Express arşivlerinde Kâzım Koyuncu

 

 Güzel şarkılar yapmamız lâzım

Bir zamanlar Barışarock vardı. Türkiyeli müzisyenler kendi imkânlarıyla bir araya gelmiş, binlerce insanı bir şenlik alanına toplayabilmişti birkaç sene boyunca. Ve bu sayede toplumsal bir muhalefet yaratılabilmiş, sponsorlar ve kültür endüstrisi eleştiri masasına yatırılabilmişti. Son senelerde yokluğuna çok hayıflandığımız Barışarock’a, 2003 yazında, Petkim ve Tüpraş’ın maruz kaldığı saldırıya direnen Petrol-İş ve Tekgıda-İş de katılmıştı. Şenliğin ardından festivalin üç katılımcısıyla, Moğollar’dan Taner Öngür, Mor ve Ötesi’nden Harun Tekin ve Kâzım Koyuncu’yla buluşup konserleri ve sponsorları, siyaseti ve müziği konuşmuştuk. Şimdi yine festival mevsimindeyiz, savaş çığırtkanları yine iş başında, iktidar her tür iktisadî-kültürel saldırının araçlarıyla kuşanmış durumda… Kâzım Koyuncu gibi müzisyenlere, onun şarkıları gibi şarkılara her zamankinden fazla ihtiyacımız var. Express’in 29. sayısına bağlanıyoruz, sene 2003, aylardan eylül…

 

Taner Öngür: Barışarock’a kadar Coca Cola, Pepsi Cola, softdrink’ler masallardaki yağ çeşmesiymiş, bal çeşmesiymiş gibi algılanıyordu, son derece doğal bir kaynak akıyor, şişelere doldurulup satılıyormuş gibi… Bunu sorgulama diye bir şey yoktu bugüne kadar. İlk defa bu olayla birlikte bu içecekler sorgulanmaya da başlandı. Rock’n Coke festivalinin son tutunduğu dal olarak görüyorum “haydi kızlar okula” kampanyasına verdikleri maddî desteği. Televizyonda da her beş dakikada bir bu çıkıyordu. Çocuklar konusunda duyarlılıklarını gösterdiler, çok güzel, o festivalin bence tek olumlu yanı bu. Ama şöyle bir teklifte de bulunuyorum: Coca Cola’nın çocuklara zararlı olduğu laboratuar analizleriyle ortaya çıkmış durumda. Eğer çocuklar konusunda duyarlı iseler, kutuların, şişelerin üzerine “çocuklardan uzak yerlerde muhafaza ediniz”, “çocuk sağlığına zararlıdır” şeklinde, aynı sigaralarda olduğu gibi bir ibare düşsünler, çocuklara yönelik vahşi reklam kampanyalarını da durdursunlar. Böylece samimi olup olmadıklarını anlarız… Bu tip içecekler bu gezegende hiç ortaya çıkmasaydı, kimse bir eksiklik hissetmeyecekti. Ama sanki çok gereklilermiş gibi saldırgan reklam kampanyaları var senelerdir. Adamların kendi söyledikleri bir şey var: “Biz gençlerdeki müzik eğilimleriyle Coca Cola imajını birleştirerek beyinlere yerleştirmek istiyoruz” diyorlar açıkça.

Bir sözünü okuduk, “rock’un kolayla ne alâkası var, pop olsa neyse” gibi bir şey. Burada zımnî bir rock tanımı var. Rock nasıl bir şey sence?

Taner: Son senelerde kimseye uymuyor bu tanım tabii… Burada benim kendimce savunduğum, hâlâ bir parçası olduğum bir rock tanımı var. ‘60’larda, hatta ‘50’lerde sisteme bir karşı çıkış olarak başlayan, her on senede bir, rant kapasitesi farkedilip, hemen manipüle edilip endüstri tarafından kullanılmaya çalışılan, fakat hemen arkasından aynı temel çerçevede, ama başka isimlerle —punk, grunge gibi akımlarla, ama temelde rock olarak— yeniden ortaya çıkan bir müzik var. Böyle sürekli bir devinim. Ben bunu hep görüyorum ta o zamandan beri. Ve bunun hep böyle süreceğini düşünüyorum. Elli sene böyle sürdüğüne, hâlâ böyle gündemde olduğuna göre…

Yani rock’un doğasında muhalif bir çekirdek var…

Taner: Tabii, isimleri saymaya gerek yok, Frank Zappa, John Lennon… Belki Kurt Cobain’in ihtiharındaki, kendi iç çelişkilerindeki nedenlerden bir tanesi de bu; endüstri tarafından kullanılmaya dayanamadı. Kimi intihar etti, kimi hayatı boyunca kavga etti… 68 Kuşağı diye bir kavram var, değil mi? Yani Woodstock festivali, Vietnam savaşı, o dönemin özel siyasal şartları… Büyük bir kitle olarak anlaşılmıştı, fakat o kitlenin büyük bir kısmı aslında kandırılmaya çok müsait insanlardı. Zaten büyük bir çoğunluğu da kandırıldı. Bir ara Vietnam savaşına karşı çıkan, yürüyüşlerde yer alan kitlenin büyük bir kısmı, bir süre sonra karşı çıktıkları kurumların içinde çalışmaya başladılar. O insanlar çocuklarını alıp gidiyorlardı festivallere, müziği, müziğin neşe, eğlence tarafını seviyorlardı, ama sistem karşıtı, anarşik fikirler bunlarda pek kalmamıştı. “68 Kuşağı, siz karşı çıktınız da, hiçbir şey değişmedi, her şey daha kötüye gitti” diye eleştirirler, ama bunun nedeni de o tip insanlar. Mesela bir Frank Zappa ölene kadar olayını sürdürdü, veya John Lennon bir şekilde. Bob Dylan bazen uyum sağladı, bazen sürdürdü… İyi ki bunlar vardı, iyi ki bunlar uyum sağlamadı ki, bak bugün bile böyle bir şey yapılabiliyor, o ruh ayakta kalıyor. Azınlıkta olan bir kesim her zaman var, onlar bir şekilde çevrelerini organize edebilme yeteneğine de sahipler. Ben mesela Ömer Madra’yı da seviyorum, kimisi beğenmeyebilir, ama kendince elinden geleni yapıyor. Veya başka birileri var, hepsi birbirini eleştirebilir, ama o ruhu sürdüren tek tük insanlar, o zaman nasıl yaptılarsa, ‘70’lerde de bir şeyler yapmaya çalıştılar, ‘80’lerde de. Bazen bu büyüdü, belli bir noktaya vardı, bazen geri çekildi. Ama hep sürüyor. Bu tek tük insanlar yaşadıkça, onların söyledikleri de yaşadıkça, bu hep sürecek.

Rock’un eleştirel, muhalif bir içeriği var ve dönem dönem bastırılsa da, bunu yeniden üretecek dinamiklere sahip mi sence?

Taner: Benim anladığım rock bu. Ama başka türlü rock anlayışları da, özellikle ‘80’lerden beri, reklam endüstrisinin yoğun manipülasyonlarıyla ortaya çıkıyor. Bu manipülasyonlar sadece bu alanda değil, hayatımızın her alanında yaşanıyor. Kavramların içi boşaltılıyor, yan boşaltılıp yan dolduruluyor, iki taraftanmış gibi gözüküyorsun, çeliskiye düşünce çeşitli oyunlar yapıyorsun… Bugünkü gençlere hak vermemek de elde değil. Kavram kargaşası yaratmak konusunda uzmanlaştı artık endüstri. Harvard üniversitesinde, Yale üniversitesinde “iyi yönetici nasıl olunur” tekniklerini bayağı iyi geliştirdiler. O yüzden, on sene önce Amerikan şirketlerinin yöneticilerinin maaşları kırk işçi maaşına denk gelirken, şimdi 1400 işçi maaşına denk. Demek istediğim, belki bugün benim anladığım anlamda bir rock mevcut değildir, ama mevcut olması için olmayan bir muhalefeti varmış gibi göstermek de benim için neşeli bir oyundur. Nükleer santral karşıtı bir festival yaptık, Akkuyu’ya gidildi, Ecevit o gün çıkıp “nükleer santral ihalesi iptal edilmiştir” diye açıklama yaptı. Herkes sevindi, “bunu biz mi başardık” diye. “Bizim başardığımız şey” dedim, “olmayan bir muhalefeti bir şekilde varmış gibi göstermek; etkisi de oldu”. Ama şu son iki senedir, kriz, deprem, Irak savaşı, hepsi Türkiye’nin her yerinde, en ücra köşeye kadar genel bir muhalefetin oluşması için yeterli ortamı sağladı. Böyle bir ortam da şimdi çeşitli gruplar tarafından kullanılıyor.

Kâzım, sen nasıl tanımlıyorsun rock’u?

Kâzım Koyuncu: Türkiye için işler biraz daha zor ve farklı diye düşünüyorum. Modern, gelişmiş yerlerde bazı şeyleri yaşamak, tırnak içinde daha kolay, daha gerçekmiş gibi görünüyor. Ama burada gerçek olmayan bazı şeyleri gerçekmiş gibi göstermekte bir zorluk var. O gerçeğe ulaşmak için de daha kocaman bir zorluk var. Türkiye’de rock müziğinin ayakları üstünde duran, üreten bir hal almasının zor olduğunu düşünüyorum.

Sence de özünde muhalif midir rock?

Kâzım: Bu bizim arzumuz. İlk çıkışı ve ‘68 , ve hatta daha çok devrimci potansiyelin yeryüzünde yaşandığı ‘80’lere kadar gelinen süreçte genel olarak o devrimci durumlardan etkilenen birçok müzisyen vardı. Fakat ‘80’den sonra herkesin bir sponsoru olduğu bir dünya yaşandığından ötürü, rock müzik için bir takım potansiyeller sponsorlarla birlikte daha soft’laştı, sistemin içine daha çok girmeye başladı. Zaten ‘80’den sonra genel olarak toplumsal muhalefette ciddi bir düşüş meydana geldi.

Bir sponsor parantezi açalım mı? Eskiden de konser oluyordu, turneler oluyordu, ama sponsora ihtiyaç duyulmuyordu. Sponsor yeni bir şey, ama sanki onsuz olmazmış gibi bir hava var…

Kâzım: Sponsorların yeryüzüne indiği noktada şöyle bir problem de başladı: İşleri çok kolaylaştırır gibi görünen bu süreç, aslında bazı şeyleri çok zora soktu, işin içindeki insan emeği ve ısrarı azaldı. Böylece bu işin anlamı da, hem kendinize, hem başkalarına daha azalarak ulaşmış oldu. Dört konserin ikisinde batınca, insan ister istemez böyle şeylere yöneliyor. Fakat şunu hiçbir zaman unutmamamız gerekiyor: Aslında en değerli olan şey, insanlarla ve her türden sorunla birebir yüzleşmek ve onu insanın kendisinin çözmesini sağlamak…

Acaba toplumla bağlar zayıfladığı için mi sponsorlar devreye girmiş oldu? Eskiden konserleri finanse eden toplumdu sonuçta…

Taner: Sponsorlardan başka alternatifler de var, bizim Barışarock’ta yaptığımız gibi. Dayanışma diye bir alternatifimiz var, birlikte çalışma, birbirine destek olma… Burada bir deneyim kazandık. Barışarock’ta ses sistemine 20 milyar lira gitti, başka şeyler de vardı tabii ve bunlar ödendi. 10 milyonluk cüzi biletler karşılığında ödendi. Bu, önümüzdeki başka olanakları da gösteriyor. 20 milyarlık ses sistemi değil de, 2.5 milyarlık bir sistemle dört grubun rahatça sahne alacağı konserler yapılabilir ve gruplar da kendi kazançlarını sağlayabilirler rahatlıkla. Bu, gönüllü çalışmasıyla olabilecek bir şey. Biz de çok dağınıktık bugüne kadar, herkes kendi işinin peşinde koşuyordu. O da çok doğal bir şey.

Kâzım: Hâlâ bence yapılacak çok şey var, sponsorlu veya sponsorsuz. Fakat nerede durduğumuzu ve ne yapmaya çalıştığımızı çok iyi bilmek gerekiyor. Türkiye’deki rock müziğin de bu noktada çok ciddi bir problemi olduğunu düşünüyorum. İster istemez, Türkiye’de rock müziği yapanlar daha okumuş yazmış çocuklar, ailelerinin durumu daha iyi, daha modern insanlar. Böyle bir sınıfsal durumun daha aşağıya, daha halkın içinde bir yere gelebilmesinin koşullarını ilk önce şarkılarımızdan aramak üzere geliştirmek durumundayız. Rock’n’roll dünyanın en devrimci unsuru da olabilir, fakat Türkiye’de böyle bir gerçek varken, Türkiye’de yoksullar rock müzik yapmıyor ve dinlemiyorken, Türkiye’de rock müziğinin çok fazla da devrimci ya da muhalif ya da akıllı olmasının koşulları ortadan kalkıyor diye düşünüyorum. Bizim festivalde de çok iyi çaldı insanlar izleyebildiğim kadarıyla, ama bence müzikal olarak çok önemli bir sorun vardı: Birçok şarkının çok geçerli olmadığını düşünüyorum. Şarkıların daha geçerli hale gelmesi gerekiyor. Yaşamayan ya da insanlarla paylaşamayacağın bir şeyden zevk almanın sadece çok kısa süreli oyunlar olduğunu düşünüyorum.

Taner: Rock müziğin özünde de yaşanan hayattan çıkan gerçek şarkılar vardır. Dylan’ın, Lennon’ın söyledikleri hep oradaki hayattan kaynaklanmış şeylerdir. Bizde öyle bir noktaya daha tam gelinemedi, ama bu yapıdan oraya doğru gidilecek. Bu ülkede yaşanan hayatla ilgili şeyler söylenmesini ben de senelerdir bekliyorum, hayal ediyorum, çıktığı zaman da hayran kalıyorum. Moğollar’ı rock sayabilirsek —ben öyle kabul ediyorum ama—, biz Anadolu’da çeşitli şehirlerde 10 bin, 20 bin kişiye çalıyoruz. Ne sponsor var, ne bir şey. Sürekli doluyor konserler. Rock grubu kabul edilirsek, demek ki bu bir çelişki. Bizim halk müziğiyle eskiden gelen bir bütünleşme var ya, o da tabii insanları çekiyor. Çorum’da yaşlı amcalar teyzeler de, sözleri de anlayarak coşup katılabiliyorlar. Bu tip araştır­ malara girme zamanıdır diye düşünüyorum.

Kâzım: Eğer bir şeyler yapacaksak, bir şeyleri değiştirebileceksek, güçlü olmamız gerekiyor. Ama o güç sponsor gücü değil. O güç, direkt kendi yaptığınız şarkıların kendi gücü olursa gerçekten halka ulaşacak.

Taner: Sponsorun markasına hizmet ediliyor gibi bir içerik olmamalı, yapan kişiler bunu hesaplamamalı. Bir firmanın satış mümessili, reklamcısı gibi dolaşıyor gruplar… “Sanata ve kültüre destek” gibi bir kavram vardır ya sponsorlukta, o saygı duyulabilecek bir şey. Sponsorun isminin grupların, müzisyenlerin önüne geçmemesi lâzım. Ama Coca Cola gibi bir firmanın bunu bu şekilde yapması zaten imkânsız.

Kâzım: Her zaman her şeyi çözmek için bir yol muhakkak vardır. Ama modern dünya bize şunu söylüyor: Çok fazla düşünmeyin, en kestirme yol zaten hazırsa bunu tercih edin… Oysa o yollar sürekli bitiyor, sınırlar var. Eğer biz gerçek yolu aramaya biraz emek sarfedersek, bu, şarkıları yapmaya da emek sarfetmek anlamına gelecek, yaşadığımız aşklara da, yaptığımız konserlere de emek sarfetmeyi ortaya çıkaracak. Türkiye’ye geç geliyor her şey, sponsorluklar ve başka şeyler de geç geldiğinden ötürü tuhaf bir şeylerle karşılaşıyoruz. Oysa hakikaten yapacak çok şey var… Teknik olarak rock müziği terkettiğim bayağı bir zaman olduydu, bu süreç tekrar bendeki canavarı uyandırmaya başladı. Fakat her zaman konserlerimde, sahnede elektrik gitarı, mümkün mertebe diğer enstrümanları kullanmaya çalıştım. Ama Barışarock’ta benim sadece bir rock’çu olarak bulunmam söz konusu olamazdı, çünkü benden çok daha fazla rock yapanlar oradaydı, belki rock’la en az anılması gereken adam bendim.

Taner: Ama rock’un yelpazesi o kadar geniştir ki… Çok bilinen bir örnek, Beatles’ın “Eleanor Rigby” şarkısı mesela: Hiç gitar yok, davul yok, bas yok, oda orkestrasıyla çalınıp söylenen bir şarkı. Yani enstrümantasyon kavramları o kadar da keskin değil. ‘80’lerde başlayan distortion gitarlar, sivri burun çizme, deri pantolon, uzun saç, bunlar belki endüstrinin kalıplaştırmaya çalışmasından ötürü. Gerçek rock’un içinde neler neler var, blues’un en otantik özellikleri de var, her şey var. The Band diye bir grup vardı, Bob Dylan’ın arkasında çalmıştı, Kanada folklorunun en güzel özelliklerini yaşatıyorlardı. Rock çok geniş bir yelpaze. “Benden daha çok rock yapıyorlar” diye bir şey bence doğru değil. Temeldeki düşüncen önemli, içerik önemli.

Gelenekselle rock ilişkisi yabancı değil, ama rock’la pop arasına bir sınır bölgesi çiziliyor. Barışarock boyunca özellikle Pet Shop Boys’un şahsında pop da hedef alındı. Halbuki Pet Shop Boys, hem cinsiyet mücadelesinde, hem Thatcher’a karşı muhalefette, şarkılarına da sinen bir protestoyu bayrak yaptı yıllarca… Pet Shop Boys rock değil mi, ya da pop olması ayıp mı?

Taner: Rock değil, ama şimdi belki kendi söylediğimize ters düşeceğiz. Dead Kennedys, Türkiye’den Rashit veya Simple Minds… Oraya katılan insanları tümüyle reddetmek kesinlikle söz konusu değil. Ama o festivale katılan da öyle bir rock. Ben onu reddediyorum. Oraya katılanların yaptıklarını reddetmiyorum, olayın sunuluş biçimini reddediyorum, sunuluşa kananlar beni üzüyor. İKSV’den Görgün Taner veya Pozitif şirketindekiler de tümüyle reddettiğim insanlar değil. Yaptıkları bazı yanlışlara karşı çıkıyorum kişisel olarak.

Bu iki festival bağlamında onlar da şöyle bir şey diyemez mi: Onlar barışı temsil ediyor da, biz savaşı mı, küreselleşmeyi mi temsil ediyoruz?..

Taner: İçinde bulunduğun konumla, istesen de, istemesen de bir şeylere hizmet ediyorsun. Rock’n Coke festivalini organize ettikleri sırada Türkiye’den Irak’a ilk demiryolu açıldı uzun süre aradan sonra. Giden trenin içinde en az dört tane vagon Coca Cola şişeleriyle dolu. Irak’taki insanların, çocukların her şeyden fazla Coca Cola’ya mı ihtiyacı var?.. Senin söylediğin şeyler, niyetlerin güzel olabilir, ama sen o konumun içinde bulunduğun zaman, dolaylı olarak buna hizmet etmiş oluyorsun. Kullanılmana izin vermeyeceksin, veya nereye kadar kullanılabileceğini hesaplayacaksın. Bunları düşünmüyorlar. Ne MFÖ düşünüyor, ne Cardigans, ne Simple Minds, ne Görgün Taner, ne Pozitif… Onların da, hatta bir sürü katılımcı genç insanın da hayali şuydu: Batı’da bunlar var, bizde de olsun… Bir aşağılık kompleksimiz vardı ya Batı’ya karşı her konuda… Bir özlem var Türkiye’deki gençlikte. Televizyonda H2000’i filan izlerken çok üzülmüştüm o gençliğe. Herkeste öyle bir özlem var: “Niye bizde olmuyor?” Teknik olarak oldu, ama içerik olarak tam anlamıyla oldu mu?

Bu arada, Cardigans’ın günahını almayalım, “bil­seydik Barışarock’a katılırdık” demişler…

Taner: Evet, bir kısmının öyle söyleyeceğine de eminim.

Kâzım: Daha bu işler hiç olmadan o festivale beni çağırmış olsalardı, muhtemelen ilk heyecanla, çevredeki insanların “ne güzel” gazlarıyla evet diyecektim. Ama eğer fırsatım olsa, tek başıma konuşmuş olsam, bütün bunlar aklıma gelirdi, bir-iki tane akıllı arkadaşıma sorardım ve böyle bir şeyi hatırlatırlardı. Biz hatırlayamıyoruz, aklımıza gelmiyor, hayat çok hızlı gidiyor. Oradaki arkadaşlar için de, Pozitif organizasyonu için de söyleyebilecek bir şey göremiyorum. Onlar çok doğru şeyler de yaptılar Türkiye’de. Genel bir uyuma halimiz var, düşünmek için yorulma halimiz var.

Harun Tekin: Sanatçılarla dinleyicilerin buluştuğu andan bahsetmek istiyorum. O buluşma, biraz da o anda hissedilen bir şey. O duygu oluyor veya olmuyor, çok alâkasız bir yerde de olabiliyor. Eminim, Rock’n Coke’ta çalan bir sürü sanatçı da hissetmiş olabilir bunu. Bunun karşılıklı olarak hissedildiği anda, ortada sponsor, o bu şu kalmıyor. Biz de sponsorlu konser yaptık, ama o birleşme duygusu her şeyin önüne geçebiliyor… Yabancı bir grup olarak Türkiye’de bir festivale gelmek de bambaşka bir şey. Türkiye’ye gelmek, burada insanlarla buluşmak duygusu da var. Barışarock’ta kısıtlı zamanda çok iyi bir iş yapıldı, ama Cardigans’a, başkalarına ulaşıp ayarlamalar yapmak zor bir iş. Belki gelecek senelerde yapılabilir. Ama gelen yabancıları da, hatta buradan çalan Türkleri de performanslarıyla, orada yarattıkları duyguyla değerlendirmek lâzım… İkincisi, festivaller özelinden daha geniş bir yere çıkmak gerektiğini düşünüyorum, “Barışarock / Savaşarock” ikileminden hareketle. Anlamların çok iç içe geçtiği bir dünyada yaşıyoruz artık, ortadaki her şeyin iki, üç, beş, on tane alternatif okuması var. Zaten şu veya bu festivale gitmeye hazır bir kitle var, o kitle zaten oraya gidecek gibi görünüyor şu anki dinamikler çerçevesinde. Oraya giden kitle Simple Minds’dan alacağı bir şeyi hayatına daha farklı geçiremez mi, öyle bir gelişim söz konusu olamaz mı? Siyah-beyazdan, kamplaşmadan kaçınmamız lâzım. Kendi kuşağım için de söylüyorum, büyüklerim için de, daha büyük, geniş bir buluşma yaratmamız lâzım. Athena diyelim, orada çalan gruplardan biri, 12 Dev Adamları filan var, ama Athena, savaşa karşı duruş sırasında, ortak müzik çalışmasına katılmak dışında da hiç kimsenin beklemediği bir şey yaptı. Ödül töreninde “bu savaşı protesto ediyoruz, şu şarkımızı çalacaktık, ama çalmıyoruz” deyip “Amerika sahibim, ne isterse” yazılı tişörtle çıktılar. Her yerden çok hoş destekler alınabiliyor. Kimseyi dışlamamak, diyalog kapısını açık tutmak gerektiğini düşünüyorum ve buna kişileri veya şirketleri de dahil etmek istiyorum. Her şeyin farkında olduğunu, kötü niyetle işbaşında olduğunu düşündüğüm insanlar ve kurumlar var dünyada. Fakat bir de her şeyin o kadar farkında olmayan, ama kendini akışa kaptırmış, makinenin dişlisi durumunda olan, fakat konuştuğunda seni anlayabilecek olan, hatta kendi bulunduğu çerçeve içerisinde makûl bulduğu şeyleri olumluya çevirebilecek bir güç arz eden insanlar da var.

Taner: Milyonlarca var. Esas çoğunluk orada.

Harun: İşin tuhaf ve bence heyecan da verici tarafı, o büyük şirket mantığı içerisinde de böyle insanlar var. Hatta Coca Cola’nın da içinde var, her yerde var. Bizim temel dinamiğimizin sevgi olması gerektiğini düşünüyorum. Bir hareket olacaksa, bir yere gidilecekse, öfkeden çok sevgi olmalı. Barışarock’taki sevgi atmosferi çok güzeldi… Dünyada çok çok büyük bir sevgi açılımına ihtiyacımız var. Kendi dışındakini dışarıda bırakırsan, kaç kişi olduğun, ne yapacağın, ne edeceğin zaten belli… Satanizm tartışmasında hasbelkader ön planda olduğumuz bir dönem oldu. Kimsenin üstüne alınmamasından, kötü etiket olarak düşünmelerinden dolayı ilk akla gelen gruplar hep reddetti konuşmayı. O sıralarda İstiklâl’de gezerken iki çocuk annesi bir kadın gelip de “aferin evladım, ne güzel bildirdin haddini o adama” dedi, Kanal D’deki programı kastederek. O insanlar normalde bizim hiç ilişki kurmayacağımız insanlarken, belki “kapşonlu çocuklar ne kötü durumda, bu gençler eroin batağında” diye düşünürlerken, bakış açılarını değiştirebiliyorlar. Çeşitli aydınlanma yollarını bulmamız lâzım, bunu yaparken de kimseyi dışarıda bırakmamamız lâzım… Bütün anlamları “Barışarock / Rock’n Coke” ikilisine yüklemeden, “nereye gidebiliriz, ne yapabiliriz” diye düşünmemiz gerek. Beleş bir davetiye bulup şu Rock’n Coke’un ne menem bir şey olduğunu göreceğim diyordum. Öbür tarafta hasbelkader yer alan birisi olarak bunu “duyumsamam” lâzımdı. Pet Shop Boys’un performansını izlemek üzere gittim ve orada tahmin ettiğim şeyi gördüm. Ortada müthiş bir enerjisizlik vardı. Hiç öyle bir festivalde olmaması gereken bir şeydi bu. Belki öbür taraftan biraz daha fazla seyirci vardı, fakat bir enerji yoktu ortada.

Taner: Sevgi ve heyecan yoktu. Sevgi çok önemli… Geçenlerde Neşet Ertaş’ın bir röportajını seyrettim. “Altı yaşımdayken bir kıza âşık oldum” diyor, sonra babası ona bir bağlama almış, birlikte köyleri dolaşıyorlarmış. “Babam âşıktı, ikimiz de biliyorduk, ama birbirimize söylemiyorduk” diyor. “O zamandan beri, ne zaman bir köye gitsem o köye âşık olurum, ayrılmak istemem, bütün köylere âşık olurum, bütün güzel kadınlara âşık olurum” diyor. Türk folklorundaki aşk, sevgi kavramı var ya, köye âşık olmak, güzel kadına âşık olmak, söze âşık olmak… Bu mükemmel bir şey, bizim ülkemizde var bu. Bunu yaşatmamız lâzım. Müziğin yarattığı heyecanda o sevgi var. Fakat “bizde de uluslararası kalitede, profesyonelce bir festival olsun” niyetiyle gitti insanlar Rock’n Coke’a. Coca Cola’nın müdürü de aynı niyetteydi, kötü niyetli olmadıklarını ben de biliyorum. Organize edenlerin de niyeti, İstanbul’da dünya çapında bir festival yapabilmekti. Ama o heyecan, o sevgi, bu tip kavramlar hep geri planda kalıyor işin içine böyle paralar girince.

Harun: Paralar girdiği zaman mı böyle oluyor, yoksa bilinçler giremediği zaman mı?.. Coca Cola’nın yan anlamlarından, küreselleşme / yerellik boyutunda nerede durduğundan falan bahsediyoruz, saatlerce de konuşabiliriz. Ama bu yöneticilerin bunlardan haberi olmayabilir. Hatta baktıkları zaman anlamlandıramadıkları bir karşı çıkışa karşı çocuksu bir üzüntü ve şaşkınlık da duyabilirler. “Biz sadece gazlı içecek yapıyoruz” zanneden önemli yöneticiler olabilir.

Barışarock’u Rock’n Coke’la eşzamanlı yapmak sizce iyi bir fikir miydi?

Taner: Sansasyondan, kavgadan o kadar hoşlanan bir medya dönemi yaşıyoruz ki, başka türlü haber değeri taşımayabilirdi. Bu hınzırca bir şey esasında. Bence o açıdan faydalı oldu… Aslında ben Harun’a bir şey sormak istiyorum, merak ettiğim bir şey. Siz Rock’n Coke’tan çekildiniz, Barışarock’a katıldınız. Kariyeri yükselen bir grubun böyle bir şey yapması inanılmaz tehlikeli bir şey. Çeşitli farklı eleştirilere ya da alkışlara maruz kaldınız. Böyle bir şeye nasıl giriştiniz?

Harun: Teklif gelince, “ne güzel” dendi ilk tepki olarak. Festivalin içeriğini belirleyecek isimler sayılmaya başlandı, aralarında ciddi muhalif isimlerin olduğu, “şunların da gelme ihtimali var” denen bir liste… Fakat sonraki dönemde daha farklı şeyler gelmeye başladı kulağa. Pazarlamanın nasıl yapılacağı, sanatçıyla sponsorun ilişkisinin nasıl tutulacağı konusu biraz muğlaktı. Başka türlü bir konsept kurulması gerekirdi. Sonra şunu söyledik: “Böyle kurulan bir şeye ait olmadığımızı hissediyoruz, festivali, ürünü veya markayı lanetlemiyoruz, sadece orada olmayı istemiyoruz, çekiliyoruz…” Ve madem oradan çekildik, burada da böyle bir şey var, burada olalım dedik. Genel olarak çok takdir edilmediğini düşündüğümüz bir huyumuz var, biz bağımsızız. Bu bağımsızlığa değer veriyoruz ve kararlarımızı böyle alıyoruz, tam demokrasi içerisinde tartışıp oy birliği veya oy çokluğuyla karar alıyoruz. O kararı aldıktan sonra, o kararın yan etkilerini zaten düşündüğümüz için hiç gocunmuyoruz.

Taner: Benim hoşuma giden de buydu. Kendim de gruplar içinde çalıştığım için biliyorum. Böyle bir karar aldığınız zaman, hem o taraftan “madem katılmayacaktın, niye geldin”, öbür taraftan da “sen oradaydın, şimdi nedir bu” gibi saçma eleştiriler çıkar. Bütün bunları göze alarak böyle bir şeye girmek hakikaten bir cesaret işi. Bunu saygıyla karşılıyorum. Bu bence ilkelerin her şeyden daha önemli olduğunu gösteriyor, oyunu kaybetme pahasına olsa bile.

Harun: Tehlikeyi de çok abartmamak lâzım, çünkü son kertede olaylara olduğundan çok fazla anlam yüklememek lâzım. Bir festivalden çekildik, başka bir festivalde çaldık. Sonuçta işimiz müzik.

Sizin bir de Fanta sponsorluğundaki turne meseleniz var. Aynı duyarlılığı neden orada göstermediniz?

Harun: Fanta için çok farklı iki durum vardı. Birincisi, sanatçıyla sponsor dengesi farklı kurulmuştu, sanatçının yaptığı işle birlikte tanıtımına ve yayılımına olanak veren bir yapısı vardı. En basitinden şöyle söyleyeyim: 200 bin tane karışık albüm basıldı ve bizim iki tane şarkımız 200 bin kişiye ulaştı. Yaptığımız konserlerle 23 gün içinde 420 bin kişiye ulaşıldı ve daha önce gitmediğimiz dokuz kente gittik. Bütün bunları reddetmek için gerçekten çok fazla rahatsızlık duymamız lâzım, ama o kadar rahatsızlık duymadık. Gittiğimiz yerler, özellikle Trabzon mükemmeldi. O duyguyu yaşamak için bu bedel hiç sayılırdı. Diyarbakır’daki, Erzurum’daki, Aydın’daki kalabalıklarla buluşma hissinde bizim için orada kimin olduğu çok önemli değildi, biz ve seyirci vardık.

Yani Fanta’nın altında çıkmak, Fanta’nın mümessili olmak gibi değil miydi?

Harun: Hiç öyle hissetmedik. Gruba alan açtı o turne. 17 kentte 420 bin kişiye ulaştığınız zaman, bu çok daha sağlıklı bir işbirliği gibi geldi. İstanbul’un merkezinde yapılan ve tahakkümcü bir tavırla sunulan bir hadisenin karşısında, Anadolu’ya yayılan, gruba nefes alma ve ses çıkarma imkânı tanıyan bir hadiseydi. Tabii ki sponsorluk kurumuyla ilgili şöyle bir şey var: Sponsoru ya tümden reddedeceksin ya da zaman zaman seçimler yaparak ilerleyeceksin. Tamamen sponsora karşı olmadıktan sonra, hepimiz aynı çorbanın içindeyiz diye düşünüyorum. Bir kere en azından Türkiye’de herhangi bir barda çaldığın zaman ya bir içki ya bir sigara markasının zaten sponsoru olduğu bir mekânda çalıyorsun demektir.

Taner: Biz Moğollar olarak zaman zaman bazı sponsorlarla çalışmak istedik, ama onlar bizi iste­ medi. (gülüyor) Doğal olarak sponsorsuz yapmak durumunda kaldık.

Arada Fanta olmasaydı ve siz kendiniz o kentlere, oradaki insanlara ulaşabilseydiniz…

Harun: Öyle isterdik tabii. Şunu düşünmeden edemiyorum, ne kadar uyar, bilmiyorum: Bir takım şirketler var, bunların da sponsorluk bütçeleri var. O bütçelerin nasıl harcandığı da aslında önemli. Gidip de hayatla hiç ilgisi olmayan, saçma sapan bir gruba veya sanatçıya yayılma hakkı verileceğine, daha olumlu, daha belki ilerici bir şeylerin o pastadan pay kapması da aslında az şey değil. Belki de devrimin dönüşümle de olabileceği hissinden hareketle… Ben mesela haşırt diye IMF’nin kapısına kilit vuramıyorum, ama yapılabilecek bir şey belki Dünya Bankası ve IMF’yi küresel eylemlerle dizginleyip, zaman içerisinde yok edip biraz daha kısa vadede ehlileştirmek olabilir. Bunu şirketler için de düşünebiliriz. Bu şirketler de eninde sonunda, on sene içerisinde dünyanın böyle gitmeyeceğinin, en geç 2040 yılında birilerinin bizim topumuza basacağının, bunu da büyük ihtimalle doğanın yapacağının farkında olmalılar. Bu süreç içerisinde insanlığın yok olmak veya varolmak şeklinde bir tercih yapması gerekiyor. Kolombiyalı işçilere ne talep ediyorsunuz diye sormuşlar, onlar da ölen sendikacıların anısına bir insan hakları günü düzenlenmesini ve o günün de Coca Cola tarafından sponsorluğunun yapılıp duyurulmasını istemişler. Buradan bir yerlere gidilebilir. Bu şirketler de tüm insanlık gibi ya yok olacaklar, ya adam olacaklar.

Taner: Bana sorarsan, ilk başta yok olması gereken şirketler, hakikaten hiçbir anlamı olmayan şeyler üreten bu şirketler. Bu bir içecek sonuçta. Olsa da olur, olmasa da…

Ama orada da haz faktörü var…

Harun: İlk başta yok olması gereken şirketler, silah üreticileri…

Taner: O da doğru.

Rock’n Coke’ta enerjisi düşük ve soğuk bir ortam olduğundan bahsettin. Bunda Barışarock’un katkısı var mıdır sence?

Kâzım: Ben gitmedim ama, bence öyle bir şey olmamıştır. Zaten oraya gitmiş olan insanların çok da Barışarock’la alâkalı insanlar olmayabileceği ihtimali üstünden söylüyorum bunu. Eğer oradaki soğukluk gerçekten bizim yaptığımız etkinlikten dolayı ise, acayip mutlu ve huzurlu olurum.

Harun: Ben de Barışarock’tan dolayı olduğunu sanmıyorum. Festivalin sunumuna, tasarımına dair sorunların su yüzüne çıktığını düşünüyorum. Çok daha ihtişamlı bir sahne bekliyordum ben, madem bu kadar paralar harcandı… Bir kasaba yaratılacak deniyordu mesela, 2002’deki H2000 festivali bence çok daha iyiydi.

Televizyon haberlerinde organizasyonun ne kadar başarılı olduğu vurgulandı, ama müzik konuşulmadı…

Taner: Bunun da temelinde bizim insanlarımızın Batı’ya karşı duyduğu aşağılık kompleksi yatıyor.

Mazhar Alanson sahnede “Coca Cola’ya çok teşekkür ederiz, kendimizi Avrupalı gibi hissediyoruz” dedi…

Taner: O söylem de ona açılıyor: “Biz de yapıyoruz aynı şeyi, biz de Avrupalıyız…” Barışarock’la Türkiye’de senelerdir hayali kurulan, bir türlü yapılamayan bir şey ilk defa yapıldı. Ben kendim de denedim iki defa nükleer santraller için festivaller düzenleyerek. Türkiye’de bir Woodstock havası yaşamak!.. O da bir şekilde aşağılık kompleksi, entelektüel bir aşağılık kompleksi olabilir. (gülüyor) Ama burada bir şekilde yaşandı, ruhuyla, içeriğiyle, sahnesiyle, çamuruyla… Anarşistler de geldi, siyah bayraklarını açtılar; Siya Siyabend “Yar-rock” diye bağırttı; Cem Karaca sahneden düştü, yine çıktı… Bunlar güzel, keyifli şeyler…

Cem Karaca’nın orada olmasının sebebi neydi? Söylediği her sözü geri almış bir adam…

Taner: Yok, ben ona katılmıyorum. Cem Karaca’yı çok yakından tanıyorum. Cem Karaca eskiden de pek bir şey söylemiyordu. (kahkahalar) Cem Karaca sürekli çelişki içinde yaşayan bir adam. Ama inanılmaz bir kültür birikimi vardır. Dürüsttür. Kendi çelişkilerinin peşindedir, “şöyle yaparsam bilmem ne derler mi” gibi bir iç hesabı, dışa karşı görünme hesabı hayatında aklından geçmemiştir.

MFÖ ve Cem Karaca konusunda anlaşamayacağız galiba…

Taner: MFÖ başka bir şey. MFÖ kendince bir oyun oynuyor, ben oynadıkları oyuna saygı duymuyorum. Kişileri seviyorum, o ayrı. Sen onları Coca Cola şişesinin içine tıksan bile, delikler açıp gidip hemen bir reklam kampanyasında, bir dizi filmde oynayabilirler. Buna kaptırmış adamlar. MFÖ kötü değil, ama bana sorarsan çok saçma işlerle uğra­ şıyorlar. Yine inanılmaz şarkılar yazıyorlar, ama işte onların düşüncesi şu: Bu ülkede bir şey olmaz, biz bir oyun oynayalım, paramızı kazanalım… Ama vurgunu vurayım şeklinde değil, hiç başkalarına benzemiyor onların oyunu, başka türlü bir şey.

Rock’u tanımladık, bir de kolayı tanımlayalım. Nedir Coca Cola sizce?

Kâzım: Para varsa problem de vardır, ama para, problemleri çözen de bir şeydir. Eğer çok para varsa, problemler de artıyor. Bütün dünyaya egemen olan şey, çokuluslu şirketler ve paranın kendisi. Şöyle bir bakınca herkeste bir şey buluruz şüphesiz, ama en öne çıkan unsurlar Coca Cola, McDonald’s vs… Fakat dediğim gibi, insanın aklına her şey anında gelmiyor. Mesela “Coca Cola emperyalizmin yarattığı en güzel şey” diyebilirdim, “çok güzel bir tadı var”.

Fakat emperyalizmden önce de var. Aslında bir hazım ilacı olarak, soda muadili bir içecek olarak üretiliyor ve önce eczanelerde satılıyor…

Kâzım: Valla ben sigara içiyorum, sigaranın ne kadar zararlı olduğunu biliyorum. Emperyalizmin veya şirketlerin ürettiği gıdaların sağlıklı olup olmaması aklıma gelmiyor. Fakat genel olarak ne ifade ettiğinin önemli olduğunu düşünüyorum. Ama çok da kendimizi temizleyen, çok ayrı tutabilen bir hayatı yaşadığımızı da düşünemiyorum maalesef. Coca Cola olayı çıkmadan önce Coca Cola içerdim, hâlâ içiyorum, ama daha az. Beş-altı senedir et yemeyi bıraktım, tamamen vicdanî bir karardı bu, kimseye de bunun propagandasını yapmıyorum. Kendi içimde çok ikna olduğum takdirde, Coca Cola da içmeyebilirim, birçok insan da içmez, ama Coca Cola bu yüzden batmaz. Coca Cola’nın veya başkalarının batmasından ziyade, bizim yapabileceğimiz başka şeyler, insanlara hatırlatabileceğimiz şeyler var. Bizler de yapacağımız şeylerle, çalacağımız şarkılarla Barışarock’ı devam ettirelim. Gelecek sene Coca Cola olmasa da başka bir problem muhakkak olacaktır.

Şu anda Türkiye’de sendikalar ayakta, Ankara’da daha yeni açlık grevi yaptılar, özelleştirmeye karşı bir mücadele var, ama sendikalar yalnız. Müzisyenler sendikalara arka çıksa fena mı olur?

Kâzım: Başta söylediğim, rock’n’roll’un Türkiye’de ne kadar başka bir yerlerde durduğunun bir karşılığıdır bu. Aslında daha baştan söylemek istediğim bir şey vardı. Barışarock’ın en önemli etkisi, benim hayatımda şu oldu: Mesela Taner abiyle çok görüşmezdim, bundan sonra onu, Harun’u daha çok görürüm… Olayın gerçek sahiplerinin daha fazla yan yana gelmesini sağlayabilir bu festival. Bu da hepimizin olduğu yere bir başkasını çekmeyi sağlayabilir. Hayatın içine daha fazla gitmek için birbirimize daha da yaklaşabiliriz. Bu festival sayesinde sadece rock’çular insanlarla buluşmadı, insanlar da —mesela sendikacılar da— rock’çularla buluştu. Bu durum biraz karşılıklı. Aslında her şeyin biraz üzerinde duran bir şey var: Cesaret. Entelektüeller olarak biraz daha bilgilerle, fikirlerle buluştuğumuz için, daha fazla bilgi ve fikir sahibi olduğumuz için bazı şeyler çok zor oluyor, korkuyoruz. Paramız olsa belki o kadar korkmayız ama, fikirlerimizden dolayı belki korkuyoruz, bir takım şeyler engel oluyor. Oysa çok acayip şeyler düşünmeye gerek yok, müzik yapıyoruz, —tırnak içinde— her yerde müzik yaparız, ama bir yerler var ki oralara gitmek çok da kolay değil, ama oralara gitmek zorundayız. Bunun kapısını tamamen açmayacaktır Barışarock, ama en azından aralamış olabileceğini düşünüyorum.

Rock’çular, müzisyenler sendikacılarla mücadele­lerinde buluşamaz mı, hatta destekte önceliğin sendikal mücadelede olması gerekmez mi?

Taner: Müzik mucizeler yaratamaz, ama yaşadığımız krizden bu yana, sadece sendikalar, işçiler değil, genel bir özelleştirme harekâtı var. Çiftçiler, köylüler var, kırk-elli bin köylü Konya’da, Meriç ovasında mitingler yaptı, haber değeri olmadığı için medyada çıkmadı. Türkiye değil sadece, bizim gibi bütün ülkeler bir saldırı altında. Yanımızda savaş var. Sadece özelleştirmeler ve paranın küreselleşmesi gibi şeyler değil, iklim felaketleri boyutunda da insanlık bir saldırının altında. Bu, iki senedir bütün dünyadaki insanlar tarafından daha iyi görülüyor. Coca Cola bir sembol. Böyle bir karşı çıkış olayı başka noktalara götürüyor. Sanatçıların, müzisyenlerin direnme zamanı artık. Dilenmezsek, her şeyimizi kaybedeceğiz hızla. Yaşadığımız ülke, Türkiye, her şeyini kaybetti. Çok hızlı değişimlere gebe bir dönem yaşıyoruz. Olayı daha geniş boyutlara yayabilmek gerek. Petrol-İş ve Tekgıda-İş festivale katıldılar, konuşmalar da yaptılar, bu olay oralara doğru gidecek. Rock dünyası son dört-beş senedir ne halde, malûm: Tamamen sinmiş, elinden gelenler bir şeyler yapmaya çalışsa da çok fazla sessiz… Buna bir hız kazandırmak, olayı daha geniş boyutlara yaymak gerek. Bir de diğer sanatçılarla —tiyatrocularla, sinemacılarla, res­ samlarla, yazarlarla— beraber, sanatçıların, aydın­ ların bir araya geldiği etkinlikler yapabilmek, bunun getireceği güçle insanlara bazı şeyleri anlatabilmek gerek. Buralara doğru gidebilmek için bir deneyimdi Barışarock, belli bir ölçüde de başarılı oldu.

Harun: 2005 yılında 12 Eylül’ün 25. yılını idrak edeceğiz. Çok süper bir konser yapılmalı bence bunun için, paşaların, herkesin ipliğini pazara çıkaracak bir etkinlik Ankara’da veya mümkünse Marmaris’te yapılmalı. YÖK’ün yıldönümü için de geçerli aynı şey. Darbenin ve YÖK’ün özellikle bizim kuşak ve bizden sonra gelenler için ne biçim bir yıkım olduğunu ve bunun ne kadar farkedilmediğini acı içinde gözlemliyorum. Bir genç çocuk gelip saçma sapan şeyler söylüyor, ben “sen darbe yüzünden böyle oldun, yazık” diye düşünüyorum, ama ayıp olacağı için çocuğa da böyle bir şey söyleyemiyorum.

Taner: Anlatmak gerek ama…

Harun: Öyle anlatmak mümkün değil belki ama, o konsere, o çocuğun normalde orada olacağını tahmin etmeyeceği birilerini de çıkarıp bunu böyle anlatmak lâzım. Moğollar’ın zaten çok düzgün olduğunu hepimiz biliyoruz. Abi, siz ne kadar iyi bir grupsunuz ki, herkes sizden saygıyla bahsediyor. Ama böyle bir konser için bu kitlenin dışına çıkmamız lâzım. İstanbul’da mesela öyle bir kitle var ki, onlara ulaşmak için Moğollar’dan başka birilerini bulmamız lâzım.

Taner: Biz zaten İstanbul’a ulaşamıyoruz. Anadolu’ya ve Avrupa’daki Türklere ulaşabiliyoruz. İstanbul’da son senelerde konser veremedik, bu sene verebildik. Bahsettiğimiz çevreler bizi pek benimsemiyorlardı, olsa da engelleniyorduk. Bu önemli değil, ama İstanbul’da da sen olursun, Nejat (Yavaşoğulları) olur, Karadeniz’de Kâzım olur. Herkes kendi bulunduğu konumdan katılıyor.

Bir de kendini devrimci, muhalif bir pozisyonda konumlayanlar var. Sizce daha genel anlamda muhalif olan rock gruplarının sol, sosyalist çevrelerle İlişkisi nasıl?

Harun: Muhalif kitlenin de meseleye mesleksel yaklaşmaktan öte, bir parça daha açılmaları gere­ kiyor.

Kâzım: Problemler sadece bizlerde değil, ben kaç yıldır bu çevrelerin konserlerine ısrarla gidiyorum, ama o kadar kötü şeylerle karşılaşıyorum ki…

Harun: O kadar kapalı kalmamaları lâzım.

Taner: Biz o çevrelerle sık sık bir araya geliyoruz, sert sol gruplarla aynı konserlere çıkıyoruz. Her seferinde oturup konuşuyoruz, bazen fena halde eleştiriyorlar, sabahlara kadar beraber içiyoruz, sohbetler ediyoruz. Sonuçta hakikaten içten sarılarak ayrılıyoruz. Bunu onlar da hissediyorlar, onların da buna ihtiyacı var. “Siz çok katısınız, sertsiniz” diye onları da itmemek lâzım. Aynen öbür taraftan da itmemek gerektiği gibi. Onların içinde çok büyük bir potansiyel var, en azından içgüdüsel bir adalet kavramıyla ortaya çıkıyorlar ama, o kadar kötü şeylerle karşılaşıyorlar ki, o kadar çok baskıyla, terörle karşılaşıyorlar ki, sonuçta bir şekilde katılaşmak zorunda olduklarını hissediyorlar.

Harun: Baskının, şiddetin en büyük zararı da, va­ rolan bir dönüşüm potansiyelini kör bir yobazlığa çevirme konusundaki rolü…

Taner: Moğollar’ın Grup Yorum’la enteresan bir iletişimi var. Konserlerde sık sık bir araya geliyoruz. Çok sertler bir kere. (gülüyor) Biz gülüyoruz, içiyoruz, eğleşiyoruz, hepsine sarılıyoruz, onlarsa hep hafif irkilerek bakıyorlar bize. Ama gizliden gizliye de arkadaşlık hali var. Sembolik anlamda söylüyorum tabii, onları kötülemek adına değil, yoksa onları çok seviyorum, yaptıkları şeye de saygı duyuyorum. Ama bu tip duyguları var. Çok ezildiler, çok baskıya uğradılar. Yürekteki şeyi eritip o sevgiyi yakalamak gerek.

Harun: Daha büyük amaçlar uğruna herkesin ortak bir yerde buluşması gerektiğini düşünüyorum. Ortak bir yer derken faşizan bir şeyi de kastetmiyorum. Barışarock’ta eleştirebileceğim şey şuydu: Kolombiyalı işçi temsilcisi geldiği sırada, o kadar acının, şiddetin merkezinden gelen bir adam bile soğukkanlı ve çok makûl bir sayılabilecek bir konuşma yaparken, Türkiye’den bir arkadaşımız “onu da lanetliyoruz, şunu da lanetliyoruz” diye bağırdı mikrofondan. Ben orada irkildim, çünkü “lanetlemek” kavramı o kadar dinsel imgelerle örtüşen bir şey ki benim kafamda… Daha makûl ve işe yarar şeyler söylememiz lâzım, öbür türlü bir yere gidemeyiz. Eğer lanetse söz konusu olan, o taraf da lanetlemeye karar verebilir ve bunu yapabilir. O söylemde bir problem var bence. “Kınıyoruz” doğru bir kelime, nefreti de kınayabilirsin, ama lanet?.. Kazanmanın faydalı olacağını düşündüğümüz, ama bizim dışımızda kalan kitleyi böyle şeyler itiyor.

Taner: Nefretle öfke arasındaki fark gibi…

Harun: Yaratıcı bir öfke olabilir, ama yaratıcı bir nefret ne kadar olabilir? Tabii refleksler var, her zaman başvurulan davranışlar var, ama belki kitleyi büyütmek ve muhalefeti kitleselleştirmek için birazcık daha farklı bir dil bulmak gerekiyor. Bir de tabii “reklamcıların dilini bulduk, kapağa sapan atan çocuk koyduk” gibi de olmuyor Rashit’teki gibi.

Taner: Neşet Ertaş’ın dediği çok basit bir şey, bunu gerçekten yaşamaya çalışmak lâzım.

Kâzım: işler tabii öyle yürümüyor. Aşk için cinayetler işleniyor ve herkes çok âşık oluyor Türkiye’de. Türkiye’de çok ciddi bir sevgi sorunu yaşanıyor, sevgisizlik yaşanıyor daha doğrusu. Yetmiyormuş gibi, Türkiye en çok acıların yaşandığı ülkelerden biri. Fakat çok dar bir kesimde insanlar bunun için mücadele veriyor. Türkiye’de bu şekilde mücadele verenlerin, kendini buna adayanların sayısı o kadar az ki… Çok tuhaf bir ülkede yaşıyoruz. Bu noktada dönüp sürekli kendimize bakmamız gerekiyor.

Taner: Bunları yaşayan ülke sadece biz de değiliz. Benzeri şeyler Tayvan’da da yaşanıyor, Endonezya’da da, Güney Amerika’nın bütün ülkelerinde de, hatta Avrupa’da da… Bunun suçlusu çokuluslu şirketlerdir demek de tam olarak doğru değil, çünkü onların senelerdir yarattığı ortamın neticesi bunlar.

Kâzım: Ama İngiltere’de de bir milyon tane insan yürüyebiliyor savaş çıkmasın diye… Bizde kaç kişi toplanabiliyor böyle?

Harun: Bizde de o kadar kötü değil. Daha büyük olmalı ama, Sıhhiye’deki tarihsellik de çok başkaydı. Orada bence çok önemli bir şey yaşadık. Kaderin cilvesi, Meclis’in oylaması o güne denk geldi ve o gün oradan çıkan sesleri Meclis’in duymamasına imkân yoktu. En azından alkış seslerini, ıslık seslerini duydular. İngiltere’de bir sürü insan yürüdü belki ama, hükümetleri hiç tınmadı. Bizde belki iktidarın acemiliğinden de kaynaklanan sebeplerle tezkere kabul edilmedi. Büyük bir kazanımdır bence bu. Gerçek olmayan bir muhalefetten gerçek bir muhalefete gidildiğini de hissetmedik mi orada? O kadar medya baskısına rağmen yüz bin kişi geldi Ankara’ya. İlk dakikalarda televizyonu açmıştık, CNN-Türk’te birisi mutlu mutlu tezkerenin kabul edildiğini anlatıyordu. Birkaç dakika sonra suratları asık geri döndüler, “sayın seyirciler, garip bir durum var” diye…

Kâzım: Yine de bir problem var bizde, bir türlü çoğalamıyoruz, ilerleyemiyoruz, ses çıkaramıyoruz.

Fakat şarkıların böyle bir gücü olabilir…

Kâzım: Evet, şarkıların böyle bir gücü var. Belki bir de futbolda böyle bir güç var, ama onun da Türkiye’de hiç şansı yok.

Taner: Şarkılar hem beyinde, hem kalpte bir şeyler yaratabiliyor. Bazı şeyler lafla söylenemiyor, ama o duygu insanlarda heyecan yaratabiliyor. Normal hayatın katı şartları içinde düşünülemeyen şeyler yaratılabiliyor şarkılarda.

Kâzım: Güzel şarkılar yapmamız lâzım. “Rock müzik = ruhsuz müzik” denebilir bazen bazı şarkıları dinleyince. Biraz fazla kendine dönük duran şarkılar yapıyoruz, bu şarkılar da hayatta kendine yer bulamayabiliyor. Bunun sorumlusu o müziği dinlemekten hoşlanmadığını düşündüğümüz kocaman halk yığınları değil, bizim şarkılarımız.

Söyleşi: Yücel Göktürk – Merve Erol

Express, sayı 29, Eylül-Ekim 2003