Ekim Devrimi’nin 100. yıldönümü: Arzular, çabalar, açmazlar

 

100. yıldönümünü idrak ettiğimiz Ekim Devrimi, Alain Badiou’nun deyişiyle, “insan türünün tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir olay”: Çarlık Rusyası’nı Sovyetler Birliği’ne dönüştürmekle kalmadı, gezegenin çehresini, siyasi-iktisadi-kültürel tarihini ve coğrafyasını değiştirdi. Hedeflerine ulaşamasa da, arkasında silinmez bir iz, insanlık tarihi için sayısız ders ve esin bıraktı. O derslerin ve esinlerin bir kısmını mercek altına almak üzere Sovyetler Birliği tarihçisi Diane Koenker’le Express’in ekim sayısında yaptığımız söyleşiyi naklediyoruz…

 

Sovyetler Birliği tarihine ilginiz nasıl başladı?

Diane Koenker: Sovyetler’le ilgilenmeye Rus tarihine duyduğum genel meraktan ötürü başladım. Ancak, sanırım ilgimin asıl kaynağı 1960’lı yıllarda, Soğuk Savaş ortamında büyürken yaşadığım bir çeşit isyandı. Aşırı muhafazakâr, orta sınıf bir Chicago banliyösünde yetiştim. Hâkim görüş anti-komünizmdi. Bu hikâyede bize vâzedilenden çok daha fazlasının bulunduğunu seziyordum. Dolayısıyla, komünizm bende merak uyandırdı. Vietnam savaşı sırasında da düşman yine komünizmdi. Bunun dünyayı açıklamak için son derece basit bir yaklaşım olduğu zihnimde iyice netleşti. Bu tepkilere işçi sınıfı ve devrim tarihine yönelik artan merakımı ekledim. Yüksek lisansa başlamadan önce, ABD’de Sovyet tarihinin pek bir geleceği yoktu. Sovyetler Birliği üzerine yazanların çoğu 1917’den sonra olup bitenleri gayrimeşru gören Rus göçmenlerdi. Başka bir sorun da Batılı araştırmacıların Sovyet arşivlerine erişememesiydi. Sovyetler Birliği üstüne araştırma yapmak istiyorsanız Eğitim Bakanlığı’ndan izin almanız gerekiyordu. Onlar da genelde Sovyet konularını çalışmanızı onaylamıyordu. Bu yüzden 1917 devrimine odaklandım. Çünkü bu dönemde farklı parti ve grupların çıkardığı yayınlar Batı kütüphanelerinde bulunabiliyordu. Sovyet işçileri üzerine araştırma yapmaya başlayınca, 1920’ler boyunca işçilerin ve sendikaların aylık ya da 15 günlük gazeteler çıkardığını da öğrendim. Bu yayınları 1917’ye dair anıları okumak için kullandım. Bu metinler aynı zamanda 1920’lerin gündelik hayatı ve işyeri kültürü üzerine de muazzam bir kaynaktı.

1917 şubatındaki burjuva demokratik devriminden ekimdeki Bolşevik iktidarına1 kadar olan süreçteki grevlerin, fabrika işgallerinin, sokak eylemlerinin ayrıntılı bir analizini yapıp sosyalist devrimin tarihsel olumsallığını (contingency) gösteriyorsunuz.2 Bu süreçte cereyan eden olaylar devrimci değişimin doğasına dair bize ne söylüyor?

Sınıf analizi için kullandığım kuramsal araç klasik Marksizmden ziyade Ira Katznelson ve E.P. Thompson gibi isimlerin geliştirdiği, tarihselliğe vurgu yapan “sınıf oluşumu” kavramı. Evet, devrim öncesinde sermaye sahipleri ve ondan yoksun kalanlar vardı. Ama bu maddi konumlar, koşullardan bağımsız, dolayımsız, sınıf temelli bir bilinç oluşturmaz. Rusya’ya sınıf dilini Marksistler getirmiş ve liberaller dahi bunu sahiplenmişti. Liberal fabrikatörler ayrıcalıklara sahip bir sınıf olarak rollerini benimsemişti. Şubattan ekime uzanan aylardaki olayları yorumlamak için kullanılan dil sınıf diliydi. Tüm toplumu kapsayan ilerici bir hükümet yaratma çabasına rağmen bölünmeler yaşanıyordu. Kapitalistler işçilerin daha iyi çalışma koşullarına erişmelerine, fabrika komiteleri kurmalarına, işyerinde demokrasiye şiddetle karşı çıkıyorlardı. Bu durum sınıf terimleri üzerinden yorumlandı: “Bizden katılım hakkımızı esirgiyorlar, çünkü sermaye onlara ait ve paylaşmak istemiyorlar.” Sanayicilerle yaşanan her kriz sınıf çatışması duygusunu pekiştirdi. Kapitalistler tam da Marx’ın onlardan bekleyeceği gibi davrandı, işçileri cebren güçsüzleştirmeye çalıştılar. İşçiler Marksist değildi. Ama Bolşeviklerin, dahası Menşeviklerin sınıf mücadelesi hakkında söylediklerine kulak vermeye, bu iki gücün uzlaşamayacağını, müzakarenin mümkün olmadığını, kapitalist sınıfın mülkiyeti elinde tuttuğu sürece iktidarı bırakmayacağını idrak etmeye başladılar. İşçilerin eylül ve ekim ayları boyunca yazdıkları grev manifestolarının, aldıkları kararların dilinde hep sınıf ve mücadele kavramları yer aldı. Haliyle ortodoks bir Marksist şöyle diyecekti: “Siyasi açıdan bilinçli bir işçi sınıfı mevcut.” Ancak, işçi sınıfı kimliği ve sınıf aidiyeti devrimler akabinde sürecek diye bir kural yok. Yeni bir tarihsel bağlamda, yeni güç dengeleri içinde bu mücadeleler başka biçimlerde yorumlanabilir. Benzer süreçleri Fransız Devrimi’nde ya da 1848’de tüm Avrupa’ya yayılan devrim süreçlerinde de görüyoruz. Sınıf temelli koalisyonlar her zaman uzun vadeli olmuyor. Zira sınıf adanmışlığıyla rekabet eden başka tarz sadakat ve bağlılık biçimleri mevcut. Tarih bize bu koalisyonların her zaman süreklilik göstermediğini, her daim onları bölecek başka güç mücadelelerinin şekillenebileceğini söylüyor.

1868’deki kısmi toprak reformu sonrasında, kentteki fabrika işçileriyle kırdaki köylüler arasında geçişkenlikler olduğunu görüyoruz. 1917’deki Şubat ve Ekim devrimlerine katılan işçilerin profilini nasıl tarif edersiniz?

Bu dönemde Rus ekonomisinin oldukça özgül bir veçhesi, işçi sınıfının büyük bölümünün ailesi köylerde olan, alışageldikleri sosyal hayattan uzak, yalnız yaşayan erkeklerden oluşmasıydı. Bazıları bu işçilerin kendilerini köylü hissettikleri için geçmişlerine takılı kaldıklarına, devrimci hareketlere katılmaya daha az yatkın olduklarına inanıyordu. Aksi görüştekiler ise tam da bu durumun onları devrimci harekete yönelttiğini, zira işçilerin kentte kazandıkları siyasi bilinci kırdaki yaşamlarına taşıyabileceklerini ileri sürüyordu. Bu görüşe göre, işçiler greve gittiklerinde alacakları ekonomik risk çok düşüktü. Çünkü köye dönme şansları devam ediyordu. Ama daha derin demografik analiz şunu gösterdi: Devrimci işçilerin çoğu evliydi. Aileleriyle beraber kentte yaşıyorlardı. İstikrarlı bir gündelik hayatları, düzenli bir gelirleri vardı. Bu sayede devrimci faaliyet için ihtiyaç duyduları boş zamana sahiptiler. Bu durum aslında Batı’daki devrimci hareketlerin tarihiyle de örtüşüyor. Orada da sendikaları kuranlar lumpen proleterya ya da “zincirlerinden başka kaybedecek hiçbir şeyi olmayanlar” değil, zanaatkârlar, ekonomik açıdan ayakta durabilen işçilerdi. Kaynaklara çok daha az ulaşabilenlerin devrimci hareketlerde çok daha zor yer alacağı da tarih sahnesinde böylece ispatlandı.

İç savaş döneminde Bolşeviklerin kentlerdeki devrimci sınıf bilincinin azalmasını, kentlerden köylere geri göçle ilişkilendirdiğini söylüyorsunuz. Ancak, kentte kalan işçilerin başa çıkmak zorunda kaldığı çetin gündelik hayat koşullarının siyasi meselelerin önüne geçtiğini de anlatıyorsunuz.

Sınıf dili geleneği “biz ve onlar” arasındaki ayrıma dair hissedilen duygunun ismini koyar. Ama ulus ve toplumsal cinsiyet gibi başka ayrımlar da söz konusu. Devrimci hareketin tarihi düşünüldüğünde, Rusya’da sınıf dili güçlüydü. Ancak Bolşevikler iktidarı ele geçirdikten sonra bu dil onların kıtlık ve savaş döneminin maddi şartlarıyla başa çıkmalarını sağlamadı. Bir nevi şizofrenik bir durum söz konusuydu. İktidardaki parti işçi sınıfının partisiydi, ama devrimin vaatlerini yerine getirmeye muktedir değildi. İşçiler Bolşevikleri sınıf iktidarını savundukları için değil, sınıf iktidarının kendilerine daha fazla hak, daha iyi yaşam koşulları ve haysiyetli bir yaşam sağlayacağına inandıkları için desteklemişti. Ancak, iç savaştan kaynaklanan olağanüstü şartlarda iktidarı ellerinde tutabilmek adına Bolşevikler baskı ve güç kullanıyorlardı. Maddi mükafatlar yok denecek kadar azdı. İşçiler Bolşeviklere verdikleri desteğin meşru olup olmadığını sorgulamaya başladılar. Elbette birçok Bolşevik bizzat işçiydi. Bolşevikleri işçi sınıfından ayrıymış gibi düşünmeyelim. Ama iktidarı elinde tutanlar iktidarın ellerinden kayıp gitmesine izin vermedi. İşçilerden muhalefet gördüklerinde “yanlış kişilerin etkisi altına girmişlerdir” diye tepki veriyorlar, “işçilerimiz bizi birden böyle terkedemez” diye düşünüyorlardı. Troçki muhalefet eden işçileri toplama kamplarına koymaya bile niyetlendi. Muhalefete karşı ciddi baskı vardı. Devrim bu noktada başarısızlığa uğramaya başlamıştı.

Devrimlerin sadece baskı ve güç kullanımına dayanamayacağını biliyoruz. Bolşevikler rıza araçlarını nasıl devreye soktu?

1921’de liderlerin aklı başına geldi. Bolşevikler Beyaz Ordu’yu mağlup etmiş, ancak işçi sınıfının desteğini kaybetmişlerdi. Örneğin 1917 devrimini ve Bolşevikleri desteklemiş denizciler iktidara karşı Kronstadt’da çok büyük bir isyan örgütledi.3 Lenin işçilerin desteğini kaybettiğini kabul etti ve daha iyi bir yaşam için ekonominin gidişatını değiştirdi. Piyasa ekonomisine kısmi bir geri dönüşün yolunu açan NEP (Yeni İktisadi Politika)4 kentlerdeki yaşam düzeyini yükseltti; ekonomi politikaları büyüme hedefine göre tasarlandı. Rejim işçilerin taleplerini kapsamak istiyordu. Sadece daha iyi yaşam koşulları sağlamak değil, kararlara katılımın yolunu açmak, işçilerin haysiyetlerini teslim etmek, Ekim Devrimi’nin vaatlerini yerine getirmek de istiyordu.

Bukharin ve Preobrazhensky, 1919’da yayınlanan Komünizmin ABC’si isimli kitaplarında merkezi planlamayı ve para yerine emek/zaman hesaplamasına dayanan bir birimi kullanmayı önerirken, 1921’de NEP’e radikal bir geçiş yaşanıyor. NEP’e geçişte işçilerin oynadığı rolü açabilir misiniz?

Bukharin ve Preobrazhensky’nin bu fikirleri nereden aldığı üzerine tarihçiler arasında süregiden bir tartışma var. Bunları tetikleyen kurumsal fikirler miydi, yoksa uygulanan politikaları rasyonelleştirme çabasından mı ibaretti? Merkezi planlama döneminde kıt kaynaklarla bütün fabrikaları işletmek imkânsızdı. İşçiler devlete dilekçe yazıp fabrikalarının kamulaştırılmasını talep ediyordu. Böylece fabrikalar işlemeye devam edecek, onlar da işlerini kaybetmeyecekti. Enflasyon nedeniyle paranın değeri heder olmuştu. İşçilere ücretleri ayni olarak, giysi ve gıda maddeleri olarak ödeniyordu. İşçilerin temel derdi hayatlarını idame ettirmekti. Sovyet yönetimi fabrikaları kapatmaya başladığında, vaktiyle kapitalistlere verdikleri tepkiyi tekrarladılar. Fabrikaları işgal ettiler. Komünistler bizzat fabrikaların içindeydi, ne olup bittiğinin farkındaydı. Özünde NEP bu muhalefete verilmiş bir yanıttı.

Devrimci Hayaller’de (Revolutionary Dreams, 1989) Richard Stites çocuksu, yabani, tembel addedilen Rus köylülerini disiplinli proleterler haline getirmeye çalışan “Sovyet Taylorizmi”ni anlatıyor. Matbaa işçileri çalışmanızda da görüyoruz: Bolşevik liderler bir yandan işçilere devrimci bir özne rolü atfederken diğer yandan onları bireyci, dar görüşlü, faydacı, kendi hallerine bırakıldığında toplumsal çıkarı unutacak kişiler olarak yaftalıyor. Bu yaklaşımın kökenleri neydi? Sovyet fabrikalarındaki işleyişi nasıl etkiledi?

Sovyet ekonomisinin temel problemi işçi sınıfına ve demokrasiye dayanan bir ekonomide doğru davranışın nasıl teşvik edileceğiydi. Dava uğruna her şeyini feda edecek, tamamıyle bilinçlendiğinde hayatını partiye adayacak kahraman işçilere dair aşırı naif bir varsayım mevcuttu. İşçiler bu istikamette davranmadıklarında, emekleri karşılığında para istediklerinde yönetimdekiler kendi kendilerine “Bunlar dar görüşlü, köylü kafalı, onları eğitmeli ve rollerini idrak etmeleri için bilinç seviyelerini yükseltmeliyiz” diyordu. Bu dönemin matbaa işçileri üstüne çalışmanın kıymeti şuydu: Matbaa işçileri okur-yazar ve eğitimliydi. Hepsi çok güçlü bir bağımsızlık ve haysiyet duygusuna sahipti. Bunlar komünistlerin beklentisinden farklıydı. İki tür sınıf kavrayışı vardı. Birincisi resmi işçi sınıfı: Yüce gönüllü, fedakâr, eşine saygılı, her gün komünist görevlerini yerine getiren, kiliseden uzak duran işçiler. İkincisi ise sınıf kimliğinden, kol emeğiyle yaptığı işten gurur duyan, ama aynı zamanda sert bir erkekliği yücelten, kadın düşmanı, komünistler dahil hiçbir otoriteden hoşlanmayan, kendi meşrebince bir gururu, becerisi ve değerleri olan işçiler. Birbiriyle çelişkili bu iki kavrayış varlığını bir arada sürdürdü. Komünistler gerçek hayattaki insanların nüansları ve karmaşıklıkları karşısında daha kuramsal ve dogmatik kalıyordu. Getirdikleri çözüm, kendi resmi işçi sınıfı kavramlarına uymayan işçileri “muhalif”, “köylü” diye yaftalamaktı. Devrimi yapan işçi sınıfının tam da bu insanlar olduğunu kabul etmeye yanaşmadılar.

Devrimin başında üretimin ve emek ilişkilerinin örgütlenmesine dair farklı fikirler mevcut. Bağımsız sendikaları güçlendirmek isteyen Menşevikler ve merkezi devlet kontrolünü savunan Bolşevikler, farklılıklarına rağmen bir konuda hemfikirler: İşçi özyönetimine dayalı modellerden kaçınmak. Öte yandan işçilerin zorunluluktan bu modelleri denediklerinden de söz ediyorsunuz. Bu deneyimler işçi sınıfı hafızasında yer edecek kadar önemli miydi?

Komünistler işçi sınıfının yönetime katılımını denediler. Bu biraz paradoksal görünebilir. Çünkü bir yandan hiyerarşik bir sistem kurmuşlardı, diğer yandan işçileri seferber etmek, güçlendirmek, sistemin bir bileşeni haline getirmek istiyorlardı. 1920’lerden Sovyetler Birliği’nin sona erişine dek, işçileri üretim kararlarına katmak için düzenli toplantılar yapılıyordu. Bazıları bunu işçileri asimile etme amaçlı kurnazca bir yöntem olarak görebilir. Ancak ben bu çabayı içtenlikle hayata geçirilmiş bir emek ilişkileri biçimi olarak görüyorum. Altı ayda bir fabrika komiteleri seçilirdi. Komite üyeleri işçilere onlar adına neler yaptıklarını anlatmakla yükümlüydü. İşçilerde isteklerinin dinlendiğine dair bir duygu vardı. Bazen biçimsel kalsa da demokratik katılımı denemeye yönelik sahici bir çaba söz konusuydu.

İşletmelerdeki yöneticilere işçilerin bakışı nasıldı?

1920’lerin başında, gazeteler en iyi fabrika yöneticilerini seçmek için bir yarışma düzenledi. İşçiler “kızıl yönetici” adaylarını belirlediler. İdeal aday profilleri işçilikten gelen, işçilerin dertlerini anlayan, onlara keyfi davranmayan kişilerdi. Yönetime sizden biri geldiğinde ona karşı çıkmak, elinde olmayan sebeplerle zam yapmadığında itiraz etmek zorlaşır. “En iyi yönetici işçilikten gelen bir yoldaştır” bakış açısı sosyalist bir ideale tekabül ediyordu. Ancak bu yüzden muhalefeti ya da eylemliliği mümkün kılacak bir kaldıraç da ortadan kalkıyordu.

İşyerinde çalışmayı teşvik etmek için ne gibi mekanizmalar mevcuttu?

Birincisi kapitalist teşvik sistemi, yani parasal teşvik. Her zaman, Sovyetler’de bile işe yarayan bir sistem. İkincisi Stalinist teşvik sistemi. Kısaca disiplin ve baskı. Kurallara riayet etmezsen hapsi boylarsın. Üçüncüsü ise toplumsal ve sosyalist teşvik. Yani insanların coşkusunu harekete geçiren, sadece maddi kazançlara değil, davaya adanmışlığa hitap eden sistem. Örneğin cumartesi çalışması bu sistemin parçasıydı. Bir tür birlik ve uyum duygusu yaratmayı hedefliyordu. Tıpkı fabrika kolektifleri, halk orkestraları gibi sosyalizme bağlılık sağlamayı amaçlıyorlardı. Şimdilerde, 1960’lardaki perakende satış işçileri üzerine çalışıyorum. Satış elemanları Sovyet işçi sınıfının üvey evlatları gibi. Çünkü doğrudan bir şey “üretmiyorlar”. Bu dönemde de yine teşvik sorunuyla karşılaşıyoruz. Bu işçilerin müşterilerine daha dostane davranmalarını, onlara gülümsemelerini nasıl sağlayabiliriz? Daha fazla mı para ödersin, yoksa operaya mı gönderirsin? Hep beraber operaya gitmelerini sağlayarak bir kolektif duygusu mu yaratırsın? Yani, yöneticiler Sovyetler Birliği tarihi boyunca sosyalist bir emek sisteminin nasıl olması gerektiğiyle ilgili birçok meseleyle boğuşuyordu.

Matbaa sendikalarında ve işyerlerinde Bolşevikler ve Menşevikler arasında bir güç mücadelesi olduğunu anlatıyorsunuz. Neden işçiler kendilerini Menşeviklere yakın hissetseler de sonunda yönetimi ele geçiren Bolşevikler oldu?

İç savaş döneminde matbaa işçilerinin sendikalarını Menşevikler yönetiyordu. Bazı işyerlerinde Bolşevik liderler hâkimdi. Bunun kısmen Menşeviklere duydukları kişisel sadakatten kaynaklandığını düşünüyorum. Ama daha maddi bir argüman şu: Matbaa işçileri yaptıkları iş nedeniyle birçok makale okuyup yazıyordu, çoğu entelektüeldi. Çalışma koşulları siyasi fikirleri tartışmalarına olanak tanıyordu. Sessiz koşullarda, fabrika gürültüsünden uzak çalışan dizgiciler sendikal hareketin liderleriydi. İşçiler işyerinin ötesindeki dünya hakkında daha gerçekçi bir görüşe sahipti. Menşeviklerin tedrici değişim fikri bu işçilerin dünya görüşüne daha fazla hitap ediyordu. Menşevik liderler iç savaş döneminde komünistler tarafından tutuklandı. Böylece Menşevikleri desteklemek işçiler için tehlikeli hale geldi. Matbaacıların desteklediği Bolşevikler daha ılımlı kişilerdi. Devlet güdümlü ideoloji yerine daha işçici bir yönelimleri vardı. Örneğin Bolşevik lider Tomski de bir matbaacıydı. Sendikalarda liderliği işçilerin çıkarlarına öncelik veren bu Bolşevikler yapıyordu. Bazı istisnalar da yok değildi. Leningrad sendika lideri çok daha Stalinistti. Her şeyi korkuyla yönetiyordu. Daha sonra tasfiye edildi. Menşevikler tarihe, onun sarsılmaz yasalarına ve bu yasalara göre hareket etme zorunluluğuna inanıyorlardı. Tüm devrimci köklerine rağmen, 1917’de o yasaları altüst etmemek adına büyük müdahalelerden, siyasi önderliği ele almaktan kaçındılar. Kuvvetle muhtemel müteakip yıllarda da böyle bir konuma soyunmayacaklardı. Lenin ise tarihsel tesadüflerden faydalanmaya meyilli bir pragmatistti.

1905 devriminde de matbaa işçilerinin önemi büyük. Bir devrimci talepler silsilesi kaleme alıyorlar. Fırıncılar, tramvay çalışanları, demiryolu işçileri, avukatlar onlara katılıyor. Tüm ülke ayaklanıyor.5 Matbaacıları bu kadar özel kılan nitelikleri biraz daha açabilir misiniz?

İngiltere ve Fransa tarihinde de devrimci süreçlerin hemen tamamında matbaa işçileri önemli roller oynadılar. Fransız anarşist Proudhon’un matbaacı olması tesadüf değil. Okuma yazma bilmeleri ve dönemin yapıtlarıyla, yazarlarıyla tanışmaları dışında diğer zanaatkârlarla bir sürü ortak yanları mevcut. İşyerinde zanaate ve meslektaşlarına adanmış bir çalışma dünyasına sahipler. Eric Hobsbawm 19. yüzyılın radikal kunduracılarını ele aldığı makalesinde de bunu vurgular.6 Matbaacıların hem bu türden sıkı bir toplumsal ilişkisi mevcuttu, hem de dönemin bütün devrimci broşürleri onların tezgâhından çıkıyordu. Onları okumakla kalmayıp kendi metinlerini de basmaya başladılar. Siyasi dünya ile ilgili geniş bir perspektife sahiplerdi. Öte yandan, diğer tüm zanaatkârlar gibi çeperde değil, kent hayatının merkezinde yaşıyorlar, üretiyorlardı. Biraz da bu yüzden tüm devrimlerin fitili çeperlerde değil de kent merkezinde ateşlendi.

Devrim sonrasında ve 1920’lerde matbaa sektöründe daha ılımlı Bolşeviklerle suçlama, tehdit, yıldırma, baskı gibi yöntemlere başvuran sekter Bolşevikler arasındaki ayrımdan söz ediyorsunuz. Sonraki dönemlerde de bu farklılıklar sürdü mü?

1928’de, Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı’nın hayata geçmesiyle başlayan süreçte katılımcı model terkedildi. Hiyerarşik baskı işçileri güçlendirme geleneğini silip süpürdü. Ilımlı liderler Parti Merkez Komitesi tarafından görevden alındı. Yerlerine işçilerden ziyade parti çizgisini temsil eden sert liderler getirildi. Matbaa işçileri bağımsızlıkları ve alternatif sınıf bilinçlerinden ötürü cezalandırıldı. Matbaacılık sadece kadınların çalıştığı bir meslek haline getirildi. Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı’nda sektörlerin kadın ve erkek olarak ayrılması hedeflendi. Matbaalarda kadınların çalışmasıyla ücretler düştü.

Savaş dönemi ekonomisi sırasında bazı Bolşevik eğilimlerin, on yıl sonra hayata geçirilecek Stalinist ekonomik ve sosyal düzenin nüvelerini barındırdığını aktarıyorsunuz. Aynı zamanda, 1920’li yılların ikinci yarısında NEP’in yaşadığı sorunlar nedeniyle muhalefetteki Troçki üç unsurlu bir ekonomik strateji öneriyor: 1) Ekonomik planlamada GOSPLAN gibi kurumlar vasıtasıyla uzmanlaşma. 2) Ticareti piyasayı düzenleyecek bir sistem olarak kullanmak. 3) Kitlelerin denetiminde Sovyet demokrasisi.7 Sizce iktidar mücadelesini Troçki kazansaydı, farklı bir yol mümkün olabilir miydi?

Sovyet ekonomi planlamasının geri planında Rönesans’tan tevarüs edilmiş akılcılığa yapılan aşırı vurgu ve ultra modernizm yatar. Bu eğilimin doruk noktası Stalinist planlama dönemidir. Aslında, 1984 gibi distopya romanları da bu meseleyi ele alır. Kağıt üzerinde ekonominin işleyişine, bolluk üreteceğine dair mükemmel bir sistem kurduğunuza inanırsanız, bunu yukarıdan aşağıya hayata geçirmeye girişmeniz için bir engel kalmaz. Savaş döneminde bu dürtü bir ölçüde kıt kaynakların idamesi zorunluluğundan kaynaklandı. Düşük eğitim seviyesinden ötürü, ekonomi yönetiminde, özellikle orta kademelerde yeterli ve nitelikli istihdam sağlanamadı. Tepedeki bir avuç insan hasılat ve kaynakların azamileştirilmesi yöntemini topluma dikte etti. Troçki de bu ultra modernist görüşü, içsavaş sırasında ekonominin aşırı merkezileştirilmesini hararetle savunuyordu. Fakat bu merkeziyetçilik pratikte hayata geçirilemedi. Çünkü hem yolsuzluğa açıktı hem de geniş kitleler arasında büyük bir hoşnutsuzluk ve yabancılaşma yaratmıştı. Troçki bunu fark etmişti. Öte yandan Troçki iktidarı ele geçirseydi, 1936’dakiler yaşanır mıydı?8 Kişisel cevabım evet. Rus Bolşevik figürlerin büyük kısmı kendilerini halktan daha zeki görüyordu. Nihayetinde planlar işlemese de merkezi ekonomiye karşı çıkan herkes bertaraf edildi.

Kadınları fabrika komitelerinde görmek isteyen, onlara mesleki eğitim olanakları sunan resmi Sovyet söylemiyle erkek egemen işyeri kültürü arasında bir çelişki olduğundan söz ediyorsunuz. İşyerinde, siyasette ve gündelik hayatta toplumsal cinsiyet eşitsizliklerinden söz eder misiniz?

Sovyetler Birliği’nin kadınları özgürleştirdiğine, kadınlar için iyi olduğuna dair yanlış bir inanç var. Rejim elbette kadınların işgücüne katılmasını istedi. Kadınlar böylece eşlerinden bağımsızlaşacak, becerilerini değerlendirebilecekti. Ancak, rejim toplumsal cinsiyetle ilgili tavırları değiştirmeyi denemedi. Eşitlik sağlanamadı. Çünkü toplum kadınların daha aşağı olduğuna inanıyordu. Patriyarkal dünya görüşü hâkimdi. Komünist babalar eşlerinin ya da kızlarının kendileriyle eşitlenmelerini, siyaseten aktif hale gelmelerini arzu etmedi. Kadınların yüksek mevkilere terfi etmesiyle ilgili resmi yönergelere sözde bağlılık gösterdiler. Ama gerçekte bunlara gülüp geçtiler. “Bugün Rusya’da neden feminizm yok?” sorusunun yanıtı da bu dönemde aranmalı. Amaç kadınlar ve erkekler arasındaki çelişkileri yok sayıp kadınları asimile etmekti. Aydın ve eğitimli matbaa işçilerinde beni en fazla şaşırtan şuydu: Erkek egemen işyerine ayak basan kadınların yarattığı tehdit duygusu. Çünkü işyeri aynı zamanda cinsel bir fetih alanıydı. Bu yüzden kadınların varlığı huzursuz ediciydi.9 Beş yıllık kalkınma planı bu çelişkileri önlemek için sektörleri kadın ve erkek diye ayırdı. Akademide de kadınlar erkeklerin işgal ettiği konumlara talip olunca benzer şeyler yaşandığını görüyoruz.

Peki ya genç işçiler? Çıraklar ustalarından nasıl bir muamele görüyordu?

Yetişkin erkek işçilerin genç işçilere ve kadınlara yönelik tavrının ne kadar benzer olduğunu görmek beni çok etkiledi. Hem gençler hem kadınlar ikinci sınıf addediliyordu. İki grup da “erkeksi” değildi. Yaşlı işçiler genç işçileri, işlerini ellerinden almasınlar diye denetim altında tutmaya çalışıyorlardı.10 Fakat nihayetinde korktukları başlarına geliyordu. Gençler yetişkin haline geliyordu. Ama kadınlar asla.

Genç işçiler ve kadın işçiler hakkındaki bu bilgileri hangi tarihsel kaynaklardan öğreniyoruz?

1990’larda Batılı araştırmacılara arşivlerin açılması gazetelerden öğrenemediğimiz bilgilere ulaşmamızı sağladı. Çünkü işyerlerinde ve sendikalarda yapılan toplantıların steno kayıtları saklanmıştı. Matbaa sektöründeki bütün işyerlerindeki işçilerin toplantıları da buna dahildi. Ayrıca genç işçiler ve kadın işçiler için ayrı, özel toplantılar yapılıyordu. Gençler ve kadınlar özel ilgi, çalışma ve eğitim gerektiren gruplar diye tasnif ediliyordu. Bu sayede bu toplantıların tutanaklarını okuyabildim. İşçilerin neler söylediklerini, maruz kaldıkları tavırlara yönelik şikâyetlerini, yöneticilerin verdikleri cevapları okuyabildim. Bu da bana parti yöneticilerinin, Troçki’nin, Stalin’in ne dediğinden ziyade gündelik hayat içindeki gerçek insanları anlama imkânı verdi.

Devrim öncesi dönemde kentsel hayatın çeşitliliğindan, zenginliğinden, tiyatro ve edebiyatın işçi sınıfının radikalleşmesine olan etkisinden söz ediyorsunuz. Devrim sonrasında işçiler kültürel hayata nasıl katıldılar? Dönemin konstrüktivizm, supramatizm gibi akımlarında yer alan avangard sanatçılar bu kültürel hareketliliğin neresinde duruyordu?

Önde gelen sanatçılar devrime ne kadar adanmış olsalar da, birçoğu sonradan rejimin resmi sanatçısı haline gelecek El Lissitzky gibi oldukça seçkinciydi. Sorumluluklarının işçileri kendi soyutlama seviyelerine çıkarmak olduğunu düşünüyorlardı. 1920’lerde işçiler kültürel hayatla muazzam içli dışlıydı. Hepsi su gibi kitap okuyordu. Kendi tiyatro merkezlerini kurdular. Ancak kafalarındaki estetik fikri El Lissitzky gibilerinkiyle karşılaştırıldığında çok daha ulaşılabilir cinstendi. Mesela konstrüktivist posterlerin asıl işlevi sanat dünyasından birtakım temsilcileri ön plana çıkarmak oldu. Murad ettikleri mesaj istedikleri ölçüde işçilere ulaşmadı. Matbaa işçileri gerçekçi ve geleneksel formlarda yazılan hikâyeleri ve tiyatro oyunlarını okumayı tercih ettiler. “Proleter edebiyat nedir” sorusuna cevap arayan entelektüel yazarlara pek itibar etmediler. İşçiler kendileri yazdıkları zaman epey süslü cümleler kuruyordu. Çünkü onlar için estetik yazın böyle bir şeydi. Entelektüeller onlara yazılarını basitleştirmelerini salık verip kendi proleter yazın anlayışlarını vâzettiler. Aslında iktidar ilişkilerinin yansıması kültür alanında görülüyordu. Entelektüellerin işçiler hakkında düşündüğüyle insanların gerçekte arzulayıp deneyimledikleri farklıydı.

Müteakip çalışmalarınızda 1950’li ve 1960’lı yıllarda işçilerin tüketim ve turizm faaliyetlerini mercek altına alıyorsunuz. Sovyet turizmi hangi amaçla tasarlanıyor? Sovyet işçileri buna nasıl bir tepki veriyor?

Üretkenliğe vurgu yapan tatil anlayışının tarihi 1920’lere kadar geri gidiyor. İşçiler sıklıkla hastalanıyor ya da bitap düşüyor, toparlanmak için üç ya da dört haftalık tatillere ihtiyaç duyuyorlardı. Böylece işe döndüklerinde verimlilik korunabiliyordu. 1950’lere gelindiğinde putevka adı verilen tatil kuponlarının (voucher)11 yaklaşık yüzde 80’i, doğrudan üretimde yer alan işçilere veriliyordu. Yıllar boyunca bu tatil kuponlarının kimlere dağıtıldığını tasnif edebilmek için tonlarca dosyayı taradım. Çıkan sonuçlardan biri de şuydu: Sıradan işçilerin çoğu kış döneminde tatile giderken, parti yetkilileri ve yöneticiler yazları tatile çıkıyordu. Bu tatil sisteminde aileler hedef alınmamıştı. Şifa yurtlarındaki odalar aynı cinsten iki insanın beraber kalacağı şekilde tasarlanmıştı. Çocuklar ise yaş gruplarına göre düzenlenmiş yaz kamplarında vakit geçiriyordu. Ancak insanlar giderek artan bir ivmeyle tatillerini aileleriyle yapmak istediler. Sınırlı sayıda tatil kuponu ve tesisin varlığı düşünüldüğünde kendi çözümlerini yaratmaya başladı. Mesela Karadeniz civarında aileleriyle beraber kampa gidiyorlardı. Yapılan anketlere verdikleri cevaplarda, bıkmadan usanmadan “neden ailelerimizle beraber tatil yapamıyoruz” diye sormayı sürdürdüler. 1960’larda yönetim, mesela Soçi’de, içinde aileler için müşterek alanlar, çocuklar için oyun bahçeleri olan oteller inşa etmeye başladı.12 Ancak süreç Sovyet ekonomisinin geneline şamil yavaşlıkta ilerliyor ve hiçbir zaman talebi karşılayamıyordu. İşin ilginç yanı, süreç boyunca üretim sektörlerinde çalışan işçiler tatillerden giderek daha az faydalanmaya başladı. Entelektüel sınıfın bu tesislerden daha çok yararlandığı işçiler içinde genel bir görüş haline geldi.

Şifa yurtları ve kamplar dışında ne gibi tatil seçenekleri vardı?

Bazı otel bölgelerine günümüzdekine benzer paket turlar düzenleniyordu. İşçiler söz gelimi Baltık Denizi’ndeki bir tur için başvuruda bulunabiliyordu. Bu turizm birimleri sendikaların denetimindeydi. Hem organizasyondan, hem mekânların idamesinden hem de tatil kuponlarının dağıtılmasından sorumluydular. Sağlık Bakanlığı bu yetkileri bir refah sorumluluğu olarak sendikalara devretmişti. Zaten 1950’lerden itibaren Sovyet sendikalarının asli görevi kültürel etkinlikler düzenlemek, refah eğitimleri vermekti. Rejime karşı işçileri korumak gibi bir işlevleri yoktu.

Tatil kuponlarının dağıtım sorumluluğunun sendikalarda bulunduğunu söylüyorsunuz. İşyerinde ustabaşılar ve yöneticiler de işlerin dağıtımından ve terfilerden sorumlu. Bunların hepsi de anlaşılan partiyle bağlantılı. Öyle gözüküyor ki, rejim yerel bezirganbaşılardan (gatekeepers) örülü bir sistem hayata geçirmiş. İşçiler bu yapıyı nasıl algılıyordu? Bu durum hakkaniyet duygularını nasıl etkiliyordu? Aralarında husumet ya da çekişmeye yol açıyor muydu?

Bir yandan karamsar, diğer yandan iyimser iki tespit yapabiliriz. Sonuçta bu ilişkiler silsilesi iktidarı demokratikleştiriyordu. Yetkililer işçilere kupon dağıttığında hayata geçen sosyal ilişkiler siyaseti canlandırıyordu. En üstte parti yetkililerinin bulunduğu, ardından sendika patronlarının geldiği ve yukarıdakilerin keyfi kararlar verdiği karikatürize edilmiş bir hiyerarşi söz konusu değildi. Yerel bezirganbaşları tam da yerel oldukları için işçilere karşı bir sorumluluk taşıyordu. Kamuoyunun nabzını tutuyor, insanların ne istediklerini yakından biliyorlardı. İşin olumsuz veçhesine gelince, sendikacılar bazen adam kayırabiliyor, bazılarına iltimas geçebiliyorlardı. Hatta iltimasların el değiştirdiği, Rusça’da blat diye adlandırılan bir mübadele ağı da kurulmuştu. Bu sadece tatiller için de geçerli değildi. Mesela saf alkolün üretildiği bir laboratuarda çalışan bir işçi, oradan tedarik ettiği alkolü çocuğuna matematik öğreten bir hocayla mübadele edebiliyordu. Ya da iki opera biletini şifa yurdunda bir haftasonuyla değiştirebiliyordu. Kısacası kendi ilişkiler ağıyla başkalarınınkini bağlayabiliyor, bir tür takas ekonomisi içinde yer alabiliyordu.

Bunun illa da olumsuz bir durum olduğunu söyleyemeyiz, değil mi?

Elbette, bu ağlardan içlerinde yer alabildiğin ölçüde faydalanıyorsun, dışarıda kaldığın oranda haksız bir uygulama haline geliyor. Her hâlükârda 1970’lerin sonuna kadar Sovyet vatandaşları bu ağları, yerel bezirganbaşlarının gücünü dengelemek adına yetkinlikle kullandılar. Elbette takas ekonomisinin varoluş nedenlerinden belki de en önemlisi kıtlık, insanların istediklerine ulaşacak kadar imkân ve paraya sahip olmamasıydı. İhtiyaçlarına farklı çözümler bulmaları kaçınılmazdı. Ayrıca bunun salt Sovyetler’e özgü bir durum olduğunu söylemek de mümkün değil.

Sovyet sisteminin en öncelikli hedefinin endüstriyel üretimi artırmak olduğunu, diğer ilke ve saiklerin buna tabi kılındığını söylüyorsunuz. Son zamanlarda bu hedefin tali failleri olan perakende işçilerinin 1960’lardaki yaşantıları üzerine çalıştığınızı söylediniz. Bu dönem, Sovyetler’de çalışmanın dönüşen yapısı üzerine bize ne söylüyor?

1960’larda özellikle turizmin yaygınlaşmasıyla üretim ekonomisinden tüketim ekonomisine tedrici bir geçiş gözlemliyoruz.13 Yine de üretimcilik (productivism) fikri egemen görüş olmaya devam ediyor. Bir şeyler satmaktansa bir şeyler üretiyorsan, toplumda daha muteber bir konuma sahip oluyorsun. Bu eğilimin kökenlerinde ticareti hakir gören bir anlayış yatıyor. Rus İmparatorluk tacirleri haklı olarak çok kötü bir şöhrete sahipti. “Alavere dalavere yapmazsan, satış da yapamazsın” deyimi bu dönemin tarihsel mirasıdır. İnsanlar belli mallara satmak amaçlı erişimi olanlara şüpheyle yaklaşıyordu. 1960’larda dahi tüccarları kötüleyen çokça karikatür yayınlanıyordu. Bu meselede de yine marjda yer alan işçileri inceledim. Tıpkı metal işçileri yerine matbaa işçilerine odaklanmam gibi, ayakkabı imalathanelerindeki işçileri değil, üretilmiş ayakkabıları dağıtan ve satan işçileri inceledim. Bu insanlara en düşük ücret ödeniyordu. Bir satış sorumlusu yardımcısı ile bir garson aynı maaşı alıyordu. Satış kelimesine duyulan bu nefret nedeniyle 1960’lardan itibaren manavlarda, kafeteryalarda self-servis sistemi hayata geçirildi. Rus kültüründe süregiden kadın düşmanlığı yüzde 80’i kadın olan perakende işçilerinin şartlarını iyice zorlaştırıyordu. Kimi kadınlar perakende sektöründe çalışmaktan öyle utanç duyuyorlardı ki, bunu nişanlılarından saklıyorlardı.

Günümüzde çeşitli coğrafyalarda işçi özyönetim tecrübeleri yaşanıyor, işgal fabrikaları üretime geçiyor, patronsuz üretim ve tüketim birlikleri, dayanışma ekonomi ağları kuruluyor. Bunların arasında sizi esinlendiren örnekler var mı? Sovyet tarihinde bu örneklere ders olabilecek özyönetim deneyimleri, eşitlikçi işyeri pratikleri mevcut mu?

Günümüzde yaşanan kooperatifçilik deneyimleri, işgal fabrikaları ağları konusunda karışık duygulara sahibim. Bu türden deneylerin ancak kısmi başarıya ulaşmasında insan doğasının payı bulunduğunu düşünüyorum. Bazı insanlar diğerlerinden çok daha diğerkâm davranabiliyor, topluluğun iyiliği için birçok fedakârlıkta bulanabiliyor. Bazıları ise bir işyerini beraberce yönetmek gibi zor bir işe soyunmaktansa yetkilerini bir yöneticiye devretmekte beis görmüyor. Bu yapılar tıpkı Kibutzlar gibi ödün vermeye eğilimli, bu türden bir örgütlenmeyi seçmiş insanlardan oluşunca daha iyi işliyorlar. Kooperatif ya da dayanışma ekonomi yapılarının başarısızlığa mahkûm olduğunu kastetmiyorum. Ancak tam da herkes yönetimden mesul olmak istemediği için çözümün böyle ortaya çıkacağını düşünmüyorum. Birçok kişi sekiz saat çalışıp “dışardaki gerçek hayatla” iştigal etmeyi talep ediyor. ABD’nin en eski teknoloji firmalarından Texas Instruments’da bir deney yapılmıştı. Özyönetim ilkelerinin uygulandığı ilk dönemde üretkenlik hızla artıyordu. Çünkü çalışanlara düzenli sorular soruluyor, ilgi alaka gösteriliyordu. Bu ilgi azaldıktan sonra işler tekrar eski halini almaya başladı. İşçileri güçlendirmek için birçok yöntem ve yönelim mevcut. Sovyet tarihi bize hem olumlu hem de olumsuz örnekler sağlıyor. Ancak sanırım insanları motive etmek açısından en önemlisi işyeri dayanışması yaratmak. Sovyet planlama sisteminde genel plan tabandan gelen girdilere dayanıyordu. Fabrikalarda işçilerle irtibat halindeki tekil yöneticiler hangi şartlarda ne üretebileceklerinin, bunun için neye ihtiyaç duyduklarının bilgisini merkeze gönderiyordu. İhtiyaçları ve beklentileri genellikle abarttıkları için plan tam işlemiyordu. Bazen yöneticiler kendi işçi grupları adına menfaat sağlıyordu. Ancak kesinlikle güçlü bir katılım söz konusuydu. Bunun nasıl daha anlamlı ve işlevsel bir sisteme dönüştürülebileceği ise ucu açık bir soru.

Sizin gözünüzden Sovyet rejiminin bütününe bakarsak halkın ve çalışanların hayatında gerçekleştirdiği en önemli olumlu değişiklik neydi?

En başta sosyal hareketlilikten bahsedebiliriz. İşçiler işçi olarak kalmıyordu. Sheila Fitzpatrick14 araştırmalarında bu türden toplumsal değişim ve terfi imkânlarını anlatıyor. İktisadi genişleme mühendislere, teknisyenlere olan gereksinimi artırdı. İnsanlar fabrikalardan çıkıp kimyager, öğretmen, laboratuar çalışanı haline gelme imkânı buldular. Devrim olmasa ömürleri boyunca fiziksel işle iştigal edecek insanlar zihinsel emek verme olanağına kavuştular. Bence bu tam bir zaferdi. İnsanlar becerilerini, yeteneklerini geliştirme ve sergileme imkânı yakaladılar. Toplumun kültürel seviyesini yükseltmek rejimin asli amaçlarından biriydi. Bunda da başarılı oldu. Bireylerin potansiyellerini gerçekleştirebilmeleri için kültür çok önemli sayılıyordu. Şahsen Gulagları ya da sürgünleri tekrar tekrar gündeme getirmektense, Sovyet hikâyesinin bu yanını daha çok keşfetmeye ihtiyaç duyduğumuzu düşünüyorum. Elbette Gulagları, olumsuz yanları yok saymaktan bahsetmiyorum. Ancak Sovyet sosyalizminin birçok olumlu yanı da mevcuttu.

Söyleşi: Demet Ş. Dinler – Ulus Atayurt

Express, sayı 156, Ekim 2016

Diane Koenker: Urbana-Champaign Illinois Üniversitesi’nde tarih profesörü. Modern Rus ve Sovyet toplumsal tarihi, karşılaştırmalı işçi sınıfı tarihi üzerine çalışıyor. Başlıca kitapları: Moskova İşçileri ve 1917 Devrimi (1981), Rusya’da Grevler ve Devrim, 1917 (1989), Emek Cumhuriyeti: Rus Matbaacılar ve Sovyet Sosyalizmi, 1918-1930 (2005), Kızıl Kulüp: Tatil Seyahati ve Sovyet Rüyası (2013)

NOTLAR

1 Rusya’da sol örgütlenme Alexander Herzen, Nikolai Chernyshevsky gibi düşünürlerden esinle kurulan ve köylü ayaklanmalarıyla devrim fikrini savunan Narodniklere kadar geri gidiyor. 1881’de Çar II. Alexander’ı öldüren Narodnikler müteakip yıllarda Devrimci Sosyalist Parti’yi kuruyor. Ülkede Marksizm Gregory Plekhanov ve Vera Zasulish’in 1882’de kurduğu Emeğe Özgürlük hareketinden itibaren hızla yayılıyor. Martov ve Lenin’in 1895’te örgütlediği Mücadele Birliği üç senede tabanını genişleterek Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi’ne evriliyor. 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren imparatorluğun batısındaki halklar arasında ulusal aydınlanma dönemi yaşanıyor, Yahudi işçi örgütü Bund çeşitli coğrafyalarda örgütleniyor. 3 Ocak 1905’te, Petrograd’da 150 bin işçinin yürüyüşüne ateş açılarak karşılık verilen katliamın ardından tüm ülkeye devrimci bir dalga yayılıyor.

2 William G. Rosenberg ve Diane P. Koenker (1987) “The Limits of Formal Protest: Worker Activism and Social Polarisation in Petrograd and Moscow, March to October, 1917”, The American Historical Review, 92 (2): 296-326.

3 1905 ve 1917 devrimlerinde büyük rol oynamış denizcilerin öncülüğünde, Bolşevik iktidarının vaatlerini yerine getirmeyişine karşı Mart 1921’de gerçekleştirilen isyan. Kanlı bir biçimde bastırılan isyanın manifestosunda şu talepler yer alıyordu: Sovyetlere adil ve özgür seçim hakkı, işçiler, köylüler, anarşistler ve sosyalistler için ifade özgürlüğü, sendikal faaliyetlerin serbestçe yürütülmesi, köylülerin topraklarını kontrol etmesi…

4 1921-1928 arasında uygulanan iktisat politikası. Küçük sanayi, perakende satış ve tarım sektörlerinde özel mülkiyet ve yönetime dönülürken ağır endüstrilerde, ulaşım, bankacılık ve dış ticarette devlet kontrolü korundu. Köylülerin kendi topraklarını ekmesine ve ürünlerini iç piyasada satmalarına izin verildi. Ancak 1928’den itibaren, Stalin’in öncülüğünde tarımda kolektivizasyona geçildi, sanayi ve ticaretteki devlet kontrolü yeniden tesis edildi.

5 Bkz. China Miéville (2017) October, The Story of Russian Revolution, Londra: Verso.

6 Eric Hobsbawm (1999) “Political Shoemakers”, Uncommon People, Resistance, Rebellion and Jazz içinde, Abacus, New Edition.

7 Seongjin Jeong (2017) “Soviet Planning and the Labour-Time Calculation Model: Implications for 21st Century Socialism”, Varieties of Alternative Economic Systems, Practical Utopias for an Age of Global Crisis and Austerity içinde, Richard Westra vd. (der), Londra: Routledge.

8 1936’da Stalin tarafından Sovyetler Birliği’nin devletin organizasyonunu değiştiren yeni anayasa ilan edildi.

9 Çocuk bakımı, ev işi, alışveriş ve işyerindeki mesai sonrasında kadınların başka bir etkinliğe vakitleri kalmıyordu; işyerinde terfi imkanları ustabaşıların cinsel yakınlaşma beklentilerinin karşılanmasına bağlıydı. Diane P. Koenker (1995) “Men against Women on the Shopfloor in Early Soviet Russia: Gender and Class in the Socialist Workplace”, The American Historical Review, 100 (5): 1438-1464.

10 Bkz. Diane P. Koenker (2001) “Fathers against Sons/Sons against Fathers: The Problem of Generations in the Early Soviet Workplace”, The Journal of Modern History, 73 (4): 781-810.

11 Tatil kuponlarını merkezi yönetim sendikalara tahsis ediyor, onlar da yerel işletme komiteleri aracılığıyla üyelerine dağıtıyordu. Bunların bir kısmı üstün hizmeti ödüllendirmek için bedava dağıtılıyor, geri kalanı sendika sosyal güvenlik fonu tarafından sübvanse ediliyordu. İşçiler toplam miktarın yüzde 30’unu kendileri karşılıyordu. Diane P. Koenker (2008) “The Right to Rest: Postwar Vacations in the Soviet Union”, The National Council for Eurasian and East European Research, Seattle.

12 Kırım yarımadasının batısında kurulan beldede ise aileler çadırlarda kalıyordu. Yetişkinler için edebiyat bulmacaları, münazara yarışmaları, film seansları ve spor müsakabaları gibi faaliyetler yer alıyor, günlük turlarla civar fabrikalar, devrim için önemli muhitler ziyaret edilebiliyor, gece konaklamalı uzun yürüyüşlere çıkılabiliyordu. Koenker (2008).

13 1950’lerin sonundan itibaren ailelerin giderek daha fazla araba kullanmaya başlamasıyla seyahatler Sovyetler’in batısına, Bulgaristan ve Romanya’ya kadar uzanmaya başladı.

14 Özellikle Stalinizm dönemindeki gündelik hayat üzerine çalışmalarıyla tanınan Sovyet tarihçisi.