Euro 2016: Milliyetçiliğin, propagandanın ve paranın deplasman hezimeti

 

1140272_1920x1080Türkiye Futbol Direktörü (başka ülkelerde böyle bir unvan yok!) Fatih Terim önderliğindeki millî takım, 2016 Euro Futbol Şampiyonası’ndan, daha ilk başta, grup elemelerinde diskalifiye olarak yurda döndü.

Futbolun sadece futbol olmadığı gerçeğinin kanıtlandığı bu turnuvaya farklı boyutlarda eğilmek mümkün.

Öncelikle futbolu spor, dostluk, kardeşlik, uluslararası kaynaşma olarak değil de, millî gücümüzün kanıtlandığı bir arena olarak görünce, işin içine millî gurur, üstünlük, rekabet, millî başarı gibi kavramları sokunca, futbol maçları, maço nitelikli bir savaş ortamına dönüşüyor.

Milyarlarca doların döndüğü profesyonel-endüstriyel futbol dünyası, sponsorluk, reklamlar, yayın gelirleri gibi devasa bütçelerin cirit attığı bir ticaret-sanayi sektörü haline gelmiş durumda.

Zaman zaman birkaç hatırlatma yapmakta yarar var: Vakti zamanında Express dergisi “Millî Takımı Tutmamak için 7 sebep” başlıklı bir yazı yayınlamıştı (bkz. Express, Mayıs-Haziran 2008). O zamandan bu yana sebepler çoğaldı.

Bu seferki millî takım, zaten neredeyse bir mucize eseri, yani tamamen şans sayesinde, başka takımların başarısı ya da başarısızlığı sayesinde, en iyi üçüncü takım haline gelerek Fransa bileti alabilmişti.

Takımın Euro 2016’ya katılacağı kesinleşince, medya aracılığıyla kamuoyunda başlatılan propaganda kampanyasında, yani reklamlarda, spor programlarında, haber ve mülâkatlarda, gerçekle hiçbir ilgisi olamayan, olağanüstü iddialı söylemler yaygınlaştırıldı. Bestelenen şarkılarda futbolcuların her biri kahramanlaştırıldı. Bu yetmezmiş gibi, “kupayı almaya geliyoruz” sloganı bile ifade edildi. Çünkü “biz bitti demeden bitmez”di. Halbuki Euro 2016, Türkiye henüz ağzını açmamışken millî takım için bitti!

Oysa ki, yurttaşların vergisiyle 500’ü aşkın “önemli konuk” Federasyon tarafından Fransa’ya davet edilip ağırlanmıştı. Mesela herkese tepeden bakan, herkesi cehaletle suçlayan bilgiç tarihçi bile oradaydı…

Gaz verme üzerine kurulu bu kampanya sayesinde başta Fatih Terim ve Arda Turan olmak üzere birçok kişi, yüz binlerce euro, dolar ve lirayı ceplerine indirdi.

Terim, turnuvaya katılan 24 takımın teknik direktörleri arasında en yüksek maaşı alan üçüncü antrenördü. 24 takımın çoğu turnuvaya katıldığı için herhangi bir ek ücret ya da prim almazken, Demirören-Terim ikilisi, ortada henüz bir başarı yokken, üstelik takım tesadüf eseri Euro 2016’ya katılma hakkı elde etmişken, futbolculara prim dağıttı. Söz konusu paralar eşit ve adil olmayan bir şekilde dağıtıldığı için futbolcuların kendi aralarında ve takımla yönetim arasında sorunlar çıktı. Ama sonuç olarak şu anlaşıldı ki, para ile başarı arasında doğru bir ilişki yoktu. Çok prim alan takım, Türkiye örneğinde görüldüğü üzere, ilk aşamada elenebiliyordu.

Keza, bir antrenörün başarısı ile aldığı ücret arasında bir ilişki olmadığı da ortaya çıktı. Hatta çok yüksek maaş alan bir teknik direktör çok yüksek bir başarısızlığın kahramanı da olabiliyordu.

Teknik olarak, Fatih Terim’in —artık Pirlo’nun kitabında kendisiyle ilgili bölümler de gösterdi– taktik, strateji, oyun okuma, oyuncu seçme ve değiştirme konularında pek başarılı olmadığı zaten eskiden beri bilinen bir gerçekti. Silah çeken oyuncuyu tuttuğu için başarılı bir stoperi takıma almayan Terim, kendi takımlarında ilk 11’e giremeyen oyuncuları tercih ediyordu. Hele iki stoperi de orijinal olmayan stoperlerden seçerek defansı felce uğratıyordu. İspanya’da yılın en kötü 11’ine seçilen Arda, millî takımın değişmez oyuncusu ve kaptanı!

Arda aslında çok iyi oynuyor, ama daha çok reklam filmlerinde iyi oynuyor. Galiba Terim de, reklam filmlerinde, kulübe performansına göre daha başarılı.

Yalnız burada bir sorun var: Sponsorlar, reklamverenler, Terim ya da Arda ya da millî takım gibi başarısızlığı tescillenen kişi ve kurumlara milyonlarca euro yatırım yapıyor. Başarısızlık, sponsorluk yapanların ya da reklam markalarının imaj ve değerini de düşürmüyor mu?

Çok da fazla üzülmeyelim. Millî takım elendi ama, Türkiye hâlâ Euro 2016’da: Saha kenarında yanıp sönen Turkish Airlines reklamlarıyla…

Aslında “millî birlik ve beraberliğe çok fazla ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde”, millî takımın Fransa’da olası bir başarısı, Saray’ın, Erdoğan’ın, AKP’nin başarısızlıklarını, saldırganlıklarını örtmek için güzel bir şal olarak kullanılacaktı. Ne yani, n’olmuş yani… Lice yakılıp yıkılıyorsa, millî takımın galibiyetine sevinmeyecek miyiz?

Cahit Mervan, bir yazısında, yaşlı bir Kürt kadınının Türkiye-Hırvatistan maçını nasıl izlediğini çok güzel anlatmış. Fatih Terim ve milyonlarca euro para alan futbolcuların kayıtsızlığı sadece oğulları-kızları öldürülen, evleri barkları yıkılıp yakılan Kürtleri değil, futboldan biraz olsun anlayan, minimum izan ve insaf duygularına sahip, adalet ve eşitliği benimsemiş milyonlarca insanı millî takımdan soğuttu, uzaklaştırdı. Mağdur Kürtler için Terim’in millî takımı, Türk devletinin takımıydı. Diğer kesimler içinse “bu takım bizim takımımız değildi”.

Hırvatistan maçında rakip takımın seyircilerinin İstiklâl Marşı’nı ıslıklayıp yuhalaması, aslında memlekete, halka ya da millete değil, Erdoğan’a yönelik bir protesto idi.

Arda Turan’a yönelik tepkilerin ardında da, “bunca para alıyorsun, yenilebilirsin belki ama, bu kadar lakayt davranamazsın” protestosu vardı. Ayrıca ister millî olsun, ister yerli ya da ulusötesi, seyirci, tuttuğu takım iyi oynamayınca, o takımı, o oyuncuyu bir şekilde protesto eder. Ama bizde her türlü protesto yasak, günah, ayıp…

Terim ailesinden birileri de, takımı protesto eden seyircilere karşı bodyguard’lık yapmış. “Siz ne biçim Türksünüz!” demiş. Türklüğün standartlarını belirleme yetkisi Terim’in akrabalarına kaldıysa…

Çek maçından sonra bile hâlâ “en iyi üçüncü çıkarız” diye hesap yapan yorumcular vardı.

NTV’nin ukalâ bir spor yorumcusu, seyircinin bu tepkisini mealen şöyle değerlendirdi: “Roller değişmiş durumda. Seyirci maça takımı, oyuncuyu desteklemeye gider, biz yorumcu olarak futbolcuları değerlendiririz, eleştiririz. Bu sefer tribündeki seyirci Arda’yı yuhalıyor, Arda’yı desteklemek bize kalıyor.” İmtiyazı elinden alınmış gibi…

Yine aynı olayda, maçı anlatan, ayda yüz binlerce lira maaş alan, Erdoğan’ın iftarına Fransa’dan özel olarak gelen sunucu da, “içim kan ağlayarak söylüyorum, bizim kendi seyircimiz, millî takım kaptanımızı yuhalıyor” dedi. Neden ki? Kötü oynayan oyuncuyu yuhalamak yasak mı?

Euro 2016’daki hezimetler dizisi bir şeyi bir kez daha gösterdi: Edirne-Hakkâri hattında kral, imparator, başkan filan olabilirsin de, sınırı bir santim aşınca, orada hak, hukuk, adalet, kural varsa, ajitasyon-propaganda, para, gaz, yalan-dolana rağmen ne kadar kof olduğun kabak gibi ortaya çıkar.

Hezimet sonrası Terim ve Arda’nın açıklamaları da ilginç. Ne Demirören ne Terim sorumluluk üstleniyor, istifa eden de yok. Terim, “bu şampiyonaya milletçe iyi hazırlanamadık” dedi. Yani kabahat kendisinde ve oyuncularda değil. Hazırlıksız olan Millet!

Arda da “tek tek hesap soracakmış”.

“Ders almam, ders veririm” diyen birisi var. Ötekine gelince, sorumlu sensin, önce sen hesap ver, sonra anneni ağlatanlardan hesap sorarsın belki. Birisi çok güzel bir tweet attı o dönemde: “Arda, anneni al, bir cumartesi Galatasaray Lisesi’nin önüne gel!”

Fransa’da millî takım yenilmedi. Milliyetçilik, propaganda, para ve ihtiras yenildi…

Ragıp Duran