Ev işlerinde yeni emek çağı

Müdür, işçisi, ürünü ve misafir

 

Yakın bir zamana dek, Türkiye ve göç denince akla ilk önce Avrupa’daki “gurbetçiler” gelirdi. Oysa son yıllarda, transit göçmenler, mülteciler, Avrupalı emekliler, çokuluslu firmalarda çalışan üst düzey yabancı yöneticiler derken Türkiye’deki göçmenler sayıca artmaya  ve çeşitlenmeye başladılar. Bu göçlerin çok önemli bir kısmı devlet tarafından tanınmadı. (2000 nüfus sayımında Türkiye’de yasal ikamet izniyle  bulunan yabancıların sayısı sadece 234 bindi, oysa aynı dönemde çok daha fazla sayıda yabancının “kâğıtsız” bir şekilde ülkede yaşadığı ve çalıştığı tahmin ediliyordu.)

Gündemin yoğun maddeleri arasında sessiz sedasız göçmenlerle ilgili bir yasal düzenleme kabul edildi. 1 Şubat 2012 itibarıyle uygulamaya giren 5683 no’lu “Yabancıların Türkiye’de İkamet ve Seyahatleri Hakkında Kanun” çeşitli ülkelerden Türkiye’ye turist vizesi ile gireceklerin 90 gün sonunda Türkiye’den ayrılmalarını zorunlu kılıyor ve tekrar giriş yapabilmeleri için en az 90 gün geçmesini öngörüyor. Şimdiye dek devletin görmezden geldiği ve belirli aralıklarla giriş-çıkış yaparak  “kaçak” duruma düşmeyi savuşturabilmiş göçmen işçilere yönelik bu yasayla Türkiye devleti göçmen işgücünü denetleme, düzenleme ve kısmen de olsa kayıt altına almaya çalışıyor.

Son yıllarda, Türkiye’deki göçmenler arasında en kalabalık gruplardan biri eviçi bakım hizmetlerinde çalışan yabancı kadınlar oldu. Express’in Ekim 2009 tarihli 99. sayısında göçmen emeği üzerine Ayşe Akalın’la bir söyleşi yapmıştık. Şubat ayından itibaren uygulamaya konan bu yasa vesilesiyle, bu söyleşiyi hatırlamakta fayda var.

Son düzenleme ile ilgili daha çok bilgi almak isteyenler Yeni Yol internet sitesinde Ayşe Akalın’ın kaleme aldığı “Devlet Eliyle Güvencesizleştirme” yazısını da okuyabilirler:

http://www.sdyeniyol.org/index.php/toplumsal-hareket/636-devlet-eliyle-guevencesizletirme-aye-akaln

 

Son 15 yıldır İstanbul’da, orta ve üst sınıf evlerde sessiz ama derin bir değişim yaşanıyor. Çocuklara, yaşlılara, hastalara ve ev işlerine bakmak üzere yatılı yabancı kadınlar istihdam ediliyor. Ortalama ömür beklentisinin artışıyla bakıma muhtaç yaşlı nüfus çoğalırken, geleneksel olarak ev, çocuk ve yaşlı bakımından sorumlu görülen kadınların ücretli işlere girmesiyle bu işler serbest piyasaya devrediliyor. Huzurevi, çocuk yuvası gibi kurumları “törelerimize aykırı” bulan, bu işlere kadınların bakması gerektiğini düşünen hükümetin neo-muhafazakâr anlayışıyla piyasacı politikalar uyum içinde işliyor ve yatılı yabancı kadınların istihdam edilmesiyle, özellikle büyük kentlerde ev içinde bakım işi giderek genişliyor. Bu sektörün gelişimini ve toplumsal etkilerini konuşmak üzere teybimizi ev emeği alanına yeni bir bakış açısı getiren “duygulanım” kavramının ekonomi-politiği ve Türkiye’de göçmen kadın bakıcılar üzerine City University of New York’ta doktora tezi hazırlamış olan, Yeditepe Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde ders veren Ayşe Akalın’a uzattık.

 

 

Yabancı kadınların ev hizmetleri sektöründe çalışmaya başlaması nasıl oldu? 

Ayşe Akalın: Sovyetler’in dağılmasıyla, ‘90’ların ikinci yarısından itibaren başlıyor bu iş. İlk göç dalgası bavul ticaretiyle geliyor, ‘90’ların ilk yarısında Laleli önemli bir ticaret hacmine ulaşıyor. Fakat Rusya’daki krizle o büyüme dalgası duruyor. Bavul ticareti durunca, bu işi yapan kadınların bazıları ayakkabı ve deri atölyelerinde çalışmaya başlıyor. Sonra, ev işi diye bir şey olduğunu öğrenip evlerde çalışmaya başlıyorlar. ‘90’ların ikinci yarısından itibaren, Bulgaristan ve Moldovalılar ev işlerinde istihdam ediliyor. Bulgaristan’dan gelenler Türk kabul edildiği için göçmenlikleri biraz gözardı ediliyor, Türkiye’ye yurtdışından “yabancı” olarak geldiği kabul edilen ilk ve en görünür ev hizmetlisi grubu Moldovalılar oluyor. 2001 kriziyle biraz daralma olsa da, bu iş alanı yok olmuyor. 2002-2003’te, ekonomi yeniden canlanınca, Türkî cumhuriyetlerden, Ermenistan, Azerbaycan, Kazakistan, Türkmenistan, Özbekistan’dan da kadınlar geliyor.

Bu alanda çalışan kadınların çoğunun eski Sovyet ülkelerinden gelmesinin nedeni ne?

Başka bir grup da bu alanı doldurabilirdi. Ama bazen tarihsel koşulların üst üste gelmesi bir damar yaratıyor. Sovyetler’de merkezî ekonomiden piyasa ekonomisine geçilince birçok işyeri kapandı, insanların sosyal güvenlik hakları ellerinden alındı. Bavul ticareti bir hareket kazandırdı insanlara. Türkiye’nin aldığı göçte, Türkçe bilir olmasa da, kolay Türkçe öğrenebilir grupların ağırlığı oldu. Bulgaristan Türkleri rahatça Türkçe konuşuyor, Moldovalılar dediğimiz Gagavuz Türkleri, Türkmenistan ve Kazakistan’dan gelenler iki-üç ayda Türkçe öğreniyor. Ermenilerde de aileden kalma bir Türkçe bilgisi olduğu ortaya çıkıyor. Sonuçta, eski Sovyetler’de iş alanlarının kapanması, iki coğrafya arasında göçün başlaması ve burada ev işi yapacak eleman ihtiyacının ortaya çıkması bir piyasa üretti.

Ev işlerinde ve çocuk, yaşlı bakımında yabancı kadınların özellikle tercih edilmesinin nedeni ne?

Bu iş zaten buralı kadınlar tarafından yapılıyordu. Ama yabancıların gelmesiyle, yatılı ev hizmetlisi istihdamı başladı. Türkler, kendi ailelerinin sorumluluğu da üzerlerinde olduğu için, ancak gündüzlü çalışabiliyorlar. İşverenlerin ifadesine göre, Türk gündelikçiler için kendi aileleri her şeyden önde geliyor. Oysa yabancılar tamamen işveren merkezli bir hayat kuruyorlar. İşveren için yabancı çalıştırmanın esas anlamı, her daim “hazır ve nazır” bir emek gücünün evde bulunması. Yabancı kadınlar bazı işlerde, özellikle bakım alanında, daha elverişli görülüyor. Türk kadınlardan da bakım alanında çalışanlar var: Haftada birkaç kere aynı aileye düzenli olarak gelen kadınlar, kocasından boşanıp bir ailenin yanında kalanlar veya genç kızların bir ailenin yanına verilmesi şeklinde oluyor bu daha çok. Bunlar genelde kapitalist öncesi ilişkiler. Yabancıların gelmesi tamamen piyasa merkezli bir ilişki kurulmasını sağlıyor. Yazılı bir kontrat yok, ama sözlü anlaşmanın kuralları çok net. Bir elemanı işe alıp taleplerini anlattığında onlara uyacağını biliyorsun. Daha önce gerilimler içeren, her an sekteye uğrayabilecek olan çocuk, yaşlı ve hasta bakımı alanları tamamen yabancılara devrediliyor. Yabancıların yatılı olarak sundukları hizmetin üç tipi var: Çocuk bakımı, yaşlı ve hasta bakımı ve son olarak da İstanbul’daki yeni kentleşmenin getirdiği villa tipi evlerde kâhyalık, yani ev bakımı.

Yatılılık iş tanımını, işçi-işveren ilişkisini de zorlaştıran bir durum değil mi?

Yatılı çalışanların görev tanımında yaptıkları işin ne olduğu belirleyici. Çocuk bakımından bahsediyorsak, saati saatine belirlenmiş bir program oluyor: Şu saatte kalkılacak, şu saatte maması verilecek, şu saatte parka götürülecek… Yaşlı bakımı, zaman kaygısından kurtarılmış, “yaşlımızı sana emanet ediyoruz, onu hoş tut, ilacını saatinde ver, gerisinde de ne yaparsan yap” gibi oluyor.

Bir tür eşlikçi, hatta can yoldaşı gibi…

Evet, daha doğrusu, dostluk ilişkisinin metalaşması. Çocuk bakımında çocuğa sevgi gösteren, ama aynı zamanda anneyi mutlu edebilecek, onun güvenini kazanabilecek biri aranıyor. O nedenle, profiller biraz değişebiliyor. Kâhyalıkta ise ev işi dendiğinde akla gelebilecek tüm işler yatılı elemana havale ediliyor.

Evin içinde bir yabancının bulunması ailenin mahremiyetinde sorun yaratmıyor mu?

Araştırmaya başlarken, bu sıkıntıyla ilgili uzun hikâyeler dinlemeyi bekliyordum. Çok garip, istisnasız herkes “bizi o kadar rahatlattı ki, gerisi önemli değil” gibi bir cevap verdi. Bu da bence şunu gösteriyor: Türkiye’deki feminist hareket, üst-orta sınıf kadınların toplumsal konumlarını yeniden tanımlamalarını sağladı belki, ama feminizmin getirileri erkek-kadın ilişkisinin yeniden tanımlanmasını sağlayamadı. Kadın evin dışındaki hayata geçiş yapabilmiş, fakat eviçi sorumluluk neredeyse istisnasız kadına ait olmayı devam ediyor. Mesela çocuk bakımında işveren konumunda olanlar, tam zamanlı çalışan, genelde beyaz yakalı kadınlar. Sekiz-on saatini işte geçirip evin sorumluluğunu da yüklenen, 24 saatin yetmediği kadınlar bunlar. İhtiyaç duydukları desteği eşlerinden alamadıkları için evde tam zamanlı birinin olması hayatlarını kurtaran bir durum haline geliyor. Bakıcı kullanımının sonuçlarından biri, kadınla erkek arasında gözden geçirilmesi gereken kontratın artık tamamen kenara atılması oluyor. Bazı işlerin erkeğin de sorumluluğu olması gerektiği fikri tamamen terkediliyor, çünkü artık tam zamanlı bir bakıcı var.

İşlerin koordinasyonu da hâlâ kadında, öyle değil mi?

Tabii, evin müdürü anne. İşi koordine eden, çalışma saatlerini düzenleyen anne, ama el emeği istihdam edilen yabancı kadından geliyor.

Bu tabloda erkekten hiç bahsetmedin…

Yok çünkü. Bakıcının işvereni olarak hep kadınlar çıkıyor karşına. Gündelik hayatlarını anlattıklarında, babanın akşam 6 ile 8 arası çocuğuyla oynayan bir figür olduğu görülüyor. Araştırmayı yaparken, babanın çocuğun sorumluluğunu eşiyle paylaştığı sadece bir tek aileye rastladım. Baba resmin dışında, uzaktan sevilen bir figür, bakıcı üzerinden kurulan aile ilişkisinde babanın rolü yok. Baba misafir gibi geliyor, gidiyor. Yemeği hazır, çamaşırları yıkanmış, ütüleri yapılmış…

Bakıcılarla evdeki erkek arasında cinsel bir gerilim oluyor mu?

Öyle bir gerilim olduğunu bildiğim örnekler, bakılan kişinin yaşlı ve yalnız yaşayan erkek olduğu durumlar. Yabancı kadınların kendi aralarında “dedu” dedikleri yaşlı erkekler bakıcı arıyorsa, kadınlar o hizmetin içine cinselliğin de girebileceğini anlıyorlar. Benimle konuştuklarında asla böyle bir şey kabul etmediklerini söylüyorlar, ama o “dedu”ların kızlarıyla, yani işverenlerle görüştüğümde arada bu tür münasebetlerin de olduğu anlatılıyor. Ailelerde, anne figürünün olduğu durumlarda böyle hikâyelere hiç rastlamadım. Ama tabii kadın “kocam beni bakıcıyla aldattı” diye anlatmamış olabilir. Aynı evi paylaşan bir yabancı kadın ile erkek, mesela geceleyin mutfakta karşılaştıklarında nasıl davranacaklar? Daha çok bunlar gerilim noktaları oluyor. Adam mesela şortla evde dolaşamıyor. Karısını mutlu ettiği için bakıcıya itiraz edemiyor, ama biraz da rahatsız.

1960’larda, Avrupa’ya yönelik işçi göçünde kadınlar ikincil rollerde, kocalarının yanında tamamlayıcı olarak gidiyorlardı. Eski Sovyetler’den gelenler ise çoğunlukla tek başlarına, bağımsız olarak gelen kadınlar. Bu durum onların kadın-erkek ilişkilerine nasıl yansıyor?

Sovyetler’den gelmelerinin önemli bir özelliği, ömürleri boyunca çalışmış kadınlar olmaları. Sovyet sistemi kadın-erkek eşitsizliğini ortadan kaldırmamış olsa da, herkesin çalışmasının normal olduğu bir sistemdi. Eskiden karı-koca ikisi de çalışırken, şimdi kadın çalışıyor, erkek iş bekliyor. Benim tanıdığım örneklerin çoğunda durum buydu: Artık para kazanan kadın; karar mekanizmaları kadının üzerinden geçiyor. Ama ilişkiler ne kadar dönüşüyor, çok emin değilim.

Bu kadınların geride bıraktıkları aileleriyle ilişkileri nasıl?

O tabii en gerilimli kısım. Aşağı yukarı herkes anne olduktan sonra bu işe giriyor. Kocanızı ve anne-babanızı geride bırakmak bir yana, çocuklarınızı geride bırakıyorsunuz. Onun acısı, gerilimi ortadan kalkmıyor. Benim tanıdığım insanlar arasında on senedir bu işi yapanlar vardı. Senede bir veya iki kez gidip gelseler de, bu on seneyi ailelerinden uzak geçiriyorlar.

Ayşe Akalın

 

Bu konu işverenlerle ilişkide gündeme geliyor mu?

Orada daha çok işverenlerin bir kaygısı ortaya çıkıyor: “Kendi çocuğunu özleyen bir insanı her gün görmeye dayanamam, o acıyı bana göstermesin” diyen işverenlerle karşılaştım. Bakıcılar o acıyı bağırlarına basmak gerektiğinin farkındalar. Görüştüklerim arasında “çocukla olan ilişkim bana kendi çocuğumu hatırlatıyor” diyen çok az oldu. Daha çok, çocukların şımarık olmasından şikâyet ediliyor. Bu durumu, ailenin çalışanı meta olarak görmesinin çocuğa yansıması olarak görüyorum ben. Bakıcı o kadar kolay değiştirilebilen bir şey haline geliyor ki, çocuk karşısındaki kişiye saygı göstermesi gerektiğini öğrenmek zorunda kalmıyor. Biri gider, biri gelir diye görüyor. O da çalışanlara yansıyor. O nedenle bakıcılar yaşlı bakımını daha çok tercih ediyor: Yaşlıların ihtiyaçları minimum düzeyde, iki kelime etmesini biliyorlar. Yaşlı ve hasta bakımında, beden pisliği gibi şeyler akla sorun olarak gelebilir. Fakat bakıcılar bunu fazla büyütmüyor ya da en azından kötünün iyisi olarak görüyorlar.

Tüm bunlar yeni orta sınıf dediğimiz kesimde ailenin dönüşümünün, çocuk merkezli bir hayatın işaretleri olarak görülebilir mi?

Kesinlikle. Ben konuya “değer” kavramı üzerinden bakmaya çalıştım. Çocuk artık ailenin sahip olduğu önem ve değerin vücud bulmuş hali. Her şey çocuğun çevresinde dönerken, bakıcı da ondan sorumlu kişi oluyor. Bakıcının değeri de çocuğun üzerinden belirleniyor. Kadın artık tek başına bir insan değil, çocukla ilişkisi kadar değerli. Bakıcılara bu işin bu kadar olumsuz yansımasının açıklaması da bu.

Çalışmanda yeni bir emek türünden bahsediyorsun: Duygulanımsal emek. Biraz bunu açar mısın?

Duygulanım teorisi, psikoloji ve psikanalizden alınarak ekonomi-politiğin içinde kurgulanmaya çalışılıyor. Duygulanımın benim için en önemli noktalarından biri, emeğin ölçümüyle ilgili. Emeği nasıl ölçeriz –Marx’tan beri olan bir soru. Emek artı-değerle, zamana endekslenip ölçülüyor. Mesela gündelikçiler sabah 9 akşam 5 arası bir günlük mesaide bir evin temizliğini üstleniyorlar. Bir temizlik, bir gün, bir işçi hesabı bu. Bu hesap yatılılarda kayıyor, çünkü yatılılarla 6+1 şeklinde kontrat yapılıyor. Haftanın altı günü seninle yaşayan, bir günü ya sadece gündüz ya da gündüz ve akşam olarak izin kullanan kişiler bunlar. Altı günün tamamında evde olan biriyle yeni bir ilişki kuruyorsun. Akşam 5’e kadar iş yetiştirme zorunluluğu ortadan kalkıyor, 24 saate yayılan bir biçimde ondan hizmet alıyorsun; gece 3’te uyandırıp “bebeğin altını temizle” demek hizmete dahil. Her an elinin altında bulunan, ahlâk sınırlarını zorlamadığın sürece her işe koşturabildiğin bir emek türü bu. Artık çalışma ile çalışma dışı saatler ayrımı ortadan kalkıyor. Öyle olunca da, burada sömürü, fazla kullanım, işçi üzerindeki olumsuz etkilerin tarifinde yeni modeller gerekiyor. Duygulanım teorisi, post-fordist dönemde çalışma ile gündelik hayat, mola ile emek harcama arasındaki sınırların flulaşmasını teorize etmeye çalışan bir bakış açısı sunuyor.

Yabancı çalışan kullanımında bu teori nasıl kullanılıyor?

Mesela yaşlı bakımında, bir kadını parayla kendinize arkadaş olarak tutuyorsunuz. Buradaki emek ilişkisini nasıl tanımlayacağız? Gündelik hayattaki birçok diğer örneğe kıyasla bu çalışan kadınlar şanslı işçiler olarak görülüyor, çünkü maaşları düzenli ödeniyor, barınma ve yemek masrafları karşılanıyor. Bazı işverenlere göre, “bütün gün oturmak için para alıyorlar”. Öyleyse, insanlar neden bu işleri kendileri yapmayıp başkalarını tutuyorlar? Bakımı yapılan kişilerin kendi aileleri onlarla bu kadar uzun zaman geçirmeye dayanamazken, “bak sana bu kadar rahat iş veriyorum, bir de üstüne para veriyorum” anlayışının sorgulanması gerek.  Emek harcama sadece sekiz saat kol gücüyle yapılan bir şey değil. Emeği çok daha geniş düşünebilmeliyiz. Bir insana sevgi göstermeyi gerektiren ve bunu her daim yapmak zorunda olduğunuz bir işin çok yorucu bir iş olduğunu anlamamız lâzım.

Göçmen kadınların bu durumda ucuz emek olduğunu söyleyebilir miyiz?

Ucuz değil ama, “daha ucuz” emek. Yatılı bir elemanınız olduğunda ona daha çok iş verebiliyorsunuz, gün boyu yetiştirmek zorunda olduğu işlerin dışında, gece 9’da fasulye ayıklatabiliyor, sabaha karşı 3’te bebeğinizin altını temizletebiliyorsunuz. Öyle olunca, bir ayda belki az para vermiyorsunuz ama, aldığınız “verim” yükseliyor.

Bir makalende güvenlikli siteleri “fabrika”, oradaki hayat tarzını üretilen “ürünler”, ev hizmetlilerini de yeni “işçiler” olarak tanımlıyorsun. Bu sitelerde, bu değişime paralel yeni düzenlemeler görülüyor mu?

Özellikle mimarî ve mekânsal düzenlemeler dikkat çekici. İstanbul’un çevresinde son 15 yılda ortaya çıkan sitelerde mutlaka bir hizmetli odası veya katı bulunuyor. Eski İstanbul’daki köşklerde de hizmetliler için müştemilât gibi yerler vardı. Bugün şehir dışındaki kentleşmeyle bu göç aynı anda gerçekleşiyor. Bu tarihsel çakışma bana çok ilginç geliyor. Sanki müteahhitler, dolaylı olarak, yaptıkları mimarî tasarımla bu kadınları ithal ediyor, yeni kentleşme bu kadınları çağırıyor gibi. Villa mimarisinde, işverenin yaşadığı alanla çalışanınki çok ayrı. “Hem var hem yok” mekânlar bunlar. Apartman dairelerinde yaşayanlarla konuştuğumda “evet, yabancı biriyle aynı evde yaşamak zor, ama idare ediyoruz” gibi cevaplar alırken, villalardakiler “hiç görmüyorum bile, işini yapıyor, ortadan kayboluyor” diyorlar. Mekân, çalışan kadına görünmezleşme imkânını veriyor. Onlar da iş bittikten sonra görülmek istenmediklerinin farkındalar ve ortadan kayboluyorlar.

Devletin üstlenmesi gereken çocuk ve yaşlı bakımı gibi sosyal hizmetlerin tamamen serbest piyasaya bırakıldığı bir yapı var karşımızda. Burada devletle yeni orta sınıflar arasında sessiz bir anlaşma olduğunu söyleyebilir miyiz?

Bu doğru, ama Türkiye’de bu meseleyi gündeme getirecek, bu kadınlardan yana taraf olacak bir kesim de yok. Hukukî platformda bu kadınların adı sadece insan kaçakçılığı bahsinde geçiyor; o da beyaz kadın ticaretinin dünya siyasî gündemindeki yeriyle bağlantılı. Çalışmak isteyen ve emeğinin hakkını almak isteyen kadınların çalışma hakkını savunacak kimse yok. Türkiye’de gündelikçi kadınların haklarının savunulması meselesi daha yeni yeni gündeme geliyor. Sırf orta sınıfla değil, devletin aile ile kurduğu ilişkiden bahsetmek lâzım. Her şey aileye endekslendiği için, eviçi emekle ilgili hakların kamusal alanda kabul edilmesi meselesi sahiplenilen bir konu olmuyor. “Gündelikçi kadın eve temizliğe gelir, iki aile de bu anlaşmadan memnundur” gibi bir anlayış var.

Endonezya’da, Hong Kong’da ev hizmetlerinde çalışan kadınlar örgütleniyor, 1 Mayıs mitinglerine katılıp haklarını arıyorlar. Bizdeyse tam bir sessizlik var. Bunu nasıl açıklıyorsun?

Bunun için, yabancı ev hizmetlisi piyasasının hangi bağlamda ortaya çıktığına bakmak gerek. Örneğin, bu ülkelerdeki Filipinliler, devlet düzeyinde anlaşmalar sayesinde göçmen işçi statüsüyle çalışma izni alabiliyorlar. Çalışma iznine sahip çalışanlar önemli bir dalga yaratabiliyor, düzensizler de onlara katılabiliyor. Ama Türkiye’de çalışma izni olan kadın çok çok az. 2005’te sadece yirmi Moldovalının resmî çalışma izni vardı.

 

Söyleşi: Didem Danış

 Desen: Sosyalist Feminist Kolektif’in Kadın Emeği Konferansı bülteninden

 

 

GÖÇMEN EV İŞÇİSİNİN SIRADAN BİR GÜNÜ

Şule hanım, Olga, Deniz, Ceren ve Ahmet bey

 

Ayşe Akalın’ın “Yukarıdakiler-Aşağıdakiler: İstanbul’daki Güvenlikli Sitelerde Göçmen Ev Hizmetlisi İstihdamı” başlıklı makalesindeki “Göçmen ev işçisinin sıradan bir günü”…

2006 kışında görüşme olanağı bulduğum Olga, 31 yaşında, beş senedir Türkiye’de çalışan Bulgaristanlı bir kadındı. Türkiye’ye geldiği ilk zamandan beri kocasından ayrı yaşayan Olga’nın memleketinde annesinin baktığı yedi yaşında bir kızı vardı. Türkiye’ye gelmeden önce Bulgaristan’da vergi dairesinde çalışan Olga, kızının doğumu ertesi aldıkları borcun faizini ödemeye maaşının yetmemesi sonucu, kocasının teyzesinin o dönemde Türkiye’de çalışıyor olması nedeniyle, borcunu ödeyebilecek parayı kazanmak için Türkiye’ye gelmiş. Daha önce İzmit’te bir ailenin yanında bir yıl, İstanbul’da başka bir ailenin yanında da beş ay çalışan Olga’nın en son işi, onunla görüştüğüm Sarıyer yakınlarındaki bir sitedeki bir villaydı. Orada yedi ve üç yaşlarındaki iki çocuklu bir ailenin yanında çalışan Olga’nın yanısıra, evde küçük kızın bakıcısı ve yemekten sorumlu bir Türk yatılı kadın ve haftanın üç günü temizliğe gelen gündüzlü bir Türk kadın daha vardı. Olga, üç katlı villadaki tipik bir iş gününü bana şöyle anlattı:

Olga: 6:30’da kalkıyorum. Ceren okula gittiği zaman daha erken kalkıyorum, çünkü 7’yi 10 geçe filan çıkıyor, 7:30’da servis geliyor, ancak kahvaltısını eder. O zaman 6:15 falan kalkıyorum. Bu sıralar 6:30’da kalkıyorum çünkü Şule hanım da erken gidiyor. Kahvaltısını hazırlıyorsun. İşte iniyorlar, kahvaltı ediyorlar, onlar gidiyorlar. Ondan sonra Ahmet Bey iniyor, o da kahvaltısını edip çıkıyor. Sonra Deniz. Herkesi yollayıp biz kahvaltı ediyoruz. Saat 10 oluyor. Sonra mutfak toplanıyor. Yukarı çıkıyoruz, odaları toplamaya, silmeye, süpürmeye, eşyaları yerleştirmeye her zaman yukarıdan başlıyoruz. Öyle iniyorsun aşağıya kadar. Bu işlerle zaten öğlen oluyor. Çocuklara öğle yemeği, sonra masa toplanıyor. Ütünün yapılmadığı bir gün bile yok. Çamaşır günü olduğunda bazen dört, bazen altı kere çamaşır yıkanıyor. Pazartesi günü mesela, altı kere, çünkü o gün herkesin çarşafları değişiyor. Çocukların kıyafetleri… Bir giydiklerini bir daha giymiyorlar, yıkanıyor. Benim ütü masam hiç kalkmıyor. Bugün mesela üç gömleğim kaldı. Sonra alt kata inip orayı da topluyorsun. Öyle işte, gün içinde hiç kimse oturmuyor. Bazen oturalım, keyif yapalım diyoruz. 15:30 gibi bir çay içiyoruz, çocuklar varsa akşam kahvaltısı veriyorum. Ondan sonra zaten şeyler başlıyor, salata hazırla, akşam yemeği… Çocuklar 7’de yiyorlar, sonra büyükler geliyorlar, son zamanlarda hep beraber yiyorlar. Sonra çıkıyorsun, çocukları yıkıyorsun, tuvaletlerini yaptırıyorsun. Sofra kalkıyor, çay koyuyorsun, meyve kesiyorsun. Saat 11-12 oluyor, aşağı odaya inip ütü varsa yapıyorsun, yoksa yatıyorsun.

 Express, sayı 99, Ekim 2009