“Ekümenopolis” ve üçüncü köprü

 

“Ekümenopolis” filmi vizyonda son günlerine girerken, üçüncü köprü ihalesi de yapıldı. Üçüncü köprüyü de içeren Kuzey Marmara Otoyolu projesinin Odayeri – Paşaköy ihalesini İçtaş – Astaldi ortaklığı kazandı. 36 ayda tamamlanması beklenen projeye 2.5 milyar dolar harcanması bekleniyor. Üçüncü köprünün İstanbul’a getireceği ağır yükü önceki iki köprünün bıraktığı tecrübe ve bilgiyle ele alan, gerçekçi olduğu kadar dehşet uyandırıcı bir tarihsel manzara çizen “Ekümenopolis”in yönetmeni İmre Azem’le Bir+Bir’in 17. sayısı için konuştuk. Derginin matbaadan çıkmasını beklerken, ihale haberini filmin gözünden okuyalım. Kısaltarak aktardığımız söyleşinin tamamını Bir+Bir’in yeni sayısında okuyabileceksiniz…

İmre Azem: Doxiadis adında bir Yunanlı şehir plancısının 1967’de yazdığı bir makalede ürettiği bir kavram “ekümenopolis”. Kentlerin boyutsal olarak evrilmelerini 15 aşamaya ayırıyor. Metropolis var, megapolis var, en son safha da ekümenopolis. Bütün dünyadaki şehirleşmiş bölgelerin kuşaklar halinde birbirleriyle birleşmiş olmaları hali… Buradan Kocaeli’ne yahut Tekirdağ’a gittiğimizde otoyolların iki tarafının da yapılaşmış olduğunu görürüz. Ya konut alanları ya ticaret ya sanayi alanlarıyla bu şehirler birleşmiş gibi. Bu kuşakların da gitgide kalınlaştığını görüyoruz. Üçüncü köprünün de parçası olduğu kuzey otoyolu projesi, aslında Marmara denizini çevreleyen, üç köprüden oluşan bir otoyol. Bir de İzmit Körfez geçişi ve Çanakkale Boğazı köprüsü var. Bundan 10-15 sene sonra Marmara Denizi belki bir göl haline gelecek ve bu otoyolun etrafı tamamen yapılaşacak, denizin etrafı yapılaşmış bir kütle haline gelecek. Ekümonopolis kavramını biz bu anlamda kullanıyoruz: İstanbul’un azmanlaşarak yanındaki kentleri yutması ve onlarla birleşmesi hali şu an yaşadığımız.

2008’in yaz aylarıydı galiba, ya Kadir Topbaş’ın ya Ulaştırma Bakanı’nın radyoda üçüncü köprüyle ilgili bir açıklamasını dinledim. Şöyle dedi: “Üçüncü köprüye ihtiyaç vardır, İstanbullular bunu istiyorlar, bu köprüyü yapacağız.” O zamana kadar üçüncü köprü lafını hiç duymamıştım, meğer 2004’te, hatta ‘90’larda tartışmalar olmuş, ama o günlerde bir tartışmaya da rastgelmemiştim, kimsenin de konuştuğu yoktu, nereden çıktı diye düşündüm. Adam “yapacağız” diyordu bir anda! Üçüncü köprünün film için başlangıç noktası olmasına karar verdim, buraya yoğunlaştım.

Uzmanlarla görüşmeye başladım, bir kapı başka bir kapıyı açtı. Ulaştırma tarafı, iktisadî, ekolojik tarafı, işin bütün veçhelerine bakmaya çalışıyordum. Bir süre sonra anladım ki, üçüncü köprü, çok daha büyük bir İstanbul planının tek bir parçası. Bunu anlayınca mahallelere gitmeye, kentsel dönüşümü araştırmaya başladım.

Bir ara her gün kameramı alıp çekime gidiyordum. Mahallelere gidip o mağduriyetleri gördükçe, filmde kullanmasam bile bunların belgelenmesi gerekir diye çekimler yapıyordum. Başıbüyük, Sulukule… Nereye yetişebilirsem gidiyordum. Bir mahalleye kameranla gittiğin zaman, insanlarda da bir beklenti oluşuyor, “sesimi duyuracak” diye. Bu, çok büyük bir sorumluluk gibi geldi bana bir anda. “Ya bu sesi duyuramazsam”, “ya buradan bir film çıkaramazsam” diye endişeleniyordum hep. O iki buçuk sene içinde üzerimde hissettiğim en büyük baskı buydu.

Ben bir gecekondu mahallesinde yaşamadığım için birinci elden söyleyemem, ama dinlediğim hikâyelerden, okuduklarımdan şöyle bir tablo çıktığını söyleyebilirim: Bir mahallede, organik olarak, seneler içinde gelişmiş, ekonomik, sosyal ilişkiler var. Evinde o gün yemek pişmemişse, o gün eve para getirememişsen, komşun yemeğini seninle paylaşıyor. Bakkala gittiğinde “Halil abi, haftaya iş olacak, o zaman veririm” diyebiliyorsun. Bu ilişkiler insanların kente tutunabilmelerini, çocuklarını okula gönderebilmelerini sağlıyor. Ama şimdi, asgarî ücretle çalışan bir kişi, sadece TOKİ’ye çalışıyor. Aidatını ödemeye çalışıyor, sosyal hayatı filan da yok. Af Örgütü için “Sulukule: Kimin İçin Dönüşüm” diye kısa bir film yaptık, Sulukule’den taşınanlara ne olduğunu anlattık. 330 aileden sadece üçü Taşoluk’ta kalmış, onlar da dönmeye calışıyorlar. Kent merkezine 40 kilometre uzakta Taşoluk, sadece gidip gelmek 10 liraya mâloluyor. Dolmuştan otobüse, oradan minibüse, bir sürü araç değiştiriyorsun. Bir senedir ailesiyle beraber şehre inememiş insanlar var. 30 lira yövmiyen varsa, 10 liran, artı dört saatin o gün yolda gitti zaten.

Diyor ki TOKİ, “sosyal konut mu istiyorsun, bizim şartlarımız bunlar”. Ben iktisatçı da değilim, ama bu yüz binlerce boş konutun ne olacağı konusunu çok merak ediyorum. Diyorlar ki, “Afet Yasası kapsamında iki milyon evin yıkılması lâzım”. Bu, iki milyon evin yeniden yapılması demek, orada oturanların artık orada oturamamaları demek. Ve bu, altı-yedi milyon kişi demek. Acaba bu insanlar, şu anda boş duran konutları almaya mı zorlanacaklar? Bana öyle geliyor ki, bu yeni çıkartılan Afet Yasası bir yandan kentin değerli arazilerini yoksullardan arındırırken, diğer yandan da yüz binlerce boş evin elden çıkartılması için düzenlenmiş bir proje.