<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>express .:. bir+bir .:. roll .:.</title>
	<atom:link href="http://birdirbir.org/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://birdirbir.org</link>
	<description>Enternasyonal Şalala</description>
	<lastBuildDate>Tue, 21 Feb 2012 16:33:36 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.2.1</generator>
		<item>
		<title>Ev işlerinde yeni emek çağı</title>
		<link>http://birdirbir.org/blog/yayin/guncel/ev-islerinde-yeni-emek-cagi/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=ev-islerinde-yeni-emek-cagi</link>
		<comments>http://birdirbir.org/blog/yayin/guncel/ev-islerinde-yeni-emek-cagi/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 21 Feb 2012 16:32:48 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Arşiv Kâtibi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Güncel]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://birdirbir.org/?p=1271</guid>
		<description><![CDATA[Müdür, işçisi, ürünü ve misafir &#160; Yakın bir zamana dek, Türkiye ve göç denince akla ilk önce Avrupa’daki “gurbetçiler” gelirdi. Oysa son yıllarda, transit göçmenler, mülteciler, Avrupalı emekliler, çokuluslu firmalarda çalışan üst düzey yabancı yöneticiler derken Türkiye’deki göçmenler sayıca artmaya  &#8230; <br /><a href="http://birdirbir.org/blog/yayin/guncel/ev-islerinde-yeni-emek-cagi/">devamı <span class="meta-nav">&#8594;</span></a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2><strong>Müdür, işçisi, ürünü ve misafir</strong></h2>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="http://birdirbir.org/blog/yayin/guncel/ev-islerinde-yeni-emek-cagi/attachment/ucretliucretsiz_emek_kiskacinda_kadin_h4767/" rel="attachment wp-att-1272"><img class="alignnone size-medium wp-image-1272" src="http://birdirbir.org/wp-content/uploads/2012/02/ucretliucretsiz_emek_kiskacinda_kadin_h4767-300x189.jpg" alt="" width="300" height="189" /></a></p>
<p>Yakın bir zamana dek, Türkiye ve göç denince akla ilk önce Avrupa’daki “gurbetçiler” gelirdi. Oysa son yıllarda, transit göçmenler, mülteciler, Avrupalı emekliler, çokuluslu firmalarda çalışan üst düzey yabancı yöneticiler derken Türkiye’deki göçmenler sayıca artmaya  ve çeşitlenmeye başladılar. Bu göçlerin çok önemli bir kısmı devlet tarafından tanınmadı. (2000 nüfus sayımında Türkiye’de yasal ikamet izniyle  bulunan yabancıların sayısı sadece 234 bindi, oysa aynı dönemde çok daha fazla sayıda yabancının “kâğıtsız” bir şekilde ülkede yaşadığı ve çalıştığı tahmin ediliyordu.)</p>
<p>Gündemin yoğun maddeleri arasında sessiz sedasız göçmenlerle ilgili bir yasal düzenleme kabul edildi. 1 Şubat 2012 itibarıyle uygulamaya giren 5683 no’lu “Yabancıların Türkiye’de İkamet ve Seyahatleri Hakkında Kanun” çeşitli ülkelerden Türkiye’ye turist vizesi ile gireceklerin 90 gün sonunda Türkiye’den ayrılmalarını zorunlu kılıyor ve tekrar giriş yapabilmeleri için en az 90 gün geçmesini öngörüyor. Şimdiye dek devletin görmezden geldiği ve belirli aralıklarla giriş-çıkış yaparak  “kaçak” duruma düşmeyi savuşturabilmiş göçmen işçilere yönelik bu yasayla Türkiye devleti göçmen işgücünü denetleme, düzenleme ve kısmen de olsa kayıt altına almaya çalışıyor.</p>
<p>Son yıllarda, Türkiye’deki göçmenler arasında en kalabalık gruplardan biri eviçi bakım hizmetlerinde çalışan yabancı kadınlar oldu. Express’in Ekim 2009 tarihli 99. sayısında göçmen emeği üzerine Ayşe Akalın’la bir söyleşi yapmıştık. Şubat ayından itibaren uygulamaya konan bu yasa vesilesiyle, bu söyleşiyi hatırlamakta fayda var.</p>
<p>Son düzenleme ile ilgili daha çok bilgi almak isteyenler Yeni Yol internet sitesinde Ayşe Akalın’ın kaleme aldığı “Devlet Eliyle Güvencesizleştirme” yazısını da okuyabilirler:</p>
<p>http://www.sdyeniyol.org/index.php/toplumsal-hareket/636-devlet-eliyle-guevencesizletirme-aye-akaln</p>
<p><span id="more-1271"></span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em>Son 15 yıldır İstanbul&#8217;da, orta ve üst sınıf evlerde sessiz ama derin bir değişim yaşanıyor. Çocuklara, yaşlılara, hastalara ve ev işlerine bakmak üzere yatılı yabancı kadınlar istihdam ediliyor. Ortalama ömür beklentisinin artışıyla bakıma muhtaç yaşlı nüfus çoğalırken, geleneksel olarak ev, çocuk ve yaşlı bakımından sorumlu görülen kadınların ücretli işlere girmesiyle bu işler serbest piyasaya devrediliyor. Huzurevi, çocuk yuvası gibi kurumları “törelerimize aykırı” bulan, bu işlere kadınların bakması gerektiğini düşünen hükümetin neo-muhafazakâr anlayışıyla piyasacı politikalar uyum içinde işliyor ve yatılı yabancı kadınların istihdam edilmesiyle, özellikle büyük kentlerde ev içinde bakım işi giderek genişliyor. Bu sektörün gelişimini ve toplumsal etkilerini konuşmak üzere teybimizi ev emeği alanına yeni bir bakış açısı getiren “duygulanım” kavramının ekonomi-politiği ve Türkiye’de göçmen kadın bakıcılar üzerine City University of New York’ta doktora tezi hazırlamış olan, Yeditepe Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde ders veren Ayşe Akalın’a uzattık.</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><a href="http://birdirbir.org/blog/yayin/guncel/ev-islerinde-yeni-emek-cagi/attachment/elias-khoury-page-1/" rel="attachment wp-att-1275"><img class="alignnone size-medium wp-image-1275" src="http://birdirbir.org/wp-content/uploads/2012/02/Express-99-kapak-215x300.jpg" alt="" width="215" height="300" /></a></strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Yabancı kadınların ev hizmetleri sektöründe çalışmaya başlaması nasıl oldu?  </strong></p>
<p><strong>Ayşe Akalın:</strong> Sovyetler’in dağılmasıyla, ‘90’ların ikinci yarısından itibaren başlıyor bu iş. İlk göç dalgası bavul ticaretiyle geliyor, ‘90’ların ilk yarısında Laleli önemli bir ticaret hacmine ulaşıyor. Fakat Rusya’daki krizle o büyüme dalgası duruyor. Bavul ticareti durunca, bu işi yapan kadınların bazıları ayakkabı ve deri atölyelerinde çalışmaya başlıyor. Sonra, ev işi diye bir şey olduğunu öğrenip evlerde çalışmaya başlıyorlar. ‘90’ların ikinci yarısından itibaren, Bulgaristan ve Moldovalılar ev işlerinde istihdam ediliyor. Bulgaristan’dan gelenler Türk kabul edildiği için göçmenlikleri biraz gözardı ediliyor, Türkiye’ye yurtdışından “yabancı” olarak geldiği kabul edilen ilk ve en görünür ev hizmetlisi grubu Moldovalılar oluyor. 2001 kriziyle biraz daralma olsa da, bu iş alanı yok olmuyor. 2002-2003’te, ekonomi yeniden canlanınca, Türkî cumhuriyetlerden, Ermenistan, Azerbaycan, Kazakistan, Türkmenistan, Özbekistan’dan da kadınlar geliyor.</p>
<p><strong>Bu alanda çalışan kadınların çoğunun eski Sovyet ülkelerinden gelmesinin nedeni ne? </strong></p>
<p>Başka bir grup da bu alanı doldurabilirdi. Ama bazen tarihsel koşulların üst üste gelmesi bir damar yaratıyor. Sovyetler’de merkezî ekonomiden piyasa ekonomisine geçilince birçok işyeri kapandı, insanların sosyal güvenlik hakları ellerinden alındı. Bavul ticareti bir hareket kazandırdı insanlara. Türkiye’nin aldığı göçte, Türkçe bilir olmasa da, kolay Türkçe öğrenebilir grupların ağırlığı oldu. Bulgaristan Türkleri rahatça Türkçe konuşuyor, Moldovalılar dediğimiz Gagavuz Türkleri, Türkmenistan ve Kazakistan’dan gelenler iki-üç ayda Türkçe öğreniyor. Ermenilerde de aileden kalma bir Türkçe bilgisi olduğu ortaya çıkıyor. Sonuçta, eski Sovyetler’de iş alanlarının kapanması, iki coğrafya arasında göçün başlaması ve burada ev işi yapacak eleman ihtiyacının ortaya çıkması bir piyasa üretti.</p>
<p><strong>Ev işlerinde ve çocuk, yaşlı bakımında yabancı kadınların özellikle tercih edilmesinin nedeni ne?</strong></p>
<p>Bu iş zaten buralı kadınlar tarafından yapılıyordu. Ama yabancıların gelmesiyle, yatılı ev hizmetlisi istihdamı başladı. Türkler, kendi ailelerinin sorumluluğu da üzerlerinde olduğu için, ancak gündüzlü çalışabiliyorlar. İşverenlerin ifadesine göre, Türk gündelikçiler için kendi aileleri her şeyden önde geliyor. Oysa yabancılar tamamen işveren merkezli bir hayat kuruyorlar. İşveren için yabancı çalıştırmanın esas anlamı, her daim “hazır ve nazır” bir emek gücünün evde bulunması. Yabancı kadınlar bazı işlerde, özellikle bakım alanında, daha elverişli görülüyor. Türk kadınlardan da bakım alanında çalışanlar var: Haftada birkaç kere aynı aileye düzenli olarak gelen kadınlar, kocasından boşanıp bir ailenin yanında kalanlar veya genç kızların bir ailenin yanına verilmesi şeklinde oluyor bu daha çok. Bunlar genelde kapitalist öncesi ilişkiler. Yabancıların gelmesi tamamen piyasa merkezli bir ilişki kurulmasını sağlıyor. Yazılı bir kontrat yok, ama sözlü anlaşmanın kuralları çok net. Bir elemanı işe alıp taleplerini anlattığında onlara uyacağını biliyorsun. Daha önce gerilimler içeren, her an sekteye uğrayabilecek olan çocuk, yaşlı ve hasta bakımı alanları tamamen yabancılara devrediliyor. Yabancıların yatılı olarak sundukları hizmetin üç tipi var: Çocuk bakımı, yaşlı ve hasta bakımı ve son olarak da İstanbul’daki yeni kentleşmenin getirdiği villa tipi evlerde kâhyalık, yani ev bakımı.</p>
<p><strong>Yatılılık iş tanımını, işçi-işveren ilişkisini de zorlaştıran bir durum değil mi? </strong></p>
<p>Yatılı çalışanların görev tanımında yaptıkları işin ne olduğu belirleyici. Çocuk bakımından bahsediyorsak, saati saatine belirlenmiş bir program oluyor: Şu saatte kalkılacak, şu saatte maması verilecek, şu saatte parka götürülecek&#8230; Yaşlı bakımı, zaman kaygısından kurtarılmış, “yaşlımızı sana emanet ediyoruz, onu hoş tut, ilacını saatinde ver, gerisinde de ne yaparsan yap” gibi oluyor.</p>
<p><strong>Bir tür eşlikçi, hatta can yoldaşı gibi&#8230;</strong></p>
<p>Evet, daha doğrusu, dostluk ilişkisinin metalaşması. Çocuk bakımında çocuğa sevgi gösteren, ama aynı zamanda anneyi mutlu edebilecek, onun güvenini kazanabilecek biri aranıyor. O nedenle, profiller biraz değişebiliyor. Kâhyalıkta ise ev işi dendiğinde akla gelebilecek tüm işler yatılı elemana havale ediliyor.</p>
<p><strong>Evin içinde bir yabancının bulunması ailenin mahremiyetinde sorun yaratmıyor mu?</strong></p>
<p>Araştırmaya başlarken, bu sıkıntıyla ilgili uzun hikâyeler dinlemeyi bekliyordum. Çok garip, istisnasız herkes “bizi o kadar rahatlattı ki, gerisi önemli değil” gibi bir cevap verdi. Bu da bence şunu gösteriyor: Türkiye’deki feminist hareket, üst-orta sınıf kadınların toplumsal konumlarını yeniden tanımlamalarını sağladı belki, ama feminizmin getirileri erkek-kadın ilişkisinin yeniden tanımlanmasını sağlayamadı. Kadın evin dışındaki hayata geçiş yapabilmiş, fakat eviçi sorumluluk neredeyse istisnasız kadına ait olmayı devam ediyor. Mesela çocuk bakımında işveren konumunda olanlar, tam zamanlı çalışan, genelde beyaz yakalı kadınlar. Sekiz-on saatini işte geçirip evin sorumluluğunu da yüklenen, 24 saatin yetmediği kadınlar bunlar. İhtiyaç duydukları desteği eşlerinden alamadıkları için evde tam zamanlı birinin olması hayatlarını kurtaran bir durum haline geliyor. Bakıcı kullanımının sonuçlarından biri, kadınla erkek arasında gözden geçirilmesi gereken kontratın artık tamamen kenara atılması oluyor. Bazı işlerin erkeğin de sorumluluğu olması gerektiği fikri tamamen terkediliyor, çünkü artık tam zamanlı bir bakıcı var.</p>
<p><strong>İşlerin koordinasyonu da hâlâ kadında, öyle değil mi?</strong></p>
<p>Tabii, evin müdürü anne. İşi koordine eden, çalışma saatlerini düzenleyen anne, ama el emeği istihdam edilen yabancı kadından geliyor.</p>
<p><strong>Bu tabloda erkekten hiç bahsetmedin&#8230;</strong></p>
<p>Yok çünkü. Bakıcının işvereni olarak hep kadınlar çıkıyor karşına. Gündelik hayatlarını anlattıklarında, babanın akşam 6 ile 8 arası çocuğuyla oynayan bir figür olduğu görülüyor. Araştırmayı yaparken, babanın çocuğun sorumluluğunu eşiyle paylaştığı sadece bir tek aileye rastladım. Baba resmin dışında, uzaktan sevilen bir figür, bakıcı üzerinden kurulan aile ilişkisinde babanın rolü yok. Baba misafir gibi geliyor, gidiyor. Yemeği hazır, çamaşırları yıkanmış, ütüleri yapılmış&#8230;</p>
<p><strong>Bakıcılarla evdeki erkek arasında cinsel bir gerilim oluyor mu? </strong></p>
<p>Öyle bir gerilim olduğunu bildiğim örnekler, bakılan kişinin yaşlı ve yalnız yaşayan erkek olduğu durumlar. Yabancı kadınların kendi aralarında “dedu” dedikleri yaşlı erkekler bakıcı arıyorsa, kadınlar o hizmetin içine cinselliğin de girebileceğini anlıyorlar. Benimle konuştuklarında asla böyle bir şey kabul etmediklerini söylüyorlar, ama o “dedu”ların kızlarıyla, yani işverenlerle görüştüğümde arada bu tür münasebetlerin de olduğu anlatılıyor. Ailelerde, anne figürünün olduğu durumlarda böyle hikâyelere hiç rastlamadım. Ama tabii kadın “kocam beni bakıcıyla aldattı” diye anlatmamış olabilir. Aynı evi paylaşan bir yabancı kadın ile erkek, mesela geceleyin mutfakta karşılaştıklarında nasıl davranacaklar? Daha çok bunlar gerilim noktaları oluyor. Adam mesela şortla evde dolaşamıyor. Karısını mutlu ettiği için bakıcıya itiraz edemiyor, ama biraz da rahatsız.</p>
<p><strong>1960’larda, Avrupa’ya yönelik işçi göçünde kadınlar ikincil rollerde, kocalarının yanında tamamlayıcı olarak gidiyorlardı. Eski Sovyetler’den gelenler ise çoğunlukla tek başlarına, bağımsız olarak gelen kadınlar. Bu durum onların kadın-erkek ilişkilerine nasıl yansıyor?</strong></p>
<p>Sovyetler’den gelmelerinin önemli bir özelliği, ömürleri boyunca çalışmış kadınlar olmaları. Sovyet sistemi kadın-erkek eşitsizliğini ortadan kaldırmamış olsa da, herkesin çalışmasının normal olduğu bir sistemdi. Eskiden karı-koca ikisi de çalışırken, şimdi kadın çalışıyor, erkek iş bekliyor. Benim tanıdığım örneklerin çoğunda durum buydu: Artık para kazanan kadın; karar mekanizmaları kadının üzerinden geçiyor. Ama ilişkiler ne kadar dönüşüyor, çok emin değilim.</p>
<p><strong>Bu kadınların geride bıraktıkları aileleriyle ilişkileri nasıl?</strong></p>
<p>O tabii en gerilimli kısım. Aşağı yukarı herkes anne olduktan sonra bu işe giriyor. Kocanızı ve anne-babanızı geride bırakmak bir yana, çocuklarınızı geride bırakıyorsunuz. Onun acısı, gerilimi ortadan kalkmıyor. Benim tanıdığım insanlar arasında on senedir bu işi yapanlar vardı. Senede bir veya iki kez gidip gelseler de, bu on seneyi ailelerinden uzak geçiriyorlar.</p>
<p><strong><a href="http://birdirbir.org/blog/yayin/guncel/ev-islerinde-yeni-emek-cagi/attachment/ayseakalin/" rel="attachment wp-att-1276"><img class="alignnone size-medium wp-image-1276" src="http://birdirbir.org/wp-content/uploads/2012/02/ayseakalin-202x300.jpg" alt="" width="202" height="300" /></a></strong></p>
<p><em>Ayşe Akalın</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Bu konu işverenlerle ilişkide gündeme geliyor mu? </strong></p>
<p>Orada daha çok işverenlerin bir kaygısı ortaya çıkıyor: “Kendi çocuğunu özleyen bir insanı her gün görmeye dayanamam, o acıyı bana göstermesin” diyen işverenlerle karşılaştım. Bakıcılar o acıyı bağırlarına basmak gerektiğinin farkındalar. Görüştüklerim arasında “çocukla olan ilişkim bana kendi çocuğumu hatırlatıyor” diyen çok az oldu. Daha çok, çocukların şımarık olmasından şikâyet ediliyor. Bu durumu, ailenin çalışanı meta olarak görmesinin çocuğa yansıması olarak görüyorum ben. Bakıcı o kadar kolay değiştirilebilen bir şey haline geliyor ki, çocuk karşısındaki kişiye saygı göstermesi gerektiğini öğrenmek zorunda kalmıyor. Biri gider, biri gelir diye görüyor. O da çalışanlara yansıyor. O nedenle bakıcılar yaşlı bakımını daha çok tercih ediyor: Yaşlıların ihtiyaçları minimum düzeyde, iki kelime etmesini biliyorlar. Yaşlı ve hasta bakımında, beden pisliği gibi şeyler akla sorun olarak gelebilir. Fakat bakıcılar bunu fazla büyütmüyor ya da en azından kötünün iyisi olarak görüyorlar.</p>
<p><strong>Tüm bunlar yeni orta sınıf dediğimiz kesimde ailenin dönüşümünün, çocuk merkezli bir hayatın işaretleri olarak görülebilir mi? </strong></p>
<p>Kesinlikle. Ben konuya “değer” kavramı üzerinden bakmaya çalıştım. Çocuk artık ailenin sahip olduğu önem ve değerin vücud bulmuş hali. Her şey çocuğun çevresinde dönerken, bakıcı da ondan sorumlu kişi oluyor. Bakıcının değeri de çocuğun üzerinden belirleniyor. Kadın artık tek başına bir insan değil, çocukla ilişkisi kadar değerli. Bakıcılara bu işin bu kadar olumsuz yansımasının açıklaması da bu.</p>
<p><strong>Çalışmanda yeni bir emek türünden bahsediyorsun: Duygulanımsal emek. Biraz bunu açar mısın?</strong></p>
<p>Duygulanım teorisi, psikoloji ve psikanalizden alınarak ekonomi-politiğin içinde kurgulanmaya çalışılıyor. Duygulanımın benim için en önemli noktalarından biri, emeğin ölçümüyle ilgili. Emeği nasıl ölçeriz –Marx’tan beri olan bir soru. Emek artı-değerle, zamana endekslenip ölçülüyor. Mesela gündelikçiler sabah 9 akşam 5 arası bir günlük mesaide bir evin temizliğini üstleniyorlar. Bir temizlik, bir gün, bir işçi hesabı bu. Bu hesap yatılılarda kayıyor, çünkü yatılılarla 6+1 şeklinde kontrat yapılıyor. Haftanın altı günü seninle yaşayan, bir günü ya sadece gündüz ya da gündüz ve akşam olarak izin kullanan kişiler bunlar. Altı günün tamamında evde olan biriyle yeni bir ilişki kuruyorsun. Akşam 5’e kadar iş yetiştirme zorunluluğu ortadan kalkıyor, 24 saate yayılan bir biçimde ondan hizmet alıyorsun; gece 3’te uyandırıp “bebeğin altını temizle” demek hizmete dahil. Her an elinin altında bulunan, ahlâk sınırlarını zorlamadığın sürece her işe koşturabildiğin bir emek türü bu. Artık çalışma ile çalışma dışı saatler ayrımı ortadan kalkıyor. Öyle olunca da, burada sömürü, fazla kullanım, işçi üzerindeki olumsuz etkilerin tarifinde yeni modeller gerekiyor. Duygulanım teorisi, post-fordist dönemde çalışma ile gündelik hayat, mola ile emek harcama arasındaki sınırların flulaşmasını teorize etmeye çalışan bir bakış açısı sunuyor.</p>
<p><strong>Yabancı çalışan kullanımında bu teori nasıl kullanılıyor? </strong></p>
<p>Mesela yaşlı bakımında, bir kadını parayla kendinize arkadaş olarak tutuyorsunuz. Buradaki emek ilişkisini nasıl tanımlayacağız? Gündelik hayattaki birçok diğer örneğe kıyasla bu çalışan kadınlar şanslı işçiler olarak görülüyor, çünkü maaşları düzenli ödeniyor, barınma ve yemek masrafları karşılanıyor. Bazı işverenlere göre, “bütün gün oturmak için para alıyorlar”. Öyleyse, insanlar neden bu işleri kendileri yapmayıp başkalarını tutuyorlar? Bakımı yapılan kişilerin kendi aileleri onlarla bu kadar uzun zaman geçirmeye dayanamazken, “bak sana bu kadar rahat iş veriyorum, bir de üstüne para veriyorum” anlayışının sorgulanması gerek.  Emek harcama sadece sekiz saat kol gücüyle yapılan bir şey değil. Emeği çok daha geniş düşünebilmeliyiz. Bir insana sevgi göstermeyi gerektiren ve bunu her daim yapmak zorunda olduğunuz bir işin çok yorucu bir iş olduğunu anlamamız lâzım.</p>
<p><strong>Göçmen kadınların bu durumda ucuz emek olduğunu söyleyebilir miyiz? </strong></p>
<p>Ucuz değil ama, “daha ucuz” emek. Yatılı bir elemanınız olduğunda ona daha çok iş verebiliyorsunuz, gün boyu yetiştirmek zorunda olduğu işlerin dışında, gece 9’da fasulye ayıklatabiliyor, sabaha karşı 3’te bebeğinizin altını temizletebiliyorsunuz. Öyle olunca, bir ayda belki az para vermiyorsunuz ama, aldığınız “verim” yükseliyor.</p>
<p><strong>Bir makalende güvenlikli siteleri “fabrika”, oradaki hayat tarzını üretilen “ürünler”, ev hizmetlilerini de yeni “işçiler” olarak tanımlıyorsun. Bu sitelerde, bu değişime paralel yeni düzenlemeler görülüyor mu? </strong></p>
<p>Özellikle mimarî ve mekânsal düzenlemeler dikkat çekici. İstanbul’un çevresinde son 15 yılda ortaya çıkan sitelerde mutlaka bir hizmetli odası veya katı bulunuyor. Eski İstanbul’daki köşklerde de hizmetliler için müştemilât gibi yerler vardı. Bugün şehir dışındaki kentleşmeyle bu göç aynı anda gerçekleşiyor. Bu tarihsel çakışma bana çok ilginç geliyor. Sanki müteahhitler, dolaylı olarak, yaptıkları mimarî tasarımla bu kadınları ithal ediyor, yeni kentleşme bu kadınları çağırıyor gibi. Villa mimarisinde, işverenin yaşadığı alanla çalışanınki çok ayrı. “Hem var hem yok” mekânlar bunlar. Apartman dairelerinde yaşayanlarla konuştuğumda “evet, yabancı biriyle aynı evde yaşamak zor, ama idare ediyoruz” gibi cevaplar alırken, villalardakiler “hiç görmüyorum bile, işini yapıyor, ortadan kayboluyor” diyorlar. Mekân, çalışan kadına görünmezleşme imkânını veriyor. Onlar da iş bittikten sonra görülmek istenmediklerinin farkındalar ve ortadan kayboluyorlar.</p>
<p><strong>Devletin üstlenmesi gereken çocuk ve yaşlı bakımı gibi sosyal hizmetlerin tamamen serbest piyasaya bırakıldığı bir yapı var karşımızda. Burada devletle yeni orta sınıflar arasında sessiz bir anlaşma olduğunu söyleyebilir miyiz?</strong></p>
<p>Bu doğru, ama Türkiye’de bu meseleyi gündeme getirecek, bu kadınlardan yana taraf olacak bir kesim de yok. Hukukî platformda bu kadınların adı sadece insan kaçakçılığı bahsinde geçiyor; o da beyaz kadın ticaretinin dünya siyasî gündemindeki yeriyle bağlantılı. Çalışmak isteyen ve emeğinin hakkını almak isteyen kadınların çalışma hakkını savunacak kimse yok. Türkiye’de gündelikçi kadınların haklarının savunulması meselesi daha yeni yeni gündeme geliyor. Sırf orta sınıfla değil, devletin aile ile kurduğu ilişkiden bahsetmek lâzım. Her şey aileye endekslendiği için, eviçi emekle ilgili hakların kamusal alanda kabul edilmesi meselesi sahiplenilen bir konu olmuyor. “Gündelikçi kadın eve temizliğe gelir, iki aile de bu anlaşmadan memnundur” gibi bir anlayış var.</p>
<p><strong>Endonezya’da, Hong Kong’da ev hizmetlerinde çalışan kadınlar örgütleniyor, 1 Mayıs mitinglerine katılıp haklarını arıyorlar. Bizdeyse tam bir sessizlik var. Bunu nasıl açıklıyorsun?</strong></p>
<p>Bunun için, yabancı ev hizmetlisi piyasasının hangi bağlamda ortaya çıktığına bakmak gerek. Örneğin, bu ülkelerdeki Filipinliler, devlet düzeyinde anlaşmalar sayesinde göçmen işçi statüsüyle çalışma izni alabiliyorlar. Çalışma iznine sahip çalışanlar önemli bir dalga yaratabiliyor, düzensizler de onlara katılabiliyor. Ama Türkiye’de çalışma izni olan kadın çok çok az. 2005’te sadece yirmi Moldovalının resmî çalışma izni vardı.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p align="right"><em>Söyleşi: Didem Danış</em></p>
<p align="right"><em> </em><em>Desen: Sosyalist Feminist Kolektif’in Kadın Emeği Konferansı bülteninden</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<div>
<p>&nbsp;</p>
</div>
<p>GÖÇMEN EV İŞÇİSİNİN SIRADAN BİR GÜNÜ</p>
<h4><strong>Şule hanım, Olga, Deniz, Ceren ve Ahmet bey</strong></h4>
<p>&nbsp;</p>
<p><em>Ayşe Akalın’ın “Yukarıdakiler-Aşağıdakiler: İstanbul’daki Güvenlikli Sitelerde Göçmen Ev Hizmetlisi İstihdamı” başlıklı makalesindeki “Göçmen ev işçisinin sıradan bir günü”&#8230;</em></p>
<p>2006 kışında görüşme olanağı bulduğum Olga, 31 yaşında, beş senedir Türkiye’de çalışan Bulgaristanlı bir kadındı. Türkiye’ye geldiği ilk zamandan beri kocasından ayrı yaşayan Olga’nın memleketinde annesinin baktığı yedi yaşında bir kızı vardı. Türkiye’ye gelmeden önce Bulgaristan’da vergi dairesinde çalışan Olga, kızının doğumu ertesi aldıkları borcun faizini ödemeye maaşının yetmemesi sonucu, kocasının teyzesinin o dönemde Türkiye’de çalışıyor olması nedeniyle, borcunu ödeyebilecek parayı kazanmak için Türkiye’ye gelmiş. Daha önce İzmit’te bir ailenin yanında bir yıl, İstanbul’da başka bir ailenin yanında da beş ay çalışan Olga’nın en son işi, onunla görüştüğüm Sarıyer yakınlarındaki bir sitedeki bir villaydı. Orada yedi ve üç yaşlarındaki iki çocuklu bir ailenin yanında çalışan Olga’nın yanısıra, evde küçük kızın bakıcısı ve yemekten sorumlu bir Türk yatılı kadın ve haftanın üç günü temizliğe gelen gündüzlü bir Türk kadın daha vardı. Olga, üç katlı villadaki tipik bir iş gününü bana şöyle anlattı:</p>
<p><strong>Olga:</strong> 6:30’da kalkıyorum. Ceren okula gittiği zaman daha erken kalkıyorum, çünkü 7’yi 10 geçe filan çıkıyor, 7:30’da servis geliyor, ancak kahvaltısını eder. O zaman 6:15 falan kalkıyorum. Bu sıralar 6:30’da kalkıyorum çünkü Şule hanım da erken gidiyor. Kahvaltısını hazırlıyorsun. İşte iniyorlar, kahvaltı ediyorlar, onlar gidiyorlar. Ondan sonra Ahmet Bey iniyor, o da kahvaltısını edip çıkıyor. Sonra Deniz. Herkesi yollayıp biz kahvaltı ediyoruz. Saat 10 oluyor. Sonra mutfak toplanıyor. Yukarı çıkıyoruz, odaları toplamaya, silmeye, süpürmeye, eşyaları yerleştirmeye her zaman yukarıdan başlıyoruz. Öyle iniyorsun aşağıya kadar. Bu işlerle zaten öğlen oluyor. Çocuklara öğle yemeği, sonra masa toplanıyor. Ütünün yapılmadığı bir gün bile yok. Çamaşır günü olduğunda bazen dört, bazen altı kere çamaşır yıkanıyor. Pazartesi günü mesela, altı kere, çünkü o gün herkesin çarşafları değişiyor. Çocukların kıyafetleri&#8230; Bir giydiklerini bir daha giymiyorlar, yıkanıyor. Benim ütü masam hiç kalkmıyor. Bugün mesela üç gömleğim kaldı. Sonra alt kata inip orayı da topluyorsun. Öyle işte, gün içinde hiç kimse oturmuyor. Bazen oturalım, keyif yapalım diyoruz. 15:30 gibi bir çay içiyoruz, çocuklar varsa akşam kahvaltısı veriyorum. Ondan sonra zaten şeyler başlıyor, salata hazırla, akşam yemeği&#8230; Çocuklar 7’de yiyorlar, sonra büyükler geliyorlar, son zamanlarda hep beraber yiyorlar. Sonra çıkıyorsun, çocukları yıkıyorsun, tuvaletlerini yaptırıyorsun. Sofra kalkıyor, çay koyuyorsun, meyve kesiyorsun. Saat 11-12 oluyor, aşağı odaya inip ütü varsa yapıyorsun, yoksa yatıyorsun.</p>
<p style="text-align: right"><em> Express, sayı 99, Ekim 2009 </em></p>
<!-- PHP 5.x -->]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://birdirbir.org/blog/yayin/guncel/ev-islerinde-yeni-emek-cagi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Murathan Mungan’ın kaleminden Tomris Özden</title>
		<link>http://birdirbir.org/blog/yayin/guncel/murathan-mungan%e2%80%99in-kaleminden-tomris-ozden/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=murathan-mungan%25e2%2580%2599in-kaleminden-tomris-ozden</link>
		<comments>http://birdirbir.org/blog/yayin/guncel/murathan-mungan%e2%80%99in-kaleminden-tomris-ozden/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 16 Feb 2012 21:13:09 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Arşiv Kâtibi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Güncel]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://birdirbir.org/?p=1245</guid>
		<description><![CDATA[Albaydan herkese mektup var! Express, sayı 83, 26 Ağustos 1995 Şaibeli bir uçak kazasında ölen Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis’e yakınlıklarıyla bilinen bazı rütbeli askerlerin ölümlerinin Ergenekon Davası kapsamında incelemeye alınması, gündemin önemli konularından biri. İntihar ettiği öne sürülen eski &#8230; <br /><a href="http://birdirbir.org/blog/yayin/guncel/murathan-mungan%e2%80%99in-kaleminden-tomris-ozden/">devamı <span class="meta-nav">&#8594;</span></a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2><strong>Albaydan herkese mektup var!</strong></h2>
<p><em>Express, sayı 83, 26 Ağustos 1995</em></p>
<p><a href="http://birdirbir.org/blog/yayin/guncel/murathan-mungan%e2%80%99in-kaleminden-tomris-ozden/attachment/kapakalbayl/" rel="attachment wp-att-1246"><img class="alignnone size-medium wp-image-1246" src="http://birdirbir.org/wp-content/uploads/2012/02/KAPAKALBAYL-240x300.jpg" alt="" width="240" height="300" /></a></p>
<p>Şaibeli bir uçak kazasında ölen Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis’e yakınlıklarıyla bilinen bazı rütbeli askerlerin ölümlerinin Ergenekon Davası kapsamında incelemeye alınması, gündemin önemli konularından biri. İntihar ettiği öne sürülen eski Tunceli İl Jandarma Alay Komutanı Albay Kâzım Çillioğlu’nun otopsisinden sonra sıra, ölümünün ardından —eşinin talebine rağmen— otopsi yapılmayan eski Mardin İl Jandarma Alay Komutanı Rıdvan Özden’de.</p>
<p>Resmî kayıtlara göre Özden çatışmada ölmüştü. Rütbesine bakılırsa, alışıldık bir şey değildi bu. Eşi Tomris Özden’in şehitlik kurumuna, savaşa dair söyledikleri ve müteveffa kocasının “terörle mücadele”ye dair düşünceleri ise daha da şaşırtıcıydı. Dönemin askerleri ve siyasîleri de şaşırdı kaldı.</p>
<p>Dönemin Millî Savunma Bakanı Mehmet Gölhan’a göre, Tomris Özden’in sözlerinde “siyaset” vardı (bugün “ideolojik yaklaşım” deniyor). Devleti dumura uğratan açıklamalarının ve “Şark Çıbanı” adında bir kitap yayınlamasının ardından Tomris Özden sayısız tehdit aldı.</p>
<p>Otopsi ihtimalinin ardından kendisine mikrofon tutulan Özden, kitabı yayınladığında Veli Küçük tarafından sorguya çekildiğini anlatma fırsatını da buldu.</p>
<p>Bu gelişmeler bugünkü siyasî iktidarı sevindiriyordur. Sadece Ergenekon bahsinde bir sır daha açığa çıktığı, Veli Küçük resmi daha bir netleştiği için değil. Devamlılığı esas alan devlet, Rıdvan Özden gibi resmî politikalara eleştirel yaklaşan bir albayın üstelik çatışmada, askerlerinin yanında ölmesinin utancından kurtulmuş oluyor böylece.</p>
<p>Peki bu devlet o devlet mi? “İleri demokrasi”de miyiz, “90’lara mı dönülüyor” yoksa? Seçimlerin öncesinde terkettiği açılım fikrini “ustalık dönemi”nde giriştiği operasyonlarla hepten unutturan AKP, bugünlerde PKK’yla işbirliği yaptıkları gerekçesiyle üst yönetimi ifadeye çağrılan MİT’i koruma altına almakla, İstanbul Terörle Mücadele ve İstihbarat ekiplerini tasfiye etmekle meşgul. Öte yandan, KCK operasyonlarındaki kararlılığını da sürdürüyor. İster MİT’i koruyan başbakan ve AKP, ister “cemaat”le ilişkisi son gelişmelerle ayyuka çıkan polis ve özel yetkili yargı, bu güreşte kimin bileği bükülürse bükülsün, aslında tek bir mağlup olacak.</p>
<p>O mağlubun kim, kimler olduğunu Murathan Mungan’a bakarak anlayabiliriz. Kurşunların konuştuğu 90’larda faili meçhulleri ve Kürt basınına uygulanan baskıları sokaklarda Özgür Gündem dağıtarak protesto eden Murathan Mungan, 1995’te Tomris Özden’in açıklamalarını Express’te yorumlamıştı. Aynı Murathan Mungan, geçtiğimiz ay, KCK operasyonu kapsamında tutuklanan akademisyen ve yazarlarla, gazetecilerle, öğrencilerle, seçilmiş milletvekilleri, belediye başkanları ve siyasetçilerle dayanışmak için, terör faaliyetiyle suçlanan BDP Siyaset Akademisi’nde ders verdi. Murathan Mungan’ın saygı duyulacak tutarlılığı, devlette devamlılığın da esas olduğunu gösteriyor.</p>
<p>Rıdvan Özden’in JİTEM tarafından öldürüldüğünün açığa çıkması, Tomris Özden’in o gün ve bugün söylediklerindeki hakikate halel getirmeyecek. 1995’e, haftalık Express’in 83. sayısına, Murathan Mungan’ın yazısına bağlanıyoruz…</p>
<p><span id="more-1245"></span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="http://birdirbir.org/blog/yayin/guncel/murathan-mungan%e2%80%99in-kaleminden-tomris-ozden/attachment/sayfa2-copy/" rel="attachment wp-att-1259"><img class="alignnone size-medium wp-image-1259" src="http://birdirbir.org/wp-content/uploads/2012/02/SAYFA2-copy-300x275.jpg" alt="" width="300" height="275" /></a></p>
<p>Mardin Jandarma Alay Komutanı Rıdvan Özden’in Savur ilçesi yakınlarında PKK ile girilen bir çatışmada vurulması, ardından karısının ve kızının yağtığı şaşkınlık yaratan açıklamalar, geçtiğimiz günlerin tartışma getiren en önemli olaylarından biriydi. Anımsayacak olursak şöyle diyordu karısı: <em>“Kocam kendisine düşen görevi yaptı. Ancak bunun çözüm olmadığını da biliyordu. Sadece kendisine verilen görevi ifa etmeye çalışıyordu. Ben kocamı şehit olarak kabul etmiyorum. İnsan ancak savaşta ölürse şehit olur. Burada çirkin politikanın sonucu ölüm oluyor. Göstermelik şaşaalı tören istemiyorum. Kocamın kanını bu devlete feda etmiyorum.”</em> Kocasının kendisine yazdığı mektuplarda, ettiği telefonlarda söylediklerini aktardıktan sonra, <em>“Ancak bu politikayla ne vatan kurtulur, ne de bu sorun çözülür. Ölmekle öldürmekle güneydoğu sorunu çözülmez”</em> diyordu. Kızının açıklaması da özlü ve etkileyiciydi: <em>“Babam öldürüyordu, onu da öldürdüler.”</em></p>
<p>Yüksek rütbeli bir ordu görevlisinin eşinin, devletin resmî politikasına ters düşen, üstelik kocasının hislerine de tercüman olarak yaptığı bu açıklamalar gereken yankıyı buldu.</p>
<p>Bu kez ölen sıradan bir er ya da küçük rütbeli bir asker değil, bir albay, üstelik bir alay komutanıydı. Bugüne dek, bu tür çatışmalarda ölenlerin çoğunlukla daha küçük rütbeli askerler olduğu anımsanacak olursa, askerlerini kurtarmak için, sevk ve idare ettiği birliğinin başında kendini ön saflara atan bu albayın ölümü, bir başka anlam boyutu ve içerik kazanıyordu. Bu ölümde trajik bir yan var. Malzemesi, edebiyata, sanata yakışan trajik bir yan. Marquez “Albaya Kimseden Mektup Yok!” der güzeli kitabında, ama biz, Oğuz Atay’ın albayı Hikmet Benol’unkinden sonra, başka bir düzlemde bir başka mektup daha alıyoruz sanki.</p>
<p>Albay Rıdvan Özden, “oradaki” duruma ve çözümlerine ilişkin devletin şu andaki görünür resmî politikasıyla ne kadar farklı düşen düşünceler taşırsa taşısın, bu konuda karısına yazdığı mektuplarda, ettiği telefonlarda ne söylerse söylensin, sonuçta orada görevlendirilmiş bir asker olarak “vazifesini yapmakta” kararlı, ölüme gidecek kadar ön saflarda yer alan bir asker portresi çizerek ölümüne trajik ve hazin bir boyut kazandırmıştır. En azından albayın profilini tanımaya düşürdüğü ışık açısından bu ölüm, hepimizi yeniden düşünmeye çağıran başka bir anlamla yüklenmiştir. Albayın şahsında, askerler içinde “güneydoğuya” ilişkin farklı yaklaşımlara sahip, belki de yörenin koşullarına tanıklığın getirdiği deneyim ve gözlemle zenginleştirilmiş daha gerçekçi çözümler üreten askerler olduğu, olabildiği, kamuoyu tarafından bu olay nedeniyle daha çıplak olarak görülmüştür. Ama askerler bu konuda görüş bildirememektedir; bu konuda görüş bildirme hakkı, bunlara değil, yalnızca “Sekizinci madde kalkmasın!” diyen askerlere tanındığı için, bunlar söz alma hakkını ancak ölerek kullanabilmektedirler. Albay da bu hakkını kullanmıştır. Hepimize yazdığı mektuptan bunu anlıyorum ben.</p>
<p>Albayın şahsında ve ölümünde, bu kirli savaşın, bu kanlı oyunun, aciz hükûmetlerin, yetersiz politikacıların, çözümsüz politikaların karanlığına bir kez daha ağır soru işaretleri düşürmüştür. Bu yanıyla bakılacak olursa, belki de siyasî çözümlerin zorunluluğunu çoktan anlamış askerlerle askerî çözümden başka çözüm bilmeyen ve üretemeyen politikacıların bir biçimde yer değiştirmesi gerekmektedir. Meseleyi daha doğru anlamış, olan biteni daha iyi görmüş askerler yok yere ölürken, askerî çözümden başka çözüm bilmeyen, üretemeyen, ölümün gölgesinden uzakta oturdukları masalarının başında, silahların ve bombaların sesi kendilerine uzaktan hoş gelen bu eski zaman politikacıları, bu “Meclis Şahinleri” bir biçimde yer değiştirmelidirler.</p>
<p>Şırnak dağlarında, küçük numarası bile başına büyük gelen miğferiyle kayalardan kayalara seken bir Coşkun Kırca klibi izlemek doğrusu hayli neşelendirirdi beni. Bu klipte Baki Tuğ rol almasa da olur; nasıl olsa torunlarının torunlarına yetecek kadar kan var onun ellerinde. Ama “dinlenmeler bir cigara içimi” tablosu için, geride Esat Kıratlıoğlu ve İsmail Amasyalı’nın itişe tepişe şakalaştığı, Ayvaz Gökdemir’in ağaç altı sota bir yerde soluya soluya Pazar ve Peri mecmuaları karıştırdığı, Yaşar Topçu’nun karavana dağıtırken hemşehrilerine birer kepçe daha fazla koyduğu, “Hepimizin ahbabı” Yıldırım Aktuna’nın bir Mürüvvet Sim şirinliğiyle onun bunun üzerine su attığı bir “Hatıra Foturafı”na ne dersiniz? Fantezimi biraz sulu, söylediklerimi biraz cıvık bulduysanız, o zaman, şu andaki Meclis’in bundan daha ciddi bir görüntü sunduğuna ve de daha ince bir mizahı hak ettiğine dair kanıt göstermeniz gerekecektir ki, bu kadarı hem sizin zahmetinize değmez, hem benim yeteneğimi aşar. Klibin kadrosunu yalnızca DYP’lilerin oluşturması kimseyi yanıltmasın; diğer kümelerden de adını öyle koymuş olsun ya da olmasın, “epey şahin” oyuncu çıkar. Onları da başka yönetmenlere bırakıyorum.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="http://birdirbir.org/blog/yayin/guncel/murathan-mungan%e2%80%99in-kaleminden-tomris-ozden/attachment/mungan/" rel="attachment wp-att-1260"><img class="alignnone size-medium wp-image-1260" src="http://birdirbir.org/wp-content/uploads/2012/02/mungan-300x200.jpg" alt="" width="300" height="200" /></a></p>
<p><em>Murathan Mungan, 28 Ocak 2012&#8242;de, BDP Siyaset Akademisi&#8217;nde verdiği &#8220;Tarihe Kayıt Düşmenin Yolları&#8221; konulu ders esnasında</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Her iki tarafın da adına “vatan” dediği bir toprak parçasının üzerinde, her iki taraftan da her gün insanlar ölüyor. Her iki taraf da, kendi ölülerine şehit diyor. Dahası, anlıyoruz ki, Albay Rıdvan Özden’lerle dişlerinin arasından kan damlayan MHP’liler aynı nedenlerle ölmüyor. Meclis’teki “üniformasız askerlerle” askerdeki “üniformalı diplomatlar” için kartların yeniden dağıtılması gerekiyor belki de. Bunun yolu da doğru politikadan ve bütün kurumlarına işlerlik kazandırılmış, kullanılabilir bir demokrasiden geçiyor.</p>
<p>18 Ağustos 1995 tarihli Yeni Yüzyıl gazetesinde, konuyla ilgili “Bu çığlığı duyun” başlıklı yazısında Ahmet Altan şunları söylüyor: <em>“Bu iki acılı kadının çığlıklarını dinleyip ülkede yaşananları bir daha düşünmesi gerekenler ise hiç aldırmıyorlar, hatta Millî Savunma Bakanı utanma çizgisini epeyce aşarak Tomris Hanım’ı tehdit etmeye, ‘Bu sözlerin biraz tahkike ihtiyacı var’ diyerek kederli kadını DGM’yle korkutmaya kalkışıyor.”</em> Daha sonra tutumundaki geri çekilmelerine bakılacak olursa, bir ölçüde korkutulmuş da albayın eşi Tomris Hanım, ama gene de bu, yaptığı açıklamaların niteliğini ve içeriğini değiştirmiyor.</p>
<p>Evet, Millî Savunma Bakanı Mehmet Gölhan, albayın eşinin bu açıklamalarına ilişkin olarak, çok rahatsız olduğunu fazla belli eden, öfkesini kontrol edemediği açıklamasında, <em>“Biraz siyaset var o sözlerde. Ben de okudum. Siyaset var. Bir şehir eşinin söyleyeceği sözler gibi gelmedi bana”</em> diyor. Ardından ekliyor: <em>“Bir subayımızın hanımı bu işi nereden bilecek? Oraya gitti mi ki, savaştı mı veya o bölgede kaldı mı ki, bu sözleri söyleyecek durumda bilgi sahibi olsun?”</em></p>
<p>Mehmet Gölhan’ın hemen hemen her zaman olduğu gibi bu örnek özelinde de tanık olduğumuz, klasik anlamıyla bir devlet adamının sahip olması gereken vakar ve ağırlıktan hayli uzak açıklamaları ve tavrı yalnızca bugüne özgü değil. Ne zaman söz alsa, bir Millî Savunma Bakanı tavrından çok, Köy Odası skeçlerindeki Muhtar Emmi tavrıyla yaptığı açıklamalarla gönül bulandırması hiç de yeni değil. Ama bu kez repertuarına dozunu ayarlayamadığı gözdağı ve tehdit tonu da ekleyerek dağarcığını zenginleştirmiş.</p>
<p>Sizler anımsar mısınız bilmem, ben iyi anımsıyorum, seyrederken kanım donmuştu çünkü: Hemen her gün Türk ve Kürt annelerinin toprağa oğul verdiği, mezar başlarında feryat figan ettiği günlerde, askere gitmemek için gittiği Amerika’dan bir türlü geri dönmediği iddia edilen oğluyla ilgili olarak sorulan sorulara verdiği gelişigüzel yanıtlarda, eşinin oğlu için çok üzüldüğünden ve her gün evde ağladığından, gözyaşı döktüğünden söz etmişti televizyon kanallarında. Bu örnek özelinde gördüğümüz gibi, böylesi hassas bir konuda, böyle bir makamın sahibi olarak bir açıklamada bulunurken kendini korumaya bile yetmeyen bir idrak, bu vatanda kimin nesini korumaya yetecektir?</p>
<p>Hangi koşulda olursa olsun, kimsenin acısını ya da gözyaşlarını karşılaştırmak istemem ama, gene de, Tomris Hanım’la Mehmet Gölhan’ın eşinin gözyaşlarını ve nedenlerini ben aynı kefeye koyamıyorum. Galiba bütün mesele de bu.</p>
<p><strong>Murathan Mungan          </strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em>Tomris Özden, Veli Küçük’ün kızı Zeynep Küçük’le beraber katıldığı bir televizyon programında söylediklerinin ardından tehditler aldığı gerekçesiyle savcılığa başvurdu.</em></p>
<p><em>Murathan Mungan’ın “Yedi Kapılı Kırk Oda”, “Cenk Hikâyeleri”, “Lal Masallar” adlı hikâye kitaplarından derlediği “Doğu Sarayı” Metis’ten yayınlandı.</em></p>
<!-- PHP 5.x -->]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://birdirbir.org/blog/yayin/guncel/murathan-mungan%e2%80%99in-kaleminden-tomris-ozden/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kongo ormanlarından 14 Şubat mesajı</title>
		<link>http://birdirbir.org/blog/yayin/guncel/kongo-ormanlarindan-14-subat-mesaji/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=kongo-ormanlarindan-14-subat-mesaji</link>
		<comments>http://birdirbir.org/blog/yayin/guncel/kongo-ormanlarindan-14-subat-mesaji/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 14 Feb 2012 15:29:10 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Arşiv Kâtibi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Güncel]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://birdirbir.org/?p=1205</guid>
		<description><![CDATA[Bonobo ütopyası &#160; Express, sayı 81, Mart 2008 Bir evrim kazası, küçük bir sapma nelere mâlolmuş! Atalarımız pekâlâ bonobolardan evrilebilirdi ve yeryüzü barış, zevk, mutluluk âlemi haline gelebilirdi. En azından bazı primataloglara göre böyle. Bu tezi bilimsel dayanaktan yoksun bulanlara &#8230; <br /><a href="http://birdirbir.org/blog/yayin/guncel/kongo-ormanlarindan-14-subat-mesaji/">devamı <span class="meta-nav">&#8594;</span></a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h1></h1>
<h1><strong>Bonobo ütopyası</strong></h1>
<p>&nbsp;</p>
<p><em>Express, sayı 81, Mart 2008</em></p>
<p><a href="http://birdirbir.org/blog/yayin/guncel/kongo-ormanlarindan-14-subat-mesaji/attachment/bonobo/" rel="attachment wp-att-1206"><img class="alignnone size-medium wp-image-1206" src="http://birdirbir.org/wp-content/uploads/2012/02/bonobo-300x187.jpg" alt="" width="300" height="187" /></a></p>
<p><em>Bir evrim kazası, küçük bir sapma nelere mâlolmuş! Atalarımız pekâlâ bonobolardan evrilebilirdi ve yeryüzü barış, zevk, mutluluk âlemi haline gelebilirdi. En azından bazı primataloglara göre böyle. Bu tezi bilimsel dayanaktan yoksun bulanlara bir lafımız yok, ama bonobolardan evrilmiş insanoğlunun hayali bile güzel. Sevgililer gününü vesile ederek New Yorker’ın 30 Temmuz 2007 nüshasındaki Ian Parker imzalı “Seksî Yaratık” başlıklı yazıyı naklediyoruz.</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span id="more-1205"></span></p>
<p>Manhattan’da bir yoga stüdyosunda bonobolar yararına bir bağış gecesi&#8230; Bonobo, şempanzeye çok benzeyen, ama kimi iddialara göre, şempanzeden çok daha tatlı bir Afrika maymunu türü. Bağış gecesinin afişinde ağaca tünemiş bir bonobonun kucağına bir elektrogitar konmuş, üstüne de bir slogan yapıştırılmış: “Hippi şempanzeleri Kurtaralım!”</p>
<p>O gece, ayakkabılarını çıkarıp cilalı ahşap zeminde bağdaş kurarak oturan kalabalık, Hint ezgileri eşliğinde, pişmemiş vejetaryen yemekleri yapan Bonobo’s adlı lokantanın hazırladığı kanepeleri mideye indirdiler. Lokantanın eve sipariş mönüsü şöyle diyor: “Vahşi bonobolar, hayat biçimlerine içgüdülerinin ve Tabiat Ana’nın yön verdiği, mutlu, haz düşkünü yaratıklardır.”</p>
<p><a href="http://birdirbir.org/blog/yayin/guncel/kongo-ormanlarindan-14-subat-mesaji/attachment/express-81-kapak-2/" rel="attachment wp-att-1225"><img class="alignnone size-medium wp-image-1225" src="http://birdirbir.org/wp-content/uploads/2012/02/Express-81-Kapak1-215x300.jpg" alt="" width="215" height="300" /></a></p>
<p>Geceyi düzenleyen Bonobo Koruma İnisiyatifi’nin amacı, bonoboların yaşam alanlarını korumak ve yasadışı bonobo eti ticareti yapanlarla mücadele etmek. İnisiyatifin kurucusu Sally Jewell Coxe, yaptığı kısa sunumda, birinin altyazısı “savaşma seviş” olan bonobo slaytları gösterip bonoboları “biseksüel” olarak tanımladı ve aralarındaki anlaşmazlıkları çözmek ve huzurlu toplum hayatlarını korumak için çeşitli cinsel faaliyetlere giriştiklerini söyledi. (Alkışlar) “Bonobolar barış, sevgi ve uyumdan yanadır” diye devam eden Coxe, “esrarı ilk keşfeden maymunlar da bonobolar olabilir” diye ekledi, şakayla karışık. Arkasındaki duvarda bonobo fotoğrafları gelip geçiyordu: Şempanzelere benzeyen, ama daha uzun saçlı, daha düz suratlı, daha pembe dudaklı, daha küçük kulaklı, daha dar gövdeliydiler ve biraz daha ağırbaşlı bir havaları vardı –şempanzenin bombeli kaşları hafif salak bir görüntü arz ederken, bonobonun düz ve alçak kaşları yüzüne düşünceli bir hava veriyor.</p>
<p>Bağış gecesine şarkı söylemek üzere gelen 40’lı yaşlardaki müzisyen Wind’e göre, bonobolar “tahammüllü, sabırlı, bağışlayıcı ve dayanışmacı” maymunlar; şempanzelerse, tam aksine, “şiddet, ego ve entrika” dolu kaba saba hayatlar yaşıyor. Bize gelince, insanların da içinde bir bonobo mizacı vardı ama, genellikle şempanzeler gibi davranıyorduk.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Bonobo güzellemeleri</strong></p>
<p>Bonobolar, son yıllarda popüler imgelemde, temelinde büyük oranda barışçıllığının ve cinsel serbestliğinin yattığı, tuhaf bir yer açtı kendilerine. Washington Post, bonoboların “aralıksız” çiftleştiğini, Times ise “cana yakınlığı, duyarlılığıyla göğsünü yumruklamaya meraklı maymun türü çoğunluğundan ayrıldığını” yazdı. PBS kanalının bonobolar hakkındaki belgeselinin açılış cümleleri şöyle: “Şempanzeler savaşıp cinayet işlerken, bonobolar barışı kuruyor. Ve şempanzelerin aksine, bonobolarda güç, erkeklerde değil, dişilerde.” Kinsey Enstitüsü’nün web sitesi ise şu iddiada: “Her bonobo –dişi, erkek, yavru– öpüşmeyi arzular ve öpüldüğünde karşılık verir.” Seks danışmanı Susan Block ise “Bonobo Yöntemi”ni televizyonda şöyle tanıtıyor: “Haz acıyı dindirir; iyi seks gerilimi ortadan kaldırır; aşk şiddeti azaltır, orgazm olurken savaşmanız zordur.” Gazeteler ve internet, bonoboları şiddet karşıtı, eşitlikçi ve dişi egemen toplumlarda yaşayan, dahası et yememeyi tercih eden yaratıklar olarak tanımlıyor. Bu davranış biçimleri de, genellikle misyoner pozisyonunda icra ettikleri doymak bilmez cinsel iştahlarıyla bağlantılandırılıyor.</p>
<p><a href="http://birdirbir.org/blog/yayin/guncel/kongo-ormanlarindan-14-subat-mesaji/attachment/bonobo1/" rel="attachment wp-att-1207"><img class="alignnone size-medium wp-image-1207" src="http://birdirbir.org/wp-content/uploads/2012/02/bonobo1-300x278.jpg" alt="" width="300" height="278" /></a></p>
<p>Koruma altındaki toplam bonobo sayısı 200 civarında, ama orangutanlar, goriller ve şempanzelerle beraber dört büyük maymun çeşidinden biri olmasına rağmen, vahşi bonoboya yönelik bilimsel inceleme sayısı oldukça az. Bonobo âleminin tuhaflıklarından biri, konunun en sık alıntılanan uzmanı, Hollandalı primatolog ve yazar Frans de Waal’in hayatında hiç vahşi bonobo görmemesi, araştırmalarının hayvanat bahçelerindeki bonobolarla sınırlı olması.</p>
<p>1970’lerde başlayan alan araştırmaları, coğrafî ve siyasî sebepler yüzünden hep kesintili olmuş. Yok olma tehlikesiyle karşı karşıya bulunan bir tür olan bonoboların nüfusunun 6 bin ila 100 bin arasında olduğu tahmin ediliyor. Sadece son on yılda üç milyon kişinin çatışmalarda hayatını kaybettiği Kongo Demokratik Cumhuriyeti sınırları dahilindeki gözden uzak, sık ve ulaşılmaz yağmur ormanlarında yaşıyorlar.</p>
<p>Son yıllarda ormana dönmeyi başaran bilim adamları arasında en önemlisi, 1989’dan beri Kongo’ya giden, Max Planck Evrim Antropolojisi Enstitüsü’nden Gottfried Hohmann. İlk başta bir gazeteciyle alan araştırmasına çıkma fikrine sıcak bakmayan Hohmann, yazışmalarımız sonucunda razı olunca Kongo’nun başkenti Kinshasa’ya uçtum. Birkaç gün sonra, Hohmann ve iki araştırmacıyla beraber bir hangarda bizi ormana götürecek uçağı bekliyorduk.</p>
<p>Zayıf, ciddi görünümlü, 50’li yaşlarda, mavi gözlü bir adam olan Hohmann, yılda üç-dört kere dünyanın ikinci en büyük yağmur ormanına, Kongo Havzası’na gelip 2002’den beri çalıştığı Lui Kotal isimli araştırma alanına yürüme mesafesinde bir kampa yerleşiyor. Hohmann’ın yokluğunda kampa, yakındaki köyden gelen Kongolular ve yabancı öğrenciler veya gönüllüler bakıyor.</p>
<p>Bonobolarla ilgili ilginç soruların çoğu henüz cevapsız. Erkek saldırganlığı dişiler tarafından mı kontrol altında tutuluyor? Sık cinsel etkinliğe rağmen, dişiler neden beş ila yedi yılda bir doğum yapıyor? Hohmann’a göre, “bu soruların cevaplarına uzanan yollar, hem bonoboların evrimine, hem de insanların kökenine ışık tutan bir noktada kesişebilir.“</p>
<p><a href="http://birdirbir.org/blog/yayin/guncel/kongo-ormanlarindan-14-subat-mesaji/attachment/bonobo2-2/" rel="attachment wp-att-1209"><img class="alignnone size-medium wp-image-1209" src="http://birdirbir.org/wp-content/uploads/2012/02/bonobo21-300x199.jpg" alt="" width="300" height="199" /></a></p>
<p>Bonobolar Kongo nehrinin sadece güneyinde yaşıyorlar. (Bu yüzden onlara “sol yaka şempanzeleri” dendiği de olmuş.) Evrim ağacında durum şu: Ağacın gövdesi ortak atamız, tepesi bugünün insanı. En alttaki dal 16 milyon yıl kadar önce ortaya çıkan modern orangutana uzanıyor. Bir sonraki dal, sekiz milyon yıl kadar önce gorile, bir sonraki ise altı milyon yıl kadar önce insana ulaşıyor. Geriye kalan dal ise, belki iki milyon yıl kadar önce, bir kez daha ikiye ayrılıyor. Bu yol ayrımı muhtemelen coğrafî bir ayrımla da örtüşüyordu: Şempanzeler Kongo nehrinin kuzeyinde evrilirken, bonobolar güneyde kaldılar. Şempanzeler, farklı ağaç sıklıklarına sahip başka bölgelere de yayılırken bonobolar bu yoğun, kasvetli ormanda kaldılar. (Şempanzeler beslenme kaynakları için gorillerle rekabete girmek zorundaydı, oysa bonobolar başka maymunlarla hiç karşılaşmadı. Bir teoriye göre, bu daha zengin çevre, bonoboların daha müreffeh bir grup olarak hareket etmesine ve beslenmesine imkân tanıyarak garez oranı daha düşük bir evrime sebep oldu.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Filozof Chim, ahmak Panzee</strong></p>
<p>Bonobolar Kongo dışında görülmemiş değildi, ama şempanze zannedilmişlerdi. 20. yüzyıl başında Antwerp hayvanat bahçesinde en az bir bonobo bulunmaktaydı. Modern primatolojinin kurucusu Robert Yerkes’in de kısa süreliğine bir bonobosu olmuştu. 1923’te iki maymun satın alan Yerkes, birine Chim, diğerine Panzee adını vermişti. İki yıl sonra yayınladığı “Neredeyse İnsan” adlı kitabında görünümlerinin ve davranışlarının farklı olduğundan bahsediyordu. Panzee ürkek, ahmak ve hırçındı, oysa Chim ılımlı ve yeni tecrübelere hevesliydi. Yerkes, “Hayatın gizemlerine insan gibi filozofça yaklaşmayı biliyor” diyordu. Yerkes’in tanımı Chim’in kalıntıları üzerinde yapılan incelemelerle bir araya getirildiğinde, onun bir bonobo olduğuna şüphe kalmıyordu. Chim 1924’te, bonobo türü henüz tanınmadan öldü.</p>
<p>“Bonobo” adı ilk kez Avusturyalı zoolog Eduard Tratz ile Münih Hayvanat Bahçesi Müdürü Heinz Heck’in 1954’te yazdıkları bir makalede teklif edilmesine rağmen, bu maymunların ismi yıllarca “pigme şempanze” kaldı. 1930’larda Münih Hayvanat Bahçesi’nde türün üç örneği bulunmaktaydı; Heck ve Tratz, makalelerini onlar üzerinde çalışarak hazırlamışlardı. Makale yayınlandığında üç maymun da, Müttefiklerin hava saldırılarının yarattığı huzursuzluk sonucunda ölmüştü. Bu ölümler daha sonra bonoboların doğuştan gelen hassasiyetine kanıt olarak gösterildi; hayvanat bahçesinin daha kaba saba şempanzeleri hayatta kalmayı başarmıştı.</p>
<p><a href="http://birdirbir.org/blog/yayin/guncel/kongo-ormanlarindan-14-subat-mesaji/attachment/bonobo3/" rel="attachment wp-att-1210"><img class="alignnone size-medium wp-image-1210" src="http://birdirbir.org/wp-content/uploads/2012/02/bonobo3-300x204.jpg" alt="" width="300" height="204" /></a></p>
<p>Heck ve Tratz’ın öncü görüşleri –örneğin, bonoboların şiddete şempanzelerden daha az eğilimli olduğunu yazmışlardı– genel bilimsel bilgi haline gelmedi ve sonradan tekrar keşfedilmesi gerekti.</p>
<p>Bonoboları doğal ortamlarında inceleyecek birisinin çıkması için yirmi yıl geçmesi gerekecekti. 1972’de Yale’de fiziksel antropoloji doktorası yapan Arthur Horn, evrimde en yakın komşumuz veya geçmişimiz ve potansiyelimiz hakkındaki en iyi ipucu oldukları düşünülen şempanzeleri incelemek için Tanzanya’nın Gombe bölgesini mesken tutan Jane Goodall’ın izinden gitti. Ne var ki, Horn, iki yıl içerisinde bonoboları sadece toplam altı saat izleyebildi. (“Beni gördükleri anda ortadan kayboluyorlardı.”)</p>
<p>1974’te ise Goodall, Gombe’de, “Dört Yıl Savaşları“ adını verdiği çatışmanın başlangıcına tanık oldu. Bir şempanze topluluğu ikiye bölünmüş, saldırganlığın en kanlı örneklerinin sergilendiği bir savaş sonucunda bir grup diğerini tarihten silmişti. Şempanzelerin saldırganlığı biliniyordu, ama savaş başka bir gerçekliğe işaret ediyordu. Bu olay, insan doğasının temelleri hakkında öteden beri devam eden tartışmada yerini buldu. Uygar toplumun yapıları olmasa, insanlar vahşi hayata mı dönerdi? (Thomas Hobbes) Yoksa toplumun getirdiği bozukluklar bir yana, insanlar doğal hallerinde aslında daha mı uygardı? (Jean-Jacques Rousseau) İnsan davranışında, şiddet dahil, biyolojik kalıtımın bir payı olduğu fikrinin ortaya atılması için savaşan şempanzelerin ortaya çıkması gerekmemişti: Bu tezin son popüler hali, Desmond Morris’in çok satan kitabı “Çıplak Maymun”da (1967) yer alıyordu. Dale Peterson’la beraber “Şeytanî Erkekler” (1996) adlı kitabı yazan Harvard’lı primatolog Richard Wrangham’a göre, Gombe cinayetleri, “savaşa olan eğilimimizin insanlık öncesi geçmişimize uzandığı fikrine ağırlık kazandırmıştı”.</p>
<p>Bu arada, Bonobo araştırmaları hız kazanıyordu. Kongo Havzası’nda iki ana araştırma merkezi kuruldu. Tumba Gölü’nün 300 mil kuzeydoğusunda, Lomako’dakini Stony Brook Üniversitesi’nden Randall Susman ve öğrencileri, daha doğuda, Wamba köyünün dışındakini ise Kyoto Üniversitesi’nden Takayoshi Kano kullandı. Wamba’dan elde edilen veriler daha çabuk duyuldu: Japonlar sahada daha fazla zaman geçiriyor ve daha fazla bonobo görüyorlardı. Ama ilk bonobo kitabını, 1982’de Atlanta’da düzenlenen ilk bonobo sempozyumuna sunulan makaleleri bir araya getirerek Randall Susman yayınladı.</p>
<p>1983-84 kışında Frans de Waal ilgisini şempanzelerden bonobolara çevirdi ve alan araştırmalarından çok daha az meşakkatli, ama en az onlar kadar çok etki uyandıracak bir araştırma çerçevesinde San Diego Hayvanat Bahçesi’ndeki on bonoboyu aylarca inceleyip kayda geçirdi. De Waal’in 1982’de yayınlanan “Şempanze Politikası: Maymunlar Arasında İktidar ve Seks” adlı kitabı büyük takdir görmüştü, birçokları de Waal’e “şempanzeleri incelemek varken bonobolarla niye uğraşıyorsun?” diye soruyordu. Ama San Diego’daki araştırmalarına dayanarak yazdığı makalelerden biri, akademik çevrelerde büyük ilgi çekti. “Tutsak Bonobolarda Gerginlik Düzenleme ve Seksin Üremeye Yönelik Olmayan İşlevleri” başlıklı bu makalede, Frans de Waal bu maymunların gerekenden daha fazla ve daha çeşitli seks yaptığını söylüyordu. Kaydettikleri arasında 17 oral seks vardı. Ayrıca 43 öpüşmeye tanık olmuştu, bunların bazılarında yoğun “karşılıklı dil teması” söz konusuydu.</p>
<p><strong><a href="http://birdirbir.org/blog/yayin/guncel/kongo-ormanlarindan-14-subat-mesaji/attachment/bonobo4/" rel="attachment wp-att-1211"><img class="alignnone size-medium wp-image-1211" src="http://birdirbir.org/wp-content/uploads/2012/02/bonobo4-300x233.jpg" alt="" width="300" height="233" /></a></strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Hiyerarşisiz toplum</strong></p>
<p>‘80’lerin ortasında, Gottfried Hohmann güney Hindistan’da makak ve langur maymunlarında sesli iletişim üzerine araştırma yaparak üç yıl geçirmişti. 1989’a gelindiğinde, Kongo’yu ziyaret etmek isteyecek kadar bonobo konulu yazı okumuştu. “Aşk öpüşmesi bir yana, bonobolar beni cezbediyordu. Bunlar, gerçekten bir tür diye düşünüyordum.” Bu dönemde, hem hayvanat bahçelerindeki hem de doğadaki bonobolar üzerinde yapılan araştırmalar sayesinde bonobo toplumunun bir fotoğrafı belirmeye başlamış, bonobolarla şempanzeler arasındaki bazı çarpıcı çatallanmalar tanımlanmıştı. Şempanzelerden görünüm ve ses itibarıyla farklı olmalarının yanısıra (bonobolar, şempanzelerin çığlıklarının yanında ölçülü kalan tiz haykırışlarla yetiniyorlardı) bonobolar şempanze toplumundaki hiyerarşik öfke ve şiddet olmadan da hayatlarını düzenleyebiliyorlardı. Wamba’da çalışan Japon araştırmacı Takeshi Furuichi, “bonobolarda her şey huzurludur” diyor ve ekliyor: “Bonobolara baktığımda, hayatın tadını çıkardıklarını görüyorum. Şempanzelere baktığımda ise, onlar için çok üzülüyorum, özellikle de hiyerarşinin üst kademelerindeki erkekler için. Onların bir an bile gardlarını düşürmemeleri gerekiyor.”</p>
<p>Hayvanat bahçelerinde erkek bonobolar asla dişilere topluca saldırmıyorlardı, tersine bazen tanıklık edilse de. Dişiler arasındaki bağlar erkeklerden daha güçlü gibi görünüyordu, bu bağlar muhtemelen cinsel eylemlerle, bonobo uzmanlarının “cinsel organları birbirine sürtme” veya “g-g sürtme” olarak nitelediği kısa sürtünmelerle pekişiyordu. Ayrıca, alışılmamış bir biçimde, dişilerin erkeklerin kurlarına, hamile kalma ihtimalinin hiç olmadığı zamanlarda bile karşılık verdiği söyleniyordu.</p>
<p>Hohmann, “kendi kendimize, ‘niye böyle?’ sorusunu cevaplamamız lâzım dedik” diyor. “Niye fiziksel açıdan üstün olan erkekler fiziksel açıdan zayıf olan dişiler üzerinde egemenlik kurmuyordu? Erkekler beraber hareket etmezken, dişiler nasıl beraber hareket edebiliyordu? Bu, şempanzelerden farklılık arz eden bir durumdan ibaret değildi, sosyal ekolojinin kurallarına da aykırıydı.”</p>
<p>Hohmann, Kongo’da yeni bir bonobo grubunu incelemeye başlamıştı. Araştırmacı eşi Barbara Fruth’la beraber bölgeye sık ve uzun ziyaretler gerçekleştiren Hohmann, kesin araştırma hedefleri saptamıştı: Bonobolar yuvalarını nasıl kuruyorlardı? Yiyecekler nasıl paylaşılıyordu? Daha geniş bir Bonobo fotoğrafı ancak hipotezlerin ormanda katı ölçütler çerçevesinde denenmesiyle ortaya çıkabilirdi. 1997’de, ilk çocuklarının doğumunun hemen ardından Kongo’ya yerleşmeye karar verdiler. Ancak patlayan iç savaş ülkeyi terk etmelerini gerektirdi.</p>
<p><strong><a href="http://birdirbir.org/blog/yayin/guncel/kongo-ormanlarindan-14-subat-mesaji/attachment/bonobo5/" rel="attachment wp-att-1212"><img class="alignnone size-medium wp-image-1212" src="http://birdirbir.org/wp-content/uploads/2012/02/bonobo5-300x199.jpg" alt="" width="300" height="199" /></a></strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Stil farkı</strong></p>
<p>Bonobolar tam bilim adamlarının görüş alanından çıkarken, popüler ilgi onlara yönelmeye başlamıştı. 1991’de National Geographic, Hollandalı fotoğrafçı Frans Lanting’i Wamba’daki bonoboları çekmeye gönderdi. Doğadaki bonobolar o zamana kadar profesyonel olarak belgelenmemişti. “İnsanın bonobolara, bonoboların da insana ne kadar yakın olduğunu göstermek” amacıyla yola çıkan Lanting’in fotoğraflarının çoğu “müstehcen”di. “National Geographic cinsellik içeren fotoğrafları kabul edemedi, henüz böyle bir alana girmeye hazır değildiler“ diyen Lanting, bir süre sonra, Emory Üniversitesi’nde Primat Davranışı profesörü olan Frans de Waal’le bağlantı kurdu. İki Hollandalı beraber çalışmaya karar vererek ellerindeki malzemeyi Alman dergisi Geo’ya sundular. “Haliyle, Geo çiftleşen iki bonoboyu kapağa koydu” diye gülerek anlatıyor de Waal. Kısa süre sonra, Scientific American resimli bir makale yayınladı. 1997’de, de Waal ve Lanting “Bonobo: Unutulan Maymun” adında resimli ve gösterişli bir kitap yayınladılar.</p>
<p>Bu arada, Sue Savage-Rumbaugh’nun insanlarla iletişim konusunda olağanüstü yetenekleri olan Kanzi adlı bonoboyla yaptığı deneyler dilbilimciler arasında tartışmalara sebep oldu. Ama bonobolara medyadaki itibarlarını getiren de Waal’in kitabıydı. Lanting’in fotoğraflarında bonobolar şeker kamışı tarlasında yayılmış oturuyor, yoga hareketleri deniyor ve çeşitli cinsel birleşme biçimlerinde görülüyordu. Bazı fotoğraflarda bonobolar iki ayak üzerindeydi. Kitabın metninde ise de Waal, bilimsel bilgi düzeyinde titiz davranmıştı. Ancak üslûbuna yoğun bir çeşni katarak bonobolarla şempanzeler arasındaki kesin zıtlığı vurgulamıştı: “Şempanze cinsel meseleleri iktidarla çözer, bonobo ise iktidar meselelerini seksle.” (de Waal daha sonra başka bir yerde, “şempanzeler Mars’tan, bonobolar Venüs’ten” diye de yazdı.) Bonoboların şempanzelerden daha “zarif” olduğunu söylüyor ve ekliyordu: “Şempanzeler bile bonoboların kendilerinden daha fazla stil sahibi olduğunu kabul etmek zorunda.”</p>
<p>De Waal, söyleşimizde şu yorumu yaptı: “Bonobo anaerkildir, savaşmaz, avlanmaz. Bir de hakkında konuşması sorun olan seks var –insanlar neredeyse bonoboyu halının altına süpürmeye çalışıyor.” Bu “unutulan maymun” Amerikan iffetine Avrupa’nın panzehiriydi. Bonobo hem efendi, hem şehvetliydi. De Waal’e göre, bonobolar utanma uyandırdıkları için bilim tarafından ihmal edilmişlerdi. Hem seksîydiler, hem de insanın kökenleri hakkındaki kabul görmüş kanlı hikâyelere ters düşüyorlardı. Bonobonun insana akrabalık bakımından şempanzeden aşağı kalır tarafı yoktu, üstelik davranışları “nereden geldiğimiz ve davranışsal potansiyelimiz konusundaki yerleşik kavramları altüst edecekti”.</p>
<p><strong><a href="http://birdirbir.org/blog/yayin/guncel/kongo-ormanlarindan-14-subat-mesaji/attachment/bonobo6/" rel="attachment wp-att-1213"><img class="alignnone size-medium wp-image-1213" src="http://birdirbir.org/wp-content/uploads/2012/02/bonobo6-300x200.jpg" alt="" width="300" height="200" /></a></strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Primat dünyasının hippileri</strong></p>
<p>De Waal, bonobolara saadet dolu bir sükûnet hali yakıştırmaktan geri duruyordu (bonobolarda belli bir saldırganlık olduğunu kabul ediyordu), ama okuyucuda bu hayvanların iyi yaşamayı gerçekten bildiği fikri de uyanmıyor değildi. De Waal şöyle yazıyor: “Cinsel davranış yelpazesinin insanlardaki kadar zengin olduğu, annelerin merkezî bir rol üstlendiği ve en önemli entelektüel başarının alet kullanımı değil, başkalarına hassasiyet göstermek olduğu yakın bir akrabayı kim hayal edebilirdi?”</p>
<p>De Waal’in görüşünün çekiciliği ortada. 20. yüzyılın sonunda, tüm diğer kaynakların ya şiddete işaret ettiği ya da huzurdan bahsedenlerin hepsinin ya yanlış ya da sahte çıktığı bir ortamda bir iyimser, insan doğası hakkında içini rahatlatmak için nereye başvurabilirdi ki? De Waal’in bulguları eğer doğruysa, insan saldırganlığı konusunda bir ümit ışığı vardı. Şempanzeler Hobbes’cuysa, bonobolar Rousseau’cu olmalıydı.</p>
<p>Time dergisinin 2007’de “dünyamızı şekillendiren” 100 insandan biri olarak gösterdiği de Waal, kısa sürede “primat dünyasının hippileri” olarak adlandırdığı bonoboların hamisi durumuna geldi. “İçimizdeki Maymun”da (2005) bonobolarla şempanzelerin “gece ile gündüz kadar farklı” olduğunu yazdı. De Waal, bonobo araştırmaları aleminde herkesin kendi yükselişinden memnun olmadığını hissettiğini söylüyor ve ekliyor: “İnsanlar ‘bonobo’ kelimesini tuttu, bundan bir şikâyetim yok.” Yine de bu özdeşleşmenin bazen fazla ileri gittiğini kabul ediyor: “Bonoboları keşfedenler onlara bazen fazla aşık oluyor, örneğin gey ve feminist çevreler. O zaman benim de onları yatıştırmam gerekiyor: Bonobolar her zaman birbirlerine iyi davranmıyorlar.”</p>
<p>Hohmann’a göre, Frans De Waal’in herkesi tavlaması kolay oldu: “Büyük hikâyeler ondaydı. Bizdeyse büyük hikâye yok. Bizim genellikle ‘hayır, bonobolar son derece sıkıcı olabiliyor. Bir bonoboyu izlemeye başlayın, bazen bütün gün hiçbir şey görmezsiniz. Ne seks, ne yiyecek paylaşımı. Sadece uyurlar, yerler, sıçarlar’ dememiz gerekiyor.”</p>
<p>Tutsaklığın hayvan davranışları üzerinde çarpıcı bir etkisi söz konusu. Güney California Üniversitesi öğretim üyesi Primatolog Craig Sanford’ın belirttiği gibi: “Beraber tıkılıp kalmışlar, sıkıntıdan patlıyorlar. Yemek yiyip sevişmekten başka yapacak neleri var ki?”</p>
<p>De Waal buna karşı çıkıyor, tutsak bonoboların davranışı doğadakilerden farklılık gösterse de, yine de tutsak şempanzelerle aralarındaki farkın işe yarar şekilde gösterilebileceğini söylüyor, hatta “ancak tutsaklıkta yapılan araştırmalarda çevre şartları kontrol edilebilir ve dolayısıyla türler arasındaki farklar konusunda nihaî veri sağlayabilir” diyor. Stanford’ın cevabı ise, “farklı türlerin tutsaklığa farklı tepkiler verdiği” yolunda.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Olga, Paulo, Camillo</strong></p>
<p>Bonobolar doğada birkaç düzinelik gruplar halinde yaşıyorlar. Gündüzleri paket turla gezi mekânına gelmiş turist grubunu andıran daha küçük gruplar halinde gezip geceleri ağaçlarda dallardan oluşan yuvalarını yapmak üzere tekrar buluşuyorlar. Ömürleri boyunca aynı bölgeden ayrılmıyorlar. Hohmann Lui Kotal’e ilk ziyaretinde bonoboları bulduğunda, sonraki yıllarda da aynı hayvanlarla karşılaşacağını biliyordu. Bu yolculuğumuzda bonoboları görmüştük, ama Hohmann’ın incelediği alanın en dış sınırına yakın, iki saatlik mesafede bir yerde takılıyorlardı. Dolayısıyla iki-üç kişi ormana gidip, gece kaldıkları yuvayı bulup haber verecek, ertesi gün diğerleri aynı noktaya şafak sökmeden varacaktı.</p>
<p>Hohmann ve Martin Surbeck adındaki öğrencisiyle bir sabah 3:45’te yola çıktık. Hohmann bonoboların yuvalarının olduğu yere yüz metre kadar yaklaştığımızı söylediğinde saat 5:30’du. Bonobolar sırtüstü uyuyordu –“tek bir ayaklarıyla bir dala tutunarak, son derece rahat bir pozda” diyor Hohmann, ve ekliyor: “Yuva yapmaları, büyük maymunları diğer primatlardan ayıran tek şey.” (Sadece yuvalarda mümkün olan REM-yoğun uykunun beyinlerinin evrimine katkıda bulunmuş olabileceğini söylüyor.)</p>
<p>Üst dallarda yapraklar, rüzgâr esiyormuşçasına hışırdadı. Sese doğru gitmek için patikadan ayrılmamız gerekiyordu. Surbeck makasla dalları kırparak bize yol açtı ve birkaç dakika sonra durduk. Dürbünle yukarı baktım, ışığın azlığı ormanı siyah ve koyu yeşil renklere boyamıştı, ama 30 metre kadar yukarıda bir dal çatalında sessizce oturmuş bir bonobo görebiliyordum. Siyah kürkünün akrilik bir parlaklığı vardı. Ağacın küçük, sert meyvesini yiyor ve çiğnedikçe, her meyvenin kabuğunu ağzının kenarından bırakıveriyordu. Bonoboların yedikleri meyvelerin artıkları ormanın zeminindeki ölü yaprakların üzerine düştükçe bir sağanak başlangıcının sesini andıran bir pıtırtı duyuluyordu.</p>
<p>Aynı ağaçta zayıf bir yavru bonobo, annesinden biraz uzaklaşıp sonra geri dönüyor, kıvırta kıvırta annesinin kucağına tırmanıyor, sonra aynı şeyleri tekrar ediyordu. Hohmann, bonoboların temel besin maddelerinden biri olan bir orman çalısından bir yaprak yolmuş, yavaş yavaş, yer gibi yaparak, ince uzun şeritlere ayırıyordu: Bonobo araştırmacıları utanmaz dikizciler gibi değil, kayıtsızca yemek yiyen hayvanlar gibi görünmeyi tercih ediyorlar. Artık etrafımızda yirmi kadar bonobo vardı ve çoğunu isimleriyle tanıyorlardı –Olga, Paulo, Camillo&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Saldırganlık öyküleri</strong></p>
<p>Saat 6:30 sularında bonobolar ağaçlardan inmeye başladılar –maymun hezeyanıyla değil, dalları teker teker geçip orman zeminine son ve tok bir düşme sesiyle inerek. Sonra, dört ayak üstünde, herhangi bir hayvanat bahçesi bonobosundan çok daha güçlü, zinde ve kaslı bir görünüm arz ederek ilerlemeye başladılar. Son bonobo da uzaklaştığında onları gözden kaybettik. Ormanın sıklığı birkaç metreden ilerisini görmemizi engelliyordu. Birden tiz bir çığlık geldi ve önümüzden, önce kırmızı, ardından da siyah bir leke geçti. Koşturan el ve ayak sesleri ve bir inilti duyuldu. Hohmann bana fısıldayarak az rastlanan bir şeye, minik bir Afrika antilobu olan bir duikeri avlamaya çalışan bir bonoboya tanık olduğumuzu söyledi. Bonobo yarışı kaybetmişti, ama ilk hamlesinde duikeri yakalayabilseydi, sonuç kanlı olacaktı.</p>
<p>Barışçıl olduğu söylenen bonobo, bazen şaşırtıcı derecede taşkın davranabiliyor. Antwerp yakınlarındaki Planckendael Hayvanat Bahçesi’nde tanıştığım Belçikalı biyolog Jeroen Stevens, “bir keresinde Hollanda’da Apenheul’da beş dişi bonobonun bir erkeğe saldırdığını gördüm” diye anlatıyor. Stevens, Stuttgart Hayvanat Bahçesi’nde penisi bir dişi tarafından ısırılarak kopartılmış bir bonobo olduğunu da hatırlıyor. Ve şöyle devam ediyor: “Hayvanat bahçeleri de bonoboların şempanzelerden daha az saldırgan olduğuna inanıyor, zaten bu yüzden istiyorlar onları. Ama bir grup oluşur oluşmaz, bir süre sonra, şiddetli bir saldırganlık ortaya çıkıyor. Hayvanat bahçelerindeki gruplar, doğadakiler gibi, biraz daha büyük olsa, cinayet de görürdük. Bonoboların sakin olduğu söyleniyor. Bence tam aksi. Şempanzeler daha sakin. Ama şempanzeleri bonobolardan çok sevdiğimi söylediğimde arkadaşlarım bana deli gözüyle bakıyor.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="http://birdirbir.org/blog/yayin/guncel/kongo-ormanlarindan-14-subat-mesaji/attachment/bonobo7-2/" rel="attachment wp-att-1215"><img class="size-full wp-image-1215 alignnone" src="http://birdirbir.org/wp-content/uploads/2012/02/bonobo71.jpeg" alt="" width="267" height="248" /></a></p>
<p>Craig Snaford, 1997 tarihli, şempanzelerle bonobolar arasında olduğu varsayılan zıtlıkları sorguladığı araştırmasında, “Dişi bonobolar, şempanzelerden daha sık veya göze batacak kadar dönem dışı çiftleşmiyorlar” diyor. Doğadaki erkek şempanzelerin erkek bonobolardan genellikle daha fazla çiftleştiğini de sözlerine ekliyor. De Waal bu tesbite itiraz ediyor: “Snaford, sadece heteroseksüel ilişkileri saymış. Eşcinsel ilişkileri dahil ederseniz, çok farklı bir sonuç çıkar.”</p>
<p>Hohmann’a bonoboların seks hayatını sorduğumda, “beni şaşırtan bir şey olmadı” diyor. Evet, şempanzelerde görülmeyen dişilerarası “g-g sürtünme”ye bonobolarda tanık olmuştu, “ancak bunun illâ da cinsel bir davranış olduğunu söyleyemeyiz; cinsel organlarını kullanıyorlar, ama bu erotik bir davranış mı, yoksa cinsellikten tamamıyla bağımsız bir selâmlama jesti mi?” De Waal ile ilgili olarak da şunu söylüyor: “Anlaştığımız noktalar var elbette, ama bazı hususlarda ayrı düşüyoruz, Frans’ın Kongo’ya gidip vahşi bonoboları izlemesi lâzım.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Ortak atamız</strong></p>
<p>Bonoboları sadece bir kez daha gördüm. Amerikalı araştırmacı Brigham Whitman’la ormandayken, birden çığlıklar duyduk. Whitman, fısıldayarak, alçak bir dala oturmuş yaşlı bir erkeğe, Dante’ye işaret etti. “Hep böyle oturur, taşakları sallanarak” dedi. “Çok yaşlı, belki otuz yaşında, sağ elinin işaret parmağının neredeyse tamamı eksik. Dudakları çatlak, yüzü de yıpranmış, ama gözleri capcanlı. Büyük beyaz göğüs uçları var. Ayak parmakları son derece şişman ve büyük, göbeğindeki kıllar ise daha kırmızı.” Dante gruptaki en yaşlı erkekti. “Yerini bulur ve kımıldamaz. Öylece oturur ve yemeğini yer.”</p>
<p>İnsanlar, şempanzeler ve bonobolar ortak bir atadan geliyorlar. O ata, bonobolara mı benziyordu? İnsan ve şempanze, ikisi ayrı ayrı, daha az bereketli topraklara düşünce mi bonobo davranış biçimini terk etmişlerdi? “Cevap modern bonoboda saklı” diyor Hohmann: “Bonobo davranışlarının incelenmesi, zamanla, erkekle kadın arasındaki ilişkinin özellikleri, saldırganlığın sebebi, erkeklerarası dayanışmanın bedeli ve faydaları gibi konuları aydınlatacak.”</p>
<p>“İnsanlarla diğer primatlar arasındaki fark nedir?” diye soruyor Hohmann. “Bu sorunun cevabını tam verebilmek için, bu primatların nasıl davrandığını bilmeniz gerekir. Gördüklerimizi bugün ölçmemiz gerekiyor. Bugünü geçmişin referansı olarak kullanabiliriz, başka da yolu yok. İşte bu yüzden acelemiz var, çünkü şüphe yok ki, yüz yıl sonra, doğada büyük maymun kalmayacak. Yüz sene sonra bu orman da olmayacak. Bu işi şimdi yapmamız gerekiyor. Bu orman son, en son mevzimiz.</p>
<p><strong>Ian Parker</strong></p>
<p><em>çeviren: Nâzım Dikbaş</em></p>
<!-- PHP 5.x -->]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://birdirbir.org/blog/yayin/guncel/kongo-ormanlarindan-14-subat-mesaji/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Roboski gençleri anlatıyor</title>
		<link>http://birdirbir.org/blog/yayin/guncel/roboski-gencleri-anlatiyor/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=roboski-gencleri-anlatiyor</link>
		<comments>http://birdirbir.org/blog/yayin/guncel/roboski-gencleri-anlatiyor/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 13 Feb 2012 09:50:16 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Arşiv Kâtibi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Güncel]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://birdirbir.org/?p=1142</guid>
		<description><![CDATA[En tepeye kadar hesap verilmeli &#160;   34 kişinin öldürüldüğü Uludere katliamının üzerinden 38 gün geçtiğinde hâlâ bu katliamı gerçekleştiren sorumlular açığa çıkmış değildi. Yakınlarını kaybeden köylüler dışında gözaltına alınan da yoktu. Hayatlarının en büyük felaketini yaşayan Roboski köylüleri ise &#8230; <br /><a href="http://birdirbir.org/blog/yayin/guncel/roboski-gencleri-anlatiyor/">devamı <span class="meta-nav">&#8594;</span></a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2><strong>En tepeye kadar hesap verilmeli</strong></h2>
<p>&nbsp;</p>
<p><em> <a href="http://birdirbir.org/blog/yayin/guncel/roboski-gencleri-anlatiyor/attachment/uludere/" rel="attachment wp-att-1143"><img class="size-medium wp-image-1143 alignnone" src="http://birdirbir.org/wp-content/uploads/2012/02/uludere-300x161.jpg" alt="" width="300" height="161" /></a></em></p>
<p><em>34 kişinin öldürüldüğü<strong> </strong>Uludere katliamının üzerinden 38 gün geçtiğinde hâlâ bu katliamı gerçekleştiren sorumlular açığa çıkmış değildi. Yakınlarını kaybeden köylüler dışında gözaltına alınan da yoktu. Hayatlarının en büyük felaketini yaşayan Roboski köylüleri ise olayın peşini bırakmamakta kararlı. Köyden üç genç, Ferhat Encü, Garibe Ürek ve Hikmet Alma bu amaçla 4 Şubat’ta İstanbul’a geldi, Barış Meclisi’nin düzenlediği bir panelde yaşadıklarını ve hissettiklerini İstanbullularla paylaştı. Acıları çok taze olan bu gençlere başından itibaren katliamı nasıl yaşadıklarını, bundan sonrası için ne düşündüklerini sorduk. Filler KCK&#8217;yı bahane gösterip tepişirken en çok onların sesini duymaya ihtiyaç var&#8230;</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span id="more-1142"></span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Bombalamanın yaşandığı gün neredeydin?</strong></p>
<p><strong>Garibe Ürek:</strong> Ben İstanbul’daydım. Babam köyde, korucu; aldığı maaş belli, bize bakamıyordu. Annem ve dört kardeşimle altı yıl önce İstanbul’a geldik. Ailede tek çalışan benim, tekstilde asgari ücretle çalışıyorum. Bombalamada ölen nişanlım<strong> </strong>Adem 19 yaşındaydı, sınır işi yaparak 12 kişilik ailesine bakıyordu. Okula giden, üniversiteye devam eden kardeşlerinin geçimini o sağlıyordu. Bütün zorluklara rağmen düğün yapabilmek, hayallerimizi gerçekleştirmek için çalışıyordu. Evlendiğimizde birlikte kalacağımız evi tutmuştu, ev eşyası almıştı. Mayısta düğünümüzü yapacaktık.</p>
<p><strong>Olaydan nasıl haberin oldu?</strong></p>
<p><strong>Garibe: </strong>Bir önceki gün Adem’le konuşmuştuk. Olayın olduğu gün, kontörüm yoktu, kartımı kardeşimin telefonuna taktım ve gecenin ortasına kadar bekledim belki arar diye. Bekledim, bekledim, aramadı. Sonra uyudum. Sabaha doğru saat 3’te annemin “Adem” dediğini duydum. Gözümü açtım, “ne oldu” diye sordum. Zeydan ve Orhan’ın vurulduğunu söyledi. Bütün gençlerin gittiğini, ama Adem’in de onların arasında olduğunu söylemedi bana. Sabaha kadar kayınpederimi aradım, sabah 6 gibi cevap verdi. “Baba ne oldu?” dediğimde bana “kızım, Adem’i traktöre koyduk, insanları üst üste yığmışız” dedi. O anda çığlık atmaya başladım. Hemen köye gitmek için yola koyulduk, ama cenazeye yetişemedik. Amcam Adem’in oturur yolu gözlermiş gibi vaziyette, gülümser halde öldüğünü, onu öyle bulduklarını söyledi. Onu son bir kere görme şansım olmadı. Amcamın iki oğlu da hayatını kaybetti. Amcaoğullarımdan Yüksel 17 yaşındaydı. Geçen yıl trafik kazasında yaralanan babasının yerine gidiyordu kaçağa. Ama ne yazık ki katırların üzerinde cesedi geldi.</p>
<p><strong>Ferhat Encü:</strong> Ben 17 yaşındaki kardeşim Serhat’ı ve 11 yakın akrabamı kaybettim. İkisi amcamın oğluydu, ikisi dayımın oğlu, biri dayımın oğlunun oğlu, diğerleri de babamın kuzenlerinin çocukları. Ayrıca, birlikte büyüdüğüm, birlikte okuduğum can dostumu da bu olayda kaybettim.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="http://birdirbir.org/blog/yayin/guncel/roboski-gencleri-anlatiyor/attachment/ferhat-encu-garibe-urek-hikmet-alma-x/" rel="attachment wp-att-1171"><img class="alignnone size-medium wp-image-1171" src="http://birdirbir.org/wp-content/uploads/2012/02/Ferhat-Encu-Garibe-Urek-Hikmet-Alma-x-300x200.jpg" alt="" width="300" height="200" /></a></p>
<p><em>Soldan sağa: Ferhat Encü, Garibe Ürek, Hikmet Alma</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Sen olayı nasıl duydun?</strong></p>
<p><strong>Ferhat:</strong> Çukurova Üniversitesi’nde maden mühendisliği bölümünde okuyorum. O gün de Adana’daydım. Ertesi gün sınavım olduğu için erken uyumuştum. Gece yarımda babam aramış, duymamışım. Ama sabaha doğru dört buçukta uzun uzun çaldırınca uyandım. O saatte arayınca kesin bir şey oldu diye paniğe kapıldım. Telefonu açmadan, kötü bir şey olmasın diye dua ettim. Açtığımda babamın sadece şu sözünü duyabildim: “Oğlum, deprem vurdu bize.” Sonra da ağlamaya başladı. Gerçek deprem zannettim, meğer daha betermiş. Kardeşimin ve diğerlerinin öldüğünü duyunca telefon elimden düştü. Ev arkadaşlarım ağlama, bağırma seslerime geldiler,  teselli etmeye çalıştılar. O saatte uçak yoktu, zaten param da olmadığı için mecburen otobüsle gittim. Yolda bin kere öldüm öldüm, dirildim. Kardeşimin cenaze törenine yetiştim, ama yüzünü göremedim. Aileme, özellikle anneme, kardeşlerime erken ulaşıp destek olamadım.</p>
<p><strong>Sen de kardeşini kaybettin, değil mi?</strong></p>
<p><strong>Hikmet Alma:</strong> Evet, bombalamada ölen kardeşim Nadir 26 yaşındaydı. 11 kardeşiz. Ben evliyim, ailemden ayrı yaşıyorum. Kardeşlerimden biri Edirne’de, diğeri Tekirdağ’da asker. Nadir, iki asker kardeşimize ve üniversitede okuyan kız kardeşimize bakıyordu. Diğer kardeşlerimiz de köyde ilköğretime gidiyor. Evimizin tek çalışanı Nadir’di.</p>
<p><strong>Sen ne iş yapıyorsun?</strong></p>
<p><strong>Hikmet: </strong>Ben de<strong> </strong>sınır ticareti işiyle uğraşıyorum. Çalışma çağına geldiğimden beri, yani 15 yıldır bu işi yapıyorum.</p>
<p><strong>O akşam neler oldu? </strong></p>
<p><strong>Hikmet: </strong>O akşam ben gitmedim, Nadir gitti. Gittikten bir süre sonra beni aradı ve “Heronlar üzerimizde dolaşıyor” dedi, hatta “bu Heronların sesi biraz farklı, eskileri gibi değil” dedi. Ben de ona “ne olacak, Heronlar zaten hep üzerimizde dolaşıyor, korkmayın” dedim. 38 kişi gitmişti o akşam, bazılarının ikişer katırı vardı, bazılarının tek. Heronlar onları daha bizim köyün tarafındayken izliyor. Bizimkiler gidiyor, mazotu alıyorlar, Heronlar yine üstlerinde dolaşıyor, yani gidiyorlar, dönüyorlar, Heron hep üstlerinde. Televizyon seyreder gibi bizimkileri seyrediyor.</p>
<p><strong>Dört saatlik bir kayıt olduğu resmen açıklandı zaten&#8230;</strong></p>
<p><strong>Hikmet: </strong>Dört saat bizimkilerin gidiş gelişi için fazla bile, Heron bizimkiler daha yola çıkmadan da izlemiş. Bizim taraftan kaç kişi yola çıktıysa, döndüklerinde de o kadardılar. “Aralarında PKK’liler olabilir” gibi istihbaratlar kesinlikle yalandır.</p>
<p><strong>Ticaret için genelde ne sıklıkla geçiyorsunuz sınırın öteki tarafına?</strong></p>
<p><strong>Hikmet: </strong>Getirdiğimiz bir yük mazotu harcamadan ikincisine gidemiyoruz. Onu satacağız ki ikincisini getirebilelim. Paramız olmadığı için evde fazladan biriktiremiyoruz. Boş bidon da yok. Onun için, üç-dört gün aralıklarla yük almaya gidiyoruz.</p>
<p><strong>Toplantıda “biz kaçakçılık değil, amelelik yapıyoruz” dedin&#8230;</strong></p>
<p><strong>Garibe:</strong> Kaçakçılık dediğin gizli yapılır. Bizimki apaçık ortada.</p>
<p><strong>Hikmet:</strong> Bizim gidiş-gelişlerimizi karakol da, asker de görüyordu, biliyordu. Kaçak bir şey değildi yani.</p>
<p><strong>Köyünüzde bu iş kaç yıldır yapılıyor?</strong></p>
<p><strong>Hikmet:</strong> Babam da, dedem de bu işi yapıyordu. 15-20 yıl öncesine kadar, erzağımızı, yani günlük ihtiyaçlarımızı Irak’tan getiriyorduk, Cizre, Şırnak taraflarından hiçbir şey gelmiyordu. Katırımızla sınırı geçip yiyecek, içecek, ne ihtiyacımız varsa Irak’tan getiriyorduk.</p>
<p><strong>Kaç haneli bir köy Roboski?</strong></p>
<p><strong>Hikmet:</strong> Yaklaşık 400 hane var, nüfus 3 bin 500 kişi kadardır. Aslında, belde olması gereken bir köy.</p>
<p><strong>Köydeki koruculuğun geçmişi nedir?</strong></p>
<p><strong>Hikmet:</strong> 1987’den beri koruculuk var bizim köyde. Ama toplamda 100 korucu yoktur.</p>
<p><strong>Bugüne kadar sınırdan ticaret yapılırken askerin öldürdüğü kimse var mı?</strong></p>
<p><strong>Hikmet:</strong> Hayır, yok, zaten askerler biliyor. Defalarca yanımızdan geçiyorlardı. Dönem dönem iyi komutanlar oluyordu, “ne durumda olduğunuzu biliyoruz, silah falan getirmeyin, işinizi yapın” diyorlardı.</p>
<p><strong>Garibe:</strong> Zaten köylüler gündüz saatlerinde gidiyorlardı, askerin yüz metre mesafesinden geçiyorlardı. Sınırın geçildiği tek bir yol var, yasak olsaydı, “izin vermiyorum kardeşim, gidemezsiniz” derler ve engellerlerdi. Operasyona gidecekleri zaman köylülere haber veriyorlardı, “operasyona gideceğiz, çocuklarınız var mı” diye. Ama bu defa hiç haber vermediler.</p>
<p><strong>PKK’lilerin de aynı yolu kullandığı hiç olmuş muydu?</strong></p>
<p><strong>Hikmet:</strong> Hayır. Sivil halk, yani biz işimizi rahat yapalım diye o yolu hayatta kullanmazlardı. Zaten yolun ortasında, Karaçalı, Beyaztepe, Düğündağı, Bıçaksırtı askerî üs bölgeleri var. Hepsi bu yolu görüyor. PKK’lilerin o yoldan fiziken de geçmesi zor. Herkes onun sivil yolu olduğunu biliyor.</p>
<p><strong>Garibe:</strong> PKK’liler köylülerimizin başına böyle bir şey gelmesin diye o yolu kesinlikle kullanmıyordu.</p>
<p><strong>Hikmet:</strong> PKK o yolu kullanmış olsa, devlet mayın döşerdi, tuzaklar koyardı, tel örgüler koyardı. Ama hiç öyle bir sıkıntı yoktu. Biz o yolu çarşıya gider gibi kullanıyorduk.</p>
<p><strong>Bu işi yapmaya devam edecek misiniz?</strong></p>
<p><strong>Hikmet:</strong> Ben artık yapmıyorum, ama köylüler şimdi de aynen devam ediyor, çünkü başka alternatif yok. Yani ne yiyelim? 11 nüfuslu bir aileden bahsediyorum, ikisi asker, dördü öğrenci. Tek kişi bakıyordu bu aileye. E ne yapsın? Bizim orası dağlık alandır, ekilecek tek karış toprak yok, hayvancılık yok. Köyün yarısını askerî bölge işgal etmiş zaten, tabur var, alay var, karakol var. Devlet köyün yarısını bırakmış bize. Orada ne yetiştirelim?</p>
<p><strong>Gözaltına alınan köylüler niçin alındı?</strong></p>
<p><strong>Hikmet:</strong> Beş kişi tutuklandı, içlerinde amcamın oğlu da var. O da üç amca oğlunu kaybetti bu bombalamada. Babası da yıllar önce mayına basıp ölmüştü. Kaymakama vurduğu iddiasıyla tutuklandı, şimdi Şırnak cezaevinde.</p>
<p><strong>Kaymakam geldiğinde sen orada mıydın?</strong></p>
<p><strong>Hikmet: </strong>Evet, oradaydım. Kaymakam daha gelmeden önce, herkes muhtara, köyün ileri gelenlerine “Binlerce insan var burada. Devletle, hükümetle ilgili kimse gelmesin. Bizim öfkemiz büyüktür” diyordu. Ama birileri ısrarla kaymakama “git” diyordu herhalde. 34 kişinin taziyesi vardı. Gençler taziye çadırının dışındaydı. Kaymakam içeri girmiş. Gençler tanımıyor kaymakamı. Kaymakama gel diyenler, kaymakamı kolundan tutup taziye çadırının kapısına getiriyorlar, gençlere “kalkın kalkın kaymakam geliyor, yolu açın” diyorlar. O sırada gençler “bu kaymakammış” diyor. Yoksa kaymakamın kim olduğunu bile bilmiyorlardı ki.</p>
<p><strong>Köylülerin katliamla ilgili yaşananları kamuoyuna duyurma çabalarını engellemeye yönelik bir baskı var mı?</strong></p>
<p><strong>Ferhat:</strong> Kesinlikle, devlet bizim oradaki taraftarlarına “gidin onlara söyleyin, fazla üstüne gitmesinler, yoksa gözaltına alırız, tutuklarız” diyor.</p>
<p><strong>Kim diyor bunu?</strong></p>
<p><strong>Ferhat:</strong> Bunu diyenler askerlere yakın insanlar. Gelip bize “sonuçta çocuklarınızı kaybetmişsiniz, daha kötü şeyler de olabilir” diye uyarmaya çalışıyorlar. “Gazetecilere konuşmayın, eşelemeyin” diyorlar. Bunu açık bir şekilde dile getirmeseler  de, kimin söylettiğini biliyoruz. Daha iki gün önce benim için “o artık toplulukların içine girmesin, konuşmasın, yoksa tutuklarız” demişler. Kaymakam olayına ben karışmadım, ama demeç verdiğim için ben de aranıyorum şu anda. Kaymakam olayında ben insanları yatıştırmaya çabalamıştım. Ama verdiğim demeçler nedeniyle aranıyorum.</p>
<p><strong>Medyanın olayı yeterince ve doğru aktardığını düşünüyor musunuz?</strong></p>
<p><strong>Ferhat:</strong> Köyde herkes kendi acısıyla uğraşıyordu, o yüzden, televizyonlar olayı nasıl verdi, bilmiyorlardı. Ama ben Adana’dan Uludere’ye otobüsle giderken televizyonları seyrettim. O günün sabahında ise Roj TV her şeyi tüm çıplaklığıyla vermişti. Fakat mesela TGRT Haber gibi kanallar, üzerinden 16 saat geçmesine rağmen, olayı “köylülerin iddiası” olarak veriyordu. Akşam saat 4’te, 5’te diğer televizyonlar görüntü vermeye başladı ve hâlâ “iddia” deniyordu. Genelkurmay’dan bir açıklama bekliyorlardı. Hüseyin Çelik’in olayı teyid etmesiyle, televizyonlar “operasyon kazası” demeye başladı. Herhangi bir görüntü, canlı bir bağlantı yoktu, bir-iki kanal dışında kimse de yoktu. Eskiden, haberleri izlerken ne kadar doğru, ne kadar yanlış olduğunu sorgulardık. Kendi başımıza gelince, verilen haberlerin ne kadar yalan olduğunu hissettim. Meğerse bütün haberleri yalanmış.</p>
<p><strong>Toplantıda, bombardımanda farklı bir maddenin de kullanıldığından bahsettin; kastettiğin neydi?</strong></p>
<p><strong>Hikmet:</strong> Ben akşam cesetleri almaya giden grubun içindeydim. Cesetleri almaya giden herkes zehirlendi. Hepimiz kusuyorduk, elimizi yüzümüze süremiyorduk, yanma oluyordu. Bombalamada kimyasalın da kullanıldığını düşünüyoruz. Cenazelerimizi aldıktan ve otopsiye götürdükten sonra, devlet olay yerine helikopterlerle asker götürdü ve ne kanıt varsa yok etmeye çalıştılar, yaktılar. Napalm bombaları vardı. Ben patlamamış bir tanesini gördüm, bir buçuk metre uzunluğundaydı. İşte onları yağdırdılar onların üzerine.</p>
<p><strong>Cesetler üzerinde bu yönde bir iz var mıydı?</strong></p>
<p><strong>Hikmet:</strong> Cesetler yanmıştı zaten. Ceset diye bir şey yoktu. Hayvan parçalarıyla insan parçalarını bir arada mezara koyduk.</p>
<p><strong>Köye gelen heyetler kimyasalla ilgili inceleme yaptı mı?</strong></p>
<p><strong>Ferhat:</strong> Köye gelen hiçbir heyet olayın yaşandığı yere gidemedi; askerler izin vermedi. Cenazeler alındıktan sonra sivil toplum örgütleri olayın yaşandığı yere gitmek istediler, ancak izin alamadılar. Otopside bu konuda örnek alınmış mı, bilmiyorum, ama sanmıyorum.</p>
<p><strong>Hikmet: </strong>Sonuçta, kaymakam hükümetin elinde, savcı onun elinde, ordu onun elinde, doktor onun elinde; her şey AKP’leşmiş. Devlet örnek almış mı, almamış mı, hepsi boştur. 38 gündür olayın aydınlanmaması için ellerinden geleni yapıyorlar. Yoksa, ne olduğu ilk günden bellidir, Heronların görüntüleri ellerinde. Biri cep telefonuyla konuştuğunda hemen çıkarıyorlar, ama kim bombalama emrini vermiş, çıkaramıyorlar. Senaryo üzerinde çalışıyorlar, ama yapamıyorlar da. Çünkü başka bir izahı yok bu işin.</p>
<p><strong>Ferhat:</strong> Şu anda “olayı nasıl kapatabiliriz” arayışı içindeler. Olayın senaryosunu hazırlamakla meşguller, buna basın da alet oluyor. Benimle ilgili bir haber çıktı, öldürülen insanların içinde olduğumu gösterdiler. PKK propagandası yaptığım şeklinde haber yaptılar. “Orada ölenler PKK’liydi” dediler. Gazeteciler nereden ulaşmışlarsa ulaşmışlar, herhalde polisler yardımcı olmuş, bu insanları nasıl karalayabiliriz diye çabalamışlar. Allah’tan, olay esnasında orada olmadığım, yaşadığım hemen anlaşıldı. Ama ölenlerin içinde olsam, hakkımda halen sürmekte olan bir dava var, onu bahane göstereceklerdi.</p>
<p><strong>Siz bu bombalamadan kimin sorumlu olduğunu düşünüyorsunuz? </strong></p>
<p><strong>Ferhat:</strong> Bu olayın Genelkurmay’ın bilgisi dahilinde gerçekleştiğine inanıyoruz. Sorumlu olarak kesinlikle siyasî otoriteyi görüyoruz. Bunu yapanları ortaya çıkarabilecek olan başbakandır. Demokratik bir ülkede bir insan güvenlik güçleri tarafından öldürülmüşse, Savunma bakanı çıkıp istifa eder. Bu olay başka bir ülkede olsaydı hükümet düşerdi. 34 suçsuz insanın katledilmesi söz konusudur. Bir jandarma komutanı veya bir alay komutanı veya bir valinin istifasıyla yetinirlerse, kesinlikle bunu kabullenmeyeceğiz. Bir zincir içinde oluşmuş bir olay olduğu için en tepedeki sorumlu Genelkurmay’sa, o hesap verecektir. Ancak bu şekilde ikna olabiliriz. Karşımızda bir karakol komutanı, alay komutanı çıkarıp “bunlar yaptı” derlerse kesinlikle kabul etmeyeceğiz.</p>
<p><strong>Tazminat konusuna nasıl yaklaşıyorsunuz?</strong></p>
<p><strong>Ferhat:</strong> Bu olayın faillerini bulmadan, daha bir kişi bile sorguya alınmadan, bir kişi bile görevinden uzaklaştırılmadan tazminattan bahsedilmesini onur kırıcı görüyoruz. Bütün aileler böyle düşünüyor. Olayın failleri bulunup cezalandırılana kadar kesinlikle tazminatı kabul etmeyeceğiz. Bunlar gerçekleştikten sonra gelip ailelerle konuşulursa kabul edebiliriz.</p>
<p><strong>Acınız şu an çok taze ama, bu olayın ardından geleceğe dair ne hissediyorsun?</strong></p>
<p><strong>Garibe:</strong> Artık hayata dair hiçbir umudum, hayalim, yaşama sevincim kalmadı. Bütün hayallerim nişanlımla beraber gömüldü. Kendimi öldürmeyi çok düşündüm. Ama sırf bu mücadeleyi sürdürmek için, bu olayın faillerini bulabilmek için ayakta durmaya çalışıyorum. Ayakta duracağım da.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><em>Söyleşi: Hamza Aktan</em></strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<!-- PHP 5.x -->]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://birdirbir.org/blog/yayin/guncel/roboski-gencleri-anlatiyor/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Tiyatro Medresesi</title>
		<link>http://birdirbir.org/blog/yayin/guncel/tiyatro-medresesi/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=tiyatro-medresesi</link>
		<comments>http://birdirbir.org/blog/yayin/guncel/tiyatro-medresesi/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 09 Feb 2012 16:24:07 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Arşiv Kâtibi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Güncel]]></category>
		<category><![CDATA[Nakleden]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://birdirbir.org/?p=1134</guid>
		<description><![CDATA[Güzel oyunlara doğru &#160; Seyyar Sahne ekibinin fitilini ateşlediği Tiyatro Medresesi projesi, Şirince&#8217;de vücut bulmaya başladı. Ekibin mesajını aynen naklediyoruz. Gösteri sanatlarından güzel bir haber&#8230; İzmir’in Selçuk ilçesine bağlı Şirince köyünde, Türkiye’den ve yurtdışından gösteri sanatçıları, araştırmacılar, akademisyenler için bir &#8230; <br /><a href="http://birdirbir.org/blog/yayin/guncel/tiyatro-medresesi/">devamı <span class="meta-nav">&#8594;</span></a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h1></h1>
<h1><strong>Güzel oyunlara doğru</strong></h1>
<p>&nbsp;</p>
<p><em>Seyyar Sahne ekibinin fitilini ateşlediği Tiyatro Medresesi projesi, Şirince&#8217;de vücut bulmaya başladı. Ekibin mesajını aynen naklediyoruz. Gösteri sanatlarından güzel bir haber&#8230;</em></p>
<p><span id="more-1134"></span></p>
<p>İzmir’in Selçuk ilçesine bağlı Şirince köyünde, Türkiye’den ve yurtdışından gösteri sanatçıları, araştırmacılar, akademisyenler için bir buluşma, araştırma, öğrenme, öğretme ve yaratma mekânının, <em>Tiyatro Medresesi</em>’nin inşaatına başladık.</p>
<p><em>Medrese</em>’nin inşaatı sona erdiğinde, irili ufaklı çalışma salonları, 200 metrekarelik bir gösteri salonu, büyük bir yemekhanesi, kütüphanesi, yatak odaları, <em>Medrese</em> sakinlerini buluşturacak avlusu, revakları ve amfitiyatrosu ile muazzam bir yapı ortaya çıkacak.</p>
<p><em>Tiyatro Medresesi</em>’nin gösteri sanatları dışında başka birçok disipline de ev sahipliği yapacağını öngörüyoruz. Şimdiden birçok müzisyen, ressam ve akademisyenle <em>Medrese</em>’de gerçekleştirilebilecek projeler üzerinde konuşmaya başladık bile.</p>
<p>Biz, Seyyar Sahne olarak, tüm gösteri sanatçılarına, araştırmacılara ve öğrencilere kapısı sonuna kadar açık olacak bu mekânın ilk taşlarını döşemeyi başardık. Medrese’nin revakları, duvarları yavaş yavaş yükselmeye başladı.</p>
<p><strong>Şimdi biraz desteğe ihtiyacımız var!</strong><strong></strong></p>
<p>Performans sanatları alanında Türkiye’nin ve dünyanın önemli merkezlerinden biri olmaya aday <em>Tiyatro Medresesi</em>’nin kurucularından biri olmak, <em>Medrese</em>&#8216;nin inşaatına bir tuğla da siz koymak istemez misiniz?</p>
<p>Bu muhteşem eserin hayata geçmesinde payı olacak herkese şimdiden teşekkürler.</p>
<p><em>Celal Mordeniz</em></p>
<p><em></em><em>Tiyatro Medresesi Genel Sanat Yönetmeni</em><strong><em><br />
</em></strong></p>
<p><strong><em><a href="http://www.tiyatromedresesi.org/" target="_blank">www.tiyatromedresesi.org</a></em></strong></p>
<!-- PHP 5.x -->]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://birdirbir.org/blog/yayin/guncel/tiyatro-medresesi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kemal Burkay: Dün ve Bugün</title>
		<link>http://birdirbir.org/blog/yayin/guncel/kemal-burkay-dun-ve-bugun/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=kemal-burkay-dun-ve-bugun</link>
		<comments>http://birdirbir.org/blog/yayin/guncel/kemal-burkay-dun-ve-bugun/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 06 Feb 2012 01:14:06 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yücel Göktürk</dc:creator>
				<category><![CDATA[Güncel]]></category>
		<category><![CDATA[Yazan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://birdirbir.org/?p=1101</guid>
		<description><![CDATA[Gestapo ve şair &#160; Kemal Burkay’ı nasıl bilirsiniz? Biz iyi bilirdik… 31 yıl süren sürgün hayatını noktalayıp yurda dönene kadar. Kimin aklına gelirdi biat edeceği? Bizim aklımıza gelmezdi. Haftalık Express’te Burkay’la uzun bir tele-söyleşi yapmıştık; iyi şeyler söyleyeceğini düşünerek. Tahmin &#8230; <br /><a href="http://birdirbir.org/blog/yayin/guncel/kemal-burkay-dun-ve-bugun/">devamı <span class="meta-nav">&#8594;</span></a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h1></h1>
<h1></h1>
<h1><strong>Gestapo ve şair</strong></h1>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kemal Burkay’ı nasıl bilirsiniz? Biz iyi bilirdik… 31 yıl süren sürgün hayatını noktalayıp yurda dönene kadar. Kimin aklına gelirdi biat edeceği? Bizim aklımıza gelmezdi. Haftalık Express’te Burkay’la uzun bir tele-söyleşi yapmıştık; iyi şeyler söyleyeceğini düşünerek. Tahmin ettiğimiz gibi oldu, 1990’lar itibariyle ufuk açıcı sözler söyledi. Ve tahmin ettiğimiz gibi oldu, o sayı toplatıldı, Express DGM’lik oldu. Sene 1994’tü, o günlerde yasalar bugünün “ileri demokrasi”sindeki kadar gaddar değildi, Emniyet’in Express’i de içine koyabileceği “torba örgüt” uygulaması yoktu, yargılamalar adil olmasa da suçlar tanımlıydı. Neticede, DGM faaliyetimizin gazetecilik faaliyeti olduğuna karar verdi, beraat ettik. Ama, asıl önemlisi, Burkay’ın 1994’te söylediklerinin, gönlü barışta olanların hâlâ kulak kesileceği sözler olması. Peki, bugünlerde söyledikleri? Bize göre, en hafifinden “şair Gestapo’ya rehin düşmüş” dedirten sözler.</p>
<p><a href="http://birdirbir.org/wp-content/uploads/2012/02/burkay_4.jpeg" rel="lightbox[1101]" title="Kemal Burkay: Dün ve Bugün"><img class="aligncenter size-medium wp-image-1102" src="http://birdirbir.org/wp-content/uploads/2012/02/burkay_4-300x199.jpg" alt="" width="300" height="199" /></a><br />
Bugün, 1990’ların ürpererek anılmasına sebep olan gidişatta, kendisine demokrat diyen, gönlü barışta olan herkesin ihtiyaç duyduğu ses, bugünün Burkay’ı mı, 1990’ların Burkay’ı mı?</p>
<p><span id="more-1101"></span>Kemal Burkay dendi mi epeydir ilk akla gelen Sezen Aksu’nun şarkısıydı. En çok da finaldeki “kedi”li dizeler:<br />
“Tüm şehir bana küskün / Bir kedim bile yok, anlıyor musun / İklim değişir, Akdeniz olur, gülümse.”</p>
<p>1980 sonrası kuşaklar, Kürt olmayanların büyük ekseriyeti, Sezen Aksu’nun şarkısıyla öğrendi Kemal Burkay’ın adını. Ve tabii Kürt olduğunu, şairliğinin yanısıra siyaset adamı olduğunu, uzun zamandır İsveç’te yaşadığını… Biraz daha meraklı olanlar sosyalist olduğunu, Kürdistan Sosyalist Partisi’nin kurucu başkanı olduğunu da öğrenmişlerdi. Ama bütün bunlar “Gülümse”nin gölgesindeydi, Sezen Aksu’nun şarkılaştırdığı şiiri yazan adamdı. Siyasal görüşleri bir yana, “Gülümse” dışındaki şiirleri pek merak edilmedi, belki de kedili, cicili bicili olmadıkları, olamayacakları sezilmişti.</p>
<p><strong>Gestapo: Klasiği ve “neo”su</strong></p>
<p>Yerinde bir sezgiydi, bir Kürt şair nelerden bahsedebilirse, Burkay da onlardan bahsetmişti. Bilenler biliyordu tabii, kolay kolay nakledilebilir şeyler değildi. Tam da İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin’in deklare ettiği hükümet manifestosunda tarif edildiği üzere, “suç işleyen” şiirlerdi. 2012 itibarıyla, maazallah o tür şiirler yazmaya kalkan bir şair soluğu kodeste alır, artık KCK’den mi, Devrimci Karargâh’tan mı, orasını Özel Yetkili Mahkemeler bilir. Nitekim, 31 yıldır süren sürgün hayatına nokta koyup yurda döndüğünde, anaakım medyada şairliğini vurgulamayan kalmadı, ama “Gülümse” dışında bir şiirini anan da olmadı.<br />
Nasıl ansınlar?<br />
Mesela: <em>Bir öfke gibi hatırlarım / Keskin dişlerini efendilerin / Gülüşleri, kamçıları, darağaçlarını</em><br />
(“Bir Gülü Büyütmek Yok mu?”)<br />
Mesela: “<em>Bana niçin uzaksın düşündün mü /… / Sen hiç kurşunların anlamını düşündün mü</em>” (“Dersim”)<br />
Mesela: <em>Neo Gestapo Adam / Durup dinledi karanlıkta /…/ Neo Gestapo Adam / Yani aklı birtakım Dedektif Nik hikâyelerinde</em>” (“Neo Gestapo”)<br />
Mesela: “<em>Buyruk gelmiştir efendilerinden / Bir aferin almak için / Ol makamda kalmak için / Köledir o /…/ </em><br />
<em>Ve böylece dirilen Pir Sultan / Alınıp tekrar zindana konacaktır / Maksat / Ve ol hikâyat budur</em>” (“Ve ol hikâyat”)<br />
Mesela: “<em>Karakol önünde / Neo Gestapo Adam / Ve özgürlük ormanı göz göze geldiler bir an / Birinin gözlerinde kin, ötekilerde inanç /…/  Kaçan kaçar / Varan varır / Bizim yüreğimiz pek</em>” (“İlk Kurşun”)<br />
Mesela: “<em>Biz geleceğe kan verenleriz / Onun için yaşarız gelecekte / Gestapo adamsız ve putsuz / Suyla, otla, böcekle kardeşçe</em>” (“İnsan Kanı Bitektir”)</p>
<p>Tuhaf, değil mi? Kemal Burkay’ın şiirlerinde kediden çok “Gestapo” var. Klasiği, “neo”su… Ne diyor Serra Yılmaz mutfak aletleri reklamında: “Bunun arkasında yılların birikimi, yaşanmışlıkları var.”</p>
<p><a href="http://birdirbir.org/wp-content/uploads/2012/02/burkay_2.jpeg" rel="lightbox[1101]" title="Kemal Burkay: Dün ve Bugün"><img class="size-full wp-image-1105 alignright" src="http://birdirbir.org/wp-content/uploads/2012/02/burkay_2.jpeg" alt="" width="275" height="364" /></a><br />
<strong>Kemal Burkay’ın kimlik kartı</strong></p>
<p>Şair Kemal Burkay’ın siyasal geçmişindeki “yaşanmışlıklar”a bir göz atalım. Aktif siyasete Türkiye İşçi Partisi’ne üye olarak başlıyor. 1965 seçimlerinde Bingöl, ‘69 seçimlerinde Tunceli milletvekili adayı. Aynı zamanda TİP’in MYK üyesi. 12 Mart darbesinde kurtuluşu Türkiye’yi terketmekte buluyor, ‘74 affıyla dönüyor. Aynı yıl, Kürdistan Sosyalist Partisi’nin kuruluşunda yer alıyor, genel sekreterliğe seçiliyor. 1975’te Özgürlük Yolu dergisini, 1977’de Roja Welat gazetesini çıkarıyor. Partisi illegal; dolayısıyla 1977 yerel seçimlerine bağımsız aday göstererek giriyor, Mehdi Zana Diyarbakır belediye başkanı seçiliyor. İki yıl sonra, 1979’da aynı başarı Ağrı’da tekrarlanıyor. 12 Eylül’e çeyrek kala, ‘80 martında İsveç’e iltica ediyor. Bu sayede Diyarbakır, Metris, Mamak ve benzeri işkencehanelerde hayatının karartılmasından kıl payı kurtuluyor.</p>
<p>Bu özgeçmişiyle 1970’lerden bugüne, Kürt siyasal hareketi dendiğinde ilk akla gelen isimlerden biri olageldi Kemal Burkay. Kürt kimliği kadar, sosyalistliği ve şairliği de ön plandaydı. Haliyle, Türkçü veya İslâmcı olmayanların Kemal Burkay’ı sevmemesi zordu. İllâ tıpatıp aynı siyasî çizgide olmak gerekmiyordu; ilkeli, dürüst, amentüsü özgürlük ve eşitlik olan bir dava adamıydı. Davası partisinin adındaydı, Kürt sorununa önerdiği çözümse “demokratik federasyon”du. Bunu Türkiye’de söylediği takdirde onlarca yıllık hapis cezasına çarptırılacağı için İsveç’te siyasî mülteciydi.</p>
<p><strong>1990’lardan “ileri demokrasi”ye</strong></p>
<p>Şimdi biraz da kendi “yaşanmışlık”larımızdan bahsedelim. Kemal Burkay kişisel tarihiyle, verdiği mücadeleyle sevip saydığımız bir isimdi. Söyleyeceklerinin ufuk açıcı olabileceğini düşündüğümüz için, şimdilerde sık sık anılan 1990’ların en karanlık ve kanlı günlerinde, haftalık Express’in yayında olduğu dönemde, kendisiyle bir telefon söyleşisi yapmıştık. Tahmin ettiğimiz gibi oldu, ufuk açıcı şeyler söyledi. Ve tahmin ettiğimiz gibi oldu, o söyleşi nedeniyle Express’in o sayısı toplatıldı, hakkımızda “bölücülük” davası açıldı, Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde yargılandık.</p>
<p>Sene 1994’tü, o günlerde yasalar bugünün “ileri demokrasi”sindeki kadar gaddar değildi, Emniyet’in Express’i de içine koyabileceği “torba örgüt” uygulaması yoktu, yargılamalar adil olmasa da suçlar tanımlıydı ve sanıklar ne ile suçlandığını bilirdi. Neticede, mahkeme faaliyetimizin gazetecilik faaliyeti olduğuna karar verdi, beraat ettik.</p>
<p>Aradan 17 sene geçti. Ve Kemal Burkay, 2011 temmuzunda yurda döndü. Evet, manidar bir tarih: Haziran 2011’deki genel seçimlerin mürekkebi kurumadan ve iktidarın dört koldan Kürt hareketine karşı taarruza geçtiği esnada.</p>
<p><strong>Niye şimdi?</strong></p>
<p>“Niye şimdi?” sorusunun iki cevabı vardı. İktidarın resmî ve gayrıresmî sözcülerine göre, artık “eski Türkiye” yoktu, ileri demokrasiye geçiliyordu, Kemal Burkay gibi “akil adamlar”a uygulanan zorba yasaklamalar kalkmıştı. (Akil olmayanlar ise akil olmamanın hesabını verecekti elbette.)</p>
<p>Diğer cevabı, BDP milletvekili Sırrı Süreyya Önder şöyle özetlemişti: “Kemal Burkay’ın dönüşü bir devlet projesidir.”</p>
<p><a href="http://birdirbir.org/wp-content/uploads/2012/02/burkay_1.jpeg" rel="lightbox[1101]" title="Kemal Burkay: Dün ve Bugün"><img class="aligncenter size-medium wp-image-1106" src="http://birdirbir.org/wp-content/uploads/2012/02/burkay_1-300x154.jpg" alt="" width="300" height="154" /></a><br />
Doğrusu, Önder’in yanılmış olmasına duacıydık. Ortada ileri demokrasinin “i”si yoktu ama, Kemal Burkay’ın da öyle bir projenin içinde olması hazmedebileceğimiz bir şey değildi. Gerçi Şerafettin Elçi, Altan Tan gibi isimlerin yer aldığı Emek, Demokrasi, Özgürlük Bloku’nda yer almayışı bizim için yadırgatıcıydı. Anlaşılan geçmişe sünger çekilememişti, yoksa Burkay’ın 1994’te söyledikleriyle çelişen değil, aksine birçok bakımdan örtüşen bir oluşumdu Emek, Demokrasi, Özgürlük Bloku.</p>
<p><strong>Kahredici tanıklık</strong></p>
<p>“Yaşanmışlıklar” demiştik, bir itiraf daha: Kemal Burkay’ın lehinde söylenenlere de, aleyhindekilere de kulağımızı tıkadık bir süre. Lehinde konuşanlar iktidarın sözcüleriydi, sicilleri malûm olduğu için sosyalist bir Kürt aydına, dahası federasyonu savunan bir parti liderine düzdükleri övgüleri –bir yandan da demokratik özerkliği savunan BDP’ye demediklerini bırakmazken– midemiz kaldırmıyordu.</p>
<p>Aleyhte konuşanlara gelince… Bir kısmı Türkçüydü (ama milliyetçi, ama ulusalcı), başka türlü konuşmaları beklenemezdi, kaale almak akla ve vakte ziyandı. Bir kısmı ise güvendiğimiz, sevdiğimiz isimlerdi, nasıl bir dostun bir başka dost aleyhinde konuşması can acıtırsa, Burkay aleyhinde söylenenler, kullanılan ifadelerin dikkatle seçilmesine rağmen, öyle acıtıyordu. İnsanlık hali, biz de acıdan kaçıyorduk.</p>
<p>Bir de Kemal Burkay’ın kendisi vardı tabii, uzatılan mikrofonlara söyledikleri… Tahammülü en zor olan oydu. Nereye kadar görmezden gelebilirdik? En son CNN Türk’te 5N1K’da gördüğümüzde, Samanyolu Haber ya da Kanal 24 bülteni seyreder gibi olduk. O tür kanallar “haber” kisvesindeki karalama kampanyalarında Kürt hareketi hakkında ne diyorlarsa, Burkay da aynısını söylüyordu. Ve bunu, Cüneyt Özdemir’in bırakın çanak tutmayı, yolunu yapmayı filan, mesafeli durmasına rağmen yapıyordu.</p>
<p>O sahnelere tanık olduktan sonra ne denebilir?</p>
<p>Evet, Sırrı Süreyya Önder haklıymış: Kemal Burkay’ın dönüşü bir devlet projesi, bir AKP mühendisliğiymiş.</p>
<p><strong>Tiny Tim’in şarkısı</strong></p>
<p>Sezen Aksu’nun şarkısı, sevenleri kusura bakmasın, hep kulağımızı tırmalamıştı. Ama, şarkıyla şiiri ayrı tutmuştuk hep. O yüzden de kulağımıza çalındığında, bize Burkay’ı hatırlattığı için tahammül edebiliyorduk “Gülümse”ye. Ama şimdi? Ve bundan sonra?</p>
<p>Müsaadenizle bir Tiny Tim şarkısı mırıldanalım. “Maybe a little bit of tenderness, maybe a smile, maybe a kiss / But next? / Next?”</p>
<p>Evet, ya sonra? Bunca senenin Burkay’ı Kürt halkına savaş açan AKP iktidarını böyle öpüyorsa…</p>
<p>Bırakın sizi bizi, Sezen Aksu’yu ikna edebilir mi? “Yetmez, ama evet” safında yer alan Sezen Aksu, mesela bir Diyarbakır konserinde, “Gülümse”yi söylemeyi aklından geçirir mi?</p>
<p>Peki, o safta yer almış olanlar, iflah olmaz AKP şakşakçılarını tenzih ederiz, mesela bir İstanbul konserinde o şarkıyı dinlemek ister mi? “Gülümse”yi dinlerken Kemal Burkay’ın bugünkü sözü, sesi kulakları uğuldatmaz mı?</p>
<p><strong>Dedektif Nik ve hikâyat</strong></p>
<p>12 Eylül 2010 referandumunda ister “yetmez, ama evet”, ister “hayır”, ister “boykot”,  hangi safta yer almış olursak olalım, şimdi “1990’lar”ın ürpererek anılmasına sebep olan gidişatta, kendisine demokrat diyen herkesin ihtiyaç duyduğu ses, bugünlerin Burkay’ı mı, 1990’ların Burkay’ı mı?</p>
<p><a href="http://birdirbir.org/wp-content/uploads/2012/02/burkay_3.jpeg" rel="lightbox[1101]" title="Kemal Burkay: Dün ve Bugün"><img class="aligncenter size-medium wp-image-1107" src="http://birdirbir.org/wp-content/uploads/2012/02/burkay_3-300x216.jpg" alt="" width="300" height="216" /></a></p>
<p>Bugünlerin Burkay’ı “Neo Gestapo”ların Kürt hareketine karşı yürüttüğü “kara propaganda”yı yankılıyor: “<em>Yani aklı birtakım Dedektif Nik hikâyelerinde</em>”.<br />
O Dedektif Nik hikâyeleri, “Ol Hikâyat”ın dizelerini hatırlatıyor: “<em>Buyruk gelmiştir efendilerinden / Bir aferin almak için / Ol makamda kalmak için / Köledir o /…/ Ve böylece dirilen Pir Sultan / Alınıp tekrar zindana konacaktır / Maksat / Ve ol hikâyat budur</em>”.</p>
<p>“Neo Gestapo”ların AKP/cemaat medyasında sabahtan akşama bıkıp usanmadan anlattıkları, şimdi de Kemal Burkay’ın “bilirkişi” edasıyla katıldığı “hikâyat”ın çözüme ve barışa hizmet etmediği, dahası “akil adamlar”ı bile ikna edemediği gün gibi ortada. Cengiz Çandar’ın 4 Şubat 2011 tarihli Radikal’de yazdıklarına bakalım:<br />
“Hükümetin bizim gibileri salladığı yok, bari devletin en önemli mevkilerinde görev yapmış ve deneyimlerini süzerek bugünlerde ‘akil adam’ konumuna gelmiş Cevat Öneş’e kulak versinler. Cevat Öneş, Hrant Dink cinayeti davası, 1915 ve PKK, Kürt sorunu gibi konularda önceki gün yayımlanan Agos gazetesindeki söyleşisinde ‘tarihî önemde’ şeyler söylüyor” diyen Çandar, söz konusu söyleşiden şu soruyu alıntılıyor: “<em>Kürt sorunu konusunda hükümette ‘PKK eşittir Ergenekon’ anlayışı egemen. ‘PKK’yı tasfiye etmeden reform olmaz’ görüşünü iktidar partisi milletvekillerinin ağzından da sık sık duyuyoruz. Bu anlayış çözümü zorlaştırmıyor mu?” </em>Ve ardından, Öneş’in cevabını “not edin” uyarısıyla naklediyor:<em> “Bu değerlendirmeyi çok tehlikeli ve riskli buluyorum. Bu bakış, Türkiye tarihini ve Kürt sorununda gelişen süreci hiç okuyamayan bir yaklaşım içeriyor. Şunu unutmayalım ki, Türk demokrasisinin eksikleri yüzünden Kürt sorunu bu hale geldi. Önemli olan, PKK’nın dayandığı kitlelerin karşısına onların demokratik taleplerini karşılayan kapsamlı bir reformla çıkabilmektir. PKK’nın silah bırakmasını önce PKK’yı destekleyen kitlelerin istemesi gerekiyor. ‘Önce PKK’yı bitirelim’ anlayışı tarihten hiç ders almamış bir yaklaşımı ifade ediyor. PKK hareketi bugün milyonlarca Kürdün desteğini alan sosyolojik bir tabana oturuyor…</em>”</p>
<p><strong>Neo Gestapo operasyonu</strong></p>
<p>Cevat Öneş ve Cengiz Çandar bunları söylerken, Kemal Burkay “PKK eşittir Ergenekon” makamından çalıyor, iktidarın “PKK’yı tasfiye etmeden reform olmaz” nakaratına tempo tutuyor, sanki bunun kan ve gözyaşından başka bir şey getirmeyeceğini bilmiyormuş gibi. Sanki “<em>Neo Gestapo Adam / Ve özgürlük ormanı göz göze geldiler bir an / Birinin gözlerinde kin, ötekilerde inanç /…/ Kaçan kaçar / Varan varır</em>” dizelerini yazan o değilmiş gibi.<br />
Ne denebilir? En hafifinden “şair Neo Gestapo’ya rehin düşmüş” demekten başka…<br />
Peki, “rehin düşmeden önce” neler diyordu?<br />
Bu sorunun cevabı için 1994’teki söyleşiye bağlanmadan önce son bir not düşelim: O günlerde olduğu gibi, bugünlerde de DGM’nin (ÖYM) kılıcı tepemizde sallanıyor. Express de payına düşeni alıyor. Ama bu seferki daha keskin. DGM’nin yapamadığını ÖYM yapabildi: Örgüt propagandası gerekçesiyle ceza kesti, hem aylarca hapis, hem de yüklü bir para cezası… Şimdi Yargıtay’ın kararını bekliyoruz.</p>
<p>Ama  tabii, Express’e kesilen ceza, Ahmet Şık ve Nedim Şener’den Ayşe Berktay’a, Ragıp Zarakolu’ndan Büşra Ersanlı’ya, yüzlerce gazetecinin, yazarın, yayıncının, akademisyenin, öğrencinin, binlerce BDP’li siyasetçinin hayatını karartan “Neo Gestapo operasyonu”nun yanında devede kulak. “Yeni Türkiye”nin zorbalık liginin her branşında Avrupa ve dünya şampiyonluğuna oynaması boşuna değil, aldığı her puanda AKP iktidarının istikrarlı fıtratı var.<br />
Şimdi Kemal Burkay’ın 1994’te neler söylediğine bakalım…</p>
<blockquote>
<p style="text-align: center">✆✆✆</p>
<p>Kemal Burkay: Ülkeyi yönetenler sıkıştıkça suçlu arıyorlar. Bugünkü sorunların ve yaşanmakta olan şiddet ortamının sorumlusu olarak Kürt direnişçilerini, Kürtleri gösteriyorlar. Bu ister istemez Türk kesiminde, sıradan insanı, düne kadar Kürt halkına bir kardeş gözüyle bakmış olan pek çok insanı olumsuz yönde etkiliyor, onlarda düşmanca duygular geliştiriyor. Bence ülkeyi yönetenler bunu bilerek yapıyorlar, ama bu son derece tehlikeli bir şeydir.</p>
<p style="text-align: center">❁ ❁ ❁</p>
<p>PKK’nın politikalarında bence olumlu sayılacak değişiklikler var. Ateşkesten sonra, PKK sorunun barışçı yoldan, görüşmeler yoluyla çözümü için öneriler yaptı; Öcalan daha sonra bunları daha da netleştirdi. Bu olumludur bence, bunları görmek gerekiyor. Halbuki Türkiye’yi yönetenler, hükümet ve öteki sorumlular, iktidarı ve muhalefetiyle, bu konuda hiç de anlayışlı değiller. Onlar karşı tarafın sıkıştığını düşünüyorlar ve kendi deyişleriyle, kısa sürede işlerini bitireceklerini düşünüyorlar. Kürt sorununu bir terör sorunu olarak değerlendiriyorlar. Hangi açıdan baksanız bunlar son derece yanlış değerlendirmeler, soruna yanlış bir bakıştır. Kürt sorununun bir terör sorunu, yalnızca bir PKK sorunu olmadığını dünya âlem biliyor. Öyle sanıyorum ki artık Türk kamuoyu da biliyor.</p>
<p style="text-align: center">❁ ❁ ❁</p>
<p>Herhalde insanların söyledikleri şeyleri, önerilerini ciddiye almak lâzım. PKK da barışçı çözümü söylüyor tabii. Bunu birkaç kez vurguladılar.</p>
<p style="text-align: center">❁ ❁ ❁</p>
<p>Piyasa ekonomisi, kapitalizmin özüdür. Biz onu, iktidara gelsek bile, çok kısa sürede değiştiremeyebiliriz. Ama bu, piyasa ekonomisini savunduğumuz ya da savunacağımız anlamına gelmez. Biz sosyalistiz. Bizim ufkumuz sosyalizmdir. Toplumun özgürlüğünü sosyalizm olarak düşünüyoruz. Dolayısıyla, şu anda legal bir parti kurulacaksa ve demokrasi mücadelesi verecekse, asıl işlevi budur: Barışı sağlamak, Türkiye’ye demokrasi getirmek ve Kürt sorununun barışçı çözümünü hedeflemek eşitlik temellerinde. Böyle bir parti bu koşullarda bunu ne kadar formüle eder, o ayrı bir konu, ama böyle bir partinin görevi, piyasa ekonomisine, yani Özal’dan beri büyük bir rüzgârla giden pazar ekonomisi akımına kendisini kaptırmak değil.</p>
<p style="text-align: center">❁ ❁ ❁</p>
<p>(İhtiyaç duyulan) parti geniş olmalı, kitlesel olmalı, geniş kesimleri kapsamalı ve Türkiye’ye demokrasi ve Kürt halkına da özgürlük sağlayacak bir parti olmalı. Bir seçim merkezi olmalı, bir seçenek olmalı. Bunu sırf bizim ya da herhangi bir kesimin kadrolarıyla oluşturamazsınız. Bence ciddi bir hazırlık gerekir böyle bir iş için. Buna soyunanların çeşitli kesimlerde, Kürt, Türk, bugünkü durumdan memnun olmayan, değişim isteyen kesimlerle, onların sözcüleriyle diyalog kurmaları, tartışmaları gerekir. Türkiye’de değişim isteyen kimdir? En başta emekçi halk kesimleri, Kürt halkı, gerçek anlamda aydın ve demokrat insanlar, bugünkü savaştan, baskı rejiminden, soygundan, talandan, yolsuzluklardan memnun olmayan geniş toplum kesimleri… Bunların istemlerini yerine getirecek, ama aynı zamanda da bunlara dayanacak bir geniş taban üzerinde oluşmalı böyle bir parti. Bana göre çıkış da bundadır.</p>
<p style="text-align: center">❁ ❁ ❁</p>
<p>Değişimden yana olacak, ülkeye demokrasi getirecek, Kürt sorununu çözecek, barış getirecek ciddi bir güce ihtiyaç var. Bunun için de geniş güçleri solda, Kürt kesiminde, demokrasi isteyen her kesimde, emekçi kesimde, Türk kesiminde bir araya getirmek gerekiyor.</p>
<p style="text-align: center">❁ ❁ ❁</p>
<p>Benim düşündüğüm parti, bizimki de dahil, hiçbir partinin legal görüntüsü veya kanadı olmamalıdır. Ama, bizim taraftarlarımızın da, hatta PKK sempatizanlarının da katılıp çalışabileceği bir parti olabilir. Ve geniş olabilirse, demokratik bir süreç de sağlayabilirse, şu ya da bu kesimin onu yönetme, onu doğrultusundan saptırma girişimleri başarısız kılınabilir.</p>
<p style="text-align: center">❁ ❁ ❁</p>
<p>12 Eylül’den bu yana ülkeyi yöneten düzen partileri yıprandıkları için Refah bir seçenek olarak öne çıkıyor. Kitleler bakımından başka bir seçenek olmadığı için… Yoksa Refah’ın programı ve istemleri halk yığınları için bir kurtuluş getireceği için değil. Ama 12 Eylül’den sonra ülkeyi yönetenler, ANAP olsun, DYP-SHP yönetimi olsun, kitlelerin beklentilerini yerine getiremediler, heder ettiler, verdikleri sözleri yerine getiremediler. Bu, doğal olarak, onları yıprattı. İnsanların artık onlardan pek fazla bir beklentisi yok. Üstelik büyük bir yozlaşma var. Ülkeyi yönetenler yolsuzlukların içindeler. Böylesine yozlaşma ve kokuşma ortamında Refah Partisi’nin daha iyi bir düzen, “adil düzen” önerisi, dinî renklere bürünmüş ahlâkî eleştirisi kitleler üzerinde etkili oluyor. Bu, yıllardır Türkiye’de demokrasi güçlerini bastıran kesimlerin politikasının bir ürünüdür. Şu anda onlar Refah’tan şikâyetçi gibi görünüyorlar, oysa kitleleri Refah’a kanalize eden kendi politikalarından başkası değildir. Doğudaki, Kürt bölgesindeki durum da budur.</p>
<p style="text-align: center">❁ ❁ ❁</p>
<p>Pek çok ülkede, diktatörler, baskı rejimleri, halkı dinî kanallara yöneltmeyi, halkı dinî kanallara yöneltmeyi ustaca, akıllıca bir yöntem sanıyorlar. Bu Türkiye’de de yapıldı ‘70’ten beri. Dinî örgütler, akımlar, sola karşı, Kürt ulusal hareketine karşı kışkırtıldı. Refah Partisi’nin yükselmesinden sözüm ona laiklik adına şikâyetçiler. O konuda da dürüst değiller. Yıllardır laiklik diye bir şey bırakmadılar ki zaten. Generallerin ortaokullara koyduğu zorunlu din dersi ortada, Alevî köylerine zorla cami yaptırıldı, Hıristiyanlar okullarda zorla Müslümanlaşmaya itiliyorlar. Diyanet İşleri teşkilâtı, laik bir ülkenin laik bir kurumu değil.</p>
<p style="text-align: center">❁ ❁ ❁</p>
<p>Türkiye çokuluslu bir ülke ve böyle bir ülkede, özellikle Türk ulusunun yanında bir de Kürt ulusu var. Bazı ulusal azınlıklar da var. Ama iki tane büyük ulus yaşıyor Türkiye’de. Demokratik bir federasyonla birlikte yaşamayı sağlamak mümkündür. Bunun dünyamızda çeşitli örnekleri var. Örneğin Belçika bunun somut örneklerinden. İsviçre var, hatta Federal Almanya tek uluslu olduğu halde federal bir yapıdır. Dolayısıyla biz Türkiye’deki sorunun çözümünde de federasyonu en uygun biçim olarak görüyoruz. Bizim istediğimiz, her iki halkın barış içerisinde yan yana yaşayabileceği demokratik bir federasyondur. Türkiye’nin bugünkü sınırları değişmez.</p>
<p style="text-align: center">❁ ❁ ❁</p>
<p>Biz bağımsız, ayrı bir Kürdistan’a karşı değiliz. Birlikte yaşamayı başaramazsak, Kürtlerin ayrılıp kendi devletlerini kurmaları doğaldır. Haklarıdır. Her halk gibi, her ulus gibi Kürtlerin de ayrılma hakları olmalıdır. Ayrı devlet kurma hakları olmalıdır. Kürtler küçük bir grup değildir. Etnik azınlık değildirler. Ortadoğu’da 35 milyonluk bir halktırlar. Yani Türkler, Araplar ve Farslarla birlikte, dört büyük ulustan biridirler. Böyle bir ulus eğer ayrı bir devlet kurmak istiyorsa, niye karşı çıkalım? Ama biz ülkemizin, bölgemizin koşullarını göz önünde tutuyoruz. Ve diyoruz ki, birlikte yaşamak da mümkündür.</p>
<p style="text-align: center">❁ ❁ ❁</p>
<p>Bugün Türkiye’de hakikaten kirli bir savaş varsa, terör varsa, bunun sorumlusu Türkiye’yi dünden bugüne yönetenlerdir. Onlar bunu istediler. Kürt hareketini zamansız silahlı eylemlere yöneltip ezmek için. Yalnız Kürt hareketine değil, sola da aynı şeyi yaptılar, Türkiye soluna da.</p>
<p style="text-align: center">❁ ❁ ❁</p>
<p>12 Eylül öncesinde en etkili olan siyasî harekettik, ismimizi kamuoyuna açıklamadığımız halde. Kürdistan Sosyalist Partisi’ni biz 1974’te kurduk, ama ‘80’de kamuoyuna açıkladık. Diyarbakır’da belediye başkanlığı seçimlerini kazandık, sendikalarda son derece aktiftik. Ama ’80 sonrası, 12 Eylül darbesinin estirdiği terörden biz de ister istemez payımızı aldık. Yine PKK’nın silahlı eylemleri başladıktan sonra, artık onlar kamuoyunda ses getiren eylemler oldu. İster istemez bizim sesimiz az duyulur oldu. Ama buna rağmen, bizim partimiz politik sahnede varlığını koruyabildi. Önemli derecede etkinliğini de koruyabildi. Bugün herkes bizim de bir taraf olduğumuzu kabul ediyor. Bizim de Kürt hareketinde belli bir eğilim olduğumuzu kabul ediyor. Ben inanıyorum ki siyasal, barışçı çözüm toplumumuzu daha çok zorluyor. PKK’nın silahlı eylemleri, devletin baskı politikasının ürünüdür. Devlet adeta Kürt hareketini oraya itmiştir. Ve bunun getirdiği bedel hem Kürtler için hem Türkler için oldukça ağırdır. Ama bunun sorumlusu, Kürt sorununu ısrarla baskı politikasıyla çözmek isteyen devlet olmuştur.</p>
<p style="text-align: center">❁ ❁ ❁</p>
<p>Savaşla, yangınla bir yere varamayız. Çözüm diyalogdadır, toleranstadır. Devlet Kürt halkının varlığını kabul etmelidir ve haklarını tanımalıdır. Ben inanıyorum ki, önümüzdeki yıllar bu kanalları açacaktır.</p></blockquote>
<div id="attachment_1118" class="wp-caption aligncenter" style="width: 160px"><a href="http://birdirbir.org/wp-content/uploads/2012/02/Kemal_Burkay_soylesi_haftalik_eXpress.pdf"><img class="size-thumbnail wp-image-1118 " src="http://birdirbir.org/wp-content/uploads/2012/02/soylesi_kapak-76x100.png" alt="Haftalık Express'teki söyleşinin PDF kopyasını indirmek için tıklayın" width="150" height="200" /></a><p class="wp-caption-text">Haftalık Express&#039;teki söyleşinin PDF kopyasını indirmek için tıklayın</p></div>
<!-- PHP 5.x -->]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://birdirbir.org/blog/yayin/guncel/kemal-burkay-dun-ve-bugun/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kritik muhabbet: Leonard Cohen &amp; Suzanne Vega</title>
		<link>http://birdirbir.org/blog/yayin/guncel/kritik-muhabbet-leonard-cohen-suzanne-vega/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=kritik-muhabbet-leonard-cohen-suzanne-vega</link>
		<comments>http://birdirbir.org/blog/yayin/guncel/kritik-muhabbet-leonard-cohen-suzanne-vega/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 05 Feb 2012 18:56:42 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Merve Erol</dc:creator>
				<category><![CDATA[Güncel]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://birdirbir.org/?p=1089</guid>
		<description><![CDATA[Zanaatin hakikati &#160; Hazır Leonard Cohen’in yeni albümü raflarda yerini almışken, Suzanne Vega eski defterleri temize çekerken, efsane bir söyleşiye ışınlanalım. 1999 yılında, Vega’yı Açıkhava’da ağırlamak için gün sayarken, Roll’da nakletmiştik: Suzanne Vega’nın şahane albümü “99.9 Fahrenheit” yeni çıkmış, Cohen’in &#8230; <br /><a href="http://birdirbir.org/blog/yayin/guncel/kritik-muhabbet-leonard-cohen-suzanne-vega/">devamı <span class="meta-nav">&#8594;</span></a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2><strong>Zanaatin hakikati</strong></h2>
<p>&nbsp;</p>
<p style="text-align: center"><a href="http://birdirbir.org/blog/yayin/guncel/kritik-muhabbet-leonard-cohen-suzanne-vega/attachment/leonardcohen/" rel="attachment wp-att-1090"><img class="size-medium wp-image-1090 aligncenter" src="http://birdirbir.org/wp-content/uploads/2012/02/leonardcohen-241x300.png" alt="" width="241" height="300" /></a></p>
<p style="text-align: left">Hazır Leonard Cohen’in yeni albümü raflarda yerini almışken, Suzanne Vega eski defterleri temize çekerken, efsane bir söyleşiye ışınlanalım. 1999 yılında, Vega’yı Açıkhava’da ağırlamak için gün sayarken, Roll’da nakletmiştik: Suzanne Vega’nın şahane albümü “99.9 Fahrenheit” yeni çıkmış, Cohen’in “flörtöz” damarı kabarmış, o soruyor, onun şarkılarını dinleyerek çok geceleri sabaha erdirmiş Suzanne Vega cevaplıyor…</p>
<p>&nbsp;</p>
<h2><strong><span id="more-1089"></span></strong></h2>
<h1><strong>Gönderdiğim hurmaları aldın mı?</strong></h1>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Leonard Cohen: Nihayet başbaşa kaldık. İlk defa bir odada yalnız başımıza kalıyoruz, öyle değil mi? </strong></p>
<p><strong>Suzanne Vega: </strong>Öyle mi? Evet, doğru, ilk defa başbaşayız.</p>
<p><strong>Seninle o fotoğraf stüdyosunda tanışmıştık. Ama, etrafımızda bir sürü insan vardı.</strong></p>
<p>Gerçi sonra dışarda birlikte bir içki içmiştik.</p>
<p><strong>Evet ama, orası umuma açık bir yerdi. </strong></p>
<p>Evet, umuma açık bir yerdi.</p>
<p><strong>Sonra bir daha ne zaman görüşmüştük? </strong></p>
<p>Juno ödüllerinin töreninde.</p>
<p><strong>Evet, </strong><strong>ödül törenine gelip bir şarkımdan bir bölüm söyleme nezaketini göstermiştin ve beni çok mutlu etmiştin. </strong></p>
<p>Senin bir şarkından bir bölüm okumak beni çok mutlu etmişti.</p>
<p><strong>Çok teşekkür ederim. O günlerden bugünlere hayatında radikal değişiklikler oldu, öyle değil mi?</strong></p>
<p>Evet, gönderdiğim mektupta anlattığım şeyler&#8230;</p>
<p><strong>O mektup için çok teşekkür ederim, düşüncelerini benimle paylaşmak istemen beni çok etkiledi. Cevap yazamadığım için beni affet. </strong></p>
<p>Gönderdiğin Noel hediyesini aldım ama.</p>
<p><strong>A, iyi. Ne göndermiştim? </strong></p>
<p>Hurma. Postayla hurma göndermiştin.</p>
<p><strong>Eline geçmiş olmasına sevindim. Juno&#8217;nun ertesinde gönderdiğim hurmaları da aldın umarım.</strong></p>
<p>Aldım, evet, teşekkürlerimi iletmiştim, unuttun mu?</p>
<p><strong>Nasıl, hoşuna gitti mi bari? </strong></p>
<p>Gitti, gitmez olur mu! Geçen seferki de hoşuma gitmişti, ondan önceki de&#8230;</p>
<p><strong>Son albümün “99.9 Fahrenheit”taki şarkı sözlerini dikkatle okudum&#8230; Albümü de birbirinden farklı ortamlarda dinledim. Arabada dinlediğimde, arabanın üstünün açık ya da kapalı olması çok farkettiriyor. Açıkken başka, kapalıyken başka. Arabanın üstünü açınca, bas uçup gidiyor&#8230;</strong></p>
<p>Gerçekten mi?</p>
<p><strong>O kısık sesli notalar, senin söylediklerin değil, çalınan notalar&#8230; </strong></p>
<p>Evet?</p>
<p><strong>Çok&#8230; çok… güzel…</strong></p>
<p>Ve kısık sesli ve&#8230;</p>
<p><strong><a href="http://birdirbir.org/blog/yayin/guncel/kritik-muhabbet-leonard-cohen-suzanne-vega/attachment/vega2/" rel="attachment wp-att-1091"><img class="alignleft size-medium wp-image-1091" src="http://birdirbir.org/wp-content/uploads/2012/02/vega2-200x300.jpg" alt="" width="200" height="300" /></a>Çok güzel bir kısıklık var albümünde, harika bir &#8220;alttan alta”lık… </strong></p>
<p>Bence de öyle. Bunu gerçekleştirmek için çok uğraştık.</p>
<p><strong>Bundan önceki çalışmaların pek böyle alçak perdeden değildi. Sound&#8217;lar, bas sound&#8217;ları&#8230; </strong></p>
<p>Evet, bas sound&#8217;ları&#8230; Ama, tavır da önemli. Genellikle es geçilen şeyleri, dışarda bırakılan şeyleri tutmak, korumak&#8230; Distorsiyonlu kısımlar ve başkalarının bir tarafa atacağı gürültüler&#8230; Biz bunları koruduk. Dahil ettik.</p>
<p><strong>Niçin? </strong></p>
<p>Alttan alta bir tavır söz konusu olduğu için&#8230;</p>
<p><strong>Cüretkâr, pervasız bir halet-i ruhiyede miydin? </strong></p>
<p>Evet, pervasız&#8230; Şöyle bir pervasızlık&#8230; Önceki albümlerimden bir şikâyetim yok, ama bana biraz fazla pürüzsüz geliyorlar. Halbuki yazdıklarım öyle pürüzsüz şeyler değil. Sanat, karanlıkta ve alçaktan yapılan bir uçuş. Bunun müziğime dahil olmasının artık zamanının geldiğini hissetmeye başlamıştım. Prodüktör olarak Mitchell Froom&#8217;u tercih etmemin sebebi de bu. Mitchell&#8217;in tarzı böyle şeylere çok yatkın.</p>
<p><strong><a href="http://birdirbir.org/blog/yayin/guncel/kritik-muhabbet-leonard-cohen-suzanne-vega/attachment/cohen2/" rel="attachment wp-att-1092"><img class="alignright size-medium wp-image-1092" src="http://birdirbir.org/wp-content/uploads/2012/02/cohen2-232x300.jpg" alt="" width="232" height="300" /></a>Çok başarılı, çok&#8230; Senin sesin de çok güzel, çok duru, çok arı. Hayatın da aynı durulukta mı? Şarkıcı Suzanne Vega&#8217;nın hayatında da aynı arılık, duruluk mevcut mu? Albümde bir dervişlik, sadelik ve sessiz sedasız bir idealizm var. Korunduğunu, saklandığını söylediğin şey sanırım bir alev, sönmemesi için korunan, muhafaza edilen bir alev, lekesiz bir şey. Albümde böyle bir duygu geziniyor. Hayatın da böyle mi? Sakınımlı, korunaklı, muhafazalı bir hayat mı sürüyorsun?</strong></p>
<p>Sakınımlı, tedbirli, dikkatli olduğum söylenebilir. Evet. Göründüğü kadar saf, duru olmasa da, bir hayli muhafazalı bir hayatım var. Çünkü benim geldiğim yer pek öyle saf, arınmış filan sayılmaz. Dolayısıyla, bazı şeyleri hep net, düzgün tutmaya, korumaya özen gösterdim. Ama, kendimi bu dünyanın bir parçası olarak görüyorum ve dolayısıyla gerçekliklere ve bulanık, katışıklı, çarpık şeylere de gözlerimi kapamıyorum. Başka insanları yargılamaktan kaçınıyorum, ama kendimi kıyasıya yargılıyorum.</p>
<p><strong>Kuralcı bir insan olduğunu biliyorum, kendini kıyasıya yargıladığına inanıyorum. Ama, aşık olduğun insanlara aynı katı kuralları uygulamıyorsun galiba. Şarkılarının birinde, &#8220;In My Movie&#8221;de olduğu gibi&#8230;</strong></p>
<p>&#8220;If You Were In My Movie&#8221;&#8230;</p>
<p><strong>Evet, &#8220;If You Were In My Movie&#8221;, o şarkıda aşık olduğun insanlara cömert davrandığını söylüyorsun. </strong></p>
<p>Aşık olduğum insanlara cömert davranıp davranmadığımı bilmiyorum, belki de öyledir, bilmiyorum.</p>
<p><strong>O şarkı bunun hakkında değil mi? </strong></p>
<p>&#8220;If You Were In My Movie&#8221; flört etmeye dair bir şarkı. Bir insana bakıp ona &#8220;sende şu, şu nitelikleri görüyorum, senin bu niteliklere sahip olduğunu düşünüyorum, seni o niteliklerle tarif ediyorum, çünkü seni böyle görüyorum” diyen bir şarkı.</p>
<p><strong>O potansiyeli </strong><strong>benimle birlikte realize edebilirsin demek istiyorsun&#8230; </strong></p>
<p>Evet. &#8220;Eğer, istersen&#8221; diyorum&#8230; Bu, bir insanın kişiliğine ışık tutmak demek. &#8220;Sana baktığım zaman gördüğüm şeyler bunlar&#8221; demek. Bir insanın doğasına seslenmek, onu olduğundan daha fazla görmek, göstermek demek&#8230;</p>
<p><strong>Gösterişsizliği, sadeliği çok ayartıcı bir hale getirmeyi başardın. Albümünün çok baştan çıkarıcı bir niteliği var. Hiçbir şey dışarıda bırakılmadığı, hiçbir şey atılmadığı, hiçbir şey ifşa edilmediği, teşhir edilmediği hal</strong><strong>de&#8230;</strong><strong></strong></p>
<p>Ama, albüm için çekilen fotoğraflarda bacaklarım görünüyor.</p>
<p><strong>Görmedim, o fotoğrafları kimse göstermedi bana.</strong></p>
<p>Söyleşiden sonra ben gösteririm. O fotoğrafların birinde, albümdeki kişiliklerden birinin kılığına girip poz verdim. Danseden kız pozu&#8230; Dolayısıyla üzerimde dansçı kıyafeti var ve bacaklarım görünüyor. Fakat ayağımdakiler erkek ayakkabıları, üzerimde örgü bir sveter var. Uzun lafın kısası, haklısın: Gösterilen, teşhir edilen bir şey yok, gösterilmiyor ama, ima ediliyor.</p>
<p><strong>Albümde, bu dünyada olup biten şeylerden hiçbiri dışarıda bırakılmıyor, hiçbiri reddedilmiyor, etraftaki her şeye dikkatle ve soğukkanlı bir gözlemcinin gözüyle bakılıyor. Fakat flörtöz bir, bir&#8230; Hayır, hayır, doğru sözcük flörtöz değil&#8230; Bütün tavırların­ da çok baştan çıkarıcı bir nitelik var. Bu özellikle gemlenen bir şey olmasına rağmen. Sanırım albümün çarpıcılığının sebebi de bu. Çok dikkatle kurulmuş, örülmüş, bina edilmiş şarkıların ve oraya buraya serpiştirilmiş sözlerin arkasında bir tür öfkeli bir arzu, bir iştaha seziliyor. Bir defasında seni Howard Stern Show&#8217;da seyretmiştim&#8230;</strong></p>
<p>Hakikaten mi?</p>
<p><strong>Evet, birkaç ay önce, bir sabah&#8230; </strong></p>
<p>Konu neydi, hatırlıyor musun? Ne konuşuluyordu?</p>
<p><strong>Göğüslerinden </strong><strong>bahsediliyordu. </strong></p>
<p>A, evet, o hikâyeyi hatırlıyorum.</p>
<p><strong>Howard Stern&#8217;in ağzı kulaklarındaydı. </strong></p>
<p>Evet, hatırlıyorum.</p>
<p><strong>Bir sürü insan tarafından seviliyor olman sana şaşırtıcı geliyor mu? </strong></p>
<p>Evet, şaşırtıcı geliyor. Daha doğrusu mahçup ediyor.</p>
<p><strong>Bu kadar yaygın bir biçimde sevileceğini umuyor muydun? </strong></p>
<p>Anlaşılmayı ummadığımı söyleyemem. Ama sevilmeyi umup ummamak&#8230;</p>
<p><strong>Anlamadım. Anlaşılmaktan kastettiğin ne? </strong></p>
<p>İnsanların şarkılarımda ne söylemek istediğimi çözmeleri beni şaşırtıyor. Çünkü, belirli, özgül konular hakkında herhangi bir şey beyan etmiyorum. Hep sorulur ya, &#8220;mesajınız ne?&#8221; diye&#8230; Ben hiçbir zaman bir mesaj vermeyi düşünmedim. Eğer öyle düşünseydim, mesajımı yazar, bildiri olarak basıp dağıtırdım. O zaman bir mesajdan söz edilebilirdi. Şarkılarımla o anlamda mesaj vermek, bana pek anlamlı gelmiyor.</p>
<p><strong>Bence beyan ettiğin bir şey var ama&#8230; Çok rafine ve soyut bir flörtöz biçimde, kendini teşhir etmeyi reddettiğini beyan ediyorsun. </strong></p>
<p>Belki de gerçek hayatta bana çekici gelen şeyler aleni, ayan beyan olmayan şeyler&#8230; Basit değil, karmaşık olan şeyler.</p>
<p><strong>Ne var ki, mahrem olan şeylere karşı bir tutkun var gibi&#8230; Senden bir şey okumanı rica etsem yapar mısın? </strong></p>
<p>Tabii&#8230;</p>
<p><strong>Örneğin, &#8220;Dancing Girl”ün sözlerini&#8230;.</strong></p>
<p>Tabii. Şarkının adı &#8220;Fat Man and The Dancing Girl&#8221;.</p>
<p><strong>Çok teşekkür ederim. Bu sözleri biraz etüd etmeye ne dersin? </strong></p>
<p>Etüd mü?</p>
<p><strong>Evet, oğlumla satır satır inceledik bu sözleri. </strong></p>
<p>Oğlun Adam’la mı?</p>
<p><strong>Evet, Adam&#8217;la. Şimdi de seninle birlikte incelemeyi çok isterim, çünkü, öncelikle çok güzel bu sözler. Albümde söyleyişin ise çok, çok güzel. Bu dizeler, senin yaklaşımına, tarzına ışık tutuyor bence. Ve kendim için olduğu kadar, okurlar için de ne kadarını aydınlatabileceğimi merak ediyorum. İstersen başlayalım. Eğer sorularım sana deli saçması detaylar gibi gelirse, lütfen kusura bakma.</strong></p>
<p>Merak etme, öyle bir şey olursa, cevaplamam, olur biter.</p>
<p><strong>Güzel. Sanırım dostluğumuz bu söyleşiden sağ salim kurtulacak&#8230; Sana sormak istediğim ilk dize, &#8220;gösterinin aslan payı seyirden gizleniyor&#8221; dizesi. Seyir(ci)den gizlenen gösteri ne?</strong></p>
<p>Bunu yazarken aklımdaki şey kukla gösterisiydi, gölge oyunu&#8230; Gölgenin müsebbibi, ekranın ar­ kasındaki şey. Ama bu senin sorunu cevaplamıyor. &#8220;Gösterinin büyük kısmı seyirden gizleniyor&#8221; dizesi, kimsenin görmediği gerçek hayatı kastediyor. Eve gittiğimde, kendi kendime kaldığımda veya hayatım hakkında düşündüğümde veya başkalarının hayatları hakkında düşündüğümde olan şey ne ise, bu anlamda gerçek hayat da o. İnsanlar hakkında en çok ilgimi çeken şey, kendi kendilerine olduklarında kendilerini nasıl gördükleri. Kimse onlara bakmazken, mahremiyetleri içinde nasıl oldukları.</p>
<p><strong>Peki, o mahrem dünyaya baktığında ne görüyorsun? </strong></p>
<p>Orada gördüğüm şey, tam da benim yaptığım şov. Ben parlak, gösterişli şovlar yapmıyorum. Sahne kıyafetim diye bir şeyim yok.</p>
<p><strong>Ne demek istediğini anlıyorum.</strong></p>
<p>Bahsi geçen şarkıda bir dansçı kızı canlandırıyo­ rum. Ama, &#8220;gösterinin aslan payı seyirden gizle­ niyor&#8221; dediğimde kastettiğim şu: Şovumun can daman, sahnede yaptığım şey değil, kendi ken- dlmeyken yaptığım şeyler. Mahrem alanımdaki halim. Özel&#8230;</p>
<p><strong>Yani sesindeki titreşim, sözlerdeki eylem aslında &#8220;gerçek şarkı&#8221;ya, &#8220;özel”e işaret ediyor. </strong></p>
<p>Evet.</p>
<p><strong>Ve tıpkı bir resim gibi. Hani bir-iki çizgi, ufuğu imler, ya da gökyüzünü veya denizi, dağı&#8230; Ve bütün bunlar yalnızca bir-iki fırça darbesiyle yapılır ya&#8230; Albüm kısmen böyle bir resim gibi. Bir yandan da ısrarcı; sözler bir hayli ısrarcı. Her bir şarkı, perdenin arkasına işaret ediyor, görünmeyene dikkat çekiyor. Örneğin &#8220;As Girls Go&#8221;da dediğin gibi, &#8220;keşke şovu yönlendiren ben olabilseydim, perdenin arkasına geçip gerçek durumu anlayabilseydim&#8221; diye hayıflanıyorsun sanki. Ayrıca, bütün albüm boyunca sana bir şey fısıldanıyor ve sen onu dinleyiciye fısıldıyorsun. Albümü illa da böyle dinlemek şart değil tabii, pekâlâ ayağınla tempo tutarak da dinleyebileceğin bir albüm, nefis bir çalışma. Ama, benim gibi kendisine eziyet etmeyi sevenler için başka kapılar da açılıyor&#8230; </strong></p>
<p>Evet.</p>
<p><strong>Ve benim gibi bir ikindi vaktinde emperyal niyetlerle söyleşi yapmaya koyulan biri, ister istemez bu tür düşüncelere kapılıyor, kendisine bir şeyler fısıldandığına, bir şeylerin taarruz ettiğine vehmediyor. Biraz&#8230; Şey&#8230; </strong></p>
<p>Karanlık?</p>
<p><strong>Doğurgan. Islak. Nemli. Cinsel bir şey. Şiddetli bir şey. Ne hakikaten? Nasıl bir şey? </strong></p>
<p>Her şarkıda başka bir şey. Mesela senin bahsettiğin şarkıda, perdenin arkasında neyin cereyan ettiği söz konusu. Şarkının kahramanının bir başka insan olma arzusunu nereye kadar götürdüğünü merak eden bir şarkı. Biliyorsun, &#8220;Fat Man and The Dancing Boy&#8221;, bir kadın hakkında, o kadın görünüşte her şeyiyle bir kadın, ama aslında bir erkek. Böyle birine çok ender rastlanır. O özgül kadının çok ender bulunan bir niteliği var ve o nitelik ancak onun içinde bulunduğu durum kavrandığında anlaşılabilecek bir şey. Ama, yine de, bu bilgi bile her şeyi açıklayamıyor. Ve bu da onu müthiş çekici kılıyor. Bu niteliğinden ötürü onun cazibesine ka­ pılıyorsun ve bütün bu hikâyenin nereye varacağını merak ediyorsun. Bu olağanüstü çekici görüntüyü oluşturmak için o insan nasıl bir acı çekiyor, neler yaşıyor? Benim kafamdaki soru buydu. Cevabını bulabilmiş değilim. Cevabını bilmem de gerekmiyor. Önemli olan, o insanın beni cezbetmiş olması.</p>
<p><strong>Peki sen ne tür acılar çekiyorsun, bu olağanüstü çekici, mütevazı ve rafine görüntüyü oluşturmak için? </strong></p>
<p>Sanırım yeterince acı çektim, ama bunlar benim gösterimin konuları değil.</p>
<p><strong>Yaptığın gösterinin ne olduğuna dair kesin, net bir fikrin var mı? </strong></p>
<p>Evet. Kendimi yeterince tanıyorum. Kişisel tarihimin ne olduğunu biliyorum. Ama, bunları alıp&#8230; Bunlardan bir şeyler yaratmıyorum. Bildiğim ve gördüğüm bazı şeylerle karıştırıyorum. Kendime ne ölçüde acı çektirdiğimi bilmiyorum. Ama şu kadarını söyleyebilirim: Şimdilerde, bugüne kadar hiç olmadığım kadar mutluyum.</p>
<p><strong>Neye borçlusun bunu? </strong></p>
<p>Çünkü kendimi gerçekten özgür hissediyorum. Ve sanırım hayatımda ilk kez kendimi bu kadar özgür hissediyorum. Kendimi her zamankinden daha çok kendim gibi hissediyorum. Hiç kimseye hiçbir şey kanıtlamak zorunda olmadığımı hissediyorum. Daha önceleri müsaade etmeyeceğim bazı şeylerin, mizaca dair bazı şeylerin ortaya çıktığını görüyorum.</p>
<p><strong>Paran var, şöhretin var, gençliğin, güzelliğin, kabiliyetin&#8230; İnsanın kendisini iyi hissetmesi için hiç de fena bir başlangıç değil. </strong></p>
<p>Evet, ama sen de biliyorsun ki, bütün bunlar insanın mutlu olmasına yetmeyebiliyor. Ben kendi teorimi daha geçerli buluyorum.</p>
<p><strong>Nedir o teori? </strong></p>
<p>Kendimi özgür hissetmem. Kendi kendime çok mutluyum, kendi kişiliğimle, mizacımla, kendi halimle. Öteki şeyler de önemli tabii. Sabah 9 &#8211; akşam 6 mesaisi yapmıyorum, bundan ötürü çok memnunum. Ama, senin sözünü ettiğin şeylerin kendimi böyle hissetmemin sebepleri olduğunu sanmıyorum.</p>
<p><strong>Çok hayranın var mı? </strong></p>
<p>Bir miktar var.</p>
<p><strong>&#8220;Bir miktar”dan daha fazla olduğuna eminim. Peki şunun mânâsı ne: &#8220;Ortadaki maymun hep aynı şarkıyı söylüyor, kurtulmak istiyorum…&#8221;</strong></p>
<p>Ortadaki maymun&#8230; Ama böyle bir şarkıyı anlatmak için, önce atmosferini anlatmak lâzım.</p>
<p><strong>Vaktimiz bol, anlat&#8230;</strong></p>
<p>Peki. O düz, dümdüz yer, gerçek bir mekân değil tabii ki. Birisinin zihnindeki coğrafya. Ya da mesela Picasso gibi birinin resimlerinde görebileceğin bir mekân. Bir sirk atmosferi, ama kötü bir rüya gibi, hatta bir kabus&#8230;</p>
<p><strong>Fazlasıyla gerçek, öyle mi? </strong></p>
<p>Fazlasıyla gerçek mi? Hayır, gerçeküstü. Ve işte bu mekânda&#8230; &#8220;Ortadaki maymun”un mânâsı şu: Hayatımda biri vardı, duymak istemediğim şeyleri bana tekrar tekrar söyleyen biriydi. Onun söylediği şeylerden kendimi kurtarmak istiyordum, çünkü bunları söyleyen insanın beni anlamadığı duygusunu taşıyordum.</p>
<p><strong>Hayatındaki gerçek bir insandan mı söz ediyorsun? </strong></p>
<p>Evet, hayatımdaki gerçek bir insandan söz ediyorum. Ama, işte bu manzarada o insan, o kadın, “ortadaki maymun&#8221; haline geldi ve ben ondan kurtulmaya çalışıyordum.</p>
<p><strong>Bu kadın senin zihninde bir ses ve bu ses aynı zamanda gerçek bir insana ait ve söylediği şeyler seni derinden rahatsız ediyordu, arzularına ket vuruyordu, özgürce davranmana engel oluyordu. Öyle mi? </strong></p>
<p>Bu kadının söylediği şuydu&#8230; Beni bir şeye karşı uyarıyordu, dikkatli olmamı söylüyordu, so­ nunda o haklı çıktı. Maymun, maymunun söylediği şarkı&#8230;</p>
<p><strong>Seni uyaran bir sesti&#8230; </strong></p>
<p>Evet, evet..</p>
<p><strong>Ve sen onun uyarılarının yerinde uyarılar olduğunu gördün. </strong></p>
<p>Evet, yerinde uyarılardı.</p>
<p><strong>İyi niyetli uyarılar&#8230; </strong></p>
<p>Evet. Çünkü bazı meselelerde hiç dikkatli değilim, çok tedbirsiz davranıyorum. Kafamın dikine gidiyorum&#8230; Ve evet, o tavsiyeler, nasihatler dikkate değer şeylerdi. Şarkılarımdaki karakterlerin her biri gerçek hayatımdan insanlardır, dolayısıyla bu insanların kim olduklarını, nasıl birileri olduklarını anlatmak istemem&#8230;</p>
<p><strong>Anlıyorum, anlıyorum&#8230; </strong></p>
<p>Fakat her birinin bir karakter olarak başka bir fonksiyonu vardır. Örneğin megafon adam, ağzını eliyle kapatan kızın karşıtıdır. Megafon adam bütün dünyayı bilgilendiren insandır. Ağzını eliyle kapatan kız, bir sırrı olan kızdır. Ve o kız, bütün şarkılardaki kızdır. Aynı kızdır&#8230;</p>
<p><strong>Ve bir sırrı vardır. </strong></p>
<p>Evet.</p>
<p><strong>O sır bazen çok lezzetli bir sırdır. </strong></p>
<p>Olabilir.</p>
<p><strong>Veya çok karanlık bir sır. </strong></p>
<p>Evet, karanlık bir sır. Ama büyük ihtimalle her kadının sırrından farklı bir sır da değildir bu.</p>
<p><strong>Her kadının sırrı olan şey nedir? </strong></p>
<p>Bunun ne olduğunu bildiğine eminim.</p>
<p><strong>Yoo, bilmiyorum. </strong></p>
<p>Birçok kez tanık olduğuna eminim. Tanık olduğun şeylerden farklı bir şey olduğunu sanmıyorum. Bazen karanlıktır, bazen şiddet doludur, bazen de fazla erken öğrenilmiş bir şeydir.</p>
<p><strong>Bu da albümün temalarından biri. En azından bir-iki şarkıda fazla erken öğrenilen bir şey söz konusu. Bu sır meselesini vurgulayarak bıktırıcı olmak istemem, ama sahne dışındaki hayatı hakkında şarkı yazan pek yok&#8230; İfşa edilmeyen, hatta fısıldanmayan sırlardan bah­ seden şarkılara da pek rastlanmıyor&#8230; </strong></p>
<p>Bütün şarkılarımın bunlara dair olduğunu mu düşünüyorsun?</p>
<p><strong>Bazı şarkılarda&#8230; </strong></p>
<p>Evet, bazı şarkılarda.</p>
<p><strong>Evet ama, yine de albümün belli başlı temalardan biri bu sır meselesi. Dolayısıyla onun etrafında dolaşıp duruyorum, ne olduğunu anlamaya çalışıyorum. O sırrın ne olduğundan çok, o sırra kendini adamanı ve bu sırrın nasıl olup da şarkılarının incisinin etrafını saran estetik tahrik haline gelişini merak ediyorum. Gizlenmesi gereken, keşfedilmesi gereken, pek söylenmeyen, pek anlaşılamayan ve bir peçenin ardından göz atılan bir şeyin hep varolduğuna ilişkin nosyon, senin psike&#8217;nde her daim mevcut. O nosyon hep orada, tekrar tekrar ortaya çıkıyor. Çok aleni bir şekilde örtülen bir şeyi açmak için ısrar edişimi anlayışla karşıla lütfen. </strong></p>
<p>Anlıyorum, anlıyorum. Niye merak ettiğini anlıyorum. Sanırım, bütün bunlar gelip gelip şuraya dayanıyor: Benim şarkı yazma ve söyleme tarzımı belirleyen şey de bu &#8220;sır&#8221; işte. Çünkü bence bu sırrın içinde çok güzel bir şey var. Ve bunu bütün o esrarengizliği içinde sunmanın başlı başına güzel bir şey olduğunu düşünüyorum. Benim yazmayı sevdiğim biçim, bütün komplikasyonları içeren, her şeyin izah edilmediği, açıklanmadığı yazı biçimi. Bence senin tarzın da böyle. Sen de her şeyi ifşa etmiyorsun, sözünü ettiğin ilişkiler hep muğlak. Bir sürü şey ima ediliyor, şarkılarını dinleyenler boşlukları kendi zihinlerinde tamamlıyor. Sen kalkıp alenen söylemiyorsun, malûm aritmetikten söz etmiyorsun. &#8220;Seni seviyorum, sen beni sevmiyorsun&#8221; demiyorsun hiçbir zaman&#8230; Öyle demiş bile olsan&#8230; Çok erken yaşlardan itibaren senin müziğinin cazibesine kapılmamın sebebi de bu zaten. Senin şarkıların benim bildiğim şekilde anlatıyordu dünyayı. Basitleştirmeye, netleştirmeye, herkes için anlaşılır kılmaya çalışmıyordu. Hayatta olduğu gibi, bulanık bir biçimde bırakıyordu. Senin müziğini sevmemin sebebi buydu.</p>
<p><strong>Senin fazla erkenden öğrendiğin şey neydi?</strong></p>
<p>İnsanların olağandışı durumlarda birbirlerine nasıl muamele edebildikleri, üzerinde biraz düşünseler hiç de öyle yapmayacakları birçok şeyi yapmaları; temelde, var kalmak için her şeyi yapmaya hazır olmaları ve de başkalarında hiç tasvip etmeyecekleri biçimlerde davrana­ bilmeleri&#8230; Bunlar sanırım fazlasıyla erkenden öğrendiğim şeyler. Benim dünyayı algılayışım böyleydi, benim içinde büyüdüğüm, yetiştiğim dünya böyle bir yerdi. En azından bana öyle geliyordu. Belki de benim halet-i ruhiyem böyleydi&#8230; Hayır, halet-i ruhiyemden ötürü olduğunu sanmıyorum, sebep içinde bulunduğum şartlardı. Bunlar benim ilk öğrendiğim şeylerdi. Başka şeyler de öğrendim tabii ama, fazlasıyla erkenden öğrendiğim şeyler bunlardı. Öğrendiğim öteki şeyler, bütün çocukların bildiği şeylerdi. Hayal kurmak, ruhlar filan, efsaneler&#8230;</p>
<p><strong>Senin şarkılarını bir sürü ortamda dinliyorum. Arabada giderken, odada otururken, banyodayken&#8230; Ve şöyle bir şey farkettim: Senin şarkıların, insanın şarkıdan çıkıp gitmesine müsaade ediyor, şarkıyı bırakıp kendi dertlerine, düşüncelerine gömülüyorsun. Şarkılar, kendi spekülasyonlarının background&#8217;u, notaları haline geliyor. Bu söyleşi için hazırlanırken kendimi albüme özellikle yönelttim, konsantre oldum ve farkettim ki, yine de dalıp gidiyorum, düşüncelere gömülüyorum. Ve bence bu, bir müziği sevip sevmediğimin sağlamasıdır. Bu albümde çok kibarsın.</strong></p>
<p>Öyle miyim?</p>
<p><strong>Ama zaten kibar bir insansın.</strong></p>
<p>Evet, galiba hakikaten kibar bir insanım. Ve bu da çok defa başımı belaya sokmuştur.</p>
<p><strong>Öyle mi gerçekten? </strong></p>
<p>Evet.</p>
<p><strong>Tuhaf bir dünya bu, nezaket, yumuşak yüzlülük, efendilik insanın başına bela oluyor artık.</strong></p>
<p>Benim başıma bela oldu mesela. Denizde boğulmak üzere olan birini gözünün önüne getir. Bu aslında benim başıma geldi, 12-13 yaşındayken. Birden derine sürüklendim, boyumu geçen bir yerde buldum kendimi ve etrafıma şöyle seslendiğimi hatırlıyorum: &#8220;Afedersiniz, bir saniye bakabilir misiniz, acaba bu tarafa gelebilir misiniz, sanırım boğuluyorum.&#8221; Evet, bu albüm kibar bir albüm. Ve insanları şarkılarla korkutmak tuhaf bir şey. &#8220;Afedersiniz, bir saniye bu tarafa bakar mısınız&#8221; demek, &#8220;şimdi sizi elimdeki bu taşla öldüreceğim&#8221; demenin fena halde kibar bir şekli.</p>
<p><strong>İmdat diye bağırmak yerine&#8230; </strong></p>
<p>Evet, imdat diye bağırmak yerine&#8230; İmdat diye bağırmak yerine sığ yerlerde yüzmeyi tercih ederim veya kibarca birisini yardımcı olmaya davet ederim.</p>
<p><strong>İmdat diye bağırmanın insanlar arasındaki kutsal mesafeyi, hep korunması gereken mesafeyi, bu sırrı, bu sınırlamayı ihlal edeceğini mi düşünmüştün?</strong></p>
<p>Ne düşündüğümü bilmiyorum. Sadece kendimi salak gibi hissetmiştim. Sudan çıkarıldığımda parmaklarım morarmıştı. &#8220;Bu çok aptalca&#8221; dedim kendi kendime, &#8220;niye imdat diye bağırmadın ki!”</p>
<p><strong>Bu davranış biçimini kim öğretti sana? Nasıl edindin bunu?</strong></p>
<p>Hiçbir fikrim yok. Annem hep böyle olduğumu söylüyor. İnsanları illet edermiş bu halim.</p>
<p><strong>Bu tarzı, bu çok güçlü duyguyu, dünyayla ve insanlarla arandaki mesafeyi korumak duygusunu çok erken yaşlarda edindin, öyle mi? </strong></p>
<p>Yedi yaşımdan önce diyebilirim.</p>
<p><strong>Etrafındaki olayları çok iyi süzmeni sağlayan bir filtren var, buna müteşekkir olmalıyız, zira bu olağanüstü esrarengiz ve ilginç şarkılar o filtre sayesinde ortaya çıkıyor. Attığın taşın insanların kafasını yardığı da doğru, o taş çok ufak da olsa&#8230; </strong></p>
<p>Evet, ufak bir taş.</p>
<p><strong>&#8220;Song of David&#8221;in arkasındaki fikir de bu mu? </strong></p>
<p>Kısmen. O şarkı, David&#8217;le Goliath efsanesinin çok basit bir versiyonu. David&#8217;in Goliath&#8217;ın dikkatini çekmeye çalıştığı ânın şarkısı denebilir. Belki de Goliath, &#8220;bana ufak gelirsin&#8221; diye geçiriyordu içinden. David de diyor ki, &#8220;evet, bu ufak şey seni alaşağı edecek, devrilişinin sebebi bu ufacık şey olacak”&#8230;</p>
<p><strong>Ufağın kudreti&#8230; </strong></p>
<p>Evet, ufak tefek şeylerin kudreti.</p>
<p><strong>Sen bu işin ustasısın, ufak şeylerin kudretinin ustası&#8230; </strong></p>
<p>Benim ilgimi çeken ufak tefek şeyler.</p>
<p><strong>Ne gibi şeyler?</strong></p>
<p>Küçük şeylerin gücü. Küçük şeylerin kendilerine has bir sesleri olduğu, kendi iradeleri ve hayatları olduğu ve haysiyet sahibi oldukları. Bu vasıflar, kendilerinin daha büyük olduğunu düşünen insanların saldırısına uğruyor.</p>
<p><strong>Ben de kendi kendime soruyordum, &#8220;bu albümün temel vasfı ne?&#8221; diye&#8230; Ve dilimin ucuna gelen kelime haysiyetti. Senin çalışmaların hep çok haysiyetli işler oldu. Hiçbir zaman vülgerliğe teslim olmuyor, hiçbir zaman muhabbet tellallığı yapmıyor. Neden söz edersen et, hiçbir zaman vazgeçmediğin vasıf haysiyet. Şarkıların rontgenciliğe dönüşmüyor, perdelemek, örtmek, gizlemek, fısıldanarak söylenen sırlar gibi nosyonlarla iştigal etmene rağmen, bunu bir cilve haline getirmiyorsun. Ve bence senin şarkılarının en önemli yanı, kolaylıkla haysiyetli olmayan bir itiraf haline gelebilecek konulardan söz etmene rağmen haysiyetlerini kaybetmemeleri. Haysiyet kaybının yanından bile geç­ memeleri. Şarkılarında bir erkeğe mi hitap ediyorsun?</strong></p>
<p>Bu şarkıda, &#8220;Song of David”de mi?</p>
<p><strong>Bir erkeğe mi hitap ediyorsun, yoksa bütün dünyaya mı? </strong></p>
<p>Belirli bir erkeğe değil. Bazen bütün dünyaya sesleniyormuşum gibi geliyor. Bazen, aynı anda hem dünyaya hem de dinleyenlere hitap ediyormuşum gibi geliyor. Sahneye çıkıyorum ve şunu söylüyorum: &#8220;Afedersiniz, müsaadenizle lütfen.&#8221; Ve bir süre için dikkatlerini rica ediyorum, ve o sürenin sonunda, gösterinin, şovun sonunda bir şeyler görmüş olmalarını umuyorum. Dolayısıyla, bazen dünyaya veya dinleyicilere hitap ediyorum, bazen de kendimden daha büyük addettiğim birisine sesleniyorum. Bu söz konusu &#8220;birisi&#8221;, ilişkide bulunduğum bir erkek değil. Otorite sahibi addettiğim birisi. &#8220;Song of David&#8221;, otorite üzerine bir şarkı.</p>
<p><strong>Bu, hayatın hakkında veya kariyerin hakkında bir şarkı mı? Çünkü, hepimiz örtük bir şekilde, &#8220;bakın, beni yeterince ciddiye almıyorsunuz, küçümsüyorsunuz, halbuki&#8230;&#8221; tarzında şarkılar yazarız. &#8220;Eğer beni bir folk şarkıcısı veya belli bir tür gösteri sanatçısı telakki ediyorsanız, yanlış düşünüyorsunuz&#8221; mealinde şeyler söyleriz&#8230;</strong></p>
<p>Evet, kısmen böyle bir şey var. Bir tür meydan okuma denebilir. Evet, kesinlikle böyle bir tarafı var&#8230;</p>
<p><strong>Okuduğum albüm eleştirilerinin büyük bir bölümü, bu albümün flörtöz bir albüm olduğunu, senin değiştiğini ve bu albümün hayata bakışındaki radikal değişimin tezahürü olduğunu söylüyorlar. Öyle mi gerçekten?</strong></p>
<p>Sanırım bu albümde, diğerlerine kıyasla daha fazla riske girdim. Stil anlamında farklı bir sound söz konusu. Bu albümün nasıl algılanacağını pek dert etmedim. Kafam, daha çok, bu albümü yapmanın nasıl bir deneyim olduğu, nasıl bir duygu yarattığı ile meşguldü. Kişiliğimin bundan önce dile getirmediğim veya cilaladığım veya pürüzsüz hale gelmesi için beklediğim taraflarını nasıl ifade etmem gerektiği üzerine kafa yordum. Fakat sonuçta, bunu hayatımın bu noktasında yapmak istemediğim kanısına vardım.</p>
<p><strong>Bunu duymak şaşırtıcı, çünkü çok cilalanmış bir albüm duygusu veriyor. Doğaçlamanın zerresi yok gibi sanki&#8230;</strong></p>
<p>Hayır, hayır&#8230; Deneysellik gibi bir şey söz konusu değildi. Çılgın bir şey deniyorum gibi bir durum yoktu. Daha ziyade, zaten mevcut olan bazı şeylerin doğal bir biçimde dışavurulması söz konusuydu. Ve mesele, her bir şarkı neyi gerektiriyorsa onu yapmaktı. Fakat bu da, aynı zamanda, şu anlama geliyordu: Bu şarkılar daha öncekilerin barındırmadığı ekstremlikte bir halet-i ruhiyeye sahipti. Mesela &#8220;Blood Makes Noise&#8221;&#8230; Beş yıl önce böyle bir şarkıyı albümüme koyar mıydım, bilmiyorum. Belki de bir albüme koyulamayacak denli çirkin bulabilirdim. Çünkü, böyle düşünerek albümlere koymadığım bir sürü şarkım var.</p>
<p><strong>O zaman gel o şarkıya yakından bir göz atalım&#8230; </strong></p>
<p>Bahsettiğime göre, tartışmamız icap edecek ister istemez. Şarkının sözleri şöyle: <em>Kan gürültü yapar / Sana yardımcı olmak isterim doktor / İsterim gerçekten /Ama kafamdaki gürültü çok fazla ve hayra alâmet değil hiç / Rüzgârlı bir tünelin ortasında durmuş sesleniyorum kükremenin içinden / İstediğiniz bilgiyi vermeye hazırım size&#8230; </em></p>
<p><strong>Ama kan gürültü yapıyor, bir çınlama&#8230; </strong></p>
<p><em>Kulaklarımda / Kan gürültü yapıyor / Duyamıyorum sizi, kalınlaşan korku yüzünden / Bilmek istersiniz herhalde, olguları ve detayları / Fakat itirazı var kanımdaki bir şeyin / Reddediyor&#8230;</em></p>
<p><strong>Olguları ve detayları ben de merak ediyorum, gelmek istediğim yer de orası. Şimdi cevap ver bakalım, kanındaki bir şey var ve&#8230; </strong></p>
<p><em>Reddediyor hatırlanmasını eylemin / Gel vazgeç doktor / İlgilenmen bir incelikti ama / Bir dahaki sefere deneyelim, sükûnet geri döndüğünde&#8230; </em></p>
<p><strong>Bir doktora hitap etmenin tuhaf bir biçimi bu. Bir tür küstahlık. Doktora bir lütufta bulunuluyormuş gibi adeta. Eğer hastaysan, hiç akıl kârı bir şey değil. </strong></p>
<p>Evet, hiç akıl kârı değil, eğer gerçekten hastaysan&#8230;</p>
<p><strong>Hastalanmış mıydın? </strong></p>
<p>Ben hep hastalıklıydım.</p>
<p><strong>Öyle mi? Bazı eleştirmenler şarkı sözlerindeki tıbbî referanslara ve terimlere dikkat çekiyorlar&#8230;</strong></p>
<p>Evet, ama o referansların, terimlerin birçoğu kendi kendimi eğlendirmek için, “komiklik yapmak” adına kullandığım şeyler. Evet, biraz kasvetli bir mizah duygusu. Ama, öte yandan, mesele sadece mizah değil, tıbbî terminoloji bana büyüleyici geliyor&#8230; Tıp dilinin kendine has bir şiiri var. Bu dile ilgi duymamın bir sebebi de, 1987’de, turne sonrasındaki rahatsızlıklarımdı. Ciddi bir hastalığım yoktu. Kansızlık, astım, bronşit gibi şeyler. Yorgunluktan kaynaklanan şeyler&#8230; Fakat tıp dilini kullanmamın asıl sebebi, bu dilin bizatihi kendisinin güzel olması. Tıp dili, insanın kendi mahremiyeti hakkında müstehcen olmadan konuşabilmesini sağlıyor. Sanırım bu dili yeterince kullandım artık. Bu arada, doktorlardan epey mektup aldım.</p>
<p><strong>Ne diyorlar? </strong></p>
<p>Verdiğim tıbbî bilginin hatasız olduğunu söylüyorlar. Kimileri de şarkı sözlerimi kendi yazdıkları metinlerde kullanıp kullanamayacaklarını soruyor&#8230;</p>
<p><strong>Ve tanışmak, görüşmek mi istiyorlar?</strong></p>
<p>Bu ikisi tanışmak istedi. Bir kısmı da tıp hakkındaki bu bilgiyi nereden, nasıl edindiğimi merak ediyor&#8230;</p>
<p><strong>Hakikaten, bu tıp bilgisini nasıl edindin? </strong></p>
<p>Çünkü insan bedeni ilgimi, merakımı celbediyor. Ayrıca, sağlıklı olmak düşüncesi ve teçhizatlanmak.</p>
<p><strong>Şarkılarının birinde müthiş güzel bir mısra var. Gerçekten mükemmel olduğunu düşündüğüm bir mısra. Altını çizmiştim: &#8220;Hayatımın bedelini bedenimle ödüyorum.&#8221; </strong></p>
<p>Çok hüzünlü bir mısra. Kendi bağlamında çok hüzünlü.</p>
<p><strong>Ne anlama geliyor bu mısra? </strong></p>
<p>Şarkıdaki kadının bir sırrı var, kendisini kaldırımda çalışıyormuş gibi hissediyor. Ve bir bakıma hayatının bedelini bedeniyle ödüyor.</p>
<p><strong>Hepimizin yaptığı bir şeyin çok esrarengiz bir biçimde ifade edilmesi&#8230; </strong></p>
<p>Nihayetinde hepimiz aynı şeyi yapıyoruz.</p>
<p><strong>Hepimiz hayatımızı bedenlerimizle ödüyoruz. </strong></p>
<p>Evet, her gün bir taksit ödüyoruz.</p>
<p><strong>Evet. Çok, çok güzel bir mısra bu. </strong></p>
<p>Bazı insanlar daha fazla ödemeye mecbur bırakılıyorlar. Başka şartlarda ödeyecek olduklarından çok daha fazlasını.</p>
<p><strong>&#8220;Kötü erdem&#8221; ne demek? </strong></p>
<p>Kötü erdem, biraz önce konuştuğumuz şeyler. Henüz hazır olmadan bazı şeyleri öğrenmek, bilmek. Bir şeyi zamanı gelmeden öğrenmek, tanımak. Erken öğrenmek. Bu cinsel bilgi olabilir, bazı gençlerin yaptığı gibi LSD&#8217;yi fazla erkenden tanımak olabilir&#8230;</p>
<p><strong>Sen öyle mi yapmıştın? </strong></p>
<p>Hayır. Kötü erdem, bir şeyin fazla erken ve fazla miktarda olması. Üstesinden gelebileceğinden daha fazlasına kendini maruz bırakmaktır.</p>
<p><strong><a href="http://birdirbir.org/blog/yayin/guncel/kritik-muhabbet-leonard-cohen-suzanne-vega/attachment/suzanne-vega/" rel="attachment wp-att-1093"><img class="alignleft size-medium wp-image-1093" src="http://birdirbir.org/wp-content/uploads/2012/02/vega1-200x300.jpg" alt="" width="200" height="300" /></a>Albümdeki temaların bütünlüğü, iç tutarlılığı çok ilginç. Her bir şarkıda, aslında aynı şarkıyı tartışıyoruz. &#8220;Bad Wisdom&#8221;ı okuyabilir misin? </strong></p>
<p>Tabii.</p>
<p><strong>İstemiyorsan okuma ama&#8230; Ben bir kadeh şarap daha içeceğim. </strong></p>
<p>Sen de ister misin? Evet, ben de alayım.</p>
<p><strong>Güzel&#8230; Ha şöyle&#8230; </strong></p>
<p>Şarapla beraber su da lütfen.</p>
<p><strong>Mukaddes içecekler bunlar. </strong></p>
<p>Kulağa kola ya da portakal suyundan daha iyi geldiğine şüphe yok.</p>
<p><strong>Sadece şarap ve su içmen çok afili. </strong></p>
<p>Sağol Leonard. Zaten şu anda elimizin altında başka içebileceğimiz bir şey yok.</p>
<p><strong>&#8220;Kötü erdem&#8221; hakkında bildiklerini anlatsana&#8230; </strong></p>
<p>Şarkı yazarken benim için önemli olan, söylediklerimin samimi, hakiki şeyler olması. Gerisi önemli değil. Eğer bu sözleri değerlendirilmeleri için yazıyorsam, bilinmesi gereken her şey o sözlerin içinde diye düşünüyorum. Benim ne bildiğimi dinleyenlerin bilmesi gerekmiyor. Bi­ linmesi gereken her şey sözlerin içinde var. Bu sözlerin benim hayatımla olan ilişkisini öğrenmek istemek&#8230; Bilmiyorum, sınırları aşmak gibi geliyor bana.</p>
<p><strong>Sana tamamiyle katılıyorum.</strong></p>
<p>Çünkü o zaman benim kişiliğim yargılanmaya başlıyor. Halbuki benim insanların yargısına sunduğum şey o değil. Sergilediğim şey kendi kişiliğim, hayatım değil. Yazdığım şarkıları, şarkı oldukları için yazıyorum. Güzel ve iyi şarkılar olmalarını istiyorum. Ben göçüp gittikten sonra da yaşasınlar istiyorum. Benim için önemli olan bu. Kötü erdem ise demin anlattığım şeyler. Bir şeyi fazla erkenden öğrenmek, tanımak. Bunun biçimi kişiye göre değişir.</p>
<p><strong>Dönüp dolaşıp bu soruyu sorduğum için özür dilerim. Fakat bana verilen bilgiye göre, bu mülâkatın çeşitli uzunluklarda çeşitli yerlerde yayınlanması düşünülüyor. Dolayısıyla aynı soruyu tekrar tekrar sormamın sebebi, albümünün temel fikri hakkında çeşitli düzeylerde insanları bilgilendirme kaygısı.</strong></p>
<p>Peki, tam olarak ne öğrenmek istiyorsun?</p>
<p><strong>Unuttum. </strong></p>
<p>Cevap denilen şey, sorunun nasıl formüle edildiğine bağlı. Tam olarak neyi bilmek istiyorsun?</p>
<p><strong>Elbette bu mülâkatın aslî teması yeni albümün. Bunu epey etraflıca konuştuk sanıyorum. </strong></p>
<p>Bence de.</p>
<p><strong>Bundan sonraki sorular, daha ziyade örneklemeler&#8230; Örneklerle daha önce söylediğin şeylerin biraz daha açılması. Ki, mülâkatın maksadı hasıl olsun. Lütfen sen de, sohbetimiz esnasında istediğin konulara girmekte serbest hisset kendini.</strong></p>
<p>Tamam.</p>
<p><strong>Tamamen müsaadesizce bazı alanlara girmiş değilim. Senin estetik anlayışına göre, ortada bir perde var, dinleyiciler veya seyirciler sözünü ettiğin perdenin arkasına bakmaya davetli değil. Ortada şarkılar var ve her şey o şarkıların içinde. Şarkılar sadece “şarkı nitelikleri”yle değerlendirilmeli, yargılanmalı. Onlan yaratan, yazan ele referans yapılmadan&#8230; </strong></p>
<p>Bunun kulağa iyi gelmediğini, çok soğuk kaçtığını biliyorum.</p>
<p><strong>Önemli değil, buna katlanabilirim. </strong></p>
<p>Soğuk, ama ben öylesini seviyorum.</p>
<p><strong>Yazmak zorunda olmadığın şeyleri yazmak hoşuna gidiyor mu peki? </strong></p>
<p>Ekstrem şeyleri yazmaktan hoşlanıyorum. Yazmam gerektiğini hissettiğim şeyleri yazmaktan hoşlanıyorum.</p>
<p><strong>Yazarken zorlandığın oluyor mu? </strong></p>
<p>Bazen.</p>
<p><strong>Bu albümde en çok zorladığın şarkı hangisi? </strong></p>
<p>&#8220;99.9 Fahrenheit&#8221;.</p>
<p><strong>O şarkıda zorlandın mı? Halbuki ne kadar rahat ortaya çıkmış gibi. </strong></p>
<p>En zor şarkı oydu. Elimde eşanlamlılar &#8211; zıt anlamlılar sözlüğü ve kafiye sözlüğü ile yazdığım bir şarkıydı. Sıcak, soğuk, hararet, sevda gibi sözcüklerin eşanlamlılarını, zıt anlamlılarını tarayarak yazmıştım.</p>
<p><strong>Flörtöz bir şarkı mı o? </strong></p>
<p>Tabii. Yoksa farketmedin mi? Farketmedin, değil mi?</p>
<p><strong>Benim o tür yaklaşımlara bağışıklığım var.</strong></p>
<p>Oo, anlıyorum.</p>
<p><strong>Çok hoş bir şarkı olduğunu düşünmüştüm. Özellikle de &#8220;doksan dokuz nokta dokuz&#8221;un söyleniş biçiminin taptaze bir tarz olduğunu düşünmüştüm. Şarkının sözlerini inceleyelim mi biraz?</strong></p>
<p>Tamam.</p>
<p><strong><a href="http://birdirbir.org/blog/yayin/guncel/kritik-muhabbet-leonard-cohen-suzanne-vega/attachment/cohen1/" rel="attachment wp-att-1094"><img class="alignright size-medium wp-image-1094" src="http://birdirbir.org/wp-content/uploads/2012/02/cohen1-277x300.jpg" alt="" width="277" height="300" /></a>Bu şarkının adının aynı zamanda albümün adı olmasını niye tercih ettin? </strong></p>
<p>Çünkü o şarkının albümün genel tavrını tarif ettiğini düşündüm. Çünkü, bu albüm normal hararetin üstündeydi. “Norm”un ötesindeydi. Havale geçirmek kadar olağandışı bir durum yoktu. Ama, insanın başını döndürebilecek, halüsinasyonlar yaratacak kadar yüksek bir hararetteydi. İnsanın kendini tamamen kaybedeceğI kadar yüksek bir hararet de değildi ama bu. Diğer albümlerimden biraz daha yüksek ateşliydi. Öteki albümlerimin tonları daha düşük dozdaydı.</p>
<p><strong>Dikkatli, tedbirli bir doz&#8230; </strong></p>
<p>Evet, sanırım öyle.</p>
<p><strong>İçkiyle aran nasıl? </strong></p>
<p>İçerim.</p>
<p><strong>Genellikle ne içersin?</strong></p>
<p>Ne içerim&#8230; Son zamanlarda cin tonik içiyorum. Şarap içiyorum. Konyak. Brandy. Saki. İçmeyi sevdiğim bir sürü içki var.</p>
<p><strong>Bugünlerde içen insanların çoğaldığını düşünüyor musun? </strong></p>
<p>Benim beraber dolaştığım insanlar içkiye eğilimli, ama bu o insanlara dair bir şey&#8230; Jack Daniels içmeyi seviyorum.</p>
<p><strong>Beraber dolaştığın İnsanlar nasıl birileri? </strong></p>
<p>Çok farklı insanlardan oluşan bir grup&#8230; Aslında pek grup denemez, gruptan ziyade, az sayıda ve dağınık bir nüfus. Kimsesiz ve yersiz yurtsuz insanlardan mürekkep bir topluluk&#8230;</p>
<p><strong>Nerede yaşıyorlar? Bütün ülkeye yayılmış durumdalar mı, yoksa genellikle senin hemşerilerin mi? </strong></p>
<p>Bazıları New York&#8217;ta, bazıları California&#8217;da. Bazıları folk dünyasından tanıdığım insanlar. Hâlâ dostuz onlarla. Bir de geçen yıl arkadaşlık kurduğum bazı insanlar&#8230; Evet, çevremde çok içiliyor, sünger gibi&#8230; Sabahın altısına, yedisine, sekizine kadar&#8230;</p>
<p><strong>Yeni arkadaşların…</strong></p>
<p>Evet, yeni arkadaşlarımın bazıları&#8230;</p>
<p><strong>Yeni arkadaşların çok içiyormuş. </strong></p>
<p>Evet. içiyoruz. Ben de onlarla beraber içiyorum.</p>
<p><strong>Bu içki âlemlerine bizi de davet etsenize. Nasıl başlanıyor, yolun ortasına nasıl geliniyor? Ve nasıl bitiyor? </strong></p>
<p>Şöyle başlıyor: Kızkardeşime gidiyorum, beraber dışarı çıkıyoruz. Veya erkek kardeşime&#8230; Çünkü ikisi de dışarı çıkmaktan hoşlanır. Bu bahsettiğim mahrem, aile arasında yapılan bir toplantı değil. Sosyal bir şey. Bir parti yani.</p>
<p><strong>Sünger gibi içilen bir gecenin nasıl bir şey olduğunu merak ediyorum doğrusu&#8230; </strong></p>
<p>Genellikle çılgınca dans edilerek bitiyor.</p>
<p><strong>Öyle mi? Erken başlıyor, geç vakit bitiyor yani.</strong></p>
<p>Evet. Dansetmeyi gerçekten çok severim.</p>
<p><strong>Ne tür müzikle dans ediyorsun? </strong></p>
<p>Senin müziğinle dans ederdim, gençliğimde. 17 yaşındayken falan. Hangi şarkılarınla dans ettiğimi bilsen çok gülerdin. Dans edilecek şarkılar olarak aklına gelmeyecek şeyler&#8230;</p>
<p><strong>Aksine, başkaları tahmin edemeyebilir, ama ben hangi şarkıların dans edilecek şarkılar olduğunu biliyorum.</strong></p>
<p>&#8220;So Long Marianne&#8221;, &#8220;The Avalanche Song&#8221;, &#8220;The Master Song&#8221;&#8230;</p>
<p><strong>Bugünlerde nelerle dans ediyorsun? </strong></p>
<p>Les Negresses Vertes diye bir grup var, berbat bir Fransızca telaffuzla söylediğimin farkındayım. Neredeyse Çingene müziği. Onunla dans ediyorum. Başka neyle&#8230; U2&#8242;nun yeni albümündeki şarkıların bazılarıyla&#8230; PM Dawn&#8217;un &#8220;Paper Doll&#8221; diye bir şarkıları var, onu seviyorum. Ya da zihnimi, hayal gücümü harekete geçiren hangi şarkıysa onunla dans ediyorum.</p>
<p><strong>Beraber dolaştığın insanların kılık kıyafetlerinden bahseder misin biraz&#8230;</strong></p>
<p>Bir arkadaşım giysi dikiyor, şu bol keten elbiselerden veya pantolonlardan&#8230; Bol, rahat, bohça gibi şeyler&#8230; Keten ya da pamuklu giysiler genellikle&#8230; Köylü kıyafetleri gibi şeyler&#8230;</p>
<p><strong>Sen de mi onları giyiyorsun? </strong></p>
<p>Evet, genellikle.</p>
<p><strong>Eteğin altına bir de pantolon giyiliyor, öyle değil mi? </strong></p>
<p>Ya bol pantolonlar ya da çiftçi tulumları. Albüm kapağındaki fotoğrafta üstümde olan kıyafeti o sözünü ettiğim arkadaşım dikmişti.</p>
<p><strong>CD&#8217;nin kapağındaki mi? </strong></p>
<p>Evet. Dur, göstereyim sana&#8230;</p>
<p><strong>Bir saniye bayanlar baylar. Suzanne Vega dans ederek odanın öteki ucuna gidiyor&#8230; </strong></p>
<p>Bak, işte. Bu pantolonları o arkadaşım dikiyor.</p>
<p><strong>Çok güzel bir fotoğraf bu. </strong></p>
<p>Pantolonlar şalvar gibi. Çok &#8220;cool&#8221;, değil mi?</p>
<p><strong>Peki, bu fotoğraftaki yüz ifaden için ne dersin? Bu ifadenin mânâsı ne sence? </strong></p>
<p>Bu ifade&#8230; Bilmem&#8230; Sen nasıl tarif ederdin? &#8220;Ne bakıyorsunuz!&#8221; gibi bir şey mi sence?</p>
<p><strong>Bence çok baştan çıkarıcı bir ifade&#8230; Dervişliğin ve şehvetengizliğin kombinasyonu, tıpkı şarkıların ilettiği gibi&#8230; Tedbirli bir trip&#8217;e rafine bir davet gibi. </strong></p>
<p>Eksik olma Leonard, ikinci cümlen ilkine kıyasla teşekkür hak ediyor. Sana öteki posteri göstereyim&#8230;</p>
<p><strong>Evet, Suzanne şimdi yerdeki postere doğru yürüyor&#8230; </strong></p>
<p>Bunlar dans eden kızın file çorapları. Şarkıdaki dans eden kız bunlardan giyiyordu. Burada gördüğün resim o file çorapların büyütülmüş hali.</p>
<p><strong>File çorapların mazoşist çağrışımları var. </strong></p>
<p>Mazoşist mi?</p>
<p><strong>Evet.</strong></p>
<p>Hiç sanmıyorum.</p>
<p><strong>Kendine bir göz atsana, bu fotoğraftaki Suzanne&#8217;a&#8230; </strong></p>
<p>Hayır Leonard, her şeyi yanlış anlıyorsun&#8230;</p>
<p><strong>Özür dilerim. </strong></p>
<p>Hayal gücünü ifrata götürüyorsun. Bu benim ayakkabım. Bu, benim, ayakkabım. Bu, benim, dizim.</p>
<p><strong>Özür dilerim. Özür dilerim. Çok özür dilerim. Ama kim benim yerimde olsa burada, hayal gücü uç noktalara sürüklenir. </strong></p>
<p>O zaman bu resimleri ortalıktan kaldıralım.</p>
<p><strong>Lütfen. Benim yaşımda bir adam böyle fotoğraflara maruz bırakılmamalı. </strong></p>
<p>Neyse, işte onlar Morgan&#8217;ın diktiği pantolonlar. Sana onları göstermek için çıkarmıştım o fotoğrafları.</p>
<p><strong>Erkek arkadaşlarını bu bahsettiğin topluluktan mı seçiyorsun, yoksa onlar başka camialardan gelip mi buluyorlar seni?</strong></p>
<p>Hayır.</p>
<p><strong>Hayatına giren erkekler&#8230; </strong></p>
<p>Hayır, hayatıma girmiyorlar. Başlangıçta tedbirli, sakınımlı olduğumu söylemiştin. Evet, sanırım sakınımlı bir insanım.</p>
<p><strong>File çorapları görene kadar öyle düşünüyordum. O çoraplar birçok şeyi değiştirdi. Keşke söyleşiden önce görseydim. </strong></p>
<p>Sen de ne adamsın!</p>
<p><strong>Bunun bana has bir şey olduğunu söyleyemezsin.</strong></p>
<p>Hakikaten mi?</p>
<p><strong>Bak, burada file çoraplısın. Bunu aklayamazsın.</strong></p>
<p>Ben aklamaktan söz etmiyorum ki. Bir kişiliği canlandırdığımı söylüyorum.</p>
<p><strong>Hayır Suzanne, kusura bakma ama&#8230; </strong></p>
<p>Pek temiz bir kişilik değil tabii ama&#8230;</p>
<p><strong>Bir karakteri canlandırmıyorsun bir kere. Bir karaktere işaret eden başka herhangi bir öge yok burada. </strong></p>
<p>Ama sen izole edilmiş bir detaya bakıyorsun. Kendi bağlamında görmüş değilsin.</p>
<p><strong>Yani bu, posterin sadece bir kısmı mı? </strong></p>
<p>Hayır, bu kıyafetin gerçek fotoğrafından bahsediyorum. Bu poster o fotoğrafın bir detayı alınarak yapıldı.</p>
<p><strong>Ama, elini atıp bu detayı seçiyorsun. Başka bir detayı değil de, file çorapları. Bu fotoğrafa bakanlar üzerinde bir elbise olduğunu tahayyül etmekte zorlanıyorlarsa, yanılgıya düşüyorlarsa, bu onların kabahati değil. </strong></p>
<p>Neyi tahayyül etmek istiyorlarsa etsinler, tamam mı! Her neyse&#8230; Aynca, eğer yanıltmak istiyorsam da yanıltırım.</p>
<p><strong>Nasıl istersen öyle yap. Mitchell Froom hakkında konuşmak ister misin? </strong></p>
<p>Mitchell Froom hakkında konuşmak ister miyim?</p>
<p><strong>Evet, çünkü prodüksiyon çok marifetli ve çok güzel. Froom&#8217;un albüme katkısı neydi sence?</strong></p>
<p>Onunla çalışmak istememin nedeni, önceki albümlerinde gördüğüm bir özelliğiydi: Hiçbir şeye hazırlop formüllerle yaklaşmıyordu. Ve bu bana iyi bir özellik geldi.</p>
<p><strong>Albümdeki diğer insanlardan bahsetmek ister misin?</strong></p>
<p>Evet, söyleşiye böyle devam edebiliriz. Bir şarkıda Mike Visceglia ve Marc Shulman var, bu isimler benim uzun zamandır birlikte çalıştığım müzisyenler. Daha yenice olanlardan biri ise Bruce Thomas. Elvis Costello&#8217;yla on yıl çalıştı, The Attractions grubundaydı. Elvis Costello&#8217;yu beğeniyor musun? Ya da dinliyor musun?</p>
<p><strong>Çok dinledim. Bence büyük bir şarkıcı. </strong></p>
<p>Onun grubunun sound&#8217;unu hep çok sevmişimdir. Zeki, hınzır şeyler yapıyorlar, bir sürü ilginç şeyler&#8230; Ve Jerry Marotta da perküsyon ve davul çaldı.</p>
<p><strong>Birlikte çalıştığın müzisyenlerle iyi anlaşıyor musun? </strong></p>
<p>Evet.</p>
<p><strong>Turnedeyken kendini bir ailenin parçası gibi hissediyor musun? </strong></p>
<p>Her zaman değil ama, bazen öyle oluyor. Öyle olduğu zaman hoşuma gidiyor, o atmosferi seviyorum.</p>
<p><strong>Turne yapmayı seviyor musun? </strong></p>
<p>Evet, ama geçen seferki biraz fazla uzun oldu.</p>
<p><strong>Kaç konser verdin? </strong></p>
<p>On ay.</p>
<p><strong>On ay boyunca yollarda mıydın? </strong></p>
<p>On ay boyunca yollardaydım, haftada beş konser veriyordum.</p>
<p><strong>Toplam kaç konser ediyor? </strong></p>
<p>Hatırlamıyorum. Yüzlerce. Evet, yüzlerce&#8230; Bir yıl 52 hafta, on ay&#8230; 40 hafta. Tam 40 değildi gerçi, 30 filan galiba.</p>
<p><strong>30 hafta diyelim, haftada ortalama üç konserden&#8230; </strong></p>
<p>90 mı?</p>
<p><strong>900. Toplam 900 konser ediyor sanırım. </strong></p>
<p>Haritadan güzergahımıza bakıp hesaplayabiliriz. Çok fazlaydı. Ama hoşuma gitti. Aile gibiydi&#8230; 17 adamla yoldaydım ve her birini şu ya da bu şekilde tanımış oldum. Hayatlarını, sorunlarını&#8230; Birinin çocuğu oluyordu, birinin annesi hastalanıyordu&#8230; Bu duygu hoşuma gidiyor&#8230; İnsanları, karakterileri tanımak&#8230;</p>
<p><strong>Turnede bir tür anaçlık işlevi görüyor muydun? Ailenin merkezi sen miydin?</strong></p>
<p>Ailenin merkezi bendim, evet. Sanırım bu da beni anaç kılıyor. Bazen daha ziyade bir geminin bayrağı ya da motoru gibi hissediyordum kendimi. Anaçlık doğru sözcük değil, çünkü bir yumuşaklık, bir şefkat ima ediyor ki, bu her zaman varolan bir şey değil. Hep bir mesafe ve belirli bir resmiyet söz konusu. Yine de sevdiğim bir atmosfer. Geç vakte kadar oturup içki içmek, poker oynamak, böyle şeyler&#8230;</p>
<p><strong>Bunlar hoşuna mı gidiyor?</strong></p>
<p>Maceralı bir yolculuk duygusunu yaşamak hoşuma gidiyor. Gece otobüste uyuyorsun veya feribotta, bir yerlere gidiyorsun, Yunanistan&#8217;a veya İtalya&#8217;ya&#8230; Paylaşılan bir macera&#8230;</p>
<p><strong>Çok talihlisin. </strong></p>
<p>Niye?</p>
<p><strong>Böyle bir deneyimi yaşadığın için. </strong></p>
<p>Sen turne yapmayı sever misin?</p>
<p><strong>Evet, severim. Kendimi bir motosiklet çetesinin üyesi gibi </strong><strong>hissediyorum. </strong></p>
<p>Anlıyorum.</p>
<p><strong>Yeni bir turne için planların var mı? </strong></p>
<p>Önümüzdeki yıl için düşünüyorum.</p>
<p><strong>Grubu kurdun mu? </strong></p>
<p>Hayır.</p>
<p><strong>Ben de gelip çalayım mı? </strong></p>
<p>Ne çalmak istersin?</p>
<p><strong>Bilmem. </strong></p>
<p>Şarkı söyleyebilirsin. &#8220;Back up&#8221; yapabilirsin.</p>
<p><strong>Konga çalarım. </strong></p>
<p>Senin konserlerinde hep yanında iki güzel kadın olur ya&#8230;</p>
<p><strong>Ben de senin yanındaki güzel kadınlardan biri olabilirim. </strong></p>
<p>Arkamda şarkı söylersin.</p>
<p><strong>Bu çok onur verici olur. Ne tür bir gösteri olur bu? </strong></p>
<p>Birlikte düet yaparız, dans ederiz.</p>
<p><strong>Çok güzel olur&#8230; Gelelim albüm hakkındaki duygularına ve beklentilerine&#8230; Duygularından bahsetmiştin gerçi, peki beklentilerin neydi, beklentilerin üzerine konuşmak ister misin? Dürüstçe ama&#8230; </strong></p>
<p>Ne demek &#8220;dürüstçe ama&#8221;? Sanki deminden beri&#8230;</p>
<p><strong>Dürüst olmadığını ima etmiyorum, hiçbir bakımdan&#8230; </strong></p>
<p>İyi, çünkü dürüstlükten hiç sapmadım.</p>
<p><strong>Dürüst olmadığını düşünmedim hiç. Fakat insanı tedirgin bir şey var. Ve&#8230; </strong></p>
<p>Kızdıran?</p>
<p><strong>Hayır, doğru kelime o değil. Muhafaza etmekte ısrarlı olduğun bir gizlilik var diyebiliriz. </strong></p>
<p>Aynen öyle diyebiliriz.</p>
<p><strong>Bu albümden beklentinin ne olduğunu merak ediyorum. Derindeki beklentini&#8230; Bu albüm beklediğin sevgiliyi getirebilir mi sana?</strong></p>
<p>Mümkün.</p>
<p><strong>Bu albümü bir davet, bir eşleşme daveti olarak görüyor musun? </strong></p>
<p>Sen öyle mi görüyorsun?</p>
<p><strong>Evet, öyle görüyorum. </strong></p>
<p>Ben bu albümü bir eşleşme daveti olarak mı görüyorum, öyle mi? Bir eşleşme daveti?</p>
<p><strong>Evet, ben bu albümü sıradışı ve rafine bir eşleşme daveti olarak görüyorum. Alemin en hassas, rafine ve esrarengiz yaratıklarından birinin yaptığı bir davet olarak değerlendiriyorum. Gizliliğin, kadının sevgilisini nasıl sızlattığının anlatıldığı bir albüm&#8230; Bu albümün davet ettiğin aşkı sana getireceğini düşünüyor musun?</strong></p>
<p>Evet.</p>
<p><strong>Ben de öyle düşünüyorum. Sanırım şimdi, zanaatin hakikatine doğru yaklaşıyoruz. Kuşkusuz, bu&#8230;</strong></p>
<p>Sanırım yanılıyorsun. Bunu başlık yaparlar herhalde, ama başka bir şey söylememek için &#8220;evet&#8221; diyorum.</p>
<p><strong>Evet, sanırım başlığı öyle yaparlar. O başlığı ben de karşı konulmaz buluyorum. </strong></p>
<p>O halde bu neşeli lafla söyleşiye son verelim.</p>
<p><strong>Bence de.</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p align="right"><em>Roll, sayı 33, Temmuz 1999</em></p>
<p align="right"><em>Çeviren: Yücel Göktürk</em></p>
<p align="right"><em> </em></p>
<p><em>Leonard Cohen’in son albümü “Old Ideas” geçtiğimiz günlerde yayınlandı. Suzanne Vega’nın eski şarkılarını yeni bir anlayışla elden geçirip akustik bir bütünlükle sunduğu “Close Up” serisi, “Love Songs” ve “People &amp; Places”in ardından “States Of Being”le üçüncü merhalesine erdi. </em></p>
<!-- PHP 5.x -->]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://birdirbir.org/blog/yayin/guncel/kritik-muhabbet-leonard-cohen-suzanne-vega/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Auster &#8211; Erdoğan polemiği</title>
		<link>http://birdirbir.org/blog/yayin/guncel/auster-erdogan-polemigi/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=auster-erdogan-polemigi</link>
		<comments>http://birdirbir.org/blog/yayin/guncel/auster-erdogan-polemigi/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 02 Feb 2012 17:59:20 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Merve Erol</dc:creator>
				<category><![CDATA[Güncel]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://birdirbir.org/?p=1044</guid>
		<description><![CDATA[Yanılsamalar dünyası &#160; Tayyip Erdoğan&#8217;ın çatmadığı bir Paul Auster kalmıştı, nihayet ibre Brooklyn&#8217;e de döndü. Dünya lideri dediğin böyle olur. Ama herkes Bono değil ki, başbakanın kötü esprilerine, hele Egemen Bağış düzeyine kahkahayı bassın. Paul Auster tuttu, yeni kitabı &#8220;Kış &#8230; <br /><a href="http://birdirbir.org/blog/yayin/guncel/auster-erdogan-polemigi/">devamı <span class="meta-nav">&#8594;</span></a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2><strong>Yanılsamalar dünyası</strong></h2>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="http://birdirbir.org/blog/yayin/guncel/auster-erdogan-polemigi/attachment/paulauster/" rel="attachment wp-att-1045"><img class="size-medium wp-image-1045 alignnone" src="http://birdirbir.org/wp-content/uploads/2012/02/paulauster-246x300.jpg" alt="" width="246" height="300" /></a></p>
<p>Tayyip Erdoğan&#8217;ın çatmadığı bir Paul Auster kalmıştı, nihayet ibre Brooklyn&#8217;e de döndü. Dünya lideri dediğin böyle olur. Ama herkes Bono değil ki, başbakanın kötü esprilerine, hele Egemen Bağış düzeyine kahkahayı bassın. Paul Auster tuttu, yeni kitabı &#8220;Kış Günlüğü&#8221; için Hürriyet&#8217;e verdiği mülâkatta tutuklu gazetecileri gerekçe göstererek Türkiye, Çin gibi ülkelere gitmediğini belirtti. Cevap AKP&#8217;nin Geliştirilmiş İl Başkanları Toplantısı&#8217;ndan geldi: <em>&#8220;Aman! Biz sana çok muhtacız sanki. Gelsen ne olur, gelmesen ne olur? Kılıçdaroğlu da bu adama sahip çıkıyor. &#8216;Onun gördüğünü bazıları görmüyor&#8217; diyor. Tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş. Bu yazar en son 2010&#8242;da İsrail&#8217;e gitmiş. Güya İsrail demokrat, laik, insan hak ve hürriyetlerinin sınırsız olduğu bir ülke. Sen ne cahil bir adamsın! İsrail tam bir din devleti! Gazze&#8217;de bombalar yağdıran bunlar değil mi? Tabii bizdeki <em>Kılıçdaroğlu </em>görmezse onlar da görmez. Nasıl oluyorsa İsrail&#8217;deki hak ihlallerini görmüyorlar? Bu yılki yazarlar konferansına da Auster ile <em>Kılıçdaroğlu </em>birlikte gider.&#8221;</em></p>
<p>Auster durur mu, aynı gün cevabı yetiştirdi: <em>&#8220;Başbakan <a href="http://www.radikal.com.tr/index/Israil">İsrail</a> devletiyle ilgili ne düşünürse düşünsün, <a href="http://www.radikal.com.tr/index/Israil">İsrail</a>&#8216;de düşünce özgürlüğünün varolduğu bir gerçek ve orada hiçbir yazar ya da gazeteci tutuklu değil. Uluslararası PEN tarafından elde edilen son rakamlara göre, <a href="http://www.radikal.com.tr/index/Turkiye">Türkiye</a>&#8216;de 100&#8242;e yakın yazar tutuklu, Ragıp Zarakolu gibi davaları dünyanın dört bir yanındaki PEN merkezlerince yakından takip edilen bağımsız yayıncılardan bahsetmiyorum bile. Ülkem Birleşik Devletler ve sizin Türkiye&#8217;niz de dahil, tüm ülkeler kusurludur ve hepsi on binlerce sorunla boğuşur sayın başkakan. Şahsi kanaatim şudur ki, ülkelerimizin durumlarını iyileştirebilmek adına, hapis tehdidi ya da sansür olmaksızın konuşabilme ve yazabilme özgürlüğü, her ülkede, tüm erkek ve kadınların kutsal hakkıdır.&#8221;</em></p>
<p>2010 haziranında, Mavi Marmara katliamının hemen ardından, Express&#8217;e hapis ve para cezası kararının dumanı üstündeyken derginin kapağından sormuştuk: &#8220;Bu dergi İsrail&#8217;de çıksaydı&#8230;&#8221;</p>
<p><span id="more-1044"></span>Şöyle demişiz 112. Meram&#8217;da: <em>&#8220;Mavi Marmara katliamından beri Türkiye medyası İsrail&#8217;in muhalif seslerine kulak kesiliyor, başta Ha&#8217;aretz olmak üzere muhalif basından iktibas yapıyor. Zehir zemberek yorumlar; İsrail hükümeti ve ordusu topa tutuluyor, ahmaklıktan giriliyor, canilikten çıkılıyor. Ve akla ister istemez şu soru geliyor: Aynı şeyler Türkiye hükümeti ve ordusu için yazılabilir mi?</em></p>
<p><em>Express İsrail&#8217;de yayınlansaydı, aşağı yukarı Ha&#8217;aretz&#8217;in söylediklerini söylerdi. Ve ne hapse mahkûm edilirdi ne de para cezasına. Maçlarda polis taraftarlara copla giriştiğinde tribünlerden yükselen standart tezahürat bir ironi olarak duruyor önümüzde: Burası Türkiye, İsrail değil!&#8221;</em></p>
<p>İsrail&#8217;de Filistinliler benzer bir yayın çıkarsa akıbeti ne olur, ayrı konu, ama Auster gibi bir kalem erbabında billûrlaşmış Türkiye imgesini işin içine İsrail&#8217;i sokarak gargaraya getirmek de halimizi hafifletmek anlamına gelmiyor doğrusu.</p>
<p>Memleketteki ahvalimizi düşünedururken bari biraz Auster okuyalım bu aralar. Başlangıç niyetine, buyrun Roll&#8217;un &#8220;edebiyat ve müzik&#8221; temalı altıncı özel sayısında (Eylül 2009) The Believer dergisinden naklettiğimiz Paul Auster söyleşisine&#8230;</p>
<p><a href="http://birdirbir.org/rollda-paul-auster/">Roll&#8217;da Paul Auster</a></p>
<!-- PHP 5.x -->]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://birdirbir.org/blog/yayin/guncel/auster-erdogan-polemigi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Marmara İletişim&#8217;in işgali</title>
		<link>http://birdirbir.org/blog/yayin/guncel/marmara-iletisimin-isgali/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=marmara-iletisimin-isgali</link>
		<comments>http://birdirbir.org/blog/yayin/guncel/marmara-iletisimin-isgali/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 01 Feb 2012 22:56:53 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Merve Erol</dc:creator>
				<category><![CDATA[Güncel]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://birdirbir.org/?p=1008</guid>
		<description><![CDATA[Ve işte ileri akademi &#160; Üniversitelerden gelen haberler, AKP&#8217;nin ustalık döneminin, 12 Eylül&#8217;le hesaplaşma yöntemlerinin, yeni anayasa tahayyülünün encamını da gösteriyor. Gözlerimiz Ünsal hocayı arıyor&#8230; &#160; Express mürettebatı, meslektaşları, takipçileri içinde Marmara İletişim&#8217;den geçmiş olanlar var. Bu okulun harcını karan, &#8230; <br /><a href="http://birdirbir.org/blog/yayin/guncel/marmara-iletisimin-isgali/">devamı <span class="meta-nav">&#8594;</span></a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2><strong>Ve işte ileri akademi</strong></h2>
<p>&nbsp;</p>
<p><em><a href="http://birdirbir.org/blog/yayin/guncel/marmara-iletisimin-isgali/attachment/unsal_oskay_unsal_oskay_portre_fotograf-8-3/" rel="attachment wp-att-1011"><img class="alignnone size-medium wp-image-1011" src="http://birdirbir.org/wp-content/uploads/2012/02/unsal_oskay_unsal_oskay_portre_fotograf-82-300x199.jpg" alt="" width="300" height="199" /></a></em></p>
<p><em>Üniversitelerden gelen haberler, AKP&#8217;nin ustalık döneminin, 12 Eylül&#8217;le hesaplaşma yöntemlerinin, yeni anayasa tahayyülünün encamını da gösteriyor. Gözlerimiz Ünsal hocayı arıyor&#8230;</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Express mürettebatı, meslektaşları, takipçileri içinde Marmara İletişim&#8217;den geçmiş olanlar var. Bu okulun harcını karan, dekanlığını da yapan Ünsal Oskay&#8217;ın Ankara yıllarının tedrisatından geçmiş olanlar da var aramızda. Hiçbirimiz Ünsal hocayı bürokratik mecburiyetlerinden ötürü sevmedik. Düşünce âlemimize katkılarından, muhabbetinden ötürü, hayatımızı güzelleştirdiği için, hep buna çabaladığı için sevdik onu. Üniversite denen şey, aslında onun gibilerden ibarettir. Ünsal hoca, dekanlık mesaisinin büyük bölümünü Nişantaşı&#8217;ndaki fakülte arazisini Koç Holding&#8217;in, Amerikan Hastanesi&#8217;nin kıskacından kurtarmaya çalışmakla harcamak zorunda kalmıştı.</p>
<p><span id="more-1008"></span>Geçtiğimiz günlerde Selçuk Üniversitesi yönetiminin dört öğrenciyi üniversiteden, hatta yüksek öğrenim hakkından mahrum bıraktığını öğrendik. BDP binasına girip çıkmak gibi bir &#8220;delil&#8221;le KCK operasyonunda gözaltına alınan dört öğrenci hakkında mahkeme kararını bekleyemeyen yönetim (&#8220;Ağır cezada davalar uzun sürüyor. Öğrenci dava bitene kadar mezun olur. Mezun olduktan sonra ne cezası verilecek?&#8221; diyorlardı) bu kararı elleri titremeden alabilmişti.</p>
<p>&#8220;İleri demokrasi&#8221;nin, 12 Eylül&#8217;le hesaplaşan AKP&#8217;nin YÖK&#8217;ünün yeni ve benzer icraatı çok geçmeden geldi. Yardımcı doçent olduğu Yeditepe Üniversitesi&#8217;nden Marmara İletişim&#8217;e getirilip ışık hızıyla profesör yapılan, bir ay sonra Nurçay Türkoğlu, Şükran Esen, Serpil Kırel gibi okulda sayılamayacak kadar çok emeği geçen birçok ismi geride bırakarak Radyo-Televizyon-Sinema bölüm başkanlığına atanan, burada kısa bir süre kaldıktan sonra İletişim Fakültesi&#8217;nin dekanı olarak atanan Yusuf Devran, Ankara İletişim&#8217;den mezun olmuş, yüksek lisans ve doktorasını Gazi Üniversitesi&#8217;nde yapmış. Özgeçmişini Aydınlar Ocağı, Türk Yolu gibi dergilerde, Zaman gibi gazetelerde yazdığı yazılarla, Samanyolu televizyonundaki üç yıllık mesaisiyle, biraz da Londra macerasıyla dolduruyor. Bunları böyle söyleyince, hele kendisini emektar hocalarla kıyaslayınca, 28 Şubatçılık yapıldığını söyleyenler bile var.</p>
<p>Gelelim en son icraatına: Marmara İletişim Fakültesi Radyo-TV-Sinema 4. sınıf öğrencisi Mikail Boz, meğer bir Ekşi Sözlük yazarıymış. Önce şöyle yazmış:</p>
<p><em>&#8220;marmara üniversitesi, iletişim fakültesi&#8217;nin, radyo, tv ve sinema bölümü&#8217;nün yeni başkanıdır. biraz tepeden inme biçimde getirilmiş gibi görünüyor. kendisi daha önce marmara iletişim&#8217;de hiç ders vermedi galiba. buna karşın bölümde o kadar profesör (esra biryıldız, şükran esen, serpil kirel, ahmet şahinkaya, nurcay türkoğlu) varken ve kendisi daha 20 gün önce, profesör ünvanı almışken, nasıl hemen bölüm başkanlığını alabildi, bir seçim yapıldıysa bu nasıl bir seçimdi anlaması güç doğrusu. günahını almayalım ama özgeçmişinde samanyolu tv deneyimi hemen göze batıyor.&#8221; </em></p>
<p>Yusuf Devran&#8217;ın dekan ilan edilmesinin ardından Boz, şöyle devam etmiş:</p>
<p><em>&#8220;marmara iletişim&#8217;de dördüncü ayını tamamlamadan atı aldığı gibi üsküdar müsküdar bırakmayan, dekanlığa yerleşen &#8216;profesör&#8217;. üç ay önce onun &#8216;tepeden inme&#8217; biçimde atandığını söylemiştim. meğer herif &#8216;marmara iletişim&#8217;in mesihi&#8217; imiş, şimdiden tepeden dekan oldu. pek yakında rektör olursa şaşırmayacağım. işin ilginci tepki gösterip anında görevlerinden istifa eden nurçay türkoğlu dışında doğru dürüst bu &#8216;garipliğe&#8217; tepki gösteren kişi de yok gibi. bundan önce melda şimşek&#8217;in yardımcı olan ali balabanlar hemen yeni dekan yardımcılığını üstlendi. filiz boshcele ise yüzük kardeşliğini erkenden kuranlardan gibi görünüyor, o da vekaleten iletişim bilimleri başkanlığına atandı. lafın kısası fakültenin biraz imajı vardı, içine ettiler bıraktılar. ortalık atanmışlardan geçilmiyor. bunun adı da yeniden yapılanma.&#8221; </em></p>
<p>Bu &#8220;entry&#8221;ler üzerine Mikail Boz&#8217;un kimliği ve adresi tespit edildi, savcılığa, ifadeye çağrıldı. Daha sonra dekanlıkta sorguya çekildi. Boz&#8217;un yazılanlarda hakaret olup olmadığına dair bilirkişi tespiti talebi üzerine Selçuk Üniversitesi&#8217;ninki gibi bir yanıt verildi: &#8220;Mahkeme çok uzun sürer.&#8221; Ve Boz&#8217;un cezası hemen kesildi: &#8220;Bir yarıyıl okuldan uzaklaştırma.&#8221;</p>
<p>Vakıf üniversitelerine verilen teşvikler bir yana, tıkır tıkır işleyen devlet üniversitelerine de ustalık döneminde derhal el atılıyor. &#8220;Muhafazakâr demokrat&#8221; nesiller buralardan yetiştirilecek, &#8220;ateist&#8221;lere geçit yok, anladık, ama hukukun böylesi işleyişi, bu pervasızlık, bu utanmazlık?</p>
<p>Bunların da devri geçecek. Ama bu erozyondan Ünsal Oskay gibileri nasıl yetişecek? Önümüzdeki yıllarda en temel meselemiz herhalde bu olacak. Yine aynı okulun araştırma görevlilerinden Uraz Aydın&#8217;ın Ünsal hocanın 2009&#8242;daki vefatının ardından yazdığı güzel yazıyı hatırlayalım, hayat Yusuf Devran gibi adamlardan ibaret değildi, öyle de olmayacak, hiç olmazsa bunu bilelim:</p>
<p><a title="http://www.sdyeniyol.org/index.php/siyasal-guendem/576-onlarn-uensal-oskay-ve-bizimki-u-uraz-aydin" href="http://www.sdyeniyol.org/index.php/siyasal-guendem/576-onlarn-uensal-oskay-ve-bizimki-u-uraz-aydin">http://www.sdyeniyol.org/index.php/siyasal-guendem/576-onlarn-uensal-oskay-ve-bizimki-u-uraz-aydin</a></p>
<!-- PHP 5.x -->]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://birdirbir.org/blog/yayin/guncel/marmara-iletisimin-isgali/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Önce infaz, sonra yargı</title>
		<link>http://birdirbir.org/blog/yayin/guncel/once-infaz-sonra-yargi/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=once-infaz-sonra-yargi</link>
		<comments>http://birdirbir.org/blog/yayin/guncel/once-infaz-sonra-yargi/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 29 Jan 2012 20:33:32 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Merve Erol</dc:creator>
				<category><![CDATA[Güncel]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://birdirbir.org/?p=1001</guid>
		<description><![CDATA[Öğrenciye cezada çıta yükseldi &#160; Davaları devam eden dört öğrencinin üniversite hayatlarını kökten kesen Selçuk Üniversitesi&#8217;nin gerekçesi: &#8220;Öğrenci dava bitene kadar mezun olur. Mezun olduktan sonra ne cezası verilecek?&#8221; En son ocak ayı başında Abdullah Gül&#8217;ün İstanbul Üniversitesi&#8217;ni ziyareti sırasında &#8230; <br /><a href="http://birdirbir.org/blog/yayin/guncel/once-infaz-sonra-yargi/">devamı <span class="meta-nav">&#8594;</span></a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2><strong>Öğrenciye cezada çıta yükseldi</strong></h2>
<p>&nbsp;</p>
<p><em>Davaları devam eden dört öğrencinin üniversite hayatlarını kökten kesen Selçuk Üniversitesi&#8217;nin gerekçesi: &#8220;Öğrenci dava bitene kadar mezun olur. Mezun olduktan sonra ne cezası verilecek?&#8221;</em></p>
<p>En son ocak ayı başında Abdullah Gül&#8217;ün İstanbul Üniversitesi&#8217;ni ziyareti sırasında üzerlerindeki üç yumurtayla gözaltına alınan üç öğrenci için savcı, yumurta başına 44 ay hapis istemişti. Saç kestirmekten poşu takmaya, savcıların fantazi güçleri havsalayı aşıyor, malûm. 500&#8242;ü aştıkları söylenen tutuklu üniversite öğrencilerinin tam sayısını öğrenmek, takip etmek güç. Buna bir de lise öğrencilerini ekleyin&#8230;</p>
<p>Kampüslere canı istediği gibi giren polisin dışında, okulları patronlarının malı zannedip öğrenciye karşı gözleri dönen özel güvenlikçiler, bizzat güvenlikçilerin kimi fakültelere girmelerine göz yumduğu çeteler&#8230; Öğrencinin düşmanı çok.</p>
<p>Ama Selçuk Üniversitesi yönetimi kadar ileri giden de yok. Bazı &#8220;Türkiye gerçekleri&#8221;nin altını çizen Selçuk Üniversitesi yönetimi, kendi öğrencisine nefrette çığır açmış durumda&#8230;</p>
<p><span id="more-1001"></span>16 Selçuk Üniversitesi öğrencisi, nisan ayında KCK operasyonu kapsamında gözaltına alındı. 15 öğrenci tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılırken, tutuklanan Hasan Doğan dahil dört öğrenci için ilk &#8220;karar&#8221; kendi üniversitelerinden geldi ve &#8220;kanundışı kuruluşlara üye olmak <em>(BDP binasına gidip gelmek kastediliyor)</em>, bu kuruluşlar adına faaliyet yapmak veya yardımda bulunmak&#8221; gerekçesiyle yükseköğretimden çıkarıldılar. Sadece Selçuk Üniversitesi&#8217;nden değil, total olarak &#8220;yükseköğretim&#8221;den&#8230;</p>
<p>Selçuk Üniversitesi Kurumsal İletişim Koordinatörlüğü’den yapılan açıklamada şöyle dendi: &#8220;YÖK disiplin yönetmeliğinde de &#8216;adlî soruşturma disiplin soruşturmasını geciktirmez&#8217; diyor. Ağır cezada davalar uzun sürüyor. Öğrenci dava bitene kadar mezun olur. Mezun olduktan sonra ne cezası verilecek?”</p>
<p>Kan donduran bir mantık, hukuku alenen ayaklar altına alan bir uygulama, &#8220;muhafazakâr liberal&#8221;lere yakışacak bir icraat hızı&#8230; Aynı üniversitenin Sosyoloji Bölümü&#8217;nde kadrolu profesör olan Yasin Aktay, acaba bu durumu nasıl açıklar?</p>
<!-- PHP 5.x -->]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://birdirbir.org/blog/yayin/guncel/once-infaz-sonra-yargi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

