Gazze’den Sur’a “acil kamulaştırma”

 

Aylarca devam eden sokağa çıkma yasakları ve yasak biter bitmez el konulduğu muhtarlara bildirilip beton bloklarla çevrelenen hanlar, okullar, parklar, binalar, evler, mahalleler… Kamulaştırma’yla açıklanamayacak el koymaların imdadına nicedir tozlu raflarda duran başka bir yöntem koşuyor; bir yöntem ki, ne kamu yararı şartına hacet var ne de kamu’ya. Osmanlı’nın “Zararlı Cemiyet”ine devrettiği, Yeni Türkiye’nin İsrail’den tekrar, tam da iki ülke ilişkilerinin rayına oturma sinyali verdiği şimdilerde devraldığı mirası: Acele Kamulaştırma.

diyarbakir-sur-son-dakika-sehit-haberijpg

Osmanlı’dan İsrail’e miras kalan bir yöntemin onyıllar sonra yine kaynağına dönmesi, bunun politik söylem dinamizmini neo-Osmanlıcılıkla ve İsrail karşıtlığıyla diri tutmaya çalışan bir iktidara nasip olması tarih-tekerrür klişesinin sağlaması oldu: 1967’teki Altı Gün Savaşları’ndan sonra Filistin’i işgal etme politikasını “kamulaştırma” adı altında yürüten İsrail’in referansı Osmanlı’nın toprak kanunlarıydı. fiimdilerde Türkiye’nin Kürt şehirlerinde bazı ilçe ve mahallelerini işgal etme planlarının da kaynağı aynı. Referans ise ne Osmanlı’yı ne de İsrail’i çağrıştıracak, uzak, modern bir şehir: Toledo. (bkz. Express 141, s. 24.)

İsrail’in Gazze ve Batı Şeria başta olmak üzere toplam 17 yerleşim yerinde, 1858 tarihli bir Osmanlı yasasına göre yaptığı kamulaştırma harekâtı Uluslararası Adalet Divanı ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde gündeme getirilip yasadışı ilan edilince İsrail Yüksek Mahkemesi referans gösterilen Osmanlı kanununa bir ek yapmış, İsrail’in “savaşan devlet” olduğu için bu hakkının (Occupatio Bellica ilkesi) mahfuz olduğunu ileri sürmüştü. Onyıllar sonra, İsrail’in uyguladığı kamulaştırmalara ve kamulaştırılan yerleşim yerlerinde uygulanan ablukalara, sokağa çıkma yasaklarına karşı Filistin dışındaki en sert protestolar yine Osmanlı referansıyla yapılacaktı. “Osmanlı torunları” İstanbul’dan Gazze ablukasını kırmak için yola koyulmuş, İsrail Hava ve Deniz Kuvvetleri’nin müdahalesiyle durdurulmuştu. Dokuz Türkiye vatandaşının hayatını kaybettiği müdahale sonrası İsrail Türkiye’den özür dilemiş, mağdur ailelere tazminat ödemeyi kabul etmiş, ancak ablukayla ilgili herhangi bir değişikliğe gitmemişti. Sonrasında, Türkiye de Gazze ablukası konusundaki ısrarına son vermiş, iç gündemine dönmüştü.

İşgal ve iskân hakkının savaşan devlet için mahfuz olduğunu Filistinlilere anlatmaya gerek yoktu; onlar bu “hukukun” Osmanlı’nın tımar sisteminin bozulmasından sonra merkezi otoriteyi, kamu düzenini tekrar tesis etmek için, padişahın emri ve şeyhülislamın fetvalarıyla kurulduğunu nicedir biliyordu zaten… Kanunnâmenin ne kadar “yerli ve dini” olduğunu da kanunnameyi hazırlayan “Ulema Komisyonu”nun başkanlığını yapan Ahmet Cevdet Paşa bizzat söylememiş miydi? Kanunnamenin asıl muhtevasını ise bir Osmanlı tarihçisi, Ömer Lütfi Barkan şöyle açıklayacaktı: “An’ânesi olan orijinal bir toprak hukukuna tekemmül ettirilmiş bir kod.”

İsrail’in Uluslararası Adalet Divanı ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne sunduğu “savaşan devlet” mazeretinin uluslararası hukuk açısından geçerli olmadığının tespiti üzerine, İsrail bu kez asfalt yollar ve güvenlik amaçlı karakolların inşasının her devletin millî hakkı olduğunu, bunun Avrupa ülkelerinde rutin hale geldiğini iddia ederek biraz daha zaman kazanmaya çalıştı. Fakat, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin de devreye girmesi İsrail’e geri adım attırdı. Kamulaştırmaların Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin kuruluş beyannamesinde yer alan “sivil halkın doğrudan ya da dolaylı yollardan yerinden edilmesi savaş suçudur” hükmüne aykırı olduğu hükmüne varıldı. İsrail Yüksek Mahkemesi konu hakkında herhangi bir açıklama yapmadı. Gazze ve Batı Şeria’da yürütülen kamulaştırma harekâtı hukukî atıflara yer vermeyen fiilî işgal ve ablukaya evrildi.

Osmanlı’dan İsrail’e ve oradan tekrar neo-Osmanlıcılara devrederek gelen bu simbiyotik etkileşimin bir başka tezahürü kendini Sur’da tekrar gösterdi. İsrail’in hukukî dayanağı hiçe sayması bu kez AKP iktidarına ilham verecekti. Bir tek farkla: Olağan prosedürde “kamu yararı” ilkesinin arandığı kamulaştırma hamlelerindeki “kamu”da kastedilen Sur halkını bertaraf etmek için “acele kamulaştırma”ya gidilerek…

Sur’u “kamulaştırmak” için başvurulan Acele Kamulaştırma Kanunu’nun ilgili maddesi 3634 sayılı Millî Müdafaa Mükellefiyeti Kanunu’ndan apartılan “yurt savunması ihtiyacı”na dayanıyor. Mevzu yurt savunması ise Türkiye “savaşan devlet” avantajından yararlanabilir, ama bu da yeterli değil, çünkü 4. Cenevre Sözleşmesi’nin 49. maddesinde belirtilen “savaş durumunda sivillerin korunması, sivil halkın yerinden edilmesinin yasak olması” hükümlerinin ihlâli söz konusu. Hem zaten iktidar sözcülerine bakılırsa, ortada bir savaş değil, “kamu düzeninin tekrar tesis edilmesi için bir dizi operasyon” var. Bu “operasyonlarda” yüzlerce güvenlik gücünün hayatını kaybetmesinin nedeni, devlet içindeki paralel yapıların istihbarat paylaşımını zaafa uğratması; yüzlerce sivilin katledilmesi ise savaşın doğası…

İsrail yargısının ne operasyonla ne de savaşla açıklayabildiği durumu politikacılara havale edip sessizliğe bürünmesi Türkiye yargı sistemine emsal oldu. İktidara yakın basın da muhalif basın da kâh savaş, kâh çatışma diye kayıtlara geçen olaylarda hayatını kaybeden sivil halka, askerî güçlere ya da “terörist unsurlara” kilitlendi. Kamulaştırma uygulanan yerlere kimlerin yerleştirileceği, yeni yerleşimcileri hangi sürprizlerin beklediği ise bakanlar kurulu görüşmelerinden “sızan” kısa haberlerle duyuruldu.

“Haçlılara karşı Hilâl” ve Karadzic

Kürt illerinde yaratılan yıkımın, yıkım sonrasında şehirlerin nasıl inşa edileceğinin hukukî karşılığı hakkında Türkiye’deki yargı çevrelerinin sessizliğe bürünmesi tesadüf değil. Tarihî, gizli bir atıf. Yahut tarihçi Barkan’ın dediği gibi, “tekemmül ettirilmiş bir kod”. Erdoğan ve AKP medyası hayatını kaybeden asker, polis ve gerillaların manipülatif çetelesiyle ilgileniyor, en çok onu başlığa çekiyor. Durumun savaş mı, düşük yoğunluklu çatışma mı, yoksa cihat mı olduğu konusunda net bir duruş yok. Savaşın ya da çatışmanın diğer tarafının ismi henüz konmuş değil. Erdoğan’a göre “yedi düvele karşı”, AKP medyasına göre “Haçlılara karşı Hilâl’in savaşı”.

Tarihin cilvesi: Sur’da kamulaştırmanın beraberinde iskân’ı da getireceği, yerinden edilenlerin dönüşlerine “vatan savunması ihtiyacı” gerekçesiyle izin verilmeyeceği iddialarının konuşulduğu gün, Osmanlı iskân politikasının tesiri altındaki başka bir coğrafyada, Bosna’da “vatanın birliği adına” gerçekleştirilen katliamlarla ilgili tarihî davanın da görüldüğü gündü: Radovan Karadzic’in soykırım yapmak ve insanlığa karşı suç işlemekten 40 yıl ceza aldığı davada, Bosna’da boşaltılan her bir yerleşim yeri için ayrıca ve defalarca “bir yerleşim yerini boşaltmak, insanları yerinden etmek” hükmü okundu.

Erselan Aktan

Express, sayı 142, Nisan 2016