<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>eXpress . BiR+BiR . rOll</title>
	<atom:link href="http://birdirbir.org/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://birdirbir.org</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Fri, 18 May 2012 12:04:47 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3.2</generator>
		<item>
		<title>Büyüme şehitleri</title>
		<link>http://birdirbir.org/buyume-sehitleri/</link>
		<comments>http://birdirbir.org/buyume-sehitleri/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 18 May 2012 12:03:40 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Güncel]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://birdirbir.org/?p=2575</guid>
		<description><![CDATA[Hukuksuz tutuklamalardan kadın cinayetlerine, Türkiye’de çetelesi zor tutulan sorunların sayısı iyice arttı. İş cinayeti haberinin gelmediği bir gün yaşamaz olduk. Güvenliksiz, güvencesiz ve esnek çalışma şartları, elektrik santrallerinden HES’lere, madenlerden inşaatlara, hemen her alanda “büyüme şehitleri” verdiriyor. Express’in son sayısından Türkiye’nin iş kazası davalarıyla imtihanına, “çalışma suçları”na bakıyoruz. / ASLI ODMAN <a href="http://birdirbir.org/buyume-sehitleri/">devamı <span class="meta-nav">&#8594;</span></a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2>Ölenleri an, kalanlarla mücadele et!</h2>
<p>&nbsp;</p>
<p><em>Hukuksuz tutuklamalardan kadın cinayetlerine, Türkiye’de çetelesi zor tutulan sorunların sayısı iyice arttı. İş cinayeti haberinin gelmediği bir gün yaşamaz olduk. Güvenliksiz, güvencesiz ve esnek çalışma şartları, elektrik santrallerinden HES’lere, madenlerden inşaatlara, hemen her alanda “büyüme şehitleri” verdiriyor.</em></p>
<p><em>En son, Giresun &#8211; Dereli’de bir HES inşaatında dört işçi öldü, bir işçi yaralandı. Ölen işçilerden Eren Erdem, 16 yaşında ve sigortasızdı.</em></p>
<p><em>16 Mayıs’ta, Adıyaman &#8211; Gölbaşı’nda elektrik akımına kapılan işçilerden Ferit Selbisu kurtarılamadı, iki işçi kurtarılamadı. 12 Mayıs’ta Osmaniye’de otogar inşaatı çöktü, on işçi göçük altında kaldı, bereket ölen olmadı. Ama bir gün önce Maraş’ta bir inşaatta iskelenin çökmesi sonucu dokuzuncu kattan düşen iki işçi de yaşamını yitirdi.</em></p>
<p><em>29 Nisan: Zonguldak’ta madende göçük; Selahattin Baytar öldü. 26 Nisan: Ümraniye Organize Sanayi’de tüp dolum tesisinde iki işçi öldü. 21 Nisan: Tokat’ta HES inşaatında blok indirme çalışmasında bir işçi öldü. 12 Nisan: Van’da HES havuzunda elektrik çarpması sonucu bir işçinin cesedi bulundu. 11 Nisan: Erzurum’da HES inşaatında bir işçi öldü. 4 Nisan’da Erzurum &#8211; Aşkale’de beş TEDAŞ işçisi donarak öldü.</em></p>
<p><em>İş cinayetleri tesadüf değil, pek çok vaka arasından andığımız bu örnekler münferit değil. İş cinayetleri, belirli bir büyüme ve istihdam politikasının doğrudan sonucu. Bu kazaların önüne geçmek üzere hükümetin herhangi bir somut çalışması olmadığı gibi, ölümler “mesleğin doğasında var” ifadeleriyle karşılanıyor.</em></p>
<p><em>Express’in son sayısından, iş kazası davalarıyla imtihanına, “çalışma suçları”yla mücadelenin yoluna yöntemine bakıyoruz.</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="http://birdirbir.org/dergiler/express-128/express-128-2/" rel="attachment wp-att-1750"><img class="alignleft size-medium wp-image-1750" title="Express sayı 128" src="http://birdirbir.org/wp-content/uploads/express-128-140x194.jpg" alt="Express sayı 128" width="140" height="194" /></a>Bazı yerler, folklorik tınılarla bir ürün veya bir gelenek ile anılırlar. Amasya’nın elması, Urfa’nın uzun havası, İzmir’in kordonu gibi&#8230; Türkiye’nin G20’lerden G8’ler ligine yolculuğunda artık yer isimleri yepyeni bir hafıza değeri kazanmaya başladı. Çöllolar’ın tonlarca toprak altında yatan kömür madeni işçileri; Aşkale’nin su botu içinde baraj gölünde donarak, boğularak ölen enerji işçileri; Esenyurt’un çadırda askerî nizam halinde yanan göçmen inşaat işçileri; Davutpaşa’nın plastik atölyesi gözüküp fişek atölyesi çıkan binanın altında kalan işçileri; Kozan’ın kapağı patlatıveren baraj suları altında kalan enerji işçileri; Karadon’un göçük altında kalan maden işçileri ve illa ki Tuzla&#8230; Yer isimleri faciaların yanına çıkmayacak gibi kazınıyor.</p>
<p>Halbuki isim vereceksek böyle vermemek lâzım. İsim vermek, malûm, siyaset demek. Esasında Çöllolar Çalık Holding, Aşkale TEDAŞ, Esenyurt ECE Türkiye / Kayı / İş Bankası GYO / Finansbank GYO Ortaklığı, Kozan EnerjiSA, Tuzla Ada Tersanesi demek lâzım. İş kazalarını, hem hukuken hem de “doğal olarak” işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemlerini alma sorumluluğu taşıyan, bu işten kâr eden, bu işin organizasyonunu tek taraflı belirleyen, bunu yaparken çalışanların katılımını azıcık bile kaale alması gerekmediğinden emin olan işyeri “padişahları”yla, işveren imajlarıyla ve markalarıyla örtüştürmek, onlarla anmak lâzım.</p>
<p>Nisan ayında Türkiye’nin 2011 için büyüme rakamı açıklandı. Yüzde 8.5 ile Çin ve Arjantin’den sonra dünyada üçüncüyüz! Bir eril şehvet, bir dehşet ego, bir şiddetli sevinç, ne desek yetmez! “Yumuşak inişle” üçüncü sıraya yerleşmişiz, “üç çocuk” yapmaya devam edebilirmişiz. Şimdi Çin’in “özel iktisadî bölge” denen SPZ’lerinin yalnızca birinden geçen sene gelen bir haberin yanına koyalım bu güzide birinciliği. Dünyadaki tüm Apple ürünlerinin baş üreticisi olan Foxconn adlı firmanın Shenzhen eyaletindeki Foxconn-City adlı 450 bin işçinin seri üretim bandında çalıştığı fabrika şehrinde, 19-24 yaş arası 14 göçmen işçi 2011 senesinde kendilerini yatakhane çatısından aşağı atarak intihar ettiler. Arjantin mi dediniz, allahtan oranın sosyal hareketlerinin gürültüsüne kulaklarımız daha aşina da, “büyüme performansı ile herkesi kendine hayran eden sağlam, adam gibi ülke” lakırdıları fazla döndürülemiyor.</p>
<p>Gelelim elması, uzun havası ve iş kazaları ile meşhur ülkemize. İstanbul İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin Yangın Kulesi’nden (yanginkulesi.com) bildirdiğine göre, ocak ayında en az 62, şubatta en az 42, martta da en az 59 işçi canını çalıştığı yerde bıraktı. “En az” diyoruz, çünkü Meclis’in yazılı, görsel, dijital basını tarayarak, işçilerin hayat, çalışma ve ölüm hikâyelerini gazetelerin üçüncü sayfalarından kurtarabildiği “rakamlı” örnekler bunlar. Bir bu kadarı kayda geçmiyor, iş kazası olarak deklare edilmiyor olabilir. Biz buzdağının görünen yüzünü, ölümlü iş kazasını tuttuğumuz yerden gösterebiliyoruz. Halbuki bugün Türkiye’de savaşırkenkinden daha fazla insan, çalışırken ölüyor. Çalışma hayatı, bu çalışma hayatı, bu şekilde çalışmak her gün onlarca insanı sakat bırakıyor, dayanma gücünün sınırlarına itiyor, asbest, tozlar, kimyasallar gibi kanserojen maddelere maruz bırakıyor, psikolojik bütünlüğünde onarılmaz yaralar açıyor, onurunu zedeliyor. Fakat meslekî hastalıklar ve psikososyal zararlar çalışanların tüm çalışma geçmişlerinin uzun vadeli kaydını kuydunu gerektirdiği ve bu da yapılamadığı için Türkiye’nin bu konudaki rakamları düşük çıkıyor. Tüm Türkiye’de bir hastalığın çalışmaya bağlı olup olmadığını resmen tescil etme yetki ve altyapısına sahip sadece üç adet Meslek Hastalıkları Hastanesi var. Madencilik bölgelerindeki hastane kayıtları garip şartlar altında kayboluyor. Zaten iş ve kent değiştirme açısından ziyadesiyle hareketli olan Türkiye’de bir çalışanın farklı kentler ve işyerleri arasındaki sağlık biyografisini tutacak bir altyapı da yok. Bu konudaki siyasetsizlik siyasetinin en güzel örneklerinden biri de asbest. Dünyada güçlü halk hareketleri ile adım adım 55 ül- kede yasaklanmış, liflerinin kanserojen özelliği çoktandır kanıtlanmış asbest, daha iki yıl önce, 2010’da, o da AB’ye uyum yasaları çerçevesinde yasaklandı. Hâlâ pek çok belediye sınırları içinde, asbest çimentolu borulardan akan suyu içiyoruz.</p>
<p><strong>“Kaza” değil, çalışma suçları!</strong></p>
<p>Meslekî kanserler konusunda uzman bir sosyolog ve asbest karşıtı aktivist olan Annie Thébaud-Mony’nin mart ayında Ayrıntı Yayınları’ndan Türkçesi yayınlanan “Çalışmak Sağlığa Zararlıdır” kitabında ustaca ve hikâyeleriyle anlattığı gibi, artık “çalışma suçları”ndan bahsetmek gerekiyor. İş kazası ve meslek hastalıkları kurbanları, seçilmiş, desteklenmiş ve iktisadî-siyasî olarak dayatılmış, tekil “patronların” niyetlerinden bağımsız belli bir iş organizasyonun kurbanıdır. Şu basit gerçeği hatırlamakta her zaman fayda var: Bugünkü teknik ve sosyal organizasyon seviyesinde kimse ölmeden ve sağlığını kaybetmeden üretebilir, çalışabilir ve tüketebiliriz. Her gün işyerlerinde işverenlerce “çalışma suçları” işleniyor ve çoğu zaman bunlar cezasız kalıyor. Türkiye, bir 2011 İtalya Thyssen Krupp veya bir İtalya Torino Eternit davaları gibi doğrudan hissedar genel müdürlerin ceza aldığı iş kazası davaları göremedi.</p>
<p>Ama görecek! “Çalışma suçları” adım adım sadece kan parası, bireysel tazminat, maliyet alanı olmaktan çıkıp “kamu barışını ve sağlığını tehdit” olarak alınacak. Bunu da devlet yapmayacak. Büyük ihtimalle sendikalar da bunun motoru olmayacak. Kurbanların ailelerinin motoru olduğu ağlar, meşakkatli Ceza Davaları’nda müdahilliği bırakmayacaklar. “Can” da, “onur” da en birleştirici unsurlardan olmaya devam ediyor. İstanbul İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi, bu sene ilk defa, yakınlarını kaybeden işçi ailelerini bir araya getirerek 28 Nisan Dünya Çalışma Kurbanları Yas Günü’nü Türkiye’de tanıtmak ve hatırlatmak istiyor. Bu Yas Günü’nün en çok kullanılan sloganı ile bitirelim: “Ölenleri an, kalanlarla mücadele et!”</p>
<p><strong>Aslı Odman</strong></p>
<p><em>Express, sayı 128, Nisan-Mayıs 2012</em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://birdirbir.org/buyume-sehitleri/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Yasaklara karşı &#8220;Herne Pêş&#8221;, Grup Yorum:</title>
		<link>http://birdirbir.org/yasaklara-karsi-herne-pes-grup-yorum/</link>
		<comments>http://birdirbir.org/yasaklara-karsi-herne-pes-grup-yorum/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 18 May 2012 08:10:04 +0000</pubDate>
		<dc:creator>merve</dc:creator>
				<category><![CDATA[Video]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://birdirbir.org/?p=2572</guid>
		<description><![CDATA[]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><iframe width="267" height="200" src="http://www.youtube.com/embed/xr4UWla8yXk?fs=1&#038;feature=oembed" frameborder="0" allowfullscreen></iframe></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://birdirbir.org/yasaklara-karsi-herne-pes-grup-yorum/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Şişko, lezzo, feministo</title>
		<link>http://birdirbir.org/sisko-lezzo-feministo/</link>
		<comments>http://birdirbir.org/sisko-lezzo-feministo/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 16 May 2012 16:47:23 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Güncel]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://birdirbir.org/?p=2529</guid>
		<description><![CDATA[The Gossip’in yeni albümü “A Joyful Noise” yayınlandı. Grubun disko-punk’ı aynı gücüyle ilerlerken, kopuş albümleri “Standing In The Way Of Control”ün ardından, 2007 yılında Roll’da yayınladığımız derlemeye kulak veriyoruz. Solist Beth Ditto, muhafazakâr sanat ve punk, Amerika’da eşcinsel evlilik hakkı, sağlık fetişizmi ve beden faşizmi üzerine konuşuyor… <a href="http://birdirbir.org/sisko-lezzo-feministo/">devamı <span class="meta-nav">&#8594;</span></a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p><em><a href="http://birdirbir.org/sisko-lezzo-feministo/gossip2/" rel="attachment wp-att-2530"><img class="alignleft size-full wp-image-2530" title="gossip2" src="http://birdirbir.org/wp-content/uploads/gossip2.jpeg" alt="" width="532" height="490" /></a></em><em></em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em>The Gossip’in yeni albümü “A Joyful Noise” yayınlandı. Grubun disko-punk’ı aynı </em><em>gücüyle ilerlerken, kopuş albümleri “Standing In The Way Of Control”ün ardından, 2007 yılında Roll’da yayınladığımız derlemeye kulak veriyoruz. Solist Beth Ditto, muhafazakâr sanat ve punk, Amerika’da eşcinsel evlilik hakkı, sağlık fetişizmi ve beden faşizmi üzerine konuşuyor…</em></p>
<p><strong>1999&#8242;dan beri ortalıktasınız, ama medyanın sizden haberi yoktu. Bunun sebebi ne sizce?</strong></p>
<p><strong>Beth Ditto:</strong> Belki de kafanızı kuma gömdüğünüz için haberiniz yoktu.</p>
<p><strong>Böyle güçlü, yürekten gelen şarkı söyleme tarzınızı neye borçlusunuz?</strong></p>
<p>Güneyli olmama, Baptist ve Pentecostal kiliselerinde yetişmiş olmama borçluyum. İnsanların Gossip&#8217;e bayılmasının sebebi de bu galiba: Bir ahırda doğmuş gibiyiz. Hiçbir zaman küçük harfli bir sesim olmadı. Kilise korosundayken sesimi kısmaya çalışırdım. Mama Cass Elliot&#8217;a ve Gladys Knight&#8217;a hayrandım. Onların da gür sesleri vardı, ama benimkinden farklıydı. Ben konuşurken bile yüksek perdeden konuşurum. Sesim vücudumdan böyle çıkıyor, elimde değil. Grunge başladığında Tori Amos gibi şarkı söylemek istiyordum, ama daha sonra Sonic Youth&#8217;u, Bikini Kill&#8217;i ve Hole&#8217;u dinleyince sesimin güzel olması gerekmediğine kani oldum.</p>
<p><strong>Gossip&#8217;i hiç dinlememiş olanlara müziğinizi nasıl tarif edersiniz?</strong></p>
<p>Bitmemiş, tamamlanmamış bir müzik olduğunu söyleyebilirim. Çünkü hâlâ kendimi bulmaya çalışıyorum. Biz ekip olarak soul&#8217;la büyüdük. Sonra soul&#8217;u punk estetiğiyle buluşturduk. Esin kaynağımız garage-gospel füzyonu yapan The Make-Up&#8217;tı.</p>
<p><strong>Kendinizi punk olarak mı tanımlıyorsunuz?</strong></p>
<p>Evet, kendimi punk addediyorum. Kimilerine göre punk otuz yıl öncesinin hadisesiydi ve artık o rüyadan uyanmak gerekiyor.</p>
<p><strong>Haklılar mı, yanılıyorlar mı?</strong></p>
<p>Punk&#8217;ın yaratıcıları hadiseyi bizim gördüğümüz gibi görmüyordu. Ama punk sürekli olarak yeniden yaratılmıştır. Punk&#8217;ın bir daha tekrarlanamayacağını söylemek bencilliktir. Toplumsal hareketler ölürler ve sonra yeniden dirilirler, bu hep böyle olmuştur. Eğer kıçınızın kılı ağarmışsa ve eğer kıçının kılı ağarmış arkadaşlarınızla takılıyorsanız, eski günleri yad edip duruyorsanız ve eğer NME&#8217;yi açtığınızda sadece Arctic Monkeys gibi grupları görüyorsanız, o zaman punk diye bir şeyin olmadığını düşüneceksinizdir tabii ki.</p>
<p><strong><a href="http://birdirbir.org/sisko-lezzo-feministo/gossip3/" rel="attachment wp-att-2531"><img class="alignright size-full wp-image-2531" title="gossip3" src="http://birdirbir.org/wp-content/uploads/gossip3.jpg" alt="" width="300" height="400" /></a>Müziğiniz, şarkılarınız kişiliğinizi, kimliğinizi ne ölçüde yansıtıyor?</strong></p>
<p>Müziğim ve ben bir bütünüz. Ben feministim, şişkoyum ve lezzoyum.</p>
<p><strong>Ayrıca cool&#8217;sunuz. NME dergisi sizi &#8220;en cool rock yıldızı&#8221; seçti. Kendinizi hakikaten cool buluyor musunuz?</strong></p>
<p>Hayır! Ama cool olmanın tarifi de bu değil mi zaten: Eğer kendinizi cool bulmuyorsanız, cool&#8217;sunuz demektir. Hayatım boyunca benim amacım şu oldu: Yapmacık bir gerzek olamamak. Bana göre cool insan, rahat ve kıyak insandır. Kendimi punk addetmekle birlikte, punk ortamında da yapmacık ve elitist tavırların mevcut olduğunu biliyorum.</p>
<p><strong>Rock, birçok başka alan gibi erkeklerin egemenliğinde. İlk kez bir kadının &#8220;en cool rock yıldızı&#8221; seçilmesine ne diyorsunuz? Bu unvanı sizden önce hak etmiş kadınlar var mıydı?</strong></p>
<p>Elbette. Janis Joplin, Yoko Ono, Patti Smith, Aretha Franklin&#8230;</p>
<p><strong>Niye onlara böyle bir ödül verilmedi acaba?</strong></p>
<p>Seksistlikten. Seksistlik beynimize öyle işlemiş durumda ki, neyin seksist olduğunu söylemekte bile zorlanıyoruz. Ama hep varolduğunu biliyoruz.</p>
<p><strong>Doğup büyüdüğünüz Arkansas, cinsiyetçiliğin çok baskın olduğu bir eyalet. &#8220;İncil kuşağı&#8221; diye adlandırılan bölgede yetişmeniz feminist olmanızda nasıl bir rol oynadı?</strong></p>
<p>Searce, Arkansas&#8217;ın küçük bir kasabası, küçük kasaba zihniyetinin insanların iliklerine işlediği bir yer. Dahası, tam bir &#8220;redneck&#8221; cenneti. Orada feminist olmak, eşcinsel olmaktan daha zordu. İnsanlar eşcinselliği kabullenebiliyordu, ama zayıfların güçlenmesine tahammül edemiyorlardı. Mesela, okullarda Martin Luther King&#8217;i anma günü yoktu, ben de o gün okulu kırardım, bu zihniyeti protesto etmek için&#8230; Babamla ava çıkmak zorundaydım, bir vejetaryen için çekilir hadise değil.</p>
<p><strong>Çocukluğunuzda sincap avlayıp yediğinize dair bir rivayet var&#8230;</strong></p>
<p>Onu yapan kuzenim. Hayatımda ilk esrarı kuzenimle birlikte içmiştim. 13-14 yaşındaydık. Kuzenim kafayı bulduktan sonra tüfeğini alıp dışarı çıktı, bir sincap vurup getirdi. Sonra hayvanın derisini yüzdü ve kızartıp yedi. Yeminle söylüyorum, gerçek hikâyedir.</p>
<p><strong>Feminizmi keşfedişiniz nasıl oldu? </strong></p>
<p>Feminist kelimesini 11 yaşımdayken duydum. Ve &#8220;ben işte oyum&#8221; diye düşündüm. Benim feministliğim de, eşcinselliğim de gözeneklerimden çıktı geldi. Şükran günlerinde kadınlar mutfakta harıl harıl yemek yaparken erkeklerin maç seyretmesine illet olurdum. Birincisi, yemek yapmaktan nefret ederim. İkincisi, futboldan nefret ederim. İki ateş arasında kalmıştım. Dahası var tabii. Örneğin, televizyon reklamlarında mutluluk gülücükleri saçarak yer silen kadınları gördüğümde, &#8220;ben yer silmek istemiyorum, yer silerken hiç eğlenmiyorum, bu kadın niye yer silmekten mutlu oluyor&#8221; diyordum. Kız olduğum için oyuncaklarım pembeydi ve pembeden nefret ediyordum. Ben güzel elbiselerden hoşlanan bir çocuktum, ama güzel bir elbiseyle toz toprak içinde oynamaktan hoşlanan bir çocuktum. Şimdiyse gayet dişiyim ve pembeyi çok seviyorum.</p>
<p><strong>Anneniz, babanız nasıl insanlardı, nasıl bir aile ortamınız vardı?</strong></p>
<p>Annem didinip duran, evi çekip çevirmek için saçını süpürge eden bir kadındı. Etrafındaki erkeklerse asla kıçlarını kaldırmazdı. Annem salakça bir çaba içindeydi, en büyük meselesi sofra hazırlamaktı. Bu durumlar, erkeklerin her istediklerini yapıp asla sorumluluk almamaları sigortalarımı attırdı. Bütün erkeklerin asalak gerzekler olduğunu söylemiyorum, erkek düşmanı değilim. Nasıl olabilirim ki, grubumuzda bir erkek var, Nathan <em>(Howdeschell, Gossip&#8217;in gitaristi) </em>heteroseksüel bir erkek.</p>
<p><strong>Babanızla aranız nasıldı?</strong></p>
<p>On yaşımdayken babamla konuşmamaya başladım. Çünkü ona hizmet etmemi istiyordu hep. Arkansas&#8217;ta on yaşında olmak, başka yerlerde 16 yaşında olmak gibidir. Hızlı büyürsün. Kızlar her yerde hızlı büyür aslında.</p>
<p><strong>Annenizle aranız nasıldı? </strong></p>
<p>Annem hep çok meşguldü; o kadar meşguldü ki, bana ayıracak zamanı hiç yoktu. Hemşireydi, başkalarına bakmak zorunda olduğu için benim bakımımı akrabalara, komşulara havale etmişti. Babamla ayrıldılar ve birkaç tane üvey babam oldu. Yedi kardeşin ortancasıydım, biraz büyüdüğümde benden küçüklere bakmak zorundaydım. Annem benimle ilgilendiği zamanlarda genellikle azarlıyordu. Kardeşlerim sıskaydı, bense tıknazdım, birçok adaletsizliğe maruz kalıyordum, onlar şık bikiniler giyerdi, bana gelince annem mayomun üzerine tişört giymemi isterdi. Küçük bir çocukken bile buna isyan ederdim.</p>
<p><strong><a href="http://birdirbir.org/sisko-lezzo-feministo/gossip4/" rel="attachment wp-att-2545"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-2545" title="gossip4" src="http://birdirbir.org/wp-content/uploads/gossip4-320x160.jpg" alt="" width="320" height="160" /></a>Şimdi sahneye şık mayolarla çıkmanızın sebebi bu mu? </strong></p>
<p>Kesinlikle!</p>
<p><strong>Lezbiyen olduğunuzu ne zaman farkettiniz? </strong></p>
<p>Ortaokuldayken kız arkadaşlarıma tutulmaya başladım. Oğlanlarla çıktıkları için onlara acayip öfkelenirdim. Bu duygudan kurtulmaya çok çalıştım, geceleri tanrıya yakardım, ama olmadı. Sonra, inceldiği yerden kopsun dedim ve 15 yaşımdayken anneme açıldım. Çünkü yapmam gerekenin cinselliğimi yaşamak olduğunu biliyordum.</p>
<p><strong>Cinsel kimliğiniz ve feminist dü­şünceleriniz oluşurken ilham kaynaklarınız nelerdi? </strong></p>
<p>Riot Grrrl&#8217;ü ve üçüncü dalga feminizmi keşfetmek benim için müthiş dönüştürücü oldu. Kathleen Hanna <em>(Bikini Kill ve Le Tigre&#8217;in solisti) </em>gibi insanlar, feminizmi benim gibi Arkansas&#8217;ta doğup büyüyenler için ulaşılabilir kıldılar. Okuyup anlayabileceğimiz yazılar, kitaplar yazdılar. Ortaokulu bitirip anne olan —ki benim büyüdüğüm yerde bu çok yaygındır— kadınlara hitap edebilmeyi becerdiler. Riot Grrrl&#8217;leri dinlediğimde, &#8220;işte hayatım boyunca ihtiyacım olan şey bu&#8221; dedim. Huggy Bear bence o grupların en iyisiydi. İster kabul etsinler, ister etmesinler, Erase Errata&#8217;dan The Organ&#8217;a ve Sleater-Kinney&#8217;ye, bütün bu gruplar Riot Grrrl hareketine çok şey borçlular. Riot Grrrl, son yirmi yılın en büyük sosyo-politik hareketidir. Şunu göğsümü gere gere söylemek isterim: Biz de bu hareketin bir parçasıyız. Le Tigre bizim için bir remiks yaptı, Kathleen Hanna idollerimizden biridir. Sıkı hatundur, kuru gürültüye pabuç bırakmaz. Herkes on­dan tırsar ve ona saygı duyar.</p>
<p><strong>&#8220;Standing In The Way Of Control&#8217;deki şarkı sözleri, kişisel tecrübelerinizi ne ölçüde yansıtıyor?</strong></p>
<p>Bu albüm, son iki yılın muhasebesi. Kadim dostum Kathy&#8217;nin <em>(Mendonca, davulcu) </em>gruptan ayrılması çok acı, onun yerini Hannah&#8217;nın (Biilie) alması ise çok mutluluk vericiydi. Yani acı-tatlı bir dönem oldu ve bu da albüme yansıdı. &#8220;Standing&#8221;deki şarkılar, dostlukları, ayakta kalmanın ve yaptığın şeyi sürdürmenin önemini anlatıyor. Bu açıdan kişisel bir albüm. Ne var ki, şarkı sözleri Leonard Cohen veya Patti Smith kalibresinde değil, ama yine de mesajı iletiyor. Benim için de asıl mühim olan bu zaten.</p>
<p><strong>Acı-tatlı dediniz ama, albümde acı ağır basıyor gibi.</strong></p>
<p>Akıl hastanesi mevzuları var tabii. Bir hakikat olarak var, geçen yıl hastanede yattım bir süre. Öyle depresiftim ki, kafamı kaldıramıyordum. Hastaneden çıktıktan bir yıl sonra &#8220;Standing&#8217;i kaydettim.</p>
<p><strong>Şimdi tamamen iyileştiniz mi? </strong></p>
<p>Kendimi çok daha iyi hissediyorum, kendime iyi bakıyorum. Ve sürekli olarak beynime meydan okuyorum. Bizim ailede depresyon vakası çoktur. Büyük abim hastaneden yeni çıktı, annem çok zor dönemlerden geçti. Bana &#8220;o noktaya gelmek istemiyorum&#8221; dedirten o kadar çok örneğe tanık oldum ki. Arkansas&#8217;ı terketmemin sebeplerinden biri de buydu.</p>
<p><strong><a href="http://birdirbir.org/sisko-lezzo-feministo/gossip6/" rel="attachment wp-att-2546"><img class="alignright size-full wp-image-2546" title="gossip6" src="http://birdirbir.org/wp-content/uploads/gossip6.jpg" alt="" width="500" height="666" /></a>Arkansas&#8217;tan Washington-OIympia&#8217;ya göç ederken Gossip&#8217;i kurmak gibi bir niyetiniz var mıydı? </strong></p>
<p>Olympia&#8217;ya giderken aklımda müzik yapmak, grup kurmak filan yoktu. Kathy üniversite okumak için Olympia&#8217;ya gitti, Nathan da onun peşine takıldı. En iyi arkadaşlarım Searce&#8217;dan gidince benim orada kalmam iyice mânâsızlaştı. Tası tarağı toplayıp soluğu Searce&#8217;da aldım, üçümüz aynı evde oturmaya başladık.</p>
<p><strong>Bu üçlünün Gossip&#8217;e dönüşmesi nasıl oldu? </strong></p>
<p>Tamamen tesadüfen oldu. Bizim binanın bodrumunda prova yapan grup dağılmıştı, Nathan gitarı, Kathy de davulu kurcalamaya başladı. Bir süre sonra, &#8220;boktan bir şarkı yazdık, gel de söyle şunu&#8221; dediler. Üç boktan şarkı sonra, günlerden bir gün Nathan &#8220;bir konser ayarladım&#8221; diye çıkageldi. Üç ay boyunca her hafta sonu sahneye çıkıp çaldık, sonra bir gün Carrie Brownstein &#8220;bizimle turneye gelin&#8221; dedi, bir süre sonra da K Records&#8217;ın sahibi Calvin Johnson albüm yapmamızı teklif etti. İlk EP&#8217;miz &#8220;The Gossip&#8221; 1999&#8242;da basıldı. Gossip hadisesi böyle başladı.</p>
<p><strong>Sonra Olympia ve Portland&#8217;da en sözü geçen plak şirketi Kill Rock Stars&#8217;la çalışmaya başladınız. 2003&#8242;teki &#8220;Movement&#8221; punk, gospel ve blues&#8217;u harmanlıyordu. Gossip için bir dönüm noktası mıydı o albüm?</strong></p>
<p>&#8220;Movement&#8221;, ağırlıklı olarak aşk, ilişkiler ve kalp kırıklıkları üzerineydi. Ama sadece romantik meselelere odaklanmış değildi. 0 günlerde savaş başlıyordu, havada Bush yönetiminin yarattığı korku vardı. O atmosfer kaçınılmaz olarak &#8220;Movement&#8217;a yansımıştı. Bir de, ilk kez gerçek bir stüdyoda kayıt yapmıştık. Halbuki &#8220;Arkansas Heat&#8221; EP&#8217;si (2002) stüdyo demeye bin şahit isteyen bir ortamda kotarılmıştı. Gerçek bir stüdyo, bana bir eşik atladığımız duygusunu vermişti.</p>
<p><strong>&#8220;Standing In The Way Of Control&#8221;, ortalıktaki bunca beyaz erkek indie rock&#8217;unun ironikliğinin yanında çok kafa açıcı bir albüm&#8230;</strong></p>
<p>Heteroseksüel beyaz oğlanlardan oluşmayan kaç tane indie rock grubu var ki? Onların bu ülkeden ne gibi bir şikâyetleri olabilir ki? Hiç. Gerçek bu. Bu ülkeyi onlar yönetiyor, çoğunluk onlar. Onları öfkelendirecek, kaygılandıracak hiçbir şey yok ki! Tuzları kuru, keyifleri gıcır. Aşk şarkısı yazsınlar, çenelerini kapasınlar. Kız arkadaşın mı terketti? Elini sallasan ellisi. Biraz köşeli ve kuru bir yorum olduğunun farkındayım, ama indie rock denince insanlar böyle düşünüyor. Gossip&#8217;i punk yapan da bu öfke. Bizim kökümüz orada.</p>
<p><strong>MySpace&#8217;de &#8220;Amerikan grubu değiliz&#8221; demenizin sebebi ne? </strong></p>
<p>O lafı Nathan yazdı ve yarım saat içinde dört gazeteci aradı, &#8220;ne demek istiyorsunuz&#8221; diye. Bu da MySpace&#8217;in gücünü gösteriyor. Biz Amerikalı bir grubuz, ama Amerika&#8217;da bazı şeyler mümkün değildir. Mesela, okyanusun öteki yakasında Antony and The Johnsons&#8217;a Mercury ödülü verdiler, Antony&#8217;ye Amerika&#8217;da asla Grammy vermezler. Bu anlamda, Amerikalı bir grup değiliz.</p>
<p><strong><a href="http://birdirbir.org/sisko-lezzo-feministo/gossip5-2/" rel="attachment wp-att-2547"><img class="alignright size-full wp-image-2547" title="gossip5" src="http://birdirbir.org/wp-content/uploads/gossip51.jpg" alt="" width="451" height="567" /></a>Web sitenizde suça meraklı olduğunuz yazıyor. Mesela hangi suçlara meraklısınız? </strong></p>
<p>Aşırmaya meraklıyım, dükkân hırsızlığına. Hedefinizin kim olduğu çok önemli tabii. Küçük bir butikten veya mahalle bakkalından asla bir şey çalmamak lâzım. Ama bir McDonald&#8217;s kasası için aynı şey söylenebilir mi? Soyacaksın tabii, kimin umurunda? Büyük şirketler kimin sikinde? Wal-Mart&#8217;ı soysanız kim umursar? Kapacaksın tabii o Playstation&#8217;ı! Ben dükkân hırsızlığında pek mahir değilim, sadece çok küçük şeyler çalabiliyorum. Özgüven eksikliğim var.</p>
<p><strong>Albüme adını veren &#8220;Standing In The Way Of Control&#8221;, Cumhuriyetçilerin eşcinsel evliliğine karşı çıkmalarını topa tutuyor. Hillary Clinton&#8217;ın başkan olmasını tercih eder misiniz? </strong></p>
<p>Onun ABD başkanı olmasını isterim. Ama bu ülkenin kadın bir başkana hazır olduğunu sanmıyorum. Hillary&#8217;nin aday olması bizi tekrar Cumhuriyetçi iktidara mahkûm eder. Onun için, başkan yardımcılığına aday olsun daha iyi. Bir sonraki seçimde başkan yaparız onu.</p>
<p><strong>Hillary Clinton&#8217;ın cinsel kimliği hakkındaki muhtelif rivayetlere ne diyorsunuz? </strong></p>
<p>Berbat bir klişe var: Eğer bir kadın güçlüyse, kudretliyse &#8220;düz&#8221; bir kadın değildir. Taşaklı davrandıkları için eşcinsel oldukları sanılır, halbuki tırnaklıdırlar sadece. Tabii bu, bir başka klişeyle iç içe: Bir kadın lezbiyense, serttir.</p>
<p><strong>Ayrımcılığa karşı bodoslama tavrınız sayesinde eşcinsel camiasında çok revaçtasınız. Aynı zamanda &#8220;şişko&#8221;ların maruz kaldığı muameleye de bayrak açmış bulunuyorsunuz.</strong></p>
<p>Şişko kelimesini seviyorum. Sizin de kullanmanıza sevindim. Bu herkesin kolay kolay kullanabildiği bir kelime değil.</p>
<p><strong>O kelimeyi kullanmak hakikaten kolay değil, ayrıca bunu mesele eden, bunun altını çizen bir sanatçı daha önce pek görülmemişti. Büyük çoğunluğun çok yadırgadığı bir azınlığın —şişmanlara azınlık diyebilirsek eğer— sözcülüğünü yapmak cesaret istiyor&#8230;</strong></p>
<p>Komik olan da bu: Şişkolara azınlık muamelesi yapılıyor, halbuki çoğunluk olan biziz. Böyle olduğu hal de horlanıp durmamıza ses çıkarmayışımızı anlayabilmiş değilim. Şişkolara &#8220;kilolu&#8221; denmesine de ayrıca feci ifrit oluyorum. 0 kelimeden nefret ediyorum, çünkü bir standart saptıyor. Ben yemek yemeyi seviyorum ve değişmek, zayıflamak istemiyorum. Çocukluğumun önemli bir kısmını değişmeye çabalayarak geçirdim ve bundan gına geldi. Britney Spears gibi olmak istemiyorum. İstemiyorum, çünkü Britney bana çok gudubet geliyor. Halimden memnunum. Çirkin değil, seksî olduğumu düşünüyorum. Ama zayıflığın fetiş haline getirilmesine karşı olduğum gibi, şişkoluğun da fetiş haline getirilmesine karşıyım. Bedenler, bırakın da beden olsun. Hiçbir faşizmin onlara hükmetmesine müsaade etmeyelim. Hiçbir klişeye teslim olmayalım. Gossip&#8217;i dinlemeye gelenler, davulu bir kadının çalmasına veya bu kadar şişko bir kadının seksüel olmasına şaşırıyor.</p>
<p><strong>Kendinizi hep böyle mi hissetmiştiniz? </strong></p>
<p><em>(gülüyor) </em>Hayır, hep böyle hissetmedim. Özsaygı, allahın her günü mücadele gerektiren bir şey. Herkes için öyle değil mi? Kimse size &#8220;harikasın&#8221; demeyeceği için, iyisi mi, bunu siz kendinize söyleyin. Siz kendinizi sevmezseniz, kimse sizi sevmeyecektir.</p>
<p><em>Derleyen: Yücel Göktürk</em></p>
<p><em>Roll, sayı 118, Mayıs 2007</em><em></em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://birdirbir.org/sisko-lezzo-feministo/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Araplara ılımlı, Kürtlere radikal İslâm</title>
		<link>http://birdirbir.org/bolgede-hava-durumu-3/</link>
		<comments>http://birdirbir.org/bolgede-hava-durumu-3/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 15 May 2012 11:52:44 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Bölgede Hava Durumu]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://birdirbir.org/?p=2515</guid>
		<description><![CDATA[KCK tutuklamaları hâlâ hız kesmemişken, gazeteciler için hazırlanan iddianamenin "örgütsel gazetecilik" gibi kavramlar icat etmesi, Kürt hareketine yönelik baskıların ne kadar ölçüsüz olabileceğini gösteriyor. Geçtiğimiz günlerde toplanan Halkların Demokratik Kongresi genel kurulu Türkiye genelinde bir çözüm arayışına girmişken, iktidarın başkanlık sistemi önerisine karşılık "demokratik özerklik" teklifi de masada duruyor. Öte yandan, Hizbullah'ın "sivil ve ılımlı" yeni sürümü, sol / sosyalist Kürt hareketinin nüfuzunu kırmaya yönelik bir hamle olarak ısıtılmaya başlandı. "Bölge"ye gidiyoruz... <a href="http://birdirbir.org/bolgede-hava-durumu-3/">devamı <span class="meta-nav">&#8594;</span></a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2></h2>
<p>&nbsp;</p>
<p>On gün arayla, önce Abdullah Öcalan’ın avukatları (18 Nisan), ardından da (27 Nisan) Kürt gazeteciler hakkında açılan davaların iddianameleri kabul edildi. Avukatlarla ilgili KCK davasından 50, gazetecilerle ilgili KCK davasından da 44 kişi yargılanıyor. Kürt hareketi karşıtı olmayan tüm gazetecilik faaliyetlerini suç sayan iddianame gelecekte ibretlik olarak hatırlanacaktır. Öte yandan, Nisan 2009’dan bu yana sürdürülen KCK operasyonlarının yasal Kürt hareketini azımsanmayacak derecede etkilediğini bölgedeki pek çok gözlemci ve siyasetçi teslim ediyor. Hatırlanacağı gibi, KCK operasyonlarına dayanak olarak “paralel devlet” tezi öne sürülmüş ve Kürt hareketinin yerel örgütlenmesini sağlayan aktörlerle beraber, aralarında milletvekili ve insan hakları savunucularının da bulunduğu 6 bini aşkın kişi gözaltına alınmış veya tutuklanmıştı. KCK operasyonları sürerken, tutukluluk süresini belirleyen Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 102. maddesinin 31 Aralık 2010’da yürürlüğe girmesinden birkaç gün sonra (3 Ocak 2011), Hizbullah örgütünün askerî kanat sorumlusu Hacı İnan’la birlikte sekiz sanık tahliye edilmişti.</p>
<p><strong>PKK’ye karşı milliyetçi-İslâmcılar</strong></p>
<p>Her ne kadar sanıklar hakkında yurtdışına çıkış yasağı konduysa da, Hizbullahçılar kısa sürede izlerini kaybettirip faaliyetlerini hızlandırmaya başladılar. Sanıkların tahliyesinden hemen sonra (11 Ocak), Abdullah Öcalan avukatlarıyla yaptığı görüşmede hadiseyi şöyle değerlendirmişti: “<em>Hizbullahçıların bırakılması tesadüf değildir. Bazı şeylerin hazırlığı yapılıyor olabilir. Zamanında solu milliyetçilikle bitirdikleri gibi, demokratik Kürt hareketini siyasal İslâm’la bitirmek için yapılan bilinçli politikalardır ve birbiriyle bağlantılıdır.</em>” Hizbullahçılar ise, Öcalan’ı doğrudan hedef almaktan ziyade, alttan almayı ve PKK’yle çatışmayacaklarını ifade etmeyi tercih ettiler. Karşılıklı demeçlerden sonra, Öcalan Hizbullahçıların da belli şartlara uymak kaydıyla Demokratik Toplum Kongresi’ne dâhil olabileceklerini açıklamıştı.</p>
<p>Devlet tarafından kullanıldığı takdirde tekrar aynı akıbete uğrayacağının bilincinde olan Hizbullah, her ne kadar görünürde Mustazaf-Der üzerinden legal alanda siyasete yöneldiği imajını yaygınlaştırmaya çalışsa da, yeraltında faaliyetlerini sürdürüyor. Bu faaliyetleri sırasında PKK’yle veya devletle ne tür temasları olduğu ise meçhul. Yine de PKK’nin uzun bir müddet doğrudan Hizbullah’ı hedef alan bir açıklama yapmaması, benzer suskunluğun Hizbullah cephesinde de sürmesi, bir çatışmanın gündeme gelmeyeceğinin delili olarak görülebilir. Bu arada, Mustazaf-Der’in Şeyh Said’in itibarının iadesi için 110 bin imza toplayarak TBMM’ye göndereceğini açıklaması, Diyarbakır’daki Dağkapı Meydanı’nı “Şeyh Said Meydanı” olarak ilan etmesi de dikkatlerden kaçmamalı. Aynı şekilde, Yargıtay’ın kapatma kararı üzerine bir açıklama yapan Mustazaf-Der’in (12 Mayıs) üstü örtük bir biçimde Fethullah Gülen cemaatine tepki göstermesi de dikkat çekici. Gelinen noktada, Hizbullah / Mustazaf-Der dâhil olmak üzere pek çok PKK karşıtı Kürt örgütünün PKK’ye doğrudan cephe açma niyetinin olmadığı görülüyor. Özellikle Hizbullah / Mustazaf-Der, “yardımseverlik”, “hayırseverlik” ve “din kardeşliği” üzerinden, hem PKK hem de devletle çatışmamaya dikkat ederek yoksul Kürtler arasındaki örgütlülüğünü artırmaya gayret ediyor.</p>
<p>İstanbul’daki en kitlesel “Kutlu Doğum Haftası” etkinliklerinin Mustazaf-Der öncülüğünde gerçekleştirilmesi (6 Mayıs) üzerine, PKK’ye karşı “barışçı Hizbullah” tezini dile getirmeye başlayanlar da çıktı.</p>
<p><strong>“Kılcal damarlar”</strong></p>
<p>Taraf yazarı Emre Uslu 9 Mayıs’taki yazısında şöyle diyordu: “<em>Kürt Hizbullahı Kürt toplumunun en ücra kılcal damarlarına ulaşıp kendi mesajını taşıyor ve proaktif Kürt kimliğinin taşıyıcısı oluyorsa, önümüzdeki beş yıl içinde tartışmasız en etkili Kürt örgüt olacaktır. PKK silahların gölgesinde ve kendi geliştirdiği silahlı mücadelenin esiri olmuştur. Bu nedenle de zamanın ruhunu ıskaladı, ıskalıyor. PKK’nın şu şartlar altında silahlı mücadele kısır döngüsünden de kurtulması zor görünüyor. KCK yapılanması da kriminalize edilince PKK hep reaksiyoner kimliğin taşıyıcısı olmaya mahkûm olmuştur. PKK silahları susturmadığı sürece bu süreç de PKK aleyhine olacak.</em>”</p>
<p>Uslu’nun “zamanın ruhuna” dair “öngörüleri” daha ziyade arzusunu yansıtıyor, ama bu beklentinin, özellikle KCK operasyonlarının Kürt hareketini sendeletmesinden medet uman devlet içindeki bazı grupların iştahını kabarttığı da anlaşılıyor.</p>
<p>2 Nisan’da, yine Taraf’ta yayınlanan bir söyleşide, eski AKP Diyarbakır milletvekili Abdurrahman Kurt’un sözlerine bakalım: “<em>KCK’nın sürmesi silahlanmayı zorlar. Bu yapı, Kürtleri kendi içinde bir iç savaşa götürür. Bölgede farklı gruplar var. Bir bölümü İslâmî gruplar. Hizbullah, bunlardan biri. PKK sempatizanı arkadaşları KCK sistemiyle ilgili ben çok uyardım. ‘Toplumun üzerinde bu baskıyı kurmayın. Toplum bir yerden patlar. Nasıl ki siz devletin baskısına karşı bir yerden patladınız, birileri de sizin KCK sistemiyle topluma yaptığınız baskıya karşı patlar’ dedim. Ama dinlemediler.</em>”</p>
<p>Sol-sosyalist Kürt hareketini radikal İslâmcı ve son zamanlarda Kürt milliyetçiliğine de meyleden Hizbullah’la hizaya getirmek için çeşitli manevralar yapmaya niyetlenen devletin önümüzdeki dönemlerde ne tür hamleler yapacağını tahmin etmek güç değil. Evvela Hizbullah’ın bir siyasî parti olarak örgütlenerek bölgede BDP’nin karşısına diktirilmek istendiği biliniyor. Arap ülkelerine “ılımlı” İslâm’ı ihraç etmeye çalışan Türkiye’nin Kürt toplumuna Hizbullah üzerinden radikal İslâmcı görüşleri aktarma planının arzulanan sonucu yaratmasının ise bir hayli zor olduğu söylenebilir. Bir kere, Uslu’nun ifade ettiği “kılcal damarlarda”, her ne kadar KCK operasyonlarıyla hareket kabiliyeti kısıtlanmaya çalışıldıysa da, BDP hâlâ belirleyici aktör rolünü sürdürüyor. (Bu arada, Fethullah Gülen’in de bir konuşmasında PKK’ye karşı Kürtlerin “kılcal damarlarına” işaret etmesi dikkate değer.)</p>
<p>Beri yandan, PKK’ye karşı Kürt milliyetçiliğini kaşımak da istenen meyveleri vermeyebilir. Zira yıllardır PKK tabanını kendi politik kanallarına akıtmak için Kürt milliyetçiliğini kullanmaya çalışan, ancak iki elin parmağını geçmeyen aktörler herhangi bir başarı sağlamış değil. Zaman zaman PKK’nin de devletin politikalarına karşı milliyetçi söylemlere başvurduğuna tanık oluyoruz, ancak, Öcalan’ın kitaplarında ve talimatlarında milliyetçilik karşıtı bir toplumsal projenin çerçevesini özellikle çizdiğini hatırlatmak lâzım. PKK içindeki milliyetçi damarın ise 2003’ten itibaren sistematik olarak tasfiye edildiğini (Osman Öcalan örneğinde olduğu gibi) not etmekte fayda var. Milliyetçi-İslâmcı bir yapı ise yakın zamanda sahnedeki yerini aldı: Mustazaf-Der’in eski avukatı olan Sıtkı Zilan’ın başını çektiği iddia edilen Partîya Îslamîya Kurdistan’ın (Kürdistan İslâm Partisi &#8211; PİK) Hizbullah’la doğrudan bir ilişkisi olmadığı söylense de, gayelerinin İslâmî esaslara göre yönetilen bir Kürdistan olduğu açık. (PİK’in tüzüğü için bkz: <strong><a href="http://www.niviskar.com/1001/pik/tuzuk/tuzuk.html">http://www.niviskar.com/1001/pik/tuzuk/tuzuk.html</a></strong>) Irak Kürdistanı’ndaki İslâmî cemaatlerle de ilişkisi olduğu anlaşılan PİK’in henüz kayda değer bir tabanı olmadığını da belirtmek lâzım.</p>
<p><strong>Milliyetçiliklere karşı Halkların Demokratik Kongresi</strong></p>
<p>16 Ekim 2011’de eşcinsel örgütlerinden çevre hareketlerine, sosyalistlerden feministlere çeşitli bileşenlerle yola çıkan Halkların Demokratik Kongresi, 12-13 Mayıs’ta birinci genel kurulunu yine Ankara’da topladı. Yedi aylık sürede HDK’nin özellikle Kürt hareketine yönelik sistematik operasyonlardan dolayı hedeflenen ilerlemeyi sağlayamadığını kurultaya katılan pek çok kişi ifade etti. Ancak, iç tartışmaların da tesiriyle çeşitli sıkıntılar yaşayan HDK’nin partileşme kararı alması, Kürt hareketi başta olmak üzere Türkiye’deki sol-sosyalist yapıları aynı çatı altında bir araya getirme çabasının dikkate değer ilk meyvesi olarak görülebilir. Ankara’da, büyük bir lokantayı dolduran HDK delegelerinin çoğu yerel birimlerdeki sorunları tartışırken, ayaküstü sohbet ettiğimiz bir BDP milletvekili tartışmaların gidişatına dair kaygılarını dile getiriyordu. AKP hükümetinin özellikle Kürt hareketi içinde ideolojik çatışmaların alevlenmesini beklediğini söyleyen milletvekili şöyle diyordu: “<em>Hükümet Kürt hareketini sürekli ateş altında tutuyor. Pek çok mermisi boşa gidiyor, ama eninde sonunda hassas noktaya isabet edebileceğini düşünüyor. Buna karşın, Kürt hareketi henüz yalpalamadı. Çeşitli sıkıntılar oluyor, ama bence devlet cepheyi genişletmekten öteye gitmiyor.</em>”</p>
<p><strong>Başkanlığa karşılık demokratik özerklik</strong></p>
<p>Partileşme kararıyla birlikte, HDK önümüzdeki dönemde Türkiye’deki sol ve Kürt siyaseti için önemli bir zemin olabilir. Salonda söz alan delegelerden Selvinaz Göçmez, savaşta hayatını kaybetmiş bir askerin yakını. Göçmez’in sözlerini nakletmekte fayda var: “<em>Bu savaşı Kürt halkı yakıcı olarak yaşıyor, ama biz Türk emekçileri de yaşıyoruz. Bundan kaynaklı, kaybettiğimizle, acımızla kalıyoruz. Çünkü örgütlü değiliz. HDK’nin bir köprü amacı taşıması gerektiğini, biz asker ailelerine de yaklaşacak bir çözüm geliştirmesi gerektiğini düşünüyorum. Televizyondan göründüğü gibi değil, ben yeğenimi kaybettiğimde, ilk önce askere saldırdık. Sizin yüzünüzden öldü, dedik…</em>”</p>
<p>Diğer taraftan, ilk günkü toplantıda söz alan DTK Eşbaşkanı Ahmet Türk’ün sözleri de güncel siyasete ışık tutması açısından dikkate değer: “<em>Başkanlık sisteminde halkların yerel iktidarlarının yeri var. Valiler halk tarafından seçilir. Yönetim anlayışı tamamen değişir. Eğer siz başkanlık sistemiyle bunu gerçekleştirecekseniz, ‘evet’ deriz. Ama ırkçı faşist bir diktatörlük kuracaksanız, asla buna izin vermeyeceğiz.</em>”</p>
<p>Türk’ün bu sözlerinin kimi HDK delegelerinin hoşuna gitmediğini de belirtelim. Rahatsızlığının sebebini bir delege şöyle ifade ediyor: “<em>Hükümetle bu şekilde pazarlık yapacaksak, daha baştan solun sesini AKP’ye mahkûm ve teslim etmiş oluruz.</em>”</p>
<p>Türk’ün AKP’nin başkanlık sistemi tasarısına dair şartının hükümet kanadında ne kadar ciddiye alınacağını yeni anayasa taslağının yazımı sırasındaki tartışmalarda daha net göreceğiz. Nitekim, “demokratik” bir anayasa için AKP’nin muhalif kesimlere çeşitli şartlar öne süreceğini, bu şartların başında da başkanlık sisteminin geleceğini söylemek mümkün.</p>
<p>Mardin’deki AKP il kongresinde Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ bu niyetlerini açık edercesine şöyle konuştu: “<em>Türkiye ve Türk milleti için güçlü bir yönetim, istikrarlı bir yönetim, daha demokratik bir yönetim, hesap sorulabilir ve hesap verilebilir bir yönetim, milletin iradesinin her zaman iktidarda kaldığı bir yönetim, her türlü gayri hukukî, gayri ahlâkî operasyonlara kapalı bir yönetim istiyorsak, o zaman başkanlık sistemini müzakere etmemiz lâzım, konuşmamız lâzım.</em>”</p>
<p>AKP’nin başkanlık sistemini kabul ettirmek için muhalefetteki partilere başta yeni anayasa olmak üzere çeşitli alanlarda bazı “hediyeler” sunması da beklenebilir. Tutuklu milletvekillerinin serbest bırakılması çalışmalarına ise AKP son noktayı koydu. Başbakan Yardımcısı Hüseyin Çelik milletvekilleri lehine bir düzenlemenin çeşitli sorunlar yaratabileceğini ileri sürdü ve bu konudaki kararı mahkemelerin vermesi gerektiğini söyledi (14 Mayıs); yani özetle, topu taca attı. AKP’nin tutuklu milletvekillerinin serbest bırakılmasını koz olarak tekrar öne sürüp sürmeyeceğini hep beraber göreceğiz.</p>
<p><strong>İrfan Aktan</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://birdirbir.org/bolgede-hava-durumu-3/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Tiyatroya saldırıyla nasıl mücadele edilir?</title>
		<link>http://birdirbir.org/tiyatroya-saldiriyla-nasil-mucadele-edilir/</link>
		<comments>http://birdirbir.org/tiyatroya-saldiriyla-nasil-mucadele-edilir/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 14 May 2012 11:36:01 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Güncel]]></category>
		<category><![CDATA[bianet]]></category>
		<category><![CDATA[evrim hikmet öğüt]]></category>
		<category><![CDATA[şehir tiyatroları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://birdirbir.org/?p=2500</guid>
		<description><![CDATA[Şehir Tiyatroları'nda yönetmelik değişikliği ile başlayan tartışma, başbakan ve hükumet yetkililerinin açıklamalarıyla Devlet Tiyatroları'nın özelleştirilmesi ihtimaline doğru genişlerken, opera, bale ve senfonik müziğe ne olacağı sorusu da akıllara düşmeye başladı. Evrim Hikmet Öğüt bianet'teki yazısıyla soruyor: "Peki ama nasıl bir mücadele?" <a href="http://birdirbir.org/tiyatroya-saldiriyla-nasil-mucadele-edilir/">devamı <span class="meta-nav">&#8594;</span></a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2>Sıra opera ve baleye gelir mi?</h2>
<div id="attachment_2501" class="wp-caption alignnone" style="width: 610px"><a href="http://t.co/uSy8R2vD" target="_blank"><img class=" wp-image-2501 " title="Ankara Devlet Tiyatroları eylemi" src="http://birdirbir.org/wp-content/uploads/dt_ankara_deniz_atam.jpg" alt="Ankara Devlet Tiyatroları eylemi" width="600" height="450" /></a><p class="wp-caption-text">Fotoğraf: Deniz Atam</p></div>
<p>Şehir Tiyatroları&#8217;nda yönetmelik değişikliği ile başlayan tartışma, başbakan ve hükümet yetkililerinin açıklamalarıyla Devlet Tiyatroları&#8217;nın özelleştirilmesi ihtimaline doğru genişlerken, opera, bale ve senfonik müziğe ne olacağı sorusu da akıllara düşmeye başladı.</p>
<p>Gördük ki, Şehir Tiyatroları yönetmelik değişikliği sürecinde oluşan muhalefet kendini ağırlıklı olarak muhafazakârlaşan sanata karşı çıkan bir söylemle kurarken, konservatif bir mücadele dili de geliştirmekte. Bu noktada, hükümetin devlet tiyatrolarını özelleştirmek konusundaki kararlılığını göz önünde bulundurarak, meseleyi, neoliberalizmin kurallarının işlediği her yerde olduğu gibi, Türkiye&#8217;de de sağlıktan eğitime her alanın piyasalaştırılması süreci içerisinden değerlendirmek gerekli.  Evrim Hikmet Öğüt&#8217;ün bianet&#8217;te çıkan yazısı, tam da bu noktaya işaret ederek önemli bir soruyu gündeme getiriyor: &#8220;Peki ama nasıl bir mücadele?&#8221;</p>
<p>Öğüt&#8217;e göre üzerinde kafa yormamız gereken husus, &#8220;mücadelenin, gerçekten &#8216;özgür&#8217; bir sanatı mümkün kılacak tartışmaları yaparak, söz konusu kurumların &#8216;hantallaşmış yapısına&#8217; ilişkin eleştirilerdeki haklılık payını göz önüne alarak, daha da önemlisi, tehdidin politik içeriğini doğru analiz ederek ve doğru bir sınıfsal pozisyon doğrultusunda örgütlenerek, neoliberal-muhafazakâr saldırının diğer mağdurlarıyla / hedefleriyle ittifaklar kurarak mı yapılacağı&#8221;. &#8220;Bizce cevap açık&#8221; diyor Öğüt: &#8220;Aksi halde, bir gün hepimiz güvencesizleşeceğiz! Ve evet, &#8216;s<em>anatçılar bile&#8217;</em>!&#8221;</p>
<p><a href="http://bianet.org/bianet/biamag/138292-opera-ve-bale-de-tedirgin" target="_blank">http://bianet.org/bianet/<wbr>biamag/138292-opera-ve-bale-<wbr>de-tedirgin</wbr></wbr></a></p>
<p><strong>Begüm Özden Fırat</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://birdirbir.org/tiyatroya-saldiriyla-nasil-mucadele-edilir/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Fetih 1453: Babalar, oğullar ve Türkün aklı</title>
		<link>http://birdirbir.org/fetih-1453-babalar-ogullar-ve-turkun-akli/</link>
		<comments>http://birdirbir.org/fetih-1453-babalar-ogullar-ve-turkun-akli/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 13 May 2012 17:12:26 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Güncel]]></category>
		<category><![CDATA[Bizans]]></category>
		<category><![CDATA[Fatih Sultan Mehmet]]></category>
		<category><![CDATA[Fetih 1453]]></category>
		<category><![CDATA[Fetih 2012]]></category>
		<category><![CDATA[İstanbul]]></category>
		<category><![CDATA[Radikal]]></category>
		<category><![CDATA[Recep İvedik]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://birdirbir.org/?p=2473</guid>
		<description><![CDATA[Tuhaf bir futbol sezonu finalinden, görülmemiş, duyulmamış bir kupa seremonisinden, maç sonrası yaşanan polis ve taraftar teröründen sonra bir uyandık ki, yaşanan bütün şiddeti, nefreti körükleyen bir Radikal manşeti: Adeta Bizans’ı fethe çıkmış bir Fatih Terim, etrafı adeta savaş yeri, manşette “Fetih 2012”. İster istemez bizim özel sayıyı hatırladık. <a href="http://birdirbir.org/fetih-1453-babalar-ogullar-ve-turkun-akli/">devamı <span class="meta-nav">&#8594;</span></a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2>Filmi sonundan seyretmek</h2>
<p><em><a href="http://birdirbir.org/fetih-1453-babalar-ogullar-ve-turkun-akli/medyanyn-fetih-1453-ilgisi/" rel="attachment wp-att-2476"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-2476" title="Medyanýn 'Fetih 1453' ilgisi" src="http://birdirbir.org/wp-content/uploads/fetih-1453-320x160.jpg" alt="" width="320" height="160" /></a>Tuhaf bir futbol sezonu finalinden, görülmemiş, duyulmamış bir kupa seremonisinden, maç sonrası yaşanan polis ve taraftar teröründen sonra bir uyandık ki, yaşanan bütün şiddeti, nefreti körükleyen bir Radikal manşeti: Adeta Bizans’ı fethe çıkmış bir Fatih Terim, etrafı adeta savaş yeri, manşette “Fetih 2012”. İster istemez bizim özel sayıyı hatırladık.</em></p>
<p><em>Kapağını “Fetih 1453” filminden türettiğimiz Express’in 127. sayısı,  “Fetih 2012” spotuyla, “neo-İslâm” konusuna ayrılmıştı. Meram’da şöyle bir girizgâh yapmıştık: “Nasıldı o şarkının sözleri… ‘Saatler durmuş sanki…’ Sinemalarda ‘Fetih 1453’… Sokaklarda, meydanlarda, Meclis’te ve tabii ekranlarda ‘Fetih 2012’. Saatler hakikaten durmuş gibi. Küçük bir beylik, merkezdeki irili ufaklı beylikleri kendisine bağlayıp büyüdükçe büyüdü… Arada bir-iki varta da atlattı, ama neticede saltanatını kurdu ve dahası, gözünü cihan imparatorluğuna dikti. Cihan dediysek, kendi cihanı tabii, ‘bölge’… Bu kadar az zamanda bu kadar çok fetih, az görüldü. Sezar’ın hakkı Sezar’a da, Sezar’lık nasıl peydahlandı?”</em></p>
<p><em><a href="http://birdirbir.org/dergiler/express-127/"><img class="alignleft wp-image-1699" title="Express127" src="http://birdirbir.org/wp-content/uploads/Express127.jpg" alt="" width="300" height="420" /></a>Dergi boyunca bu minvalde ve İslâm’ın yeni yorumları, halleri üzerine kafa yorduktan sonra, dergiyi yine “fetih”le bitirmiştik. Ama, “Recep İvedik yapımcılarının yeni mahsulü, izleyici rekoru kıran ‘1453’le”. Ve şöyle demiştik: “Aslında, beş buçuk asır öncesini değil, bugünü anlatan bir filmle karşı karşıyayız. Tıpkı 1950’lerde Menderes’li Demokrat Parti’nin sahip çıktığı akla ziyan Fetih Şenlikleri misali, ‘Fetih 1453’ de kılıç-kalkan-ecdad güzellemesi yapıyor, Osmanlı’yla neo-Osmanlı arasında ruh köprüsü kuruyor. Bizans’a —ve temsil ettiği mihraklara— da âdet olduğu üzere ‘kahpe’ rolü düşüyor. Bütün bunlar olurken ‘ecdadımız’dan tevarüs ettiğimiz bilinçdışı ‘sır’lar da ifşa oluyor…”</em></p>
<p><em>Sezon boyunca ve sezon sonunda gördük ki, o bilinçdışı sırlar futbol sahalarında, taraftarlığın iliklerinde, hatta Radikal gibi gazetelerin manşetlerinde de hükmünü sürdürüyor. Ezgi Güven’in “Fetih 1453” hakkındaki yazısını Türkiye’deki futbola, futbolun diline tehvil ederek okumak da mümkün…</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="http://birdirbir.org/fetih-1453-babalar-ogullar-ve-turkun-akli/fetih-1453-1/" rel="attachment wp-att-2483"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-2483" title="fetih 1453-1" src="http://birdirbir.org/wp-content/uploads/fetih-1453-1-320x160.jpg" alt="" width="320" height="160" /></a>Hemen söyleyelim; her ne kadar bir filmi konu alsa da, bu yazının film eleştirisiyle uzaktan yakından ilgisi yok. Daha çok bir hayıflanma, hatta belki itirafnâme. Yaklaşık beş milyon kişinin keyifle izlediği bir filmde, tam da aradığını bulmuş olmanın beraberinde getirdiği bir hayal kırıklığı metni; bir kez daha şaşırmak isteyip de şaşıramamanın verdiği hüzünle ve bir daha asla şaşıramayacak olma ihtimalinin yarattığı dehşetengiz hissiyatla yazılıyor.</p>
<p>Mesele “Fetih 1453”. Ama zannetmeyin ki, yukarıdaki paragrafın sebebi, filmi Konstantiniye surlarının Bizans tarafından izlemiş olmamdır. Bizans için bunca yüzyıl sonra üzülmenin beyhudeliğinin farkındayım elbette. Fakat bir türlü neşeye teşvik etmiyor filmi Fatih’in penceresinden seyretmek de.</p>
<p>Dürüst olmak gerekirse, filme büyük bir önyargıyla gittim. Hesapta dalga geçecek, karın kaslarım ağrıdan çatlayıncaya kadar gülecektim. Ama öyle olmadı. Ne filmdeki tarihsel hatalara takıldım ne de kullanılan efektlerin, sergilenen oyunculukların problemlerine. Oysa hazırlıklıydım, dersimi çalışıp da gitmiştim. Ama yok, olmadı, öyle bir şey vardı ki filmde, geriye kalan her ayrıntıyı gölgede bıraktı. Gözümden çok gönlüme takılan şey o kadar derin, o kadar güçlüydü ki, kanlı savaş sahneleri bile onun gölgesinde kaldı.</p>
<p><strong>Türkün onulmaz Oedipus kompleksi</strong></p>
<p>Üzerimde bu denli güçlü bir etki bırakan şey, “Türkün onulmaz Oedipus kompleksi”ydi.</p>
<p>Türk kelimesi artık soyut bir kategoriye tekabül etmiyor. Bütün hakikatiyle, capcanlı ve çok da kanlı bir özne artık o. Mesele, ona can vermekle kalmayıp gözünü kan bürümesine sebep olanla arasındaki ilişkiyi kavramak. İşte bu film, hiçbir şeye değilse bile, bahsi geçen bu ilişkinin anlaşılmasına hizmet ettiği için son derece kayda değer ve defalarca izlenmeye lâyık.</p>
<p>Buradan bakınca, filmin hikâyesi Medine’de, peygamberin Konstantinopol’ü fethedecek komutana düzdüğü övgüyle değil, II. Mehmet’in 12 yaşındayken ona tahtı tattırıp sonra da elinden alan babasının cansız bedeniyle hasbihal ettiği yerde başlıyor: Mekân çıplak, baba haşmetini ve mevcudiyetini dünyada bırakıp ruhunun gölgesini Mehmet’in üzerinden çekmiş. Hesap soruyor Mehmet: “Şehirleri fetheden, orduları dize getiren güçlü kolların vardı, bir kez bile beni sarmadılar.”</p>
<p>İnsanın aklına ister istemez Baba Zula’nın yürek yakan şarkısı geliyor: “Babamız bizi sevmedi, çirkiniz.” Hangi Türkün bu şarkıyı haklı çıkaracak bir öyküsü yoktur ki&#8230; Baksanıza, cihan padişahı, çağ açıp kapayan, yaşadığı dünyayı dize getirmekle kalmayıp ondan sonrakilerin de kaderini tayin eden Fatih’in bile var. Ama o bir padişah, elinde babasının sevgisizliğini unutturacak çok büyük bir güç de var. Adını koyuyor hadisenin: “Babamın gitmediği yere gideceğim.”</p>
<p>Fatih’in İstanbul’un fethine kendini nasıl hazırladığını Bizans İmparatoru Konstantin’den öğreniyoruz: “Mühendislik, dil ve din öğrendi”. Dil ve din öğrenmesinin sebebini biliyoruz. Türk böyle bir şeydir, önüne gerçek bir hedef koyup “öteki”ni ancak böyle ele geçirebileceğini lâyıkıyla anlatırsanız, öğrenme motivasyonu tavan yapabilir. Bu mânâda, Türkün kız tavlamasıyla ülkeler fethetmesi arasında çok az fark olduğu söylenebilir. Peşinde olduğu kızın neyi sevip neyi sevmediğini, hangi sözlere kanacağını öğrenir ve hedefe ulaşana kadar da bu bilgiyle hareket eder. 1453’ten bu yana tekrar tekrar fethedilen İstanbul’a bakmak, hedefe bir kez varıldıktan sonra olabilecekler konusunda fikir sahibi olmamızı sağlayabilir. Türk, ateşli sevdasını şiddetli bir dille ifade eder. Alırken de, verirken de, yaparken ve yıkarken olduğu gibi ölçüsüzdür. Hiçbir mühendislik bilgisi bu gerçeği değiştiremez. Ama gene de, Macar top ustası Urban’ın hayatı ve eserleri konusunda gösterilen hassasiyetten de anlaşılacağı üzere, Türk bir gerçeğin daima farkında olmuştur: Mühendisi kapan şehri alır, tıpkı mühendislik diplomasını kapanın kızı aldığı gibi&#8230;</p>
<p>Soylu bir aileden gelmek, soylu dertlere sahip olmak demektir. Ama derdin soylusu da soysuzu kadar mutsuz edebilir insanı. Mehmet’in baba şefkatinden mahrum büyüttüğü egosu, cihan imparatorluğunun mütevazı kurucusu Osman Bey kılığında girer rüyasına. Labirentler içinde yolunu kaybetmiş, gencecik yaşta ikinci kez çıktığı tahtta ne yapacağını bilmez haldeyken elindeki yüzüğü avucuna koyarak ona yol gösterir. Yüzüğü düşürür Mehmet, kan ter içinde uyanır. Ya alamazsa Konstantiniye’yi! Yoldaşlarına da söyler içinden geçeni olanca açıklığıyla: <em>“Ya ben Konstantiniye’yi alacağım ya Konstantiniye beni.”</em> Hedefe kitlenmiş Türk böyle bir şeydir.</p>
<p>Yanlış anlaşılmasın, Mehmet Konstantiniye’yi kendisi için istemez. Bir an önce sefere çıkmak isteyen yol arkadaşları Zağanos ve Saruhan’ın, kardeşi Orhan için Bizans’a ödediği fidyeyi artırması üzerine yaptıkları “taviz veriyorsun” uyarısına bilgece cevap verir: <em>“Şehri fethedene kadar sabırlı olmayı bilmeliyiz. İktidar, halka güç gösterisi yapmak değil, halkın çıkarını korumak için bir araçtır. Zamanı geldiğinde ordu da, halkım da bu kararı neden verdiğimi anlayacaktır.”</em></p>
<p>Halk onun neyi neden yaptığını “şimdi” anlayacak değildir elbet, nasıl anlasın, adı üstünde, halk. Ama ilerde, gelecekteki bir zamanda tarihin kendisine hak vereceğini bilir: <em>“Yerinde saymak ölmek demektir. Tarih yazmak korkaklara göre bir iş değildir.”</em> Mehmet Allah’tan bile korkmaz, aklına koyduğunu başaramamaktan korktuğu kadar.</p>
<p>Babası tarafından sevilmemiş bir çocuğun bütün huysuzluklarını sergiler Mehmet. İstanbul’a olan arzusu da bu huysuzluklardan biridir aslında. Ya Rab! Neden aklım hep bugüne takılıyor bu tarihsel hikâyeyi anlamaya çalışırken? Neden cumhuriyet kurulalı beri yazılıp hiç bozulmamış bu tarihin, mesela 1990’larda değil de şimdi sinemaya uyarlanabilmiş olmasına takılıyorum? Neden bu hikâyeye inananların sayısının bugün her zamankinden daha kalabalık olduğunu düşünüyorum? Neden surlara Urban’ın değil, aslında bir Müslüman ailenin köle pazarından alınmış yetim-öksüz kızının döktüğü şahi topların dövdüğü surların görüntüleri, gökdelenler, siteler, Şanzelize’ye benzeyecek Tarlabaşı, Venedik’i andıracak Fener-Balat, kendi taklidine dönüşmüş Sulukule, hızla yaldızlanan Fatih semti ve nihayet Taksim Meydanı’na inşa edilecek Alışveriş Kışlası / Hisarı suretleriyle karışıyor?</p>
<p><em>“Biz yarım kalanı tam etmeye geldik!”</em> Mehmet’in, fethin hemen arefesinde ettiği tumturaklı sözlerden biri bu. Sahi Mehmet, Konstantinopol’ü fethederek tam olmuş mudur? Babasının tahtına oturmakla kalmayıp onun gidemediği yerlere giderek hissettiği eksikliği gidermiş midir?</p>
<p><strong>Gözyaşı geceleri</strong></p>
<p>Bu kadar Oedipus kompleksi ister istemez akla Türkün “devlet baba” eğretilemesini de getiriyor. Yukarıdaki sorulara Mehmet’le özdeş başka fatihler açısından bakmayı kolaylaştırıyor bu eğretileme. Yıllar önce, Millî Gençlik Vakfı şubelerinde “gözyaşı gecesi” formunda edâ edilen Fetih Geceleri’ni hatırlıyorum. Bu gecelerin ana teması, <em>“Ecdadımız peygamberin gösterdiği hedefe ulaştı, İstanbul’u fethetti, ama biz kaptırdık onu imansızlara”</em> şeklinde özetlenebilirdi. Fetih Geceleri gözyaşı gecelerinden ayrılalı bir hayli oldu. Köprülerin altından o kadar çok su aktı ki, daha çok su akması için yeni köprüler yapmak icap etti. O Fetih Geceleri’ni düzenleyenler, babalarının sevmediği çocuklar olduklarını biliyorlardı. Ama bu sevgisizliğin sebebinin, babanın kudretli disiplini değil, yoldan çıkması olduğunu düşünüyorlardı. Reddedilmiş evlatlar gibi hissediyorlardı kendilerini muhtemelen. Mirastan mahrum bırakılacaklardı. Çare, henüz hayattayken babanın mallarına el koymaktı. Bunun için de babanın elden ayaktan düştüğü ispat edilecekti cümle âleme. Bütün bunlar oldu. “Devlet baba”nın son otuz yılı, giderek babasına benzeyen bir oğulun babasıyla birlikte kendisini de inkâr ettiği trajik bir yükseliş hikâyesine sahne oldu. Baba ve Bizans birbirine karıştı&#8230;</p>
<p>Bizans’ın Ortodoks Kilise’yi Katolik Papalık’ın asimilasyon politikasından korumak için Müslüman Osmanlı’ya ihtiyaç duyduğu gibi ihtiyaç duydu sevgisizlikle sakatladığı çocuklarının yeni fetihlerine devlet baba. Ama kırgınlıklar, kızgınlıklar o kadar da kolay unutulamazdı. Oğulun hoşgörüsü koşulluydu.</p>
<p>“Fetih 1453”ün Ortodoks inancıyla diyaloğunda gizli bu şartlı hoşgörünün alt okuması. Hikâye, Ortodoks kilisesine Fatih’le işbirliği yapma potansiyeli ölçüsünde yaşam hakkı tanıyor. İki Hıristiyan mezhep arasındaki düşmanlığın, birbirinin kitabıyla işi olmayan iki ilâhî din arasındakinden çok daha derin olabileceğinin farkında. Ama alt metinlerinde şunu söylemeyi de ihmal etmiyor: <em>“Eğer senin Allah’ın hakiki Allah olsaydı, kaptırmazdın Konstantinopol’ü. Kazandım, demek ki haklıyım.”</em> Yine de büyüklüğünü gösteriyor Mehmet, Fatih olur olmaz Konstantinopol’e bir söz veriyor: “Canımız bir, malımız bir, kaderimiz bir.”</p>
<p><strong>İvedik&#8217;lere selâm</strong></p>
<p>Bu söylemsel güzergâh son derece tanıdık: <em>“Yüzde 50 benim arkamda, senin değil. Demek ki yaptıklarım yanlış değil”</em> diyen bir oğulun özgüveniyle yürüyoruz bu yolda. Canda, malda, kaderde birlik ise bu yolun kanayan masalı.</p>
<p>Filmi sonunu bilerek seyrettiğinde insanın aklı şaşıyor elbette. “Fetih 1453”ün en büyük problemi ve yatırımı da filmin sonunu bilen izleyicilere hitap ettiğinin farkında olması. Herkes senaryonun ne kadar kötü olduğundan bahsediyor. Film eleştirmenleri kusura bakmasın, bir senaryo ancak bu kadar anlamlı olabilirdi. Senaryo ekibinin ne yaptığını iyi bilen insanlardan oluştuğunu düşünmemek için hiçbir sebep yok. Dünün, bugünün ve geleceğin fatihlerinin hepsine birden ihtiyaç duydukları anlayışla yaklaşıyor senaryo. Bir noktada Fatih’le Konstantin’i bile buluşturuyor ortak bir el hareketinde. İkisi de birine emir verdikten hemen sonra elinin tersiyle havayı sert bir şekilde iterek karşısındakine huzurdan uzaklaşmasını işaret ediyor. Fatih’in ve Konstantin’in muktedir beden dilleri aynı sözcüklerle konuşuyor. Lâkin filmin sonundan bakıldığında bu dil, ne Bizans ne Osmanlı sarayına, daha çok mahalle kahvesine yakışıyor. Bu şık ayrıntının yönetmen Faruk Aksoy’un gelmiş ve gelecek bütün Recep İvedik’lere çaktığı selâm olduğunu düşünmek insana huzur veriyor.</p>
<p>Bitirmeden, bir ayrıntıya daha dikkat çekelim. Boşuna değil, “Fetih 1453”e “Recep İvedik”in yapımcılarının niyetlenmesi. Her Recep İvedik’in gönlünde bir gün Fatih olma niyetinin saklı olduğu malûm. Ama ne yazık ki, talih hepsine gülmüyor. “Fetih 1453”ün ilk hafta gişesinin “Recep İvedik”in gerisinde kalması şaşırtmıştı. Fatih’in Bizans’ı fethedip gişede Recep İvedik’e yenildiğini, tarihin bu şekilde tekerrür ettiğini görmek yeise gark etmişti. Neyse ki, Türk seyirci, bir hafta geciktirse de “Fetih 1453”ü tüm zamanların sinemada en çok izlenen filmi yapmayı ve bu şekilde içindeki gerçek cevheri, ülküsünü, içsel kızıl elmasını dışavurmayı ıskalamadı.</p>
<p><strong>Ezgi Güven</strong></p>
<p><em>Express, sayı 127, &#8220;Neo-İslâm&#8221; özel sayısı, Nisan 2012</em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://birdirbir.org/fetih-1453-babalar-ogullar-ve-turkun-akli/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kaybedenler Kulübü&#8217;nün görkemli üyesi: Behzat Ç.</title>
		<link>http://birdirbir.org/kaybedenler-kulubunun-gorkemli-uyesi-behzat-c/</link>
		<comments>http://birdirbir.org/kaybedenler-kulubunun-gorkemli-uyesi-behzat-c/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 13 May 2012 09:11:33 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Güncel]]></category>
		<category><![CDATA[Behzat Ç.]]></category>
		<category><![CDATA[dizi]]></category>
		<category><![CDATA[Emrah Serbes]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://birdirbir.org/?p=2424</guid>
		<description><![CDATA[“Behzat Ç”, şüphesiz, Türkiye dizi tarihinin yüzaklarından biri. Hatta, daha ikinci sezonunda kültleştiğini söylemek mümkün. Hal böyleyken, MHP milletvekilinden Yeşilaycısına, diziye takmayan da yok. En son Bülent Arınç da diziyi “sıkı takip ettiklerini” açıkladı. Express’in son sayısındaki dostlararası tartışmayı buraya taşırken ve dizinin yeni bölümüne kendimizi hazırlarken, altını çiziyoruz: “Behzat Ç’ye dokunmayın!” <a href="http://birdirbir.org/kaybedenler-kulubunun-gorkemli-uyesi-behzat-c/">devamı <span class="meta-nav">&#8594;</span></a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2>Galiptir bu yolda mağlup</h2>
<p><a href="http://birdirbir.org/kaybedenler-kulubunun-gorkemli-uyesi-behzat-c/behzat-c/" rel="attachment wp-att-2426"><img class="alignnone size-full wp-image-2426" title="behzat ç" src="http://birdirbir.org/wp-content/uploads/behzat-ç.jpg" alt="" width="400" height="300" /></a></p>
<p><em>Express’in son nüshasında (sayı 128, Nisan-Mayıs 2012) iki yazıyla “Behzat Ç”yle ilişkimizi anlamaya çalıştık. Şöyle demiştik dergide: “Önce romanı ‘Her Temas İz Bırakır’ dikkatimizi celbetmişti. Diziye dönüşünce isabet dedik. Ve dizinin giderek bir vakaya, bir külte dönüşmesine şahit olduk. İkinci sezon tam gaz soralım: Derin devlet işlerinden kentsel dönüşüme, Hrant Dink cinayetinden kot kumlama işçilerine, hemen her toplumsal meseleye bir ucundan dokunan bu başkomiserin nesini seviyoruz? Daha önemlisi, bir sevda varsa ortada, sevenleri açısından bu ne anlama geliyor? Behzat Ç sağolsun, bir sürü soru sorduruyor…”</em></p>
<p><em>Biz dergiyi hazırlarken MHP Tekirdağ Milletvekili Bülent Belen, başkomiserin Savcı Esra’yla nikâhsız ilişkisine kafayı taktı, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Şahin de onu takip etti. Yeşilay Başkanı Muzaffer Balcı “24 saat içki ve sigara içen, argo konuşan kişi, Türk polisini temsil edemez” derken, Bülent Arınç diziyi dikkatle takip ettiklerini açıkladı. Hadi nikâh öyle ya da böyle, o ya da bu sebepten gerçekleşti, ama Behzat Ç’nin elinden o bira şişesini almak, küfretmesin diye “Son Hafriyat”taki gibi sessizliğe mahkûm etmek, hatta aba altından sopa gösterip belki bazı siyasî pozisyonlara zorlamak?</em></p>
<p><em>Express’teki dostlar arasında bir tartışmaydı. Şimdi, aynı dizideki gibi, devlet katlarından alıcı kuşlar dolaşıyor “Behzat Ç”nin üzerinde. Ellerinden gelse, yeni bir “Arka Sokaklar” çıkaracaklar buradan da.</em></p>
<p><em>Kendi tartışmalarımız, sorularımız geçerliliğini koruyor, ama böyle bir safhada, tek bir lafımız var: “Behzat Ç’ye dokunmayın!”</em></p>
<p><em>Express’e bağlanıyoruz&#8230;</em></p>
<p>ayrıca bkz: <a title="Bir mukayese: The Wire vs. Behzat Ç." href="http://birdirbir.org/bir-mukayese-the-wire-vs-behzat-c/"><strong>Bir mukayese: The Wire vs. Behzat Ç.</strong></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="http://birdirbir.org/dergiler/express-128/express-128-2/" rel="attachment wp-att-1750"><img class="alignleft size-medium wp-image-1750" title="Express sayı 128" src="http://birdirbir.org/wp-content/uploads/express-128-140x194.jpg" alt="Express sayı 128" width="140" height="194" /></a>Beh­zat Ç. di­zi­si ve fil­mi, Em­rah Ser­bes’in “Her Te­mas İz Bı­ra­kır” ve “Son Haf­ri­yat” isim­li ro­man­la­rın­dan uyar­lan­dı. Uyar­la­ma­la­rı kay­nak eser­le­rin­den ba­ğım­sız de­ğer­len­dir­mek şart ol­sa da, Em­rah Ser­bes’in hem di­zi­nin ve fil­min se­na­rist­le­rin­den bi­ri ol­ma­sı hem de eleş­ti­ri­le­rin karşısına biz­zat çıkması, bu ya­pıt­la­rı or­tak bir de­ğer­len­dir­me­ye tâ­bi tut­mak için ge­çer­li ne­den.</p>
<p>Beh­zat Ç. ka­rak­te­ri için söy­le­ne­bi­le­cek en kestirme şey, “kay­bet­miş” ol­du­ğu. “Kay­be­den­ler”, ede­bi­ya­tın uzun za­man­dan be­ri, si­ne­ma ve te­le­viz­yo­nun ise son za­man­lar­da en sev­di­ği ka­rak­ter­ler. En bi­li­nen kah­ra­man­la­rla bü­yük­çe bir kay­be­den­ler ku­lü­bü ku­ru­la­bi­lir.</p>
<p>Or­tak üst kim­lik­le­ri kay­bet­miş­lik olan bu ka­rak­ter­le­rin ay­rıl­dık­la­rı te­mel nok­ta, kay­be­diş­le­ri­nin ni­te­li­ği. Ba­zı­la­rı –ve ge­nel­lik­le oku­yu­cu­nun da­ha ko­lay öz­deş­le­şe­bil­diği– “bu yol­da ga­lip” olan­lar, di­ğer­leri ise si­lik, ar­ka­la­rın­da hiç­bir iz bı­rak­ma­yan mağ­lup­lar. Ga­lip kay­be­den­ler, kalburüstü ede­bi­yat ya­pıt­la­rın­dan ziyade, si­ne­ma ve te­le­viz­yon dün­ya­sın­da gö­rülüyor. Ör­ne­ğin, Ça­ğan Ir­mak’ın “Is­sız Adam”ı, Tol­ga Ör­nek’in “Kay­be­den­ler Ku­lü­bü” ak­la ilk ge­len­ler. İkin­ci grup, yani “ger­çek kay­be­den­ler” için­se Kaf­ka’ya, Go­gol’e, Dos­to­yevs­ki’ye başvurmalı.</p>
<p>Em­rah Ser­bes’in Beh­zat Ç.’si, “gör­kem­li kay­be­den­ler”den. Beh­zat Ç. subay bir ba­ba­nın is­tib­da­tı al­tın­da bir ço­cuk­luk ve genç­lik ge­çir­miş, is­te­di­ği okul­lar­da oku­ya­ma­mış, ba­ba­sı­nın ölü­mü­ne se­be­bi­yet ver­me ihtimali olan, genç­lik aş­kı ta­ra­fın­dan tra­jik bi­çim­de ter­ke­dil­miş, ka­rı­sı ta­ra­fın­dan al­da­tıl­mış, abi­si ve kı­zıy­la iliş­kisi sorunlu, sü­rek­li di­sip­lin so­ruş­tur­ma­sı ge­çi­ren ve da­ha bir­çok olum­suz­lu­ğa ma­ruz ka­lan, hü­lâ­sa, ha­ya­tın sil­le­si­ni fe­na hal­de ye­miş bir aca­yip adam. Di­ğer ta­raf­tan, bu arı­za başko­mi­se­ri­miz, mü­zik ye­ri­ne Po­lis Rad­yo­su din­le­yen, Sam­sun 216 içen, te­le­fon­la­rı “haa” di­ye açan, pav­yo­ndan “dost” edi­nen ve bağ­laç ye­ri­ne kü­für kul­la­nan bir po­lis. Bü­tün bu özel­lik­ler ka­rak­te­re de­rin­lik ka­zan­dır­mak için yük­len­miş el­bet. Ka­rak­te­rin, ro­man­la­rın ve di­zi­nin prob­le­mi tam da buradan baş­lı­yor ama. Son yıl­lar­da –za­ma­nın ru­hu­na uy­gun ola­rak– sık­ça rast­la­nan bir tav­rı tek­rar­lı­yor Em­rah Ser­bes: Ye­nil­gi­ye ve na­dan­lı­ğa öv­gü. Ro­man­lar­da­ki bu tav­rın di­zi ve film­de­ki do­zu iyi­ce ar­tı­yor. Söz konusu özel­lik­le­rin ro­man­da, di­zi­de olum­lan­ma­sı ve iz­le­yi­ci­de de ay­nen kar­şı­lık bu­lup “he­lâl ol­sun amirim” coş­kun­lu­ğun­da kar­şı­lan­ma­sı ne­de­niy­le Beh­zat Ç.’nin özel­lik­le­ri­ni birta­kım ek­ler­le şöy­le sı­ra­la­mak müm­kün: Beh­zat Ç. züp­pe­ler gi­bi Ame­ri­kan si­ga­ra­sı de­ğil, Sam­sun 216 içi­yor; ki­bar­lık bu­da­la­la­rı gi­bi de­ğil, “An­ka­ra be­be­si” gi­bi te­le­fon­la­rı “haa” di­ye açı­yor; en­tel kun­tel bar­la­ra ta­kıl­mak­tan­sa pav­yo­na ta­kı­lı­yor, mu­hal­le­bi ço­cuk­la­rı gi­bi in­ce ko­nuş­mak ye­ri­ne de­li­kan­lı gi­bi küf­re­di­yor.</p>
<p><strong><a href="http://birdirbir.org/kaybedenler-kulubunun-gorkemli-uyesi-behzat-c/behzat-c1/" rel="attachment wp-att-2432"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-2432" title="behzat ç1" src="http://birdirbir.org/wp-content/uploads/behzat-ç1-320x160.jpg" alt="" width="320" height="160" /></a>“Seviyoruz Merkez!”</strong></p>
<p>Bü­yük bir ke­si­şim kü­me­si­ne sa­hip olan ro­man oku­yu­cu­suy­la di­zi iz­le­yi­ci­si, ya­şam bi­çi­mleri ve dün­ya gö­rü­şleri açı­sın­dan ger­çek ha­yat­ta onay­lan­ma­sı tek­lif da­hi edi­le­me­ye­cek dav­ra­nış­la­ra sa­hip bir ka­rak­teri ne­den bu ka­dar çok se­vi­­yor? Öne sü­rü­len sebepler muh­te­lif, ama en faz­la di­le ge­ti­ri­len ikisi­ne odak­la­na­lım. İl­ki, ro­man­la­rın, di­zi­nin ger­çek po­lis­le­ri çok iyi yan­sıt­tı­ğı, ikin­ci­si ise Beh­zat Ç. ve eki­bi­nin po­li­tik tav­rı.</p>
<p>Bi­rin­ci­si, da­ha az öne sü­rü­len sebep. Kur­ma­ca bir eser­de ka­rak­ter­ler ger­çe­ğe yak­laş­tık­ça ka­li­te­nin art­tı­ğı id­dia­sı ba­zı ör­nek­ler için hak­lı ola­bi­lir. An­cak hiç­bir an­la­tı an­la­tı­cı­sı­nın yo­ru­mun­dan ba­ğım­sız ola­ma­ya­ca­ğın­dan, esas olan, an­la­tı­cı­nın ger­çe­ği yo­rum­la­ma ve sun­ma bi­çi­mi.</p>
<p>“Beh­zat Ç.”, mev­zu­ et­ti­ği ka­rak­ter­le­ri olum­lu bir yo­rum­la su­nu­yor ve prob­lem de tam ola­rak bu­ra­da baş­lı­yor. Ger­çek ha­yat­ta­ki po­lis­le­re çok ben­ze­yen bir kur­ma­ca po­li­sin olum­lu gös­te­ril­me­si, po­lis teş­ki­lâ­tı­mı­zın şid­det­per­ver­li­ği­ni de far­kın­da ol­ma­dan meş­ru­laş­tı­rı­yor. Çün­kü, ol­du­ğu gi­bi dav­ra­nan de­li­kan­lı po­lis­le­ri­miz Beh­zat Ç. ve eki­bi hak eden­le­re (!) te­miz bi­r so­pa çe­ker­ken, ona çok ben­ze­yen ger­çek po­lis de ken­di açı­sın­dan da­ya­ğı hak et­ti­ği­ni dü­şün­dü­ğü “kon­so­mat­ri­si” öl­dü­re­si­ye döv­mek­te be­is gör­mü­yor. El­le­ri ke­lep­çe­li bir şüp­he­li­yi ki­şi­sel he­sap­la­rın­dan do­la­yı öl­dü­ren Beh­zat Ç., eki­bi­nin de yar­dım­la­rıy­la bu iş­ten sı­yı­rıp ce­za­sı­nı bir­kaç bö­lüm­lük vic­dan aza­bıy­la at­la­tır­ken, intihar eden bir adamın ailesi açıkta kalmasın diye sağlam pabuç olmadığı hissettirilen bir tefecinin üzerine cinayet yıkarken, di­zi­nin he­men her bö­lü­mün­de gö­zal­tı­na alı­nan­lar –or­ta­da hiç­bir ka­nıt yok­sa bi­le– “vic­dan­lı” eki­bi­miz­den öl­dü­re­si­ye da­yak yi­yor­. Po­lis şid­de­ti­nin bu ka­dar yay­gın ol­du­ğu bir ül­ke­de, ka­nıt­lar­la so­nu­ca var­mak ye­ri­ne şüp­he­li­yi dö­ve­rek su­çu­nu iti­raf et­tir­me­yi tercih eden kur­ma­ca po­lis­le­ri sem­pa­tik bul­mak, tuhaf kaçıyor. Ara­ma­ya git­ti­ği ev­de ken­di­si­ne ara­ma iz­ni so­ran ev sa­hi­bi­ne mil­let­çe pek sev­di­ği­miz bir el ha­re­ke­ti çe­ke­rek “al sa­na ara­ma iz­ni” di­yen Ha­ya­let ko­mi­se­rin ger­çek ha­yat­ta­ki kar­şı­lı­ğı­nı ken­di evin­de gör­me­yi kim ister?</p>
<p>İkin­ci sebep, ya­ni Beh­zat ve eki­bi­nin po­li­tik tav­rı, da­ha doğ­ru­su vic­da­nî du­ru­şu, bi­rin­ci­si­ne gö­re da­ha gö­nül ok­şa­yı­cı gö­rü­nü­yor. Öy­le ya, özel­lik­le Em­rah Ser­bes’in se­nar­yo­su­nu yaz­dı­ğı bö­lüm­ler­de kah­ra­man­la­rı­mız iz­le­yi­ci­nin çok ho­şu­na gi­de­cek şe­kil­de po­li­tik me­se­le­le­re gi­ri­yor­lar ve kot kum­la­ma iş­çi­le­rin­den Hrant Dink ci­na­ye­ti­ne, Em­ni­yet için­de­ki ce­ma­at­çi ya­pı­ya ve Cu­mar­te­si An­ne­le­ri’ne uza­nan bir yel­pa­ze­de, ka­ri­yer­le­ri­ni ris­ke at­mak pa­ha­sı­na dü­rüst bir tu­tum ta­kı­nı­yor­lar. Bu­, il­kin­den da­ha teh­li­ke­li ve ri­ya­kâr­ca sebep. Da­ha ön­ce de di­le ge­ti­ri­len ve eleş­ti­ri­len “Kurt­lar Va­di­si” / “Beh­zat Ç.” teş­bi­hi­ne baş­vu­ra­lım: “Kurt­lar Va­di­si” mil­li­yet­çi / mu­ha­fa­za­kâr kit­le­ler açı­sın­dan ya­ra­la­yı­cı du­rum­la­rın ya­rat­tı­ğı ha­yal kı­rık­lık­la­rı­nı kur­ma­cay­la ta­mir eder­ken, “Beh­zat Ç.” de sol / mu­ha­lif kit­le­ler açı­sın­dan ben­zer bir iş­lev gö­rü­yor. Sa­na­tın po­li­tik ya­nı­nı kim in­kâr edebilir? Sa­na­tın, özel ola­rak da si­ne­ma­nın po­li­tik yö­nü kuv­vet­li­dir, öy­le de ol­ma­sı ge­re­kir. An­cak, po­li­tik sa­nat­la po­li­tik tat­mini de bir­bi­rin­den ayır­mak ge­rekmez mi? Ör­ne­ğin, po­li­tik si­ne­ma­nın pîr­le­ri sa­yı­la­bi­le­cek Vit­to­ri­o De Si­ca, Cos­ta Gav­ras, Yıl­maz Gü­ney gi­bi yönetmenlerin film­le­ri­ni iz­ler­ken se­yir­ci po­li­tik tat­min de­ğil, ra­hat­sız­lık du­yar. Po­li­tik sa­nat, mu­ha­ta­bı için bir si­mü­las­yon ya­ra­tıp ona dün­ya­da­ki kö­tü­lük­le­rin in­ti­ka­mı­nın bir şe­kil­de alın­dı­ğı­nı de­ğil, bu kö­tü­lük­le­re kar­şı sa­vaş­mak ve bu­nun için de si­mü­las­yo­nun dı­şı­na çık­mak ge­rek­ti­ği­ni sa­lık ve­rir, mu­ha­ta­bı­nın ka­tar­sis ya­şa­ma­sı­na izin ver­mez. “Beh­zat Ç.” ro­man­la­rı, fil­mi ve di­zi­si tam ola­rak ikin­ci gru­bun için­de, se­yir­ci­ye bir tat­min ve ra­hat­la­ma duy­gu­su ve­ri­yor. Ta­mam, Beh­zat ve eki­bi­nin ce­sa­re­ti­ni tak­dir ede­lim, ama öl­dü­rü­len bir dev­rim­ci­nin ka­ti­li­ni or­ta­ya çı­ka­ra­nın top­lum­sal mu­ha­le­fe­tin bas­kı­sı de­ğil de dü­rüst bir po­li­sin vic­da­nı ol­ma­sı­nı bi­raz tu­haf bu­la­lım bir zah­met. Öy­le bir dün­ya dü­şü­nün ki, dev­le­tin fe­na­lık­la­rı­na kar­şı mü­ca­de­le et­ti­ği­ni söy­le­yen dev­rim­ci­ler, 1970’ler­den kal­ma köh­ne der­gi oda­la­rın­da, Ni­etzs­che bı­yık­la­rıy­la bön bön ba­kan, slo­gan­dan baş­ka bir şey bil­me­yen ste­re­otip­ler ola­rak ka­ri­ka­tür­leş­ti­ri­lir­ken, vic­dan­lı bir po­lis şe­fi tek ba­şı­na Hrant Dink’in ka­ti­li­ni ya­ka­lı­yor, ce­ma­at­çi po­lis­le­re pos­ta ko­yu­yor, de­rin dev­le­te mey­dan oku­yor, hat­ta fai­li meç­hul ci­na­yet­le­ri ay­dın­la­tı­yor. Hal böy­ley­ken, Beh­zat-Ha­run-Ha­ya­let-Ak­ba­ba dört­lü­sü­nün Po­lat-Me­ma­ti-Ab­dül­hey-Er­han dört­lü­sün­den bir far­kı ol­du­ğu­na ik­na ol­mak da­ha da zor­la­şı­yor. İki dört­lü de, ta­bi­ri ca­iz­se, gaz al­mak­tan baş­ka hiç­bir işe ya­ra­mı­yor. “Beh­zat Ç.”nin ya­rat­tı­ğı ra­hat­la­ma ve tat­min his­si­ne tek bir ör­nek: 18 Ara­lık’ta ya­yın­la­nan bö­lüm­den son­ra, Cu­mar­te­si An­ne­le­ri’ni iş­le­miş ol­ma­sın­dan do­la­yı, fa­ce­bo­ok ve twit­ter üze­rin­den di­zi­ye sev­gi­le­ri­ni su­nan­la­rın sa­yı­sı, cu­mar­te­si gün­le­ri Ga­la­ta­sa­ray Li­se­si önün­de top­la­nan­lar­dan on­lar­ca kat faz­lay­dı. “Cu­mar­te­si An­ne­le­ri ne abi ya?” di­yen Ha­run’u sem­pa­tik bu­lup ona kah­ka­ha­lar­la gü­ler­ken, ev­lat­la­rı­nı kay­bet­miş an­ne­le­re cop­lar­la sal­dı­ran ger­çek po­lis­le­ri ay­nı ek­ran­dan iz­le­yip la­net­le­mek, Co­en Kar­deş­le­r’i kıs­kan­dı­ra­cak bir iro­ni ol­sa ge­rek.</p>
<p><strong><a href="http://birdirbir.org/kaybedenler-kulubunun-gorkemli-uyesi-behzat-c/behzat-c2/" rel="attachment wp-att-2431"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-2431" title="behzat ç2" src="http://birdirbir.org/wp-content/uploads/behzat-ç2-320x160.jpg" alt="" width="320" height="160" /></a>“Öteki”ni uzaktan sevmek</strong></p>
<p>“Beh­zat Ç.”nin maz­har ol­du­ğu il­gi için öne sü­rü­len iki sebep de as­lın­da ri­ya­kâr­ca. Çok­ça şa­hit ol­du­ğu­muz ör­nek­ler­den de yo­la çı­ka­rak de­ne­bi­lir ki, söz ko­nu­su ka­rak­ter­le­re du­yu­lan il­gi­nin hakiki se­bep­le­rin­den bi­ri, “aşa­ğı­da­ki”ne du­yu­lan sem­pa­ti. Bu, mer­ke­zin yoz­laş­mış­lı­ğı­na, kibi­ri­ne, sah­te­li­ği­ne kar­şı çev­re­nin sa­mi­mi­li­ği, saf­lı­ğı ve ger­çek­li­ği şek­lin­de for­mü­le edil­miş, kül­tür se­vi­ye­si­nin yük­sel­me­siyle yoz­laş­ma ara­sın­da oto­ma­tik bağ ku­ran bir dü­şün­ce. Po­li­tik ola­rak bu dü­şün­ce­nin tam kar­şı­sın­da yer alan­la­rın önem­li bir kıs­mı da­hi, bunu kül­tü­rel ola­rak iç­sel­leş­tir­miş du­rum­da. Öte yan­dan bu iç­sel­leş­tir­me şi­zof­re­nik ve aşa­ğı­da­ki­ne du­yu­lan sem­pa­ti, söz ko­nu­su aşa­ğı­da­ki ken­di dün­ya­sı­na gir­me­ye kal­kın­ca nef­re­te dö­nü­şen cins­ten. Yıl­lar­ca film­ler­de, ki­tap­lar­da gös­te­ri­len or­yan­tal Do­ğu­lu im­ge­si­ne vu­ru­lan, Do­ğu din­le­ri­ne, mü­zik­le­ri­ne, kül­tü­rü­ne il­gi du­yan bir Ame­ri­ka­lı için uzak­tan sev­di­ği Do­ğu­lu ge­lip de ya­şam ala­nı­na da­hil olun­ca nef­ret çan­la­rı çal­ma­ya baş­lar. Ame­ri­ka­lı bir WASP, Sting’le be­ra­ber şar­kı söy­le­yen Ara­bı se­ver, ama ken­di so­ka­ğı­na ge­len, kom­şu­su olan Ara­bı sev­mez. Ben­zer bir bi­çim­de, ken­di­ne kur­du­ğu ya­şam­da, kur­ma­ca ol­du­ğu­nu bil­di­ği bir an­la­tı­da aşa­ğı­da­ki­ne ol­duk­ça ha­yır­hah yak­la­şan iz­le­yi­ci, so­kak­ta ger­çe­ği­ni gör­dü­ğün­de onu ken­di dün­ya­sın­dan uzak­laş­tır­mak is­ter. Ara­besk mü­zik ve kül­tür gü­zel­le­me­le­ri bir amen­tü ha­li­ne gel­miş­ken, bu dün­ya­dan ken­di dün­ya­sı­na ya­pı­la­cak ola­sı bir trans­fer sem­pa­ti­yi her an nef­re­te dö­nüş­tü­re­bi­li­yor ve aşa­ğı­da­ki­nin hiç­bir za­man gi­re­me­ye­ce­ği “nezih” bir dün­ya­da ona du­yu­lan ki­bir­li sem­pa­ti, ri­ya­kâr­lı­ğın ma­ni­fes­to­su olu­yor ade­ta. Beh­zat Ç. ve eki­bi­nin ka­ba­lık­la­rı, kü­für­baz­lık­la­rı, “varoş” kül­tü­rü­nü tem­sil eden bü­tün özel­lik­le­ri iz­le­yi­ci­ye sem­pa­tik ge­lir, ama o va­ro­şun in­san­la­rı ken­di ya­şam ala­nı­na da­hil olun­ca “apa­çi”dir artık. Çün­kü “öte­ki”ni uzak­tan sev­mek aşk­la­rın en gü­ze­li­.</p>
<p>“Beh­zat Ç.”nin çok se­vil­me­si­nin di­ğer bir ola­sı ne­de­ni de, kay­bet­miş, ama bu kay­be­di­şi gör­kem­li ya­şa­mış bir ka­rak­ter ol­ma­sı. “12 Ey­lül’ün de­po­li­ti­zas­yo­nu” belki bıkkınlık getiren bir na­ka­ra­t haline geldi ama, 12 Ey­lül’ün ya­rat­tı­ğı dün­ya­nın umut­tan ha­yal kı­rık­lı­ğı­na gi­den yolu bir hayli kı­salt­tı­ğı da yad­sı­na­maz herhalde. 1960’lı, ‘70’li yıl­lar­da da­ha iyi bir dün­ya­nın ku­ru­la­bi­le­ce­ği­ne olan inan­cın ha­yal kı­rık­lı­ğıy­la so­nuç­lan­ma­sı­nı gör­mek için ‘80’le­rin so­nu­na ka­dar bek­le­mek ge­rek­miş­ti. “Es­ki sol­cu” ta­bir edi­len ti­po­lo­ji­nin or­ta­ya çık­ma­sı 1990’la­ra te­ka­bül eder, ya­ni ye­nil­gi­nin id­rak edil­me­si ve “za­ten ol­ma­ya­cak bir dü­şün pe­şin­dey­dik” nok­ta­sı­na gel­inme­si uzun za­man al­mış­tı. Dün­ya­da ve Tür­ki­ye’de ko­şul­la­rın de­ğiş­me­si­nin de et­ki­siy­le söz ko­nu­su ma­kas epey da­ral­mış du­rum­da. Ne­oli­be­ra­lizmin ya­rat­tı­ğı yı­kım, kay­bet­miş­lik duy­gu­su­nu çok er­ken za­man­lar­da zerkedi­yor in­san bi­lin­ci­ne. Ken­di­ni kur­tar­ma ça­ba­sı, ken­di­ni ger­çek­ten de kur­tar­dık­tan son­ra ya­şa­nan vic­dan aza­bı­nın muh­te­lif yol­lar­la ta­mir edil­me­si ça­ba­sı­na dö­nü­şü­yor.</p>
<p><strong>Kafka&#8217;nın Samsa&#8217;sı, Gogol&#8217;ün Popriçin&#8217;i</strong></p>
<p>Kay­bet­mek esa­sen kö­tü­dür, ama bi­ri­le­ri si­ze onun as­lın­da o ka­dar da kö­tü ol­ma­dı­ğı­nı söy­ler­se, gös­te­rir­se, onun­la ba­rı­şa­bi­lir ve dı­şa­vu­rum­cu bir şe­kil­de ya­şa­ya­bi­lir­si­niz. İş­te “Beh­zat Ç.” tam da bu­nu gös­te­ri­yor. Em­rah Ser­bes’in Beh­zat Ç.’si­ne de, Kaf­ka’nın Gre­gor Sam­sa’sı­na da kay­bet­ti­ren ay­nı ya­pı­sal sü­reç­ler, ama Gre­gor Sam­sa bö­cek­le­şir­ken, Beh­zat Ç. ha­ya­ta gol üs­tü­ne gol atı­yor. Sam­sa’ya ai­le­si bi­le tik­sin­tiy­le ba­kar­ken, Beh­zat’a du­yu­lan say­gı çem­be­ri do­lu­diz­gin ge­niş­li­yor. Go­gol’ün kay­be­de­ni Ak­sen­ti İva­no­viç Pop­ri­çin sev­di­ği ka­dın­la il­gi­li düş kur­mak­tan bi­le kor­kar­ken, çev­re­sin­de­ki bü­tün ka­dın­lar Beh­zat’a aşık olu­yor.</p>
<p>Ye­ri gel­miş­ken, Beh­zat Ç.’nin ka­dın­la­rın­dan söz et­me­mek ol­maz. Di­zi­de­ki, film­de­ki bü­tün gü­zel, akıl­lı, alımlı ka­dın­lar kay­bet­miş Beh­zat Ç.’ye vu­ru­lu­yor­. Sav­cı­sın­dan dev­rim­ci­si­ne, her ta­ba­ka­dan ka­dı­nın ka­ba, de­li­kan­lı, kü­für­baz, al­ko­lik Beh­zat’a de­rin bir aşk­la vu­rul­ma­sı&#8230; Kay­bet­miş bir er­ke­ğin er­gen ar­zu­la­rı­na bun­dan da­ha iyi ne hi­tap ede­bi­lir ki?</p>
<p>Gre­gor Sam­sa gi­bi bö­cek­leş­mek ye­ri­ne Beh­zat Ç. gi­bi ka­dın­la­rın göz­de­si ol­ma­yı, amir­le­ri­ne pos­ta ko­ya­bil­me­yi, po­li­tik me­se­le­ler da­hil her ko­nu­da dos­doğ­ru du­ra­bil­me­yi kim is­te­mez ki? Go­gol’ün adım adım de­li­ren Pop­ri­çin’i ol­mak­tan­sa, ken­di­ni kud­retli ve ka­riz­ma­tik Beh­zat Ç. ile öz­deş­leş­tir­mek çok da ya­dır­ga­na­cak bir du­rum de­ğil. Go­gol’ün “Bir De­li­nin Ha­tı­ra Def­te­ri” isim­li öy­kü­sü­nün ti­yat­ro oyu­nu­nu yıl­lar­dır ba­şa­rı­lıyla oy­na­yan Er­dal Be­şik­çi­oğ­lu’nun Beh­zat Ç.’yi de can­lan­dı­rı­yor ol­ma­sı­nı ilâ­hî bir iro­ni ad­de­de­rek kı­sa bir Beh­zat Ç. / Pop­ri­çin kar­şı­laş­tır­ma­sı ya­palım: Go­gol’ün Pop­ri­çin’i, ge­nel mü­dü­rü­nün kı­zı­na kar­şı­lık­sız bir ka­ra sev­dayla aşık, kö­pek­ler­le ko­nu­şan, ken­di­ni ka­yıp İs­pan­ya kra­lı sa­nan ye­din­ci de­re­ce­den bir me­mur­dur. Sü­rek­li ola­rak da­ha yük­sek rüt­be­li, da­ha say­gın ol­ma­nın ha­ya­liy­le ya­şar. En so­nun­da ya­ka­la­nıp kor­kunç iş­ken­ce­ler gör­dü­ğü bir ye­re ka­pa­tı­lır. Öy­kü­nün so­nun­da şöy­le der: “Al­la­hım, ar­tık da­ya­na­cak gü­cüm kal­ma­dı, bit­tim tü­ken­dim. Ne­den din­le­mi­yor­lar? Ba­kı­yor­lar, ama gör­mü­yor­lar, ku­lak­la­rı var, ama duy­mu­yor­lar. Ben­den ne is­ti­yor­lar, on­la­ra ne za­ra­rım ol­du ki ba­na iş­ken­ce edi­yor­lar? Ba­şım­la ne alıp ve­re­me­dik­le­ri var? Vü­cu­dum ateş­ler için­de ya­nı­yor&#8230;”</p>
<p>Go­gol’ün­ Pop­ri­çin’i, var­lı­ğıy­la hiç­bir kay­da de­ğer­lik ya­ra­ta­ma­yan, so­nun­da ses­siz­ce yok olan bir kay­be­den­dir, tıp­kı Gre­gor Sam­sa gi­bi. Oy­sa Em­rah Ser­bes’in ro­man­la­rın­da Beh­zat Ç. “ara kay­be­diş­ler” ya­şa­sa da, esas ola­rak sü­rek­li ka­za­nı­yor. Et­ra­fın­da onun için her şe­yi ya­pa­cak dost­la­rı, ona sü­rek­li sa­hip çı­kan bir abi­si, ona aşık olan ka­dın­la­rı var. Gre­gor Sam­sa ve Pop­ri­çin amir­le­ri­nin önün­de el pen­çe di­van du­rur­ken, Beh­zat, amir­le­rin önün­de küf­rü ba­sı­yor, kim­se­ye ey­val­lah etmi­yor. Sa­hip ol­duk­la­rı­nı bı­ra­ka­mı­yor, bı­rak­mak is­te­se de ha­yat ona bir bi­çim­de hep ka­zan­dı­rı­yor. Ro­ma­nı oku­yan, di­zi­yi iz­le­yen “kay­be­den­ler” için bun­dan da­ha ro­man­tik bir me­lan­ko­li ola­bi­lir miy­di?</p>
<p>Beh­zat Ç. sü­rek­li po­pü­ler­le­şi­yor, mu­te­ber­le­şi­yor ve “olun­ma­sı ge­re­ken adam” olu­yor. Beh­zat Ç. mu­te­ber­leş­tik­çe, tes­bih sal­la­mak, kü­für­lü ko­nuş­mak, pav­yo­na git­mek is­yan­kâr ey­lem­ler ha­li­ne ge­li­yor. Cu­mar­te­si gün­le­ri Ga­la­ta­sa­ray Li­se­si’nin önü­ne git­mek ye­ri­ne pa­zar ak­şam­la­rı top­la­nıp di­zi iz­le­mek­le vic­da­nî gö­rev­ler ifa edil­miş olu­yor. Mem­le­ket­te Kürt­ler, sol­cu­lar ve her ke­sim­den mu­ha­lif­ler için bir deh­şet ev­re­ni ya­ra­tı­lır­ken post­mo­dern ça­ğın bi­ze sun­du­ğu si­mü­las­yon sa­ye­sin­de ra­hat bir ne­fes ala­bi­li­riz; na­sıl ol­sa Beh­zat başko­mi­ser ve eki­bi ce­ma­at­ten, de­rin dev­let­ten, ik­ti­dar­dan in­ti­ka­mı­mı­zı alı­yor.</p>
<p><strong>Celil Kaya</strong></p>
<p><em>Express, sayı 128, Nisan-Mayıs 2012</em></p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://birdirbir.org/kaybedenler-kulubunun-gorkemli-uyesi-behzat-c/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bir mukayese: The Wire vs. Behzat Ç.</title>
		<link>http://birdirbir.org/bir-mukayese-the-wire-vs-behzat-c/</link>
		<comments>http://birdirbir.org/bir-mukayese-the-wire-vs-behzat-c/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 13 May 2012 08:53:16 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[arşiv]]></category>
		<category><![CDATA[Behzat Ç.]]></category>
		<category><![CDATA[dizi]]></category>
		<category><![CDATA[Emrah Serbes]]></category>
		<category><![CDATA[The Wire]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://birdirbir.org/?p=2441</guid>
		<description><![CDATA[Bu bir Ankara havasıdır TV tarihimizdeki müstesna yerini çoktan aldı “Behzat Ç”. En pahalı yapımların bile tel tel döküldüğü, reklam kaygısının lastik gibi uzattığı dizi sürelerinin her türlü pespayeliğe kucak açtığı, rakiplerinin “Arka Sokaklar” düzeyinde kaldığı bir dönemde aksini iddia &#8230; <a href="http://birdirbir.org/bir-mukayese-the-wire-vs-behzat-c/">Continue reading <span class="meta-nav">&#8594;</span></a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2>Bu bir Ankara havasıdır</h2>
<p><a href="http://birdirbir.org/bir-mukayese-the-wire-vs-behzat-c/the-wire1/" rel="attachment wp-att-2442"><img class="alignnone size-full wp-image-2442" title="the wire1" src="http://birdirbir.org/wp-content/uploads/the-wire1.jpg" alt="" width="1024" height="768" /></a></p>
<p>TV tarihimizdeki müstesna yerini çoktan aldı “Behzat Ç”. En pahalı yapımların bile tel tel döküldüğü, reklam kaygısının lastik gibi uzattığı dizi sürelerinin her türlü pespayeliğe kucak açtığı, rakiplerinin “Arka Sokaklar” düzeyinde kaldığı bir dönemde aksini iddia etmek ayıp kaçar. Yanına bir de dönemdaşı saykodelik mahalle dizisi “Leyla ile Mecnun” yazılmaz mı? Yazılır elbette ya, ekipçe birbirlerine misafir olmayalardı iyiydi. Başyapıt düzeyine ermelerini bu tür genişlikler engelleyecek.</p>
<p>“Behzat Ç” edebiyattan buralara geldi. Çok izlenmesi beklenmiyordu, kült oldu. 2002-2008 arası HBO’da oynayan “The Wire” da çok izleyici çekmemişti başta, şimdi edebiyat muamelesi görüyor. Aynı ekibin bir sonraki yapımı “Treme” bugünlerde e2’de oynuyor ki, tadından yenmiyor: Katrina sonrası New Orleans, müziğin sular altında kalan başkenti, bütün gruplarıyla, kulüpleriyle, karnavallarıyla, gelenekleriyle, yağması, talanı, bir başına bırakılmışlığıyla…</p>
<p>“The Wire” da “Treme” gibi bir şehir, bir devlet okumasıydı. “Behzat Ç” de pekâlâ bir Ankara, bir devlet okuması. Zaten benzerlikleri saymakla bitmez. Hiçbir dizide hiçbir polis bu kadar içmemiştir. Jimmy McNulty ne kadar başarılı bir cinayetçi olsa da, mesleğinde bir türlü yükselemez, bürokrasinin ayak oyunlarını beceremez. Avon Barksdale ve çetesini takip etmekle yükümlü özel ekibin üyeleri de sayın ki bir Hayalet, bir Harun…</p>
<p>“Behzat Ç”nin film versiyonunun en büyük handikaplarından biri, sene boyunca karakterlerle özdeşleşen tavırlara, jestlere, diyaloglara üçer dakika ayırmasıydı. Zaten seviyoruz diye daha da bağlanırız diye düşünmüş olmalılar. “The Wire”cıların yapmayacağı şey.</p>
<p>Dizinin başarısına şaşıran HBO, eski polis muhabiri senarist David Simon’a altıncı sezon için de teklif götürmüş. Simon reddetmiş, beş sezonun sonunda kepenkleri kapatmış. Zira, emniyet teşkilâtından yargıya, eğitimden sağlığa, sendikalardan basına, kentsel dönüşümden siyasîlerin finansına devlet denen büyük organizmanın en hayatî organlarını kat etmiş, başa dönmüştük. Dizi uzatılamazdı, tekrarı fars olurdu. “Behzat Ç”de Ercüment’le filan düşe kalka sittin sene gideriz. (Geçenlerde Fox TV’de “sittin sene”yi biplemişler. İnşallah sen de AKP ve MHP milletvekillerinin Meclis kürsüsünden dayattığı baskıya kanıp evlenme teklif etmedin Behzat.)</p>
<p><strong><a href="http://birdirbir.org/bir-mukayese-the-wire-vs-behzat-c/the-wire2/" rel="attachment wp-att-2447"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-2447" title="the wire2" src="http://birdirbir.org/wp-content/uploads/the-wire2-320x160.jpg" alt="" width="320" height="160" /></a>Arketip ve arkaik</strong></p>
<p>“Treme”in aksine “The Wire”da müzik yok gibi, jenerikte çalan Tom Waits yorumlarını saymazsak. Bir de, konuştukları çakılmasın, dinlemeye takılmasın diye gangsta’ların son model arabalarda sesi köklediği hiphop’lar var. Birkaç sene evvel İngiltere’de yakalanan bir Türk uyuşturucu kaçakçısına hâkim aynen şöyle demişti: “The Wire izleyen herkes, böyle şeylerin arabada uluorta konuşulmayacağını bilir.”</p>
<p>“The Wire”, tel, kablo demek. Telekulak diyelim. Polisin organize suçları takip için telefon ve ortam dinleme şebekesi. Fakat Baltimore’un aynasızları bir haftalık izin için hâkimin kapısında üç ay yatıyorlar, bir küçük yasal sapmada rozeti teslim edeceklerini biliyorlar. Derslerini Türkiye’de almalılar. Yahut biz başkanlık sistemine geçeceksek, hakikaten Amerika’daki gibi olsun.</p>
<p>Ankara Cinayet Büro “organize”ye bakmıyor, babadan kalma yöntemlere devam. Tabii Hulusi Kentmen olacak halleri yok, ellerinin ayarı kaçıyor. Cinayet şemasını bile derme çatma çizebilen bu adamların işi, büronun tek kadın elemanı Eda’nın Facebook düzeyinde internet ilgisi olmasa zor. Emniyet’in “en modern teşkilât” olma payesini TSK’dan devralmak istediği bu devirde en hafif tabirle tuhaf bir haldeler. Aki Kaurismaki’nin güzel bir lafı: “Her şey değişti artık, eskiden bir ara serseri olup sonra bir iş bulabilirdiniz. Şimdi sadece soğuktan ölüyorsunuz.” Behzat, Hayalet, Akbaba da bu “sağlıklı” ve “tekno” çağın orta yerinde, kılık kıyafetleri, hal ve gidişleriyle ‘90’lardan fırlamış gibiler. Bunca sevilişlerinde belki bu iptidaîliğin, hayatın daha yavaş ve endişesiz aktığı zamanlara özlemin de etkisi var. Bu rahatsız tip, bu alkolik başkomiser, bu zamanların adamı değil.</p>
<p><strong>Bon pour l’Orient?</strong></p>
<p>David Simon’ın karar yerini bulup bıraktığı “The Wire” gerçekçiliğiyle ünlü. Stephen King gibi adamın “hayatımda gördüğüm en kan dondurucu televizyon karakteri” dediği tetikçi kız Snoop mesela, hakikaten de Baltimore’da crack kurbanı prematür bir bebek olarak doğmuş, okulu bırakıp köşebaşlarında torbacılığa soyunmuş, cinayetten yatmış. Metruk evlere ceset gömme gibi sahneleri abartılı bulduğunu söylüyor, o kadar.</p>
<p>Böylesi yan karakter ve figüran zenginliği için “Behzat Ç”de “tesis” yok belki, ama gecekondu avlularından Akbaba’nın evine, Sakarya pavyonlarından devlet dairelerine, mekân seçimleri ve bazen körün taşı gibi tutturdukları kasting dizinin çamurlu plastiğine, gri evrenine çok yakışıyor.</p>
<p>Peki “Behzat Ç”yi edebiyattan gelmesine rağmen Türkiye dizi anlayışına bunca yaklaştıran, “The Wire” nehir-roman seviyesine yükselirken onda eksik kalan ne, “koşullar”dan başka? Kimseyi tavlamaya çalışmadığı, her şeyi göze sokmadan göz önüne serdiği için “cool” olabilen “The Wire”ın duruluğunu, derli topluluğunu, sistematiğini niçin “Behzat Ç”de bulamıyoruz?</p>
<p>Belki de cevaba Türkiye’nin ve ABD’nin talk show programlarını karşılaştırarak yaklaşabiliriz. Daha iyisi, iki dizinin de gezindiği sahada: Dünyada bizimki gibi fantastik devlet az bulunur. Öyleyse dizisine de her tür fantezi, psikopat “abi”ler ve muktedir seri katiller, “derin” şantajlar ve absürd kader bağları girebilir.</p>
<p><strong>Sorunların var Behzat!</strong></p>
<p><em>“Bu kâbuslar neden Cemil? Seni rahatsız eden bir şey var. Uyurken bile huzursuzsun.” </em></p>
<p><em>“Her şey beni huzursuz ediyor. Bozuk düzen… Nereye elimi atsam bir kötülük, bir çirkinlik çıkıyor. Hepsini düzeltmek istiyorum, düzeltemiyorum. Neden küçük kızlar orospudur, neden onları öldürürler? Neden hapishaneler var? Çözemiyorum bir türlü. Anlıyorsun, değil mi?” “Anlıyorum Cemil. İşte bunun için seviyorum seni.”</em></p>
<p>Halbuki Savcı Esra bu kadar uzatmamış, “sorunların var Behzat” diye kesip atmış, Behzat da kös kös bakmıştı. Şu diyaloglar da, yukarıdakiler gibi, Cüneyt Arkın’ın “Komiser Cemil” karakterine has:</p>
<p><em>“Çocuğunun sağ salim okuldan döneceğinden emin olmak isteyen halkın yanında olmak seni çökerten.” </em></p>
<p><em>“Bir ülkede polis çirkin, kötü oldu mu, o ülkede hiçbir şey güzel olamaz. Bir ülkede halk polise güvenmedi mi, reisicumhuruna bile güvenmez. Dünyanın her yerinde bu böyledir. Ben ona buna selâm verip aldığım parayla oğluma nasıl bakarım?”</em></p>
<p>Böyle iri laflara yeltenmediği için Behzat’ı seviyoruz. Daha doğrusu, “dikkatle takip ediyoruz”. 1975’in POL-DER’li olduğu ima edilen komiseri Cemil’in yeri gönlümüzde apayrı, ama ona benzemeye çalıştıkça Behzat’tan uzaklaşmamız da mümkün. Maazallah, bir de POL-DER’ciliğe soyunsa? Halbuki Behzat’ın güzelliği “bozuk düzen” karşısında pusup kalmasında, en fazla bir küfür, bir yumruk sallamasında. Bu düzende Behzat “çirkin, kötü” olmak durumunda. (<a title="Behzat Ç. yanlış hayatın doğru kahramanı" href="http://fakfukfon.wordpress.com/2012/01/22/behzat-c-yanlis-hayatin-dogru-kahramani" target="_blank">Behzat’ın höt-zötü, tekil kahramanlığı ve “adam”lığı hakkında Hazal Halavut’un Mesele’de yayınlanan şahane yazısı fakfukfon.wordpress.com adresinde de mevcut, ısrarla okuyunuz.</a>)</p>
<p>Bu pilav çok su kaldırır, kısa keselim: “Behzat Ç”nin televizyon üzerinden bir edebiyat halesine erişebilmesi ancak kendi gibi kalmasıyla, ayağının yere basmasıyla, şüphelere dalmasına rağmen işine bakan bir Ankara bebesi olmasıyla mümkün. Bir bilinç yükseltme seansı, “halkımız” için bir katharsis imkânı gibi davranmaması lâzım mesela. Solcular arasında bir “the wire” şebekesi olmakla yetinecekse yazık, ya da heyecan yaratmak, tansiyon yükseltmek için olmadık atraksiyonlara, “kesik parmak”lara filan girişecekse. Halbuki olanca çirkinliği ve kötülüğüyle, Ankara’nın bütün sıkıcılığı, yoksulluğu, yeknesaklığı içinde bu kaba saba işkenceci polisi edebiyat rafının en nadide köşesine de yerleştirebiliriz. Çok bölümlerinde oh çektiriyor, içimizin hararetini alıyor ama, yıllar geçince ah da çektirmesin isteriz. Pis herifin teki, bırakalım dağınık kalsın.</p>
<p><strong>Merve Erol</strong></p>
<p><em>Express, sayı 128, Nisan-Mayıs 2012</em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://birdirbir.org/bir-mukayese-the-wire-vs-behzat-c/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bir istilâcının portresi: Ali Ağaoğlu</title>
		<link>http://birdirbir.org/bir-istilacinin-portresi/</link>
		<comments>http://birdirbir.org/bir-istilacinin-portresi/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 12 May 2012 13:19:07 +0000</pubDate>
		<dc:creator>merve</dc:creator>
				<category><![CDATA[Güncel]]></category>
		<category><![CDATA[Ali Ağaoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[ayazma]]></category>
		<category><![CDATA[İstanbul]]></category>
		<category><![CDATA[kent hakkı]]></category>
		<category><![CDATA[kentsel dönüşüm]]></category>
		<category><![CDATA[Sinan Çetin]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://birdirbir.org/?p=2391</guid>
		<description><![CDATA[Ayazma’dan Üçüncü Köprü’ye İstanbul talanını ve kentsel dönüşümü mercek altına alan “Ekümenopolis” belgeseli, Beyoğlu Cine Majestik ve Ankara Kentpark Prestige’de son haftasına girdi. Belgeselde önemli rollerden biri de Ali Ağaoğlu’nun. Kaçırılmaması gereken bu film vesilesiyle, Express'in 115. sayısında yayınladığımız Ağaoğlu portresine bağlanıyoruz. <a href="http://birdirbir.org/bir-istilacinin-portresi/">devamı <span class="meta-nav">&#8594;</span></a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2>İstanbul uçurulurken</h2>
<p><a href="http://birdirbir.org/bir-istilacinin-portresi/agaoglu3/" rel="attachment wp-att-2396"><img class="alignleft size-full wp-image-2396" title="agaoglu3" src="http://birdirbir.org/wp-content/uploads/agaoglu3.jpeg" alt="" width="300" height="210" /></a><em>Kolektif bir çabayla tamamlanan, Ayazma’dan Üçüncü Köprü’ye İstanbul talanını ve kentsel dönüşümü mercek altına alan, İmre Azem’in yönetmenliğindeki “Ekümenopolis” belgeseli, Taksim Gezi Parkı’ndaki halka açık galasının ardından, izleyicisinin katkısıyla, “kitlesel fonlama”yla gösterime girme imkânını bulabildi. Beyoğlu Cine Majestik ve Ankara Kentpark Prestige’de son haftasına giren şahane belgeselde önemli rollerden biri de Ali Ağaoğlu’nun. “Ekümenopolis” vesilesiyle, Ayazma’nın zorla boşaltılmasının ardından bölgeye meşhur “yaptım, olacak” sloganıyla ve televizyonlarda birbir ardına dönen reklamlarla My World Europe projesini konduran Ağaoğlu’nu, inşaatçı geçmişini ve temsil ettiği kentsel dönüşüm hareketini, rant şebekesini daha yakından tanımak için Express’in 115. sayısında yayınladığımız bir portreyi dikkatlerinize sunuyoruz. İzlemediyseniz, “Ekümenopolis”i aman kaçırmayın. Belgeselin yönetmeni İmre Azem’le bir söyleşiyi de Bir+Bir’in önümüzdeki sayısında bulacağınızı şimdiden belirtelim.</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="http://birdirbir.org/bir-istilacinin-portresi/ekumenopolis/" rel="attachment wp-att-2392"><img class="alignleft size-full wp-image-2392" title="ekumenopolis" src="http://birdirbir.org/wp-content/uploads/ekumenopolis.jpeg" alt="" width="230" height="330" /></a>Kent Hakkı kavramının fikir babası Henri Lefebvre, 1949 yılında “Gündelik Hayatın Eleştirisi” serisinin ilk kitabını bitirdiğinde amacını şöyle ifade etmişti: İnsanı yabancılaşmadan ve iktisadî  fetişizmden kurtaracak, “otantik Marksizm” olarak adlandırdığı gündelik hayatın eleştirel bir bilgisini inşa etmek. Dönemin Fransa’sı, Elle dergisinin, Cannes film festivalinin kırmızı halısının, Le Corbusier’nin Fordist rüyalarına amade fabrika-şehirlerin, o şehirleri dolduran meşhur Renault 4CV’lerin, ütü reklamlarındaki mutlu mesut ev hayatının zuhur ettiği tüketim toplumunun doğumunun eşiğindeydi. Lefevbre, işinin zor olduğunu biliyordu: “Gündelik hayata dair kurnaz imgeler gün be gün hayatımıza servis ediliyor, o imgeler ki, çirkini güzel, paragözü soylu, içi boşu derinlikli, gudubeti göz alıcı göstermekte üstlerine yok. Bu imgeler ‘modern’ insanın tatminsizliğini ve arzularını o kadar ikna edici bir şekilde ve mahirce sömürüyor ki, onlar tarafından baştan çıkarılmamak, gözlerin onlardan kamaşmaması, katı bir püriten haline gelmeden, hazları ve hayatı toptan reddetmeden neredeyse imkânsız hale geliyor.”</p>
<p><a href="http://birdirbir.org/dergiler/express-115/express115/" rel="attachment wp-att-1822"><img class="alignleft size-medium wp-image-1822" title="Express 115" src="http://birdirbir.org/wp-content/uploads/Express115-140x194.jpg" alt="" width="140" height="194" /></a>Lefebvre, bu satırları yazdıktan sonra otuz sene boyunca kamusal bir kent üzerine kafa yormaya devam etti, Avrupa’da –belki Situasyonistler dışında– uzun süre iplenmedi, ama daha sonra Latin Amerika’da, Brezilya’da, Meksika’da düşünceleri belediye yönetim anlayışlarını etkiledi. Norveç’in Bergen ya da ABD’nin Vermont gibi şehirleri sokak reklamlarını yasakladı, kentsel toplumsal hareket üniversiteleri, kamusal alanı savunan binlerce mahalle örgütü kuruldu. Ancak bugün tüketim mabetleri haline gelen metropol alanında kurnaz imgelerin ve onların tarz-ı hayatının galebe çaldığını söylemek yanlış olmaz.</p>
<p>İstanbul, son yirmi senede, 224 AVM’si, 350’nin üzerinde kapalı sitesi ve kamusal alanları yutan 60’tan fazla gökdeleniyle çirkin, paragöz ve gudubetin timsâli haline gelirken, tek bir “imge” bu durumu güzel resmediyor: Merter’de aynı çatı altında kurulu bir alışveriş merkezi, bir özel üniversite ve bir kanser hastanesi&#8230; Bir yakınınız hayat mücadelesi verirken, özel üniversitede okuyan bir diğeriyle hasta ziyareti öncesi alışveriş yapmanız mümkün kılınıyor. Ancak, gudubetin imgesel açıdan son taarruzu, Merter’den daha ilerde, Küçükçekmece ilçesindeki Ayazma’da karşımıza çıkıyor: Ağaoğlu MyWorld Europe Projesi. Ayazma’daki 1730 ailenin TOKİ marifetiyle yerinden edilişine, en mağdur durumdaki 18 kiracı hariç hepsinin borçlandırılıp Bezirganbahçe’deki TOKİ konutlarına sürülüşüne daha önce Express’te yer vermiştik. Büyük çoğunluğu borç taksitlerini ödeyemediği için ikinci dalga mülksüzlüğe mahkûm edilen eski Ayazmalıların evlerinin yerine kondurulan ve en ucuzu 250 bin, en pahalısı ise 950 bin lira olan Ağaoğlu MyWorld Europe Projesi, AKP’nin “hasılat paylaşımı” yöntemiyle devlet destekli “otantik bujuva” yaratma yeteneğine lâtif bir örnek. Ama bir o kadar yıkıcı olan, başrollerinde Sinan Çetin ve bizzat Ali Ağaoğlu’nun yer aldığı yeni nesil kent reklamcılığının bize zımnen söyledikleri. Kentsel müsaderenin yeni imgesi onların, özellikle de Ali Ağaoğlu’nun şahsiyetinde cisimleşiyor.</p>
<p><strong><br />
<a href="http://birdirbir.org/bir-istilacinin-portresi/ali-agaoglu-sinan-cetin/" rel="attachment wp-att-2393"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-2393" title="ali agaoglu-sinan çetin" src="http://birdirbir.org/wp-content/uploads/ali-agaoglu-sinan-çetin-320x160.jpg" alt="" width="320" height="160" /></a>My Buddy Sinan Çetin ya da rantın küçük ortağı reklamcı</strong></p>
<p>Reklam piyasanın baş aktörlerinden biri olarak Sinan Çetin’in Ali Ağaoğlu’nun gerek Ayazma, gerekse Ataşehir projelerinin (bu sefer “My Towerland”deyiz) reklam çekimlerini üstlenmesinde bir tuhaflık yok. Beton yığınları maketi önünde lafı güya geveleyen Çetin’e, yine güya Ağaoğlu’nun el verip “Sinan’cım, kamera önünde rahat olacaksın” demesi de beklenmedik değil. Ne de olsa Çetin’in aslî marifeti, sıradanı popüler, metin yazarını siyaset düşünürü, reklam cingılcısını rock starı diye pazarlamasında yatıyor. Ama bu birlikteliğin asıl püf noktası, bu ikilinin –Yaşar Adanalı’nın yerinde tespitiyle– “kentsel aklama” görevi üstlenen bir reklamda bir araya gelmesinde yatıyor. Zira ekürinin kente vurduğu damga nicelik açısından farklılık gösterse de, benzer stratejilere dayanıyor.</p>
<p>Modern anlamda ilk soylulaştırma araştırmalarını yapan sosyolog Ruth Glass’ın, 1960’ların Londra’sında Islington mahallesine bakarken yaptığı tespitlerden biri de, rantın gerçekleşmesi için şehir merkezine yerleşmek isteyen yeni bir hizmet sektörü burjuvazisinin ortaya çıkmasının gerekliliğiydi. Dönemin Londra’sında sanayi, kent ve ülke dışına çıkmaya başlamıştı. Kent kültüründen sebeplenmek isteyen kültür-sever yeni zenginler sıradaydı. İstanbul’un “mutenelaştırma” sürecinin ilk mümessillerinden Sinan Çetin de, dünyadaki coğrafî eşitsiz gelişimin 1980 sonrası kazandığı ivmeyle gelişen “hizmet sektörü &#8211; finans kenti” olgusundan en çok nemalananlardan. Sinema Emekçileri Sendikası’na göre yüzde 90’ı sosyal güvenceden yoksun çalışan dizi ve reklam seti işçilerinin, yeni hizmet sektörü “kölelerinin” patronu olarak durmadan göğeren bir servetin sahibi. Adilâne bir “Sinema İş Yasası” çıkarılmamasından da faydalanarak yaptığı birikimi Glass’ın şablonuna halel getirmeden, peyderpey Cihangir ve Tophane semtlerine yatırdı; ana üssü Plato Film’i de Cihangir’de konuşlandırdı. Yine Glass’a selâm mahiyetinde, Haliç havzasındaki klasik işçiliğin sona ermesiyle bölgeye üşüşen özel üniversiteler, oteller, kongre merkezlerinin başlattığı mutenalaştırmaya kendince fikrî bir katkı da yaptı. Çankaya Köşkü’ndeki “sinemacılar buluşması”nda Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’den “Haliç’te farelerin dolaştığı alanın serbest sinema bölgesi olmasını (kasıt tersane alanları) ve gelecek yabancı sinemacılardan vergi alınmamasını” istirham etti. Böylece küresel sermayeye eklemlenme hülyalarını ulusötesi şirketlere hizmet sektörü işçilerini ucuza önererek desteklerken, kim bilir belki de şimdiden Ayvansaray’da, Balat’ta, Kâğıthane’de, Sütlüce’de ev almaya başlamıştır.</p>
<p>Sinan Çetin’in Ataşehir reklamında tevazuyla lafı Ali Ağaoğlu’na bırakmasının nedenlerini de buralarda arayabiliriz. Zira Ağaoğlu, Çetin’den çok daha mahir bir kent rantçısı. Mesleğe ilk adımını fallik bir baba sevgisiyle dile getirirken eklemeyi unutmuyor: “Babam, Bağdat Caddesi’ni Bağdat Caddesi yapan adamlardandır.” Kendisi de uzun seneler bu bölgede oturduktan sonra, üzülerek, ama güvenlik sebepleriyle önce Nakkaştepe’deki bir havuzlu siteye, sonra da kendi ürünü olan Ataşehir My City’ye taşınmış. Sanırsınız ki, 26 yaş altı genç kuşağın yüzde 28’inin işsiz olduğu İstanbul’da, akut bir yoksulluktan mustarip halde şiddetli sosyal çatışmalar yaşayan Alibeyköy mahallesini terk ediyor.</p>
<p>Ağaoğlu, kendini ispat etmek için babasının yanından 1970’lerin ikinci yarısında ayrıldıktan sonra, ilkin pederin izinden gidip klasik inşaatçılık yapıyor. Hatta o dönem için, dobralığını esirgemeden, “vaktiyle İstanbul’un Anadolu yakasındaki inşaatların yüzde 80’ine deniz kabuğu, tuzlu kum, çıt diye kırılan hurda demir sattık” diyebiliyor. Tabii Bağdat Caddesi dahil, bu binaların yıkılıp yeniden yapılmasına talip olduğunu da saklamadan. Ama Ağaoğlu esas yükselişini kendi deyişiyle “25 sene önce diktiği ağaçların meyvesine” borçlu. Ağaçlardan kasıt ise arazi yatırımları. Araziler, Fatih Sultan Mehmet Köprüsü söylentileriyle beraber köprü güzergâhındaki Ataşehir ve Çekmeköy gibi su havzası ve orman alanlarından alınıyor. Meyveler ise köprü sonrası sökülen ağaçların yerine kondurduğu Ağaoğlu My Towerland (Ataşehir), Ağaoğlu My Roseville (Çekmeköy) gibi üst gelir grubu projeleriyle toplanıyor. Yatırımlar, Ayazma’da TOKİ’nin yerinden ettiği insanların mahallesinde olduğu gibi, devletin açtığı yolda, “hasılat paylaşımı” diye adlandırılan müsadere yöntemiyle serpiliyor.</p>
<p>Ancak, Çetin ile Ağaoğlu’nu Ruth Glass’ın anlattığı İngiltere menşeli rantsal hevese bağlayan nedenler bununla sınırlı değil. Finans sayfaları müstesna kalmak kaydıyla liberal sol olma iddiasını taşıyan gazetelerde de okuduğumuz üzere, Ağaoğlu, Londra’nın Canary Wharf bölgesinde, 567 milyon lira hasılat beklediği iki kulenin inşaatına girişmiş durumda. Canary Wharf, TOKİ’yi savunanların takdirle alkışlayacağı bir el koyma hikâyesine sahip. 1970’lerde atıllaştırılan Thames civarındaki tersane ve fabrika alanları etrafında yer alan işçi mahallelerinin yerinden edilmesi için 1980 yılında Londra Tersane Bölgesi Şirketi (LDDC) adlı devlet dairesi kuruluyor. Çıkarılan anti-demokratik yasalarla Londra’nın en fakir beş ilçesinden biri olan Tower Hamlets’te yer alan Canary Wharf’taki işçilerin çoğu 17 senede yerinden ediliyor. Hatta 1992’de patlak veren emlâk krizi sırasında yüklenici ulusötesi firma Olympia &amp; York şirketi finansal destekle batmaktan kurtarılıyor. Soylulaştırma kemale erdikten sonra, 1998’de, tüm mahalle büyük bir özel konsorsiyuma devredilerek gayrıkentsel alan haline getiriliyor.</p>
<p>An itibarıyla Canary Wharf bölgesi, Ağaoğlu’nun rüyalarını süsleyecek cinsten bir güvenliğe sahip. Öyle ki, bugün finans merkezi olarak faaliyet gösteren bölgede asgarî ücretin altında çalışan hizmet sektörü işçilerinin, temizlikçilerin, özel güvenlikçilerin, garsonların yürüyüşü bile yasaklanabiliyor. Sinan Çetin eğer Londra’da emlâk almak istese kuzeyde devletin altyapı desteğiyle devam eden King’s Cross mahallesinin soylulaştırılmasıyla yetinecekken, Ağaoğlu küresel düzlemde at koşturmanın zevkini sürüyor. Hem de devletten hazzetmediğini iddia eder, gecekondu sakinlerini hazıra konmakla suçlarken, liberal devletin kriz ânında her türlü vergi indirimi, faizsiz kredi ve nakdî yardımını esirgemeyeceğini LDDC ve TOKİ örneklerinden bilmenin iç rahatlıyla. Ama onun İstanbul’la ilgili bitmemiş rüyaları ve bolca arabası var. İstikamet ise, İstanbul’un bakir kuzey ormanları.</p>
<p><a href="http://birdirbir.org/bir-istilacinin-portresi/aliagaoglu1/" rel="attachment wp-att-2403"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-2403" title="aliagaoglu1" src="http://birdirbir.org/wp-content/uploads/aliagaoglu1-320x160.jpg" alt="" width="320" height="160" /></a><strong>My Rolls Royce ya da uçsuz bucaksız bir betonarme</strong></p>
<p>Ağaoğlu 2009’da magazin medyasının yeni yüzü olarak lanse edilirken iki “meseleyle” gündeme düşmüştü: Düzinelerle ifade edilen “bayan arkadaşları” ve toplam değeri 10 milyon lirayı aşan 14 adet AGA plakalı lüks otomobili. Sonradan görme olduğu iddiasını bertaraf etmek için her fırsatta kolejde okuduğunu, 18 yaşında helikoptere bindiğini dilinden düşürmeyen Ağaoğlu’nun iki meseleyi birbirine bağlayan sözü ise gayet özlüydü: “Uçururum.”</p>
<p>Araba merakının doğal uzantısı olarak, üçüncü köprüye bağlılığı su götürmez. Hatta köprünün trafik sıkışıklığını engelleyeceği için küresel ısınmaya da mâni olacağına inanacak kadar çevre tutkunu. Köprü konusunda o kadar arzulu ki, “ en az beş köprüye, beş de yeraltı geçişine ihtiyacımız var” diyor ve köprüye karşı çıkanlardan lafını esirgemiyor: “Bizde yobazı sakallı, sarıklı sanırlar. Ama asıl yobaz, üçüncü köprüye karşı çıkan aydın kesimdir.”</p>
<p>Ağaoğlu’nun bahsettiği yobazlar, kuvvetle muhtemel, meslek odalarından STK’lara, mahalle örgütlerinden sendikalara birçok sivil inisiyatiften oluşan “3. Köprü Yerine Yaşam Platformu”nun bileşenleri. Gelin görün ki, “yobazlar” bu “bildik” grupla sınırlı kalmıyor. Ancak, önce biraz sayılara bakmakta fayda var.</p>
<p>1970-80 arasında İstanbul nüfusu yaklaşık bir buçuk kat artarken, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin 2007-2011 Stratejik Planı’ndan yuvarlayarak söylersek, aynı dönemde, yani 1973’te Boğaziçi Köprüsü’nün açılışının hemen ardından otomobil sayısı dört kat artıyor. İnşaat Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi’nin açıkladığı verilere göre ise, Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nün açıldığı 1988 yılından bu yana otomobil sayısı altı kattan fazla artıyor. Aynı dönemde nüfus artışı ise yine iki katın altında. Yani köprü, insandan çok, arabalara yarıyor. Günümüzde raylı sistemin toplu ulaşımdaki yerinin sadece yüzde 6 olmasında bu durumun büyük payının olduğu aşikâr.</p>
<p>Ancak köprüyü sorgulayanlar sadece “yobazlar” değil. AKP hükümeti sırasında belediye bürokrasisini ekarte etmek amacıyla kurulmuş İstanbul Metropolitan Planlama Ofisi’nin (İMP) başında da yer almış şehir plancısı Hüseyin Kaptan, ikinci köprünün ortaya çıkardığı devasa lekeden yakınıyor (sadece Sultanbeyli ilçesi nüfusu köprüyle beraber yedi kat arttı) ve üçüncü köprüyle ilgili kaygılarını dile getiriyor: “Benim gördüğüm projeler, Büyükçekmece, Sazlıdere, Alibeyköy su havzalarını yarıyordu. Hadımköy’e kavşak veriyor, Hadımköy ilerde bir milyon nüfusa sahip olacak. İstanbul için çok endişe ediyorum.”</p>
<p>Yine İMP’ye danışmanlık yapan ve Japonya Uluslararası İşbirliği Ajansı (JİCA) gibi liberal bir örgütün memuru olan Wakui Tetsuo, düştüğü dehşeti şöyle ifade ediyor: “Arabayla yolculuk yapan kişi sayısının artması, karayolu trafiğinin dört kat artmasına neden olacak. 15 yıl içinde dört kat fazla talebi karşılayacak yollara sahip olabilir miyiz? İmkânsız&#8230; Üçüncü köprü 2023’te kullanılabilir olmalı&#8230; Kişisel olarak kuzey rotasına itirazlarım var; merkeze çok sapa kalacak&#8230;”</p>
<p>“Yobazlar”ın nefesi tükenmez, ancak köprü projesiyle beraber Büyükçekmece, Çatalca ve Hadımköy’deki arazilerin hızla el değiştirdiği bir ortamda, hele de ikinci köprünün kendisine sunduğu imkânların bilinciyle Ağaoğlu’nun birkaç parazite kulak vermesi mümkün mü? Kentin sınırları için olduğu gibi, acaba emlâk yatırımının da bir sınırı yok mu diye sormuyor. Onun baktığı yerden sınır mınır yok gözüküyor.</p>
<p><strong>My Urban Rent ya da rantsal çölleşme </strong></p>
<p>İspanya’da, 1998-2007 yılları arasında, çoğu birikmiş fonları ellerinden çıkarmak isteyen yatırım bankaları tarafından tetiklenen emlâk balonu sırasında, yaklaşık 5.7 milyon lüks ev inşa edildi. Fiyatların normalin yüzde 52 üzerinde seyrettiği, daha 2004’te, The Economist gibi liberal dergilerde yazılıp çiziliyordu. İnşaat şirketlerine devlet, çoğu sahil alanlarında ve tarımsal arazilerde olmak üzere, kelepir ve vergiden muaf arazi tahsis ediyordu. Ev sahipliğinin yüzde 80 civarında olduğu ülkede, 2007 yılında, en büyük inşaat şirketlerinden ve halka açıldığı için kâğıt üzerinde on kat büyümüş gözüken Astroc Mediterraneo SA iflasını açıkladı. Ülke topraklarında yaklaşık 1.2 trilyon dolarlık mortgage borcu birikmişti. İspanyol firmalarının ve hanelerinin mortgage borçları, ülkenin GSYH’sının yüzde 60’ına tekabül ediyordu. 2008’de ülke resmî olarak resesyona girerken, emlâk bazlı krizin tetiklediği işsizlik yüzde 6’dan yüzde 17.2’ye fırladı.</p>
<p>Türkiye İstatistik Kurumu TÜİK, 2010 yılının ilk çeyreğinde emlâk satışlarının yüzde 26 azaldığını açıkladı. Yine TÜİK’in verilerine göre, İstanbul’da satılmayı bekleyen 400 bin boş konut var. İstanbul Emlâk Komisyoncuları Odası Başkanı Sabri Ateş, bu kadar boş konut bulunmasının sebebi olarak artık üst gelir gruplarının yatırım amaçlı alımlarının sınırına ulaşılmasını, alt gelir gruplarının da kredi taksiti ödeyecek imkânlardan yoksun bulunmasını gösteriyor. BBDK’nın kasım sonu verilerine göre, bankaların verdiği kredi hacmi 500 milyar lira sınırını aştı; bunun içinde  56.8 milyar lira ile konut kredisi başı çekiyor. Tüm bunlardan çıkan sonuç, bundan sonra emlâk piyasasına borçlanarak girecek her kurum ve kişinin emlâk balonunu şişirerek ülkede kriz tehdidini besleyecek olması. Oysa Ağaoğlu, krizden emlâk yatırımıyla çıkıldığını iddia ediyor. Hatta “Eğer bugün başbakan ‘kriz teğet geçti’ diyorsa, bunun sebebi benim. Ekonominin önünü açtım, ülkenin psikolojisini değiştirdim” diye tevazuyla ekliyor. Ön açmaktan kastı ise, 2009 yılında, krizin ortasında Bahçeşehir’de orta-üst gelir grubu için inşa ettiği Bahçeşehir &#8211; MyCity projesinden 1200 daireyi on gün içinde satabilmesi.</p>
<p>Dünyaca ünlü iktisatçı Giovanni Arrighi, döngüsel kapitalist krizleri tüketim bağlamında izah ederken iki ayaktan bahsediyor. Biri, emekçi sınıfın güçlenmesinden  kaynaklanan “doygun tüketim” krizi. 1970’li yıllarda gerçekleşen bu türden bir kriz sırasında, artı-değer yaratma kapasitesi düşen büyük sermaye sahipleri yatırımdan kaçındıkları için işsizlik artar, sanayi üretimi düşer, sermayedarlar finansal ranta odaklanır. Çıkış rotası ise, pek çok ülkede şahit olduğumuz üzere ya darbeler yoluyla işçi sınıfının alım gücünü kuşa çevirerek kapitalist merkezlere mal üretmektir (1979-88 döneminde Türkiye işçi sınıfının üretimden aldığı pay yüzde 37.2’den yüzde 15.4’e düştü) ya da kapitalist merkezlerde sanayi desantralizasyonu ve özelleştirmeler aracılığıyla (1980’li yıllar boyunca Batı Avrupa’da işsizlik yüzde 2’den yüzde 11’e fırladı) gelir adaletsizliği yaratarak sermaye birikimini tekrar tesis etmektir. Ancak, asıl ilginç olan, sermaye birikimi yeniden ortaya çıktığı ölçüde alım gücü düşen emekçi sınıfların birikimden tekrar nemalanmasını önlemek için yaratılan yeni “ürün”lerdir. Bu ürünlere kısaca “emlâk”, uzunca, zengin siteleri, AVM’ler, ofis binaları, rezidanslar deniyor. Bu türden bir kapitalist üleşim sürecinin sonuçlarına 2007 krizinde şahit olduk.</p>
<p>Gazetelere “reklam hedeflerinizi benim sayemde tutturdunuz, bana komisyon borcunuz var” diye takılan Ağaoğlu’na şu verileri sorduğumuzda ne der, bilinmez: TÜİK verilerine göre, İstanbul’daki 2.550.607 hanenin sadece 893.427’si kiracı, gerisi ev sahibi konumunda. İMSAD (İnşaat Malzemesi Sanayicileri Derneği) Başkanı Orhan Turan’a göre, inşaat ve inşaat malzemeleri sektöründe 3 milyonun üzerinde kişi çalışıyor. Tüm yan sanayilerle beraber bu rakamın çok daha yüksek olduğunu tahmin etmek yanlış olmaz. Kriz sırasında İspanya’varî bir akut işsizliğin memleketi vurmaması için bir neden yok. Peki, Ağaoğlu bu hakikate rağmen, emlâk rantının devamında ısrar etmekte neden kararlı?</p>
<p><strong>My Class-city ya da “İstanbul’da gettolaşma yok” teranesi</strong></p>
<p>Çiftçi-Sen’in tahminlerine göre, reel düzeyde yüzde 22’ye kadar gerileyen kırsal nüfus AB ile uyum bahanesiyle yüzde 6-8 düzeyine çekilmeye çalışılırken, kooperatiflerin lağvedilmesi, tarım desteklerinin giderek azalması ile üretimleri kırsalda barınmalarına izin vermeyen köylüler, topraklarını değerinin çok altına satarak büyük şehirlere taşınacak. Bu da iki yönlü bir emlâk rantının önünü açacak. Ellerindeki parayı borçlanarak bir eve aktarması muhtemel yeni kentlilere beton yığınlar önerilecek, onların boşalttığı arazilere de, Sakarya havzasında zuhur etmeye başladığı üzere, sıkıldıkça “kıra kaçmak” isteyen kentsoylular için “eko-köyler” inşa edilecek.</p>
<p>Kentte sanayinin desantralizasyonu sürecine devam edilirken (sadece 2002-2007 arasında 530 bin kişilik istihdam kaybı söz konusu) Trakya Kalkınma Birliği Planı’nda (TRAKAB) yer aldığı üzere, 1.5 milyon kişi sanayi alanlarıyla beraber Türkiye’nin en verimli tarım topraklarından olan Batı Trakya’ya taşınırken bir taşla iki kuş vurulacak. Taşınma sırasında oluşacak dev altyapı yatırımları ve üçüncü köprü güzergâhı üzerindeki yeni konut alanları, taşeron inşaat şirketlerine kaynak aktarımını hızlandıracak. Kent alanında boşalan arazilere ise yeni kapalı siteler ve AVM’ler konuşlandırılacak.</p>
<p>Tüm bunlar olurken güvencesiz ve örgütsüz hizmet sektörüne amade kılınacak kentin genç nüfusu (hizmet sektörünün istihdamdaki payı an itibarıyla yüzde 62 dolayında), son torba yasada planlandığı üzere, çalışma deneme sürelerinin de uzatılmasıyla asgarî ücretten de düşük meblağlara çalıştırılarak yoksulluğa ve örgütsüzlüğe mahkûm edilecek. Mümkünse, TOKİ’nin “başlangıç” taksitleri 100 TL olan, kent dışındaki, iş alanlarından, sosyal alanlardan yoksun, hap kadar toplu konut dairelerine tıkıştırılarak uzun vadeli ödemelerin gölgesinde muhafazakârlaştırılacak.</p>
<p><strong><a href="http://birdirbir.org/bir-istilacinin-portresi/agaoglu2/" rel="attachment wp-att-2410"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-2410" title="agaoglu2" src="http://birdirbir.org/wp-content/uploads/agaoglu2-320x160.jpg" alt="" width="320" height="160" /></a>My God City ya da İstilâcının Allahı</strong></p>
<p>Ağaoğlu’nun yeri geldiğinde “ben de onlardan biriyim, halk içinden geliyorum” derken, gecekondu sakinlerini kastederek “vermeden almak Allah’a mahsustur” diye eklemesinin nedenleri faş oluyor. Nasıl olsa, muhtemel bir emlâk krizinde, şirketi batsa bile, sadece şirketin “ödenmiş sermaye”sinden mesul olacak.</p>
<p>Ağaoğlu’nun kendisinin nerede yaşadığı ise, son zamanlarda gündeme gelen “gettolaşma” tartışmalarına ışık tutar mahiyette. Hemşerisi başbakana yakınlığıyla göğsü kabaran,  bakanlar kurulunda başarılarından dem vurulmasından haz alan, ekonomik açıdan ultra-liberal Ağaoğlu, başbakanın bir başka “arkadaşı” Berlusconi’yi hatırlatan yaşam tarzı ve içinden geldiği sınıfın ortak paydasının nerede daha rahat kabul göreceğini muhtemelen iyi tartmış ve Başakşehir yerine Ataşehir’i tercih etmiş.</p>
<p>Bırakın Latin Amerika’yı, kapitalist merkezlerin şahı New York’ta bile, tüm mütecaviz saldırılara rağmen, Movement for Justice in el Barrio (Mahallede Adalet Hareketi) gibi yerel örgütlenmeler sayesinde halen ucuz kiralık kamusal konut stoku bulunduğunu söylemek, Ağaoğlu’na bir şey ifade etmez herhalde. Kaldı ki, bölgesel ve coğrafî planlama yoluyla, İstanbul nüfusunun 2023 yılında 21 milyona dayanmasının engellenebileceği, kent içinde sendikal, mahallî ve kamusal örgütlenmelerle adilâne bir gelir dağılımının ve nitelikli bir yaşamın tesis edilebileceğini idrak etmesi hiç beklenemez. Bu bizim, solun görevi. Ama bunu yaparken gudubetin imgesine karşı çıkmak da elzem görünüyor. O yüzden, son sözü, ezilenlerin pedagogu, kentsel hareketlerin bir diğer fikir babası Paulo Freire’ye verelim: “Kültürel istilâyı mümkün kılan noktalardan biri de, istilâya uğrayanların gerçekliğe kendilerinin değil, istilâcının penceresinden bakmalarıdır. Zira insanlar istilâcıya öykündüğü ölçüde, istilâcının fikir dünyası da sağlamlaşır&#8230;”</p>
<p><strong>Ulus Atayurt</strong></p>
<p><strong></strong><em>Express, sayı 115, Aralık 2010</em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://birdirbir.org/bir-istilacinin-portresi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Cihan Kırmızıgül için Taksim notları</title>
		<link>http://birdirbir.org/cihan-kirmizigul-icin-taksim-notlari/</link>
		<comments>http://birdirbir.org/cihan-kirmizigul-icin-taksim-notlari/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 12 May 2012 11:29:31 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Güncel]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://birdirbir.org/?p=2363</guid>
		<description><![CDATA[Türkiye yargısının hukuk dışı kararlarına dün bir yenisi daha eklendi, 25 ay tutuklu yargılanan üniversite öğrencisi Cihan Kırmızıgül’e, hakkında herhangi bir delil ve tanıklık olmamasına rağmen, 11 yıl 3 ay ceza verildi. Davanın uyandırdığı doğal tepki, dün akşam Taksim’den Galatasaray’a yürüyüşle anlık karşılığını buldu. Cihan Kırmızıgül kararının ardından Taksim’de buluşanları dinliyoruz... <a href="http://birdirbir.org/cihan-kirmizigul-icin-taksim-notlari/">devamı <span class="meta-nav">&#8594;</span></a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p>Türkiye yargısının hukuk dışı kararlarına dün bir yenisi daha eklendi: Bir eylemin birkaç saat ardından Kağıthane&#8217;de, boynunda her zaman taktığı puşiyle görüldüğü için gözaltına alınan, 25 ay tutuklu yargılanan üniversite öğrencisi Cihan Kırmızıgül’e, hakkında herhangi bir delil ve tanıklık olmamasına rağmen, 11 yıl 3 ay ceza verildi. Tekil bir örnek olarak korkunçluğunun yanında, yüzlerce tutuklu öğrencinin davasındaki absürd acımasızlığı, KCK operasyonlarından çeşitli protesto eylemlerine pek çok davadaki pamuk ipliğine bağlı öznel yorumları gözler önüne süren davanın uyandırdığı doğal tepki, dün akşam Taksim’den Galatasaray’a yürüyüşle cisimleşti. Cihan Kırmızıgül davasıyla anladık ki, Özel Yetkili Mahkemelerin ve Terörle Mücadele Kanunu’nun radarına yakalanmak için, terörist sayılmak için, onlarca, hatta “yüzlerce” yıl tecrit edilmek için hiçbir şey yapmaya gerek yok. En doğal demokratik haklarınızı kullanmanızsa, “terörist” addedilmeniz, “terör örgütü adına” faaliyet gösteriyor sayılmanız için zaten yeterli.</p>
<p>Cihan Kırmızıgül kararının ardından Taksim’de buluşanları dinliyoruz&#8230;</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong><a href="http://birdirbir.org/cihan-kirmizigul-icin-taksim-notlari/hakan-yucel/" rel="attachment wp-att-2366"><img class="alignleft size-full wp-image-2366" title="HAKAN YUCEL" src="http://birdirbir.org/wp-content/uploads/HAKAN-YUCEL.jpg" alt="" width="354" height="266" /></a>Korku toplumunun yansıması</strong></p>
<p><strong>Hakan Yücel </strong><em>(öğretim görevlisi)</em><strong></strong></p>
<p>Öğretim üyeleri olarak bu süreci uzun süredir izliyoruz. Davada hiçbir suç delili yok. Tamamen keyfî bir tutuklama, arkasından keyfî bir tahliye ve yine keyfî bir cezalandırma. Alt brütten ceza verildi. Ara formül bulundu bile diyebiliriz. Bu kararı korku toplumunun bir yansıması olarak görüyorum. Çünkü birçok davada suç delilleri olmadan, doğru dürüst bir tutuklama gerekçesine dayandırılmadan yüzlerce tutuklama var. Toplumsal bir akıl tutulması söz konusu. Bunun da en net örneği dünyadaki terör tutuklu ve hükümlülerinin üçte birinin Türkiye&#8217;de olması, fakat siyasal şiddet örneklerinin üçte birinin Türkiye&#8217;de görülmemesi. Ne yazık ki biz terörü geniş anlamıyla alıyoruz, her çeşit muhalefet etme ya da muhalefet etme potansiyeli taşımak bile bunun içine giriyor. Cihan Kırmızgül bildiğim kadarıyla örgütlü biri değil, herhangi bir siyasî eylemi nedeniyle tutuklanmadı. Cihan Kırmızıgül&#8217;ün suç delili puşiydi, bir olayın birkaç saat ertesinde bir otobüs durağında alındı, kütüğü Adıyaman&#8217;dı. Genç, erkek, Adıyamanlı olması ve puşi takması onu bir suçla ilişkilendirmeye yeterliydi! Bu bir korku toplumu işaretidir. Başka bir örnek ise, yasal yayınların, ders metinlerinin tutuklama gerekçesi olmasıdır. Derslerimizde okuttuğumuz, sınav yaptığımız Karl Marx&#8217;ın “Komünist Manifesto”su suç delili oluyor, öğrencilerin tutuklanması buna dayandırılabiliyor. Bu, 12 Eylül&#8217;den de farklı bir uygulama; insanlar 12 Eylül’de yasak yayınlarla tutuklanıyordu, bugün ise yasal yayınlarla! Herkes her gün, her an tutuklanabilir, bunun için örgütlü olmaya, siyasal bir fikre sahip olmaya gerek yok, şanssız olmak yeterli.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><a href="http://birdirbir.org/cihan-kirmizigul-icin-taksim-notlari/hazal-bakan/" rel="attachment wp-att-2373"><img class="alignleft size-full wp-image-2373" title="HAZAL BAKAN" src="http://birdirbir.org/wp-content/uploads/HAZAL-BAKAN.jpg" alt="" width="354" height="266" /></a>Korkunun panzehiri ısrar</strong></p>
<p><strong>Hazal Bakan </strong><em>(öğrenci)</em><strong></strong></p>
<p>Karara tepki için puşimle buradayım. Cihan Kırmızgül’ün tahliyesine sevinmişken, bu sevinç kursağımızda kaldı. Hiç beklemediğimiz bir anda bir ceza verildi. Öğrencilere, Kürtlere, devrimcilere, sosyalistlere, gazetecilere yönelik tutuklama furyası, tasfiyeler… Eskisine göre, bir eyleme giderken yoğun bir şekilde korku, tedirginlik hissediyorum. Çoğu zaman gitsem mi, gitmesem mi ikileminde kalıyorum. Gitmediğim olmuyor, ama bu kararsızlık, ikilem hali önceden hiç olmazdı. Bu korkuyu delmenin tek bir yolu olduğuna inanıyorum, o da bizim örgütlü gücümüz ve şimdi buradayız. Puşi takmanın bile tehlike olduğu bir toplumda yaşıyoruz, gündelik hayattaki giysi, aksesuar seçimlerimde bile kimi zaman tereddüt yaşayabiliyorum. Kafamdan &#8220;acaba&#8221; geçebiliyor! Bugün gelirken puşiyi takma kararım da düşündürdü, ama yine de düşüncem değişmedi. Bu korku halinden sıyrılmanın tek bir yolu var: Israr etmek. Cihan&#8217;ın adı duyuldu ama, onun özelinde bütün tutuklu öğrencileri bu haykırışla alabileceğimize inanıyorum.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><a href="http://birdirbir.org/cihan-kirmizigul-icin-taksim-notlari/basak-kiran/" rel="attachment wp-att-2374"><img class="alignleft size-full wp-image-2374" title="BASAK KIRAN" src="http://birdirbir.org/wp-content/uploads/BASAK-KIRAN.jpg" alt="" width="354" height="266" /></a>Mantıklı sebepler aramıyorlar</strong></p>
<p><strong>Başak Kıran </strong><em>(öğrenci)</em><strong></strong></p>
<p>Eğer bu karara sessiz kalırsak, bundan sonra canlarının istediği her şeyi yapmalarına izin vermiş olacağız. Burada bir şeyi değiştirmek için bulunmuyoruz, ama bunu normal karşılamadığımızı, hâlâ bu tür kararlara tepki gösterdiğimizi, hâlâ kafamızın çalıştığını, duygularımızın olduğunu kanıtlamaya geldik. Boynumdaki bu puşiyi 5 liraya pazardan aldım, bu kadar kolay ulaşılan, sıradan bir bez parçası, ama insanları suçlamak, korkutmak için mantıklı sebepler aramamaya başladılar. Bunun mantıksızlığını vurgulamak için buraya gelirken bu puşiyi takmak istedim, ama her türlü, her zaman korku imparatorluğunu yaratıp gerekçe bulmaksızın istediklerini yapma hakkını elde etmeye çalıştıklarının da bal gibi farkındayım.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong><a href="http://birdirbir.org/cihan-kirmizigul-icin-taksim-notlari/cayan-demirel/" rel="attachment wp-att-2375"><img class="alignleft size-full wp-image-2375" title="CAYAN DEMİREL" src="http://birdirbir.org/wp-content/uploads/CAYAN-DEMİREL.jpg" alt="" width="354" height="266" /></a>Devletin sürekliliği esasmış</strong></p>
<p><strong>Çayan Demirel </strong><em>(belgesel film yönetmeni)</em></p>
<p>Bu kararın Türkiye için neyi ifade ettiğini bilmiyorum, ama çok başarılı bir karar olduğu açık. Hrant Dink Davası&#8217;nda örgüt bulamadılar, fakat bir puşiden örgüt, bomba buldular, 11 yıl da ceza verdiler. Mahkeme heyetini kutlamak lâzım. Türkiye Cumhuriyeti adaletinin devam ettiğini bir kez daha hissettim. 12 Eylül yargılamasına inanmıyorum; darbe devletin devamlılığı için yapılır, Türkiye Cumhuriyeti&#8217;nin devamlılığı için darbeler yapıldı. Varolan siyasal sistem geçmişiyle arasına bir mesafe koymak istiyor, neoliberalizme ayak uydurmaya çalışan bir Türkiye var. Hiçbir zaman kendi vatandaşının, halkının isteklerine, onun demokrasi taleplerine kulak vermemiş bir Türkiye var. Hâlâ da kulak vermiyor. Her zaman gelişen bir kapitalizm, ona ayak uydurmaya çalışan Türkiye Cumhuriyeti devleti var. 12 Eylül yargılamaları da, şimdiki demokrasi kavramları da neoliberalizme ayak uydurma çabasından başka bir şey değil.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><a href="http://birdirbir.org/cihan-kirmizigul-icin-taksim-notlari/beren-azizi/" rel="attachment wp-att-2376"><img class="alignleft size-full wp-image-2376" title="BEREN AZIZI" src="http://birdirbir.org/wp-content/uploads/BEREN-AZIZI.jpg" alt="" width="354" height="266" /></a>Adalet yoksa, barış da yok </strong></p>
<p><strong>Beren Azizi </strong><em>(öğrenci)</em><strong></strong></p>
<p>Bu karar bir kere daha gösterdi ki, adalet yok. Delil, adliyeye girmiş usûlsüzlükler, adil yargılanma hakkının olmayışı… Cihan Kırmızıgül evrensel düzeyde kabul edilmeyecek &#8220;delil”lerden, evine gitmek için durakta beklerken gözaltına alındı, şimdi de hapis cezası. Önce 33 yıl, sonra 11, son olarak da altı yıla indiriliyor. Pazarlık içerisinde giden bir adalet. Haberi ilk duyduğum anda çok büyük kızgınlık ve şiddet duygusu hissettim. Bu eylemde en hoşuma giden slogan: Adalet yoksa, barış da yok. Hakikaten öyle, ben barışmak istemiyorum. Benim gibi barışmak istemeyenlerin olduğunu da düşünüyorum. Bazen şiddetin de meşru olduğuna inanıyorum. Barıi talebi bizden gittikçe dikkate alındığımızı düşünmüyorum. Bizim talebimiz sözel şiddetle ya da diz çöktürme siyasetiyle karşılık buluyor. Bugün buraya gelirken puşi takarak geldim. Puşi belirli bir etnik kimliği çağrıştırıyor. Her şeyden önce bir kültür ürününün delil sayılabiliyor olması bile Kürt halkını suçlu ilan etmek demek. Ben de bu suça ortak oluyorum.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><a href="http://birdirbir.org/cihan-kirmizigul-icin-taksim-notlari/ozgurol-ozturk/" rel="attachment wp-att-2377"><img class="alignleft size-full wp-image-2377" title="OZGUROL OZTURK" src="http://birdirbir.org/wp-content/uploads/OZGUROL-OZTURK.jpg" alt="" width="354" height="266" /></a>Umudumuz var</strong></p>
<p><strong>Özgürol Öztürk </strong><em>(araştırma görevlisi)</em><strong></strong></p>
<p>Anlamsız bir karar, Yargıtay’ın bozacağını düşünüyorum. Anayasa değişikliklerinin tartışıldığı bir ortamda mutlaka bu gibi meselelere çözüm bulmak zorunda kalacaklar, yoksa toplumsal mutabakat sağlamaları çok mümkün değil. AKP&#8217;nin yarattığı baskı hali günden güne artıyor, bir çözüm bulunmak zorunda; öyle bir umudumuz olmasa, burada yürümüyor olurduk. Bu yürüyüş verilen karara isyan, ama bunu değiştirmek için umudumuz da var. Sadece Cihan için değil, tutuklu tüm öğrenciler için, devrimciler için mücadele etmeliyiz. <strong></strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><a href="http://birdirbir.org/cihan-kirmizigul-icin-taksim-notlari/ibrahim-pehlivan/" rel="attachment wp-att-2378"><img class="alignleft size-full wp-image-2378" title="IBRAHIM PEHLİVAN" src="http://birdirbir.org/wp-content/uploads/IBRAHIM-PEHLİVAN.jpg" alt="" width="354" height="266" /></a>Muhalefet ihtimalini güçlendirmek</strong></p>
<p><strong>İbrahim Pehlivan </strong><em>(avukat)</em><strong></strong></p>
<p>Bu karar, 12 Eylül&#8217;den kurtulmadığımızı, oligarşinin istediği her an, her yerde faşizmi hortlatacağını ifade ediyor. Bir hukukçuyum, fakat 12 Eylül oligarşik faşizminden sonra hiçbir zaman hukuka inancım olmadı. Adalet, hukuk dediğin hikâye bir üstyapı kurumu, üstyapıyı da altyapı belirliyor. Bu altyapı, burjuvazinin oligarşik hegemonyası kaldığı sürece değişmeyecektir. Bunun değişmesinin tek bir yolu vardır, o hegemonyayı yıkmaktır. Bu muhalefet ise yok, ama ihtimal her zaman var, bu ihtimali de örgütlemek, çoğaltmak, çoğaltma yollarını aramak gerekiyor. Ama şu anda Cihan&#8217;ı bu cezadan kopartıp alacak bir muhalefet yok.</p>
<p><strong>Söyleşiler: Ayşegül Oğuz</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://birdirbir.org/cihan-kirmizigul-icin-taksim-notlari/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

