık vardı. O süreçte insanlar bu bölgede çok güzel zamanlar yaşadı. O güzel zamanların üstüne sert bir iklim, çatışma, savaş, ölüm…Bu durumun verdiği bir afallama da var. Bu karamsar olduğumuz anlamına gelmesin, hiçbir şey olmayacak, tası tarağı toplayıp gitmeyeceğiz. Işığı yaratmak için insanların bir şeyler yapması gerekiyor. Çünkü biz buradayız. Burası ülkemiz, evimiz, hayatımız, koyveremeyiz. Kendimiz, çocuklarımız için bir şekilde çabalamak gerekiyor. Bunun için ne kadar uzun bir mesafe gitmen gerektiğini biliyorsun. O yüzden ha gayret diyorsun.

Basının rolü ne olabilir bu süreçte?

Kamer: Gazetecilik devlet memurluğu gibi değil. Bu ruhunuzda, içinizde olması gereken bir şey. Tamamıyla bırakamayacağınız bir şey. Yapmayacağım dediğin anda bile ufak bir gelişme sizi dürtükleyip ayağa kaldırabiliyor. Geçen sene Haber Nöbeti ve benzeri dayanışma örnekleri oldu, bölgeye gelen birçok gazeteci hakkında soruşturmalar açıldığını da biliyoruz. Birçok yayın kuruluşu, televizyonlar kapatıldı, ama küçük de olsa çabaları görüyoruz. Bunlar belki yeterli olmayacak, fakat en azından devam ediyor olması, bir hareketin olması bile iyilik fikri veriyor. Hepimizin zamana ihtiyacı var. Ben gazeteci olarak işimi yapmaya devam edeceğim, bunun için çabalayacağım. Bölgedeki diğer gazetecilerin de seslerini duyurabileceği mecra artık çok az, ama her şeye rağmen işlerini yapma çabalarını görmek çok önemli…

Bircan: Alan çok daraldı artık. #gazeteciliksuçdeğildir hashtag’iyle devam etmeye çalışıyoruz. Epeyce baskı, gözaltı var. Bölgede işsiz gazeteciler çoğunlukta. Yeni kurulanlar üzerinden devam edecek, ama bu da dar bir çevreyle sınırlı kalıyor.

Diyarbakır için her zaman çok coşkulu bir ay olan marttayız. Bu yıl durum farklı. Referanduma giden süreçte sokağın nabzı ne söylüyor bize?

Kamer: Sokaklar çok sessiz, insanlar kendini korumak için sessiz kalmayı tercih ediyor. Kontrolsüz bir baskı var çünkü. Bu sokaklar daha önceki yıllarda da farklı süreçler yaşadı, baskılara maruz kaldı, dolayısıyla baskının, şiddetin toplumsal hafızada bıraktığı izler daha taze. Korktular, sindirildiler demek istemiyorum, çünkü daha kutlamaları yasakken bile ölümü göze almak pahasına Newroz’u kutluyordu insanlar.

Söyleşi: Övgü Gökçe