Genel af gene laf mı?

 

Bölgede hava durumu, Newroz’dan itibaren değişme emareleri gösteriyordu. Newroz kutlamalarına yönelik devlet müdahalesi ve Kürt hareketinin kutlama tarihine ilişkin kararlılığını sürdürmesi, yaza doğru bölgedeki sıcaklığın artacağının belirtisi olarak gösterilmişti. Diyarbakır’daki kutlama yasağının berhava edilmesi ise KCK operasyonlarıyla güçten düşürüldüğü sanılan BDP için önemli bir moral kaynağı olmuştu. Bölgede Kürt hareketine mesafeli yaklaşan kesimlerin de özellikle Uludere katliamı dolayısıyla devlete karşı bir öfke biriktirmeye başladığı, hükümetin Uludere konusundaki tutumunun bu öfkeyi daha da azdırdığını belirtmek gerekir. Dolayısıyla BDP’nin KCK operasyonları dolayısıyla yaşadığı zayıflığa karşın (bu zayıflık esas olarak kitleleri harekete geçirme ve yönlendirme konusunda yaşanıyor) devletin politikaları nedeniyle tabanını giderek genişlettiğini söylemek de mümkün.

Hükümet de bu etkinin farkında olacak ki, Başbakan Erdoğan, Pakistan seyahati sırasında (21 Mayıs) Uludere katliamının emrini vermediğini ileri sürdü ve kendini şöyle savundu: Operasyonun hemen ardından haberimiz oldu. Ama öncesinden olmadı. Ben ‘tuzağa düşürülmek’ şeylerine pek iltifat etmiyorum. Bizim Silahlı Kuvvetlerimiz bu görevi samimi bir şekilde yapmıştır. Hata da olabilir. Hatayı da, özrü de açıkladık. Tazminatı da açıkladılar. Ama birileri istismar ediyor. Bir hatanın, hatamızın olduğunu söyledik. Allah aşkına, tazminatsa tazminat. Resmî tazminatımız ötesinde yaptık.”

Uludere katliamına dair politikasının bölgede aleyhine yaratacağı maliyetin farkında olsa bile, AKP’nin bu konuda radikal bir geri adım atması zor görünüyor. Zira faillerin ortaya çıkarılması demek, hükümetin katliamdaki sorumluluğunu daha da görünür hale getirir. 22 Mayıs’ta partisinin grup toplantısında konuşan Selahattin Demirtaş, tam da buna işaret ederek şunları söyledi: Başbakan Erdoğan, ‘ben de izledim, o kişilerin kim olduğu anlaşılmıyor’ diyor. Yani o kişilerin kim olduğunu bilmeden vur emri verdiniz. Uludere’deki kışlaya Recep Tayyip Erdoğan Kışlası adını verseler de bu dosya kapanmayacak. Biz onurumuzla sana karşı direneceğiz, bu katliam sayfasını kapatmayacağız.”

33 Kurşun göndermesi

Bu sözleriyle 33 köylüyü kurşuna dizen Mustafa Muğlalı’nın isminin bir askerî kışlaya verilmesine atıfta bulunan Demirtaş, Uludere katliamının Kürtlerin zihnine hangi kodla kazındığını da ifade etmiş oldu. Hatırlanacağı gibi, 30 Temmuz 1943’te Van’ın Özalp ilçesinde aralarında çocuk ve kadınların da bulunduğu 33 kişiyi kurşuna dizdiren Muğlalı, yargılama sonucunda idam cezasına çarptırıldı ve Aralık 1951’de cezaevinde öldü. Muğlalı’nın ismi ise yine AKP’nin iktidarda olduğu 2004’te Özalp Tabur Sınır Komutanlığı’na verildi, tepkiler sonucunda bu isim kışladan kaldırıldı.

Wall Street Journal’ın Roboski istihbaratının ABD’nin predatörleri aracılığıyla iletildiğine ilişkin haberi ise, AKP cenahında hayli manidar bir tepki yarattı. Erdoğan, Pakistan’a gitmeden önce havalimanında yaptığı açıklamada (20 Mayıs), istihbaratın “millî kaynaklardan” edinildiğini ileri sürdü ve Wall Street Journal’ın Obama’yı zor duruma sokma gayretiyle hilaf-ı hakikatte bulunduğunu iddia etti. Erdoğan bu açıklamayla Uludere katliamında esas failin devlet yetkilileri olduğunu itiraf ederken, PKK ise 19 Mayıs’taki açıklamasında, katliamda ABD’nin parmağı olduğunun altını çizdi. Uludere katliamının yarattığı yankının Ortadoğu’daki çalkantıdan çıkan gürültü içinde kaybolmasını bekleyen AKP’nin bu konuda nasıl bir noktaya geleceğini ise ileriki günlerde göreceğiz. Ancak katliamdan bu yana AKP’nin Kürt sorununun çözümü konusunda adım attığına veya atacağına ilişkin kayda değer herhangi bir propagandada bulunamadığını da not etmekte fayda var.

Gerçeği Akdağ mı, Bozdağ mı söylüyor?

16 Mayıs’ta bir açıklama yapan AKP Mardin Milletvekili Abdurrahim Akdağ, “Örgüt üst yönetiminden 250-300 kişi üçüncü ülkelere gidebilir. Diğerleri demokratik ortama katılarak siyasal alanda faaliyet gösterebilir” diyerek genel affın gündemlerinde olduğunu ileri sürdü. Akdağ bu sözleri ağzından mı kaçırdı, bir temennide mi bulundu, yoksa kendince yeni bir “açılım” mı yapmak istedi, meçhul. Ancak Akdağ dâhil beş AKP milletvekilinin Erdoğan’ın talimatıyla bölgede Kürt sorunu konusunda “incelemelerde” bulunduğu biliniyor. Akdağ’ın bu incelemeler neticesinde yaptığı basın açıklamasında genel aftan söz etmesi ve hükümetin birtakım hazırlıklar içinde olduğunu söylemesi kayda değer görülebilir. Akdağ’ın şu ifadeleri de dikkate değer: Anadilde eğitim hakkı tereddütsüz tanınmalıdır. Yeni anayasa özgürlükçü, katılımcı ve herkesin ’benim anayasam’ diyeceği normları barındırmalıdır.”

Akdağ’ın bu sözlerini Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ kısa sürede yalanladı: “Arkadaşımızın hangi çerçevede bu sözleri söylediğini bilmiyorum, ancak bizim parti olarak şu anda böyle bir çalışmamız yok.” Adalet Bakanı Sadullah Ergin de aynı gün böyle bir çalışmalarının olmadığını açıkladı. Parti içindeki hiyerarşiye bakılacak olursa, Ergin veya Bozdağ’ın çözüm için herhangi bir hazırlık içinde olmadıklarına dair hükümet adına sarfettikleri sözlerin geçerliliği daha dikkate değer görünüyor. Zaten Kürt hareketinden de genel af konusuna dair beklenti içeren herhangi bir beyanat gelmediği gibi, DTK Eşbaşkanı Aysel Tuğluk, “kim kimi affedecek” sorusuyla, tepkilerini ifade etti. PKK yöneticilerinden Mustafa Karasu ise, örgütün web sitesindeki yazısında, yeni anayasa çalışmalarına da kuşkuyla yaklaştıklarını, AKP’nin topluma yeni bir “yetmez ama evet”i dayatmak istediğini söyleyerek bu yaklaşımı kabul etmeyeceklerini yazdı. Daha önceki af tartışmalarında da örgütün silahları bir teminat olarak gördüğüne, devletin kayda değer adımlar atmadan ilan edeceği herhangi bir affa icabet etmeyeceklerine dair beyanatları hatırlıyoruz.

“Şehitler”

Af tartışmaları sürerken bölgedeki çatışmalar da hızlanıyor. Bu çatışmaların çoğunun askerî operasyonlar neticesinde gerçekleştirildiğini de belirtmek lâzım. Nevruz ve Newroz kutlamaları üzerine doktora tezi yazan Kocaeli Üniversitesi öğretim üyesi Yücel Demirer, Express’in mart sayısında, Newroz’da hava nasıl eserse yaz aylarının da öyle geçtiğini, bu yıl da devlet ve Kürt hareketinin Newroz’da karşılaşma biçiminin çatışmalara işaret ettiğini söylemişti.  Nitekim öyle de oldu. HPG’nin 12 Mayıs’ta yaptığı açıklamaya göre bu yılın ilk dört ayında 48 operasyon, 109 hava ve topçu saldırısı gerçekleştirildi. HPG’nin iddiasına göre, ilk dört ayda 121 asker ve 79 militan hayatını kaybetti. Tabii bu sayıların taraflara göre değiştiğini de vurgulamak gerekir. Örneğin İçişleri Bakanlığı İller İdaresi Genel Müdürlüğü bünyesinde yayınlanan sehitlervegaziler.gov.tr sitesinin verileri dikkate alındığında, son dört ayda (20 Mayıs itibariyle) bölgede hayatını kaybeden polis ve asker sayısının takriben 27 olduğu görülüyor. İşin aslı, her iki tarafın da kayıplarını olabildiğince minimum düzeyde göstermeye çalıştığı otuz yıllık bir savaşa tanıklık ediyoruz.

Ancak savaş sürdükçe, savaş yöntemleri de zaman zaman değişiyor. PKK, yaklaşık bir yıl önce, KCK operasyonlarına karşılık, kendilerinin de AKP’lileri veya bölgedeki yöneticileri tutuklayacaklarını açıklamıştı.

İçişleri Bakanlığı, 25 Nisan’da yaptığı bir açıklamada¸ Haziran 2011’den bu yana PKK’nin elinde yedi kişinin bulunduğunu açıklamıştı. PKK 9 Temmuz 2011’de uzman çavuş Zihni Koç ve kaymakam adayı Kenan Erenoğlu’nu, 12 Ağustos 2011’de Kulp’ta uzman çavuş Kemal Ekinci’yi, 1 Ekim’de de Şırnak’ta polis memuru Nadir Özgen’i, son olarak (12 Mayıs) AKP Kulp İlçe Başkanı Veysel Çelik ve altı köy korucusunu kaçırmıştı. Örgütün bu türden yeni eylemler gerçekleştirmesi de şaşırtıcı olmaz. Zira bu, doğrudan doğruya KCK operasyonlarına karşı örgütün hükümete yönelik bir gözdağı olarak okunabilir. Yine örgütün hükümete yönelik gözdağı içeren mesajlarından biri de, Amanos Dağları’nda biri binbaşı olmak üzere üç subayı öldürmesiydi (17 Mayıs). Hatırlanacağı üzere hükümet, geçtiğimiz aylarda “Amanos Dağları’nı temizleme” talimatı vermiş, kısa süre sonra da Amanosların “temizlendiği” haberleri yayınlanmıştı. KCK’nın 19 Mayıs’taki açıklaması, Amanos eyleminin örgüt tarafından nasıl değerlendirildiğini anlamak açısından önemli: İçinde bulunduğumuz tarihî süreçte AKP’nin politikaları sonucu gelişen operasyonlarda çatışmalar yaşanmakta ve bu çatışmalarda Amanos’da olduğu gibi Türk ordu güçleri de kayıplar vermektedir.” KCK’nin açıklamasında, ayrıca, on aydır Öcalan’a uygulanan görüşme yasağı, KCK operasyonları ve askerî operasyonlar sürdükçe, çatışmaların da devam edeceği vurgulandı.

Bu arada, not etmekte fayda var: Örgüt kaynakları, 2002 yılından bu yana hayatını kaybeden militan sayısını 1.571 olarak belirtiyor. Bu sayıya çığ düşmesi veya muhtelif kazalar sonucu hayatını kaybedenler dâhil. Örgütün en fazla kayıp verdiği yıl, 219 kişiyle 2007. 2012’yi hariç tutarsak, örgütün en az kayıp verdiği yıl ise militanların sınır dışına çekildiği 2002 (53 kişi). “Açılım yılı” olarak kayıtlara geçen 2009’da da 99 militan hayatını kaybetmiş. Buna mukabil, örgüte katılımların da ölümlerle paralel bir biçimde arttığı tahmin edilebilir. Dolayısıyla, ölümlerin sürdüğü, ancak örgütün güçten düşmediği trajik bir hakikatle karşı karşıyayız.

Gelecek uzun sürer

PKK’nin yaz ayları boyunca yürüteceği stratejinin ayrıntıları, çoğunlukla, Cemil Bayık’ın mayıs başında ANF’ye verdiği bir mülâkattan anlaşılmaya çalışılıyor. Bayık’ın ANF’ye verdiği uzun mülâkatında dikkat çeken ifadeler şunlardı: Kürt Özgürlük Hareketi bu çözümsüz politikaları kabul etmeyeceğini, bir demokratik çözüm projesinin ortaya konulması ve bunun deklare edilmesi gerektiğini söyleyince görüşmeler (Oslo görüşmelerini kastediyor) kesilmiştir. Görüşmelerin son bulmasıyla da Türk devleti siyasî ve askerî operasyonlarını arttırmıştır… Otuz yıldır her türlü baskı karşısında gerilla boyun eğmediğini kanıtlamıştır. Gerilla, fedai bir güçtür. Kürt halkının ulusal varlığını güvenceye alıp özgürlüğünü sağlayana kadar bu direnişi sürdürecektir. Hiç kimse gerillanın direnişini, silahını bırakmasını beklememelidir.”

Bayık aynı mülâkatta yaz ayları boyunca direnişlerini sürdüreceklerini söylerken, esas olarak savunma pozisyonunda olduklarının altını çiziyordu. Aslında bu ayrıntının gözden kaçırılmaması gerekiyor. Zira Bayık’ın “yaz boyunca direniş sürecek” şeklindeki sözlerini, PKK’nin şehirlerde de eylem hazırlığında olduğu şeklinde yorumlayanlar oldu. Oysa örgütün verdiği beyanatlara bakıldığında, PKK’nin, en azından şimdilik, mevcut pozisyonunu aşarak eylemlerini yaygınlaştıracağına, dahası, savaşı şehirlere taşıyacağına dair değerlendirmeler yapmak isabetli bir öngörü olmayabilir.

Kuşkusuz, Kürt sorununun çözümü konusunda “gelecek uzun sürer”, ama tarafların tamamen köprüleri attığı bir dönemde olmadığımız da açık. Belli aralıklarla şehirlerde gerçekleştirilen eylemlerin de doğrudan PKK tarafından üstlenilmediğini, bu tür eylemleri esas olarak TAK’ın düzenlediğini unutmamak lâzım. Otuz yıllık savaşın en kara günlerinde bile şehirlere taşınmamış olan savaşın böylesi bir süreçte gerçekleşmesinden korkmak, fazlasıyla karamsar olmayı gerektiriyor olabilir. Diğer taraftan, hükümetle PKK’nin masaya oturduğu Oslo görüşmeleri sırasında da çatışmaların sürdüğü, ölümlerin yaşandığı unutulmamalı. Ayrıca Kürt sorununun kaderini sadece devlet-PKK ilişkisine indirgeyerek öngörmeye çalışmak yanıltıcı olur. Türkiye’nin Ortadoğu politikasının, özellikle Suriye’yle ilişkilerinin Kürt sorununun çözümü konusunda kilit rol oynayacağı rahatlıkla söylenebilir. Suriye, Irak ve İran’daki gelişmeleri önümüzdeki hafta değerlendirmeye çalışacağız.

İrfan Aktan