Ertuğrul Kürkçü: Meclis’teki ses sokağa, sokaktaki ses Meclis’e

 

“Şimdi ortaya çıkan yeni tablo, hem AKP hem de Erdoğan bakımından tam bir ‘ava giden avlanır’ tablosu.” HDP onursal başkanı ve İzmir milletvekili Ertuğrul Kürkçü ile referandumun hemen ertesinde, 25 Nisan’da yaptığımız söyleşiyi kısaltarak naklediyoruz. Söyleşinin tamamını Express’in mayıs sayısında okuyabilirsiniz. 

16 Nisan gecesi nasıl bir siyasal sonuç çıktığını düşündünüz? O günden bugüne düşüncelerinizde bir değişiklik oldu mu?

Ertuğrul Kürkçü: 16 Nisan gecesi CNN International’ın Ankara’dan yaptığı canlı yayında referandumdan çıkan sonucu değerlendirirken AKP’nin hemen yakındaki genel merkezinde havai fişek gösterileri ve bağırtılar yükseliyor, Erdoğan da o sırada televizyonda “Atı alan Üsküdar’ı geçti” diyordu. Bense CNN’de bütün dünyaya referandum sonucunun gayrimeşru olduğunu söyledim. O zamandan beri de bu düşüncem değişmedi. Doğrusu, Erdoğan’ın ağzından bu mecazın kaçmasını bir lapsus olarak değerlendirebiliriz. Çünkü bu mecaz esasen bir at hırsızlığı öyküsüdür. Toplumun desteğiyle başarıya ulaşmış birinin ilk aklına gelen şey bir at hırsızının aklından geçen şey olabilir miydi? Erdoğan bir hırsızlık planladı ve hırsızlık gerçekleşti. “Nasıl güzel bir hırsızlık yaptım” diye övünen hırsızın ifadesi bu. Referandum dönemi boyunca İzmir ve Ege bölgesinde yaptığım konuşmalarda, bana mikrofon uzatılan her yerde, her zaman bu referandumda bir tek sonucun, Hayır’ın meşru sayılabileceğini söylemiştim. Bunu kampanya sürecinde karşı karşıya kaldığımız haksızlık ve ihlâllere atfen söylüyordum. Oy kullanma, sayım ve döküm sırasında yapılanlar buna tuz biber ekti. Meşruiyet bahsinin hiçbir zaman silinmeyecek bir leke olarak bu referandumun üzerine yapıştığını söyleyebilirim. Çok ciddi bir meşruiyet bunalımı başgösterdi. O açıdan, her geçen gün bizim düşüncelerimizi yeniden doğrulayacak. Yeter ki bunun arkasındaki toplumsal destek, toplumsal bilinç eksilmeden sürsün ve muhalefet blokunun içindeki siyasi özneler doğru davransın.

CHP “sine-i millet” seçeneğini gündeme getirdi. Siz bu seçeneğe nasıl bakıyorsunuz?

Bugün itibarıyla HDP’nin parlamentodan çekilmesini gerektiren bir durum olduğunu düşünmüyorum. Meclis’te çok önemli iki yıl var önümüzde. Çünkü bu anayasa değişikliğine denk gelecek değişikliklerin yasalarda yapılması gerekiyor ve Erdoğan’ın ipini çekmeye çalıştığı Meclis şimdi büyük bir avantaj kazandı. AKP’deki çatlak da derinleşirse, MHP ve AKP arasındaki gerilimler artarak devam ederse, Erdoğan’ın başkanlık rejiminin yolunu döşeyecek olan yasaların Meclis’ten iki yıl içinde geçmesi ihtimali sanıldığı kadar güçlü olmayabilir. Ve her şey tersine dönebilir. 2019’a kadar her gün Meclis’te bu meşruiyet tartışması sürecek. Meclis’te olmak bu tartışmaya dahil olunmasına imkân verecektir. Bu, Meclis ile sokak arasında daimi bir diyalog kapısının açılması demektir ki, bundan daha kıymetli bir şey olamaz. Ayrıca, şu da var: “Sine-i millete dönmek” meselesi hukuken AKP’nin keyfine bağlı. Bu konu genellikle doğru bilinmiyor. Bir parti Meclis’ten çekildiğini beyan ederse, milletvekilleri istifalarını Meclis’e sunarsa, bu istifalar Meclis çoğunluğu tarafından kabul edilmedikçe geçerli olmuyor yürürlükte olması için. Aksi takdirde hukuki bir sonuç yaratmıyor. Meclis’ten çekilmek otomatik olarak milletvekilliklerinin sona ermesi anlamına gelseydi, zaten esas büyük değeri o olurdu: Türkiye derhal bir erken seçime doğru yol almak zorunda kalırdı ki, bu gireceği ilk seçimden yenilgiyle çıkması kaçınılmaz olan AKP’ye vurulmuş büyük bir darbe olurdu. Fakat hukuken bu elde değil. İstifaların Meclis çoğunluğu tarafından onaylanması gerektiği için sine-i millet dönmek ancak fiili bir durum olabilir. Parlamentoya uğramayarak ve parlamentodaki faaliyeti tanımadığını, kabul etmediğini ilan ederek halk arasında çalışmaya devam edebilir milletvekilleri. Bu açıdan bir engel yok, fakat o zaman da esasen Meclis’te mücadele ederek başkanlık rejimine giden yolda kanunların yapılmasının karşısına kuvvetli bir itiraz bloku koymak ve bu itirazların toplumda dalga dalga yankılanmasını sağlamak gibi büyük bir avantaj da elden kaçırılmış olabilir.

Önümüzdeki iki yıl boyunca Meclis’in asli gündemi başkanlık rejimine “uyum yasaları”. Bu tabii sokak muhalefetinin de gündemi olacak. Nasıl bir tablo öngörüyorsunuz?

Şimdi ortaya çıkan yeni tablo, hem AKP hem de Erdoğan bakımından tam bir “ava giden avlanır” tablosu. Çünkü 2019’a kadar bu anayasa paketine uydurulması gereken çok sayıda yasa değişikliği var. Bunlar idari teşkilatın yeniden düzenlenmesi, bakanlıklarla ilgili yeni yasaların yapılması, seçim kanunu ve buna ilişkin olarak YSK’nin yapısında meydana gelmesi gerekecek olan değişiklikler, yani muazzam ölçekli yasal değişiklikler var ister istemez gündemde. Bunların bir bölümü, onlar açısından her şey yolunda giderse, 2019’dan sonra da yapılabilir, ama pek çok şeyin 2019’dan önce yapılması gerekecek. Bunun pratikteki anlamı şu: Her gün parlamentoda 16 Nisan seçimlerinin meşruiyeti tartışma konusu olacak. Ne önlem alırsa alsın Erdoğan ve AKP, kendilerini bizzat yaptıkları anayasa değişikliğine bağladılar. Bu anayasa değişikliklerinde sadece iki husus geçerli: Birincisi, Erdoğan’ın yeniden partisinin başına geçmesinin kapısı açılabilir. İkincisi de yargıya, HSK’ye yapılacak atamalar. Onun dışında bu referandumdan doğmuş olan anayasal hiçbir yetki kullanılamayacak. Bu koşullar altında hiçe saydığı Meclis’e muhtaç hale gelmiştir Erdoğan. Buradaysa işleri daha zor, çünkü AKP tabanında ve milletvekilleri arasında kırılmalar var. Bunların her gün yansımalarını görüyoruz. AKP ve MHP arasındaki ilişkiler de daha çatallı şimdi. Öte yandan muhalefet çok daha kararlı. Gerçi, neticede bu yasaların yapılmasını pratikte önleyemeyebiliriz, ancak her bir yasa etrafında yapacağımız tartışmalarla halkın düşüncelerinin en yüksek kürsüden ifade edilmesi ve toplumun tamamının birbiriyle iletişime geçmesi sağlanabilir. Bu hâlâ büyük bir avantaj, bunu şimdiden elimizden çıkarmanın bir lüzumu olduğunu düşünmüyorum. İkincisi, Meclis’teki bu mücadele sokakta sürüp giden mücadelenin meşruiyetini ve haklılığını da gölgelemez. Tam tersine, sokak Meclis’i iradesinin kuşatması altına alabilirse, Meclis’teki ses sokağa, sokaktaki ses Meclis’e ulaşır, daha güçlü bir iradenin oluşması ve birbirini beslemesi pekâlâ mümkün olabilir. AKP’nin ava giderken avlandığını söylerken bunu düşünüyorum. Onlar şöyle varsaymışlardı: O kadar güçlü bir Evet oyu çıkacak ki, onun üzerinde her şey yürüyecek, dolayısıyla hızla yasalar yapılacak. Şu an hem AKP içinde hem de AKP ile müttefikleri arasında derin bir gerilim var ve ortadan kaldırmaya çalıştığı parlamento şimdi AKP’nin karşısındaki en önemli mücadele zeminlerinden biri haline geldi. Dolayısıyla, burada çok esaslı bir yeni imkân yakaladığımızı düşünüyorum. Öte yandan, bizzat yeni rejimin tesisi bakımından kurulmuş bulunan düzeneğin de zannedildiği gibi işlemeyebileceği ihtimali giderek kuvvetleniyor.

Referandum sürecinde en aktif, etkili Hayır kampanyası yürüten sokak muhalefeti oldu. Ve 16 Nisan’dan beri sokaklar ayakta. Bu sokak muhalefetinin lokomotifi Hayır Meclisleri. Bu tabloya baktığınızda ne görüyorsunuz?

Son derece sahici, içten gelen bir demokrasi arzusu ve iradesinin hiçe sayılmasına karşı duyulan büyük bir öfke görüyorum. İşin başa düşmüş olduğuna dair derin bir görev duygusuyla harekete geçmiş olan büyük bir kadın, genç ve emekçi topluluğu… Bu hareket bu ölçekte, belki de büyüyerek uluslararası alanda durum görünür oluncaya kadar mutlaka devam etmeli diye düşünüyorum. Bu sonsuza kadar bu şekilde devam edemez. Sonsuza kadar devam edemezden kastım, her akşam meşaleyi eline alıp yürümek. Bu hareketin bir tek işi yok, buna da indirgenemez. Yürümek bir kararın sonucunda oluşuyor. Bu kararı alan kitlenin şimdi karşısına pek çok yeni seçenekler çıkacak yapılması gereken; dalganın büyümesine, küçülmesine bağlı olarak yeni tutumlar takınacak vs. O nedenle bu manifestasyon halinin uluslararası alanda referandumla ilgili yargı netleşinceye kadar mutlaka devam etmesi gerekir, çünkü ona işaret edilecektir. Zaten AKP şu an görebildiğimiz kadarıyla olanca şiddetiyle bu protestoları bastırmaya yönelmiyor, bunun yanıp sönmesini, içindeki ateşin bitmesini bekliyor. Bu onlar açısından ne zaman bir doyma noktasına gelir? Erdoğan’ın mutlaka dikkatleri bir milli davaya çevirecek tertipler peşinde olduğunu, Suriye’ye, Irak’a yönelik askeri hamleler başlatabileceğini, ülkeyi bir savaş haline sürükleyerek buradan kendisini kurtarmaya çalışabileceğini düşünüyorum. O yüzden bu hareket ne kadar hayatta olur, ne kadar etkili olur ve geniş olursa ve ne kadar AKP’deki tereddüde de seslenecek bir kabiliyet gösterirse, o kadar iyi olacağını düşünüyorum. Bu bütünüyle kendi reyine, kendi kararına ve kendi geleceğine sahip çıkan insanların iradesidir. Dolayısıyla, büyük ölçüde parlamento onları takip edecektir. Burada büyük problem şu: Parlamentonun ana muhalefet kanadında bu hareketi anlama ve buna yanıt vermede büyük bir kabiliyetsizlik ve korku görüyorum.

Ana muhalefetin “maçın ikinci yarısı 2019’da” demesini nasıl yorumluyorsunuz?

CHP’de –özellikle Deniz Baykal’da ve bir başka açıdan Kılıçdaroğlu’nda– gördüğümüz “2019’a hazırlık” kapısının ardına kadar açılması eğiliminin sokağı son derece zayıflatacağını ve kitleleri rejimin peşine takacağını ifade etmek isterim. Şimdiden bu tür 2019 hayalleri görerek kitlelerin muazzam protesto kapasitesini düzen içi ya da rejim içi kanallara doğru sevketmek, beyhude konuşulmuş sine-i millete dönme iddiası kadar beyhudedir. Yapılması gereken sokağın kendi kendini örgütlemesine yardımcı olmak, dinmeyen bir itiraz kapasitesini sürekli olarak beslemek ve Meclis’in de bu itiraz gücünün ilan edildiği yer olarak gerçekte sahip olduğu yüksek kürsü rolüne iade edilmesi pekâlâ mümkün olabilir. Ve Meclis’le sokak arasında HDP’nin kurduğu gibi bir ilişki pekâlâ dönüştürücü bir rol oynayabilir..

Bu referandumun en büyük hayrı Hayır Meclisleri’nin doğması galiba. Bu meclisler birleşik mücadelenin zemini olabilir mi?

HDP ve HDK olarak başından beri bu zeminlerin ortaya çıkarılması, yaşatılması ve var kalması için ne lâzımsa yapma kararıyla hareket ediyoruz. Fakat yersiz öncülük iddialarından kaçınmaya çalışıyoruz. Bu sürecin kendi doğası var, Gezi gibi gelişmesi gerekir. Nasıl Gezi, başlangıcında bir sürü milliyetçi sloganla, çerçöple sürüklenip geldi ve daha sonra akması gereken halk yatağına doğru akmaya başladıysa, burada da bu akışın mutlaka ve mutlaka kendi ritmi içinde gerçekleşmesi gerektiğini düşünüyoruz. O nedenle her yerde bunun teşvikçisiyiz.

Bu süreçte HDK nasıl bir rol üstlenmeli?

Şu dönemde HDK, HDP’nin toplumsal mücadele alanındaki dinamizm kaynağı haline gelebilirse tarihi misyonunu yeniden yakalayacak. O yüzden HDK’ye çok büyük bir rol düşüyor. HDK bu rolü üstlenebilirse, HDP’yi de kendine ait olmayan bazı sorumluluklardan kurtarmış olacak. Örneğin kitle hareketini sevk ve idare etmek HDP’nin sorumluluğunda olan bir şey değil. Bu esasen tarihen ve kurumsal olarak HDK’nin sırtında olan bir sorumluluk. HDP üyeleriyle HDK faaliyeti arasında tam bir örtüşme ânı ortaya çıkıyor. HDK burada özgül bir faaliyeti çekip çevirmeyi, örgütlemeyi başarabilirse, Hayır Meclisleri’ne de daimi, ölümsüz bir güç kaynağı bağlamış olacak. Nitekim, 23 Nisan’da toplanan HDK 7. Genel Meclisi, “Hayır’la simgeleşen bu demokrasi mücadelesinin içinde yer almaya ve destek vermeye devam edeceğini”, kendisini “sokaktaki dinamizmi örgütleme ve Hayırları büyütme” ile görevli saydığını sonuç bildirgesinde dile getirdi. “Sokağın nabzına uygun bir biçimde yerelde en geniş ittifakı sağlamak ve bu ittifakla direnişi örgütleme”nin sürecin en önemli ihtiyacı olduğunu kayıt altına aldı. “Olanaklara odaklanmaya ve demokrasi, barış, özgürlük için tüm güçleri demokratik eksende birlikte hareket etmeye, faşizme karşı demokratik direniş için safları sıklaştırmaya” çağrıda bulundu.

HDK’nin bütün gövdesiyle bu büyük halk muhalefetinin güç kaynağı olarak hiçbir fedakârlıktan kaçınmaması gerekiyor. Hayır cephesinin sürdürülebilir bir halk hareketi için kollarını sıvamış sorumlu bir topluluk olduğunu görerek, HDK’nin hiçbir külfetten kaçınmaması gerekiyor. Kürt özgürlük hareketiyle, Kürt toplumsal muhalefetiyle bu Hayır cephesi arasında tam bir örtüşme sağlamak için de ne lâzımsa yapmamız gerekiyor. Bunun pratikteki mânâsı bizim açımızdan şudur: Kadıköy’de sürüp giden hareketin Esenler’de, Bağcılar’da bir mukabilini görmemiz icap eder. Bu ister aynı biçimlerde olur, ister olmaz, ama mutlaka bu kabarışın oraya yansıdığını görmemiz gerekir. Avcılar’daki hareketin Ümraniye’de, Sultangazi’de karşılığını görmemiz gerekir ki, Hayır hareketi süregiden bir özgürlük zemini olarak yerine yerleşsin. Tabii hükümet bunu elleri kolları bağlı izlemeyecek. Mutlaka elinden geleni ardına koymayacaktır, ama önemli olan bu ânı yakalamak. Çünkü bir psikolojik eşik açılmış olacak. Hükümetin 2019 hedefi nedir, bizim 2019 hedefimiz nedir, bu ikisi arasında nasıl bir ilişki kurulacaktır diye bakacak olursak, en kritik karar bence oradadır. Biz onların 2019 hedefinin gerçekleşemezliğini ispatlamakla yükümlüyüz. Deniz Baykal diyor ki, “Maçın ikinci raundu var. 2019’da ikinci raund”. Bence mesele bugünü 2019’a taşıyacak olan bu köprüyü kurulamaz kılmak ve hükümeti hem siyaseten hem hukuken hem kanunen 2019’a giden yolda yaya bırakmak olmalıdır. Ondan sonra yeni bir tartışmanın kapısı açılacaktır. Belki de hükümet 2019’a gitmeden önce bir erken seçim yapmak zorunda hissedecektir. Ya da bunu biz talep edebileceğiz. İki yıl çok uzun bir süre. O yüzden CHP’nin ve Deniz Baykal’ın yaptığı gibi 2019’a kitlenemeyiz. Biz “geçti Bor’un pazarı sür eşeği Niğde’ye” diyemeyiz. At nerede, Üsküdar nerede, eşek nerede, Niğde nerede, bunların hepsi tartışmalı. Biz hırsızların tabirleriyle siyaset tartışamayız ya da o zihniyetle durumu analiz edemeyiz.

Bugün (25 Nisan) Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi Genel Kurulu’ndaki “Türkiye’de Demokratik Kurumların İşleyişi” konulu oturumda, Türkiye’nin “2004’te çıktığı denetim sürecine yeniden alınmasıyla ilgili karar tasarısı” onaylandı. Böylece Türkiye “bir ilke imza attı” ve “denetim sürecinden çıkarılıp yeniden alınan ilk Avrupa ülkesi” oldu. Oylamadaki 45 ret oyuna karşılık 113 kabul oyundan biri de sizinkiydi. AKPM’nin bu kritik kararını nasıl değerlendiriyorsunuz?

AKPM’nin Türkiye’yi izleme sürecine alışı AKP ve Erdoğan’ın baskıcı, ayrımcı ve inkârcı siyasetlerinin uluslararası meşruiyet kaybının ürünüdür. Karardaki eleştiri ve uyarılar demokratik ve toplumsal muhalefetin eleştirilerinin uluslararası alanda kabul gördüğünün somut kanıtıdır. AKPM’de HDP iki dönemdir, uyarılarını hükümet ve TBMM ile paylaşmak, önlemlerin alınmasına yardımcı olmak için elinden geleni yapmıştır. AKP uyarılara kulaklarını tıkamanın bedelini ödüyor. Türkiye’yi Avrupa’nın demokratik kurum ve zeminlerinden uzaklaştırmak çare değildir. AKP’nin baskı, savaş ve korku politikalarını terkederek Türkiye’yi içine düşürdüğü uluslararası yalnızlıktan çıkarmak dışında çaresi yoktur. Türkiye halkları ne bu yalnızlaştırılmayı, ne bu hükümet politikalarını ne de halkın haklarını savunamayan bir muhalefeti hak ediyor. 17 Nisan’dan bu yana sokakları terketmeyenler AKPM kararını Hayır haykırışının Avrupa dillerine tercümesi olarak da okuyabilirler.

Söyleşi: Yücel Göktürk

Express, sayı 152, Mayıs 2017