Giovanni Scognamillo’nun ardından: Boyutlar boyutlanıyor

 

Sinema tarihimizin vakanüvisi ve derinlikli analisti, bir Beyoğlu tarihçisi, vampirolog, fütürolog, gizembilimci… Çelebiliğin, kalenderliğin, tevazunun timsali… Uzun yıllar boyunca başlı başına bir sinema okulu vazifesi gören Giovanni Scognamillo’yu dün (8 Ekim) yitirdik. Üstadı Roll’un 57. sayısında yaptığımız blind-test’le uğurluyoruz… 

n_65938_1Maria Rita Epik – İsimsiz
 (Yanımda Yoksun)


Giovanni Scognamillo: Maria Rita Epik mi dediniz? Sözler kimin?

Kendisinin. O da levanten, sizin gibi. Babası İtalyan, annesi Rum.


Benim de babam İtalyan, annem Rum. Daha doğrusu annem Yunan uyrukluydu. Ama 12 adadan, Tenos adasından geliyordu, ki o adadakilerin çoğu İtalyan kökenlidir, ya Cenevizli ya Venedikli. Sonradan Rum uyruğuna geçtiler zorunlu olarak. İzmir’deki, İstanbul’daki levantenlerin büyük bir kısmı aslında o adalardan gelmedir. Büyükbabam 19. yüzyılın başlarında gelmiş İstanbul’a. Ben ailemin geçmişini hiç araştırmadım, elimde fazla belge de yok, aramadım da. Geçmiş geçmiştir. Büyükbabam Garibaldi’nin askerlerinden biriydi. O da internette çıktı. Garibaldi’nin bin kişilik bir ordusu vardı, Kızıl Gömlekliler, internette bu bin kişinin listesi çıktı, onların arasında büyükbabam da var. Yoksa haberim yoktu. (gülüyor) Büyükbabamın adı Gennaro, annemin babası. Zaten benim üç tane ismim var: Giovanni Gennaro Marco. Ama sadece birini kullanıyorum.

Evde nece konuşuluyordu?

Annem ve babamla Fransızca konuşuyorduk, çünkü her ikisi de Fransız mekteplerinde okumuşlardı. Onlar da kendi aralarında Fransızca konuşuyorlardı. Anneannemle Rumca konuşurdum. Gerçi o da biraz Fransızca bilirdi, o da adalardan gelme. Dolayısıyla çocuk yaşımdan itibaren Rumcayı öğrendim.

Levantenliği bir kimlik olarak nasıl tanımlarsınız?

Sözcük olarak tanımı gayet açık: Aslen Batılı olup Doğuya göç eden, Doğuya yerleşen kişi… Orada zorunlu olarak Batı kültürüyle yerleştiği ülkenin kültürü arasında bir bileşim oluyor. Bir çeşit entegrasyona varmak ya da varmamak meselesi. Benim kuşak levantenlerin çoğu, zor olsa da o entegrasyona vardı. Ama bir önceki kuşak için zordu, çünkü bir çeşit kapalı devre içinde yaşıyorlardı. Biraz da koloni esprisiydi, sömürgeci bir yaklaşımla. Ben bunları anlattığımda bozuluyorlar. Ama toplumbilimsel olarak gerçek odur. Tabii ideal şekli, o iki kültürü bir araya getirmek ve o karmaşadan yararlanmaktır. Benim için entegre olmak ya da olmamak diye bir sorun hiçbir zaman olmadı. Hatta levanten arkadaşlarım ya da okurlarım daima onu vurguluyorlar: “Sen Türkiye’den ya da Türklerden söz ettiğinde ‘biz’ diyorsun…” Evet diyorum, ben “biz” diyorum. Hiçbir zaman “Türkler” demem, “biz” derim. Ben biraz marjinal bir örnek oldum galiba. Ama tabii levanten olgusu artık tarihe karıştı. Ben İtalyan uyruğuyum, İtalyan pasaportu taşıyorum. Ama tabii en azından 200 yıldan beri buraya yerleşmiş bir ailenin son temsilcisi olduğumdan —çünkü çocuklarım yurtdışında— kendimi levanten diye tanıtıyorum. Milliyetçi olsaydım, İtalyan olarak tanıtırdım. Kimileri benim İtalyan olduğumu biliyor, kimileri bilmiyor. Hatta bir ara, yıllar öncesi, Atilla (Dorsay) Cumhuriyet’te Beyoğlu’yla ilgili bir dizi yazı yazmıştı, bana da geldi, “senin için ne diyeyim” dedi, “İtalyan yazsan biraz tuhaf kaçar, Türk yaz” dedim. (gülüyor) Bir formül buldu, “Türkiyeli” yazmış.

İyi formül.

Evet, iyi formül. Ondan sonra o “Türkiyeli yazar” formülü kullanıldı. Ama bazı söyleşilerde “İtalyan asıllı Türk yazarı” olarak geçiyorum.

Son yılların hararetli tartışma konusu, modern —ya da postmodern— bireyin kimlik sorunu. Bu kimlik tartışmaları içinde sizde bu türden soru işaretleri oldu mu?


Yoo, olmadı. Bir de postmodern çağda, globalleşmeye giden bir dünyada, artık kimlik sorunu, bence biraz geride kalmış bir sorun. İlle de bir kimlik arayışı içinde olmak biraz da yeniden milliyetçiliğe kaymaktır. Ama bütün o globalleşme konuşmalarına rağmen, milliyetçiliğin yeniden türediği ortada, en azından kimi ülkelerde. Ben hiçbir zaman milliyetçi olmadığım için böyle bir sorunum olmadı. Hatta II. Dünya Savaşı’nın sonunda karar vermiştim, “ben dünya vatandaşı olacağım” dedim. Levanten olmama bağlı bir şey değil, bu benim kendi siyasal çizgimden kaynaklanıyor. O açıdan, hayır, bir kültürel sorun yaşamadım. Aksine, iki kültür arasında olmam beni son derece memnun etti, çünkü her iki kültürden de yararlanma fırsatını buldum. O bence bir insanı engellemez, tam aksine, zenginleştirir.

Adriano Celentano – Crazy Movie (Deus)


Adriano Celentano… Ama şarkıyı çıkaramadım.

“Crazy Movie”…

Celentano’nun başlangıcını hatırlıyorum. Ünlü sinema oyuncularına benzeyen kişiler arasında bir yarışma yapılmıştı. Celentano, Fernandel’in benzeri olarak katıldı, ilk böyle dikkati çekti. Ondan sonra şarkıcılık, ondan sonra sinema… Celentano tabii unutulmaz, o mümkün değil. O ayrı bir kuşaktı. Celentano, Peppino di Capri, Domenico Modugno, bütün o kuşak, Milva, Mina…

Siz İtalyan Lisesi’nde okudunuz, değil mi?

giovanniEvet, sonra iş hayatına atıldım. Ama aslen sinema yazarlığına ‘48’de İtalyan bası­ nında başladım. İtalyan sinemasını İtalyan dergilerinden takip ediyordum. Babam Sürat Film diye bir şirkette çalışıyordu, o şirket İtalyan filmlerini ithal ediyordu. Dolayısıyla İtalyan sinemasıyla ilgili bol malzeme geçiyordu elime. Serde bir yazarlık hevesi vardı, ama biraz kararsızdım: Sinemayı mı yazayım, başka şeyler mi yazayım? Gerçi o yıllarda, 13-14 yaşımdan itibaren çok yazdım. Yazıp yırtıyordum, yazıp yırtıyordum… Romanlar yazdım, şiirler, sahne oyunları, öyküler yazdım. Hiçbirini beğenmedim, hepsi ya sobaya gitti kışın, ya çöpe gitti yazın. Ondan sonra bir-iki dergiyi deneyeyim dedim, Türkiye muhabiri olarak. Piyasa dergileriydi onlar, tabii beni tatmin etmiyordu. Ben sinema sanatı yazmak istiyordum, ciddi bir sinema dergisinde. Pederle habire tartışıyorduk. Bir gün dedi ki, “Bianco e Nero diye tutturdun, ben senin yerinde olsaydım, bir mektup yazardım, ben sinema yazarıyım, Türkiye’de yaşıyorum, Türk sineması diye bir olay var…” Yazdık böyle bir mektup, kabul ettiler.İlk yazıda Türk sinemasıyla ilgili bir yazı oldu. Ondan sonra gerisi geldi, üç-dört yıl Bianco e Nero’da sürekli yazdım. Onların hazırladıkları Film Lexicon diye bir sinema ansiklopedisi vardı. Orada aşağı yukarı doksan kadar Türk sinema sanatçısının biyografilerini ve filmografilerini çıkardım. Başka bir ansiklopedi vardı, gene İtalya’da, orada Türk sinemasını ve tiyatrosunu yazdım. Öyle gitti ‘50’li yıllar boyunca.

Türkçe yazmaya nasıl başladınız?

Türkçe yazmak benim için zor değildi. Ortaokulda, lisede Türk edebiyatında bayağı iyiydim, hatta çok iyiyidim. Edebiyat hocam Halit Fahri Ozansoy’du, sürekli 9-10 gidiyordum.

Türkçe edebiyatta en çok sevdiğiniz yazarlar kimler?


Üç Kemaller tabii. Son dönem yazarlardan Necati Cumalı’yı, Oktay Akbal’ı severim. Ben biraz gerilerde kaldım Türk edebiyatı konusunda. (gülüyor) Bazılarını, ayıptır söylemesi, henüz okumadım. Eskiden çok okur, az yazardım, şimdi galiba biraz fazla yazıyorum, az okuyorum.

Akşam’da yazmaya nasıl başladınız?

Akşam’da o dönemde Hayri Caner yazıyordu. Hayri Caner çekildi, çünkü rahmetli hiçbir yerde uzun ömürlü kalamaz, bir hır çıkartır, ayrılırdı. Akşam’dan bir teklif geldi, kabul ettim. Akşam’ın en şaşaalı zamanları: Çetin Altan var, Doğan Avcıoğlu var, Aziz Nesin var, Cengiz Tuncer var, Yaşar Kemal yazıyor, Nehar Tüblek var… Şimdiki Akşam’la kıyaslanamaz, ilgisi yok.

Josephine Baker
 – Don’t Touch My Tomatoes 
(Divas Exotica)


Nedir bu?

Josephine Baker, “Don’t Touch My Tomatoes”.

Josephine Baker mı? Josephine Baker’ı burada Atlas sinemasının sahnesinde, ‘50’li yılların sonlarında seyrettim, daha evlenmemiştim, nişanlımla gitmiştik… Josephine Baker’ın Saray sinemasına ilk gelişini kaçırmıştım, çünkü daha çok ufaktım, beş-altı yaşındaydım. Annem-babamla gittik, beni almadılar içeri. Josephine Baker’ı sinemadan biliyordum, bir de radyodan. Bayağı da güzel bir kadın. Bir de Saray sinemasında Folie Berger’de yaptığı gibi tavandan iniyordu, tek giydiği şey muzdan yapılmış kısa bir etek, göğüsler fora. Gerçi göğüsleri pek büyük değildi ama, neyse.

‘59’daki gelişinde nasıldı?

Oldukça yaşlanmıştı, sesi de biraz değişmişti, biraz daha gür bir ses çıkıyordu. Bütün eski şarkılarını o konserde tekrarladı. Bayağı bir olaydı. O zamanlar İstanbul Festivali yoktu, ama dönemin büyükleri İstanbul’dan geçiyordu. Josephine Baker geldi, Maurice Chevalier geldi, Charles Trenet geldi, cazcılardan Armstrong geldi, Dizzy Gillespie geldi, ondan sonra Red Nichols geldi… Bayağı iyi bir trafik vardı. Tiyatro ünlüleri de vardı: Mesela Jean Marchais geldi, Comedie Française geldi, Marie Bell en azından beş-altı kez geldi, Jean Marais ve Jean Cocteau geldiler… Yunanistan’dan gelenler vardı. Irene Papas’ı mesela ilk kez Lüks sinemasının sahnesinde gördüm, babasıyla gelmişti. O vakit gencecik bir kızdı. Babası Yorgo Papas zaten ‘30’lardan beri İstanbul’a geliyordu topluluğuyla. Kalutas Kardeşler vardı çok ünlü.

Josephine Baker’ın gelişi büyük olay olmuş muydu?

İlk gelişi büyük olay oldu. Hatta o gelişine dair resimler vardı bende. Eniştem ve babam onu karşılamak için Yeşilköy’e gitmişlerdi. Sonra kimde kaldı resimler, bilmiyorum, rahmetli teyzemde mi acaba?

Babanız sever miydi Baker’ı?


Tabii, severdi, annem de çok severdi. Babam piyano çaldığı için de Josephine Baker’ın şarkılarının notaları evde bulunurdu.

Kimlerden çalardı babanız?


Daha çok klasik çalardı, ama popüler şarkıları da çalardı. Ben doğduğumda evde piyano vardı, aşağı yukarı 1979’a kadar kaldı. ‘79’da annem öldükten sonra kızım yanıma geldi, “televizyon baba” diye tutturdu. Piyanoyu 11 bin liraya sattım. 10 bin liraya televizyon aldık, bin lira kârımız oldu.

Siz hiç denemiş miydiniz piyano çalmayı?

Evet. Benim notam yok, ama kulaktan az çok bir şeyler çalıyordum. Kendimce acayip sesler çıkartıyordum, bazen birbirini tamamlayan müzikal cümleler oluyordu. Biraz Chopin’i deniyordum, çok kötü çıkıyordu tabii, çünkü kulaktan Chopin olmaz. (gülüyor) Daha çok o dönemin Amerikan şarkıları, Cole Porter mesela…

Josephine Baker konserine gittiğiniz nişanlınızla evlendiniz mi?


Evet, kızımın ve oğlumun anası o.

Nereliydi?

İtalyandı. Banco di Roma’da birlikte çalışıyorduk, orada tanıştık, evlendik, üç yıl içinde iki çocuk yaptık, sonra boşandık. Çok seri. (gülüyor)

Bir daha evlenmediniz mi?


Yok, ben resmen hâlâ evliyim. Boşanabilmek için İtalya’da mahkeme açacaksın. İkimiz de İtalyan, ikimiz de Katolik olduğumuz için… Uzun süre boşanma yoktu, şimdi var. Yalnız gene şartlı bir boşanma: Boşandıktan sonra beş yıl evlenemezsin. Böyle zorluklar olduğu için boşanmaktan vazgeçtim. Zaten farketmez ki.

Eşiniz hayatta mı?

Hayatta, Milano’da.

Görüşüyor musunuz?

Hayır, görüşmedik. Şimdi Atina’ya kızımıza gidiyor, bazen şakadan “annene selam söyle” diyorum. “Baba, şimdi anneme selam söylersem hır çıkar burada” diyor. Hey gidi gençlik!

Adı neydi?

Sylvia.

Brigitte Bardot – L’appareil â sous (La madrague)


Çıkaramadım. Sylvie Vartan mı?

Bardot.

Brigitte Bardot bir zamanlar benim favori oyuncumdu. Resimlerini toplayıp albüm yapıyordum. Aşağı yukarı 1500 tane resim toplamıştım.

Bardot’nun tılsımı neydi?

6545192dc610c2561e66b05920d8b6e7-d5q24mpPerdenin dışına erotik bir deşarj, bir güç taşımak, bence. Ki o Monroe’da da, Rudolph Valentino’da da vardı. Valentino’nun ilk filmlerini seyrettiğimde şaşırdım diyebilirim. “Şeyhin Oğlu”, “Kara Kartal”… Adam iyi oyuncu değil. Olağanüstü yakışıklı desen değil, tipik jigolo suratlı bir İtalyan. Ama perdeden bir elektrik taşıyor ve tabii seyirciyi etkiliyor. Aynı olay bir Greta Garbo’yla oluyordu. Ama Sinematekte Greta Garbo’yu gösterdiğimizde nerdeyse küfredeceklerdi, “bu muydu sizin Greta Garbo” diye… (gülüyor) Gençleri eski sinemaya alıştırmak, eski sinemanın değerlerini anlatmak çok zor. Benim bu konuda ikinci dersim “Potemkin Zırhlısı”. TÜRVAK’ta öğrencilere gösterdim, “hocam, keşke sessiz olmasaydı” dediler. “Potemkin” müziklidir. Peki sizi ne etkiledi? Tabii merdiven sahnesi. Merdiven sahnesinin dışında hiçbir sahne etkilemedi 26 kişiyi. (gülüyor) Bir de çok film seyrediyorlar, sinemaya gidiyorlar, televizyonda film seyrediyorlar, ama ne seyrediyorlar? Son dönem Amerikan filmlerini. Artık Avrupa sinemasını ya da dünya sinemasını İstanbul’da izlemek, festivallerin haricinde tabii, çok zor. Zaman zaman Fransız filmleri, çok çok az İtalyan filmi geliyor. Alman filmi neredeyse gelmiyor. Ama bugün bir Uzakdoğu sineması var, halen bir Güney Amerika sineması var, bir Kanada, hatta bir Afrika sineması var… Biz onları bilmiyoruz. Ya da çok ender, festivallerde örnekleri düşerse, onları izleyebiliyoruz. 0 yüzden bugünkü seyirciyi suçlamamak gerekiyor, çünkü izlediği filmlerin yüzde 99’u Hollywood filmleridir. Ve Hollywood tabii ‘30’ların, ‘40’ların Hollywood’u değil artık.

“Beyoğlu’nda Fuhuş” kitabınızda yazıyor: ‘60’larda İstanbul’a Bardot’nun dublörü striptiz yapmaya gelmiş.


Evet, Lady Chinchilla, Parisienne’de çalıştı. ‘60’lı yılların ikinci yarısında Parisienne’de sık sık bulundum, çünkü Yeşilçam’a oradan striptizci temin ediyorduk. Chinchilla o dönemde çok ünlüydü. Crazy Horse’dan gelmedir, Paris’teki en büyük striptiz kabaresinden. Chinchilla Bardot’ya benziyordu, ama o dönem bir sürü Bardot benzeri vardı. Daha önce bir sürü Marilyn Monroe benzeri olduğu gibi. Marilyn Monroe’nun dublörlüğünü yapmış olan başka bir oyuncuyla da çalıştım burada, Margaret Lee, İstanbul’da film çekti. Ama iyi ki sadece dublörlüğünü yapıyordu, çünkü oyuncu olarak felaket Margaret Lee.

Chinchilla nasıldı, bizim aklımız onda kaldı.

Çok iyiydi… (gülüyor)

Erol Büyükburç – Berduş (45’lik)

Yabancı biri gibi… Yok, değil… Kim?

Erol Büyükburç.

Haaa…. Yok, bende kulak kalmadı artık… Ya da yeteri kadar müzik dinlemiyorum. Daha hareketli bir parça olsaydı, Erol Büyükburç daha belli olurdu.

İlk çıkışını hatırlıyorsunuzdur…

Az çok hatırlıyorum. Bir dönemin bütün popçuları ilkin İngilizceyle başladılar. Hatta Tanju Okan İtalyancayla başladı, “Il Mondo” şarkısını Tanju Okan gibi az kişi söyleyebiliyordu Türkiye’de. Ajda da öyle, aranjmanla başladı. Ajda’yı film setlerinden hatırlıyorum: Yanında bir teyp var, boş zamanlarında habire çalışıyor… Telsim’in reklamı güzel, “hiç değişmedi”… (gülüyor) Büyükburç iyiydi, hem aranjman söylediğinde, hem özgün parçalar söylediğinde. Büyükburç halen iyidir. Hemen iki kuşak arasındaki fark ortaya çıkıyor. Kimseyi kötülemek istemiyorum tabii ama, ses vardı, ses eğitimi vardı, yorum vardı, müzik bilgisi vardı… Bugün bütün bunları son çıkan arkadaşlarda bulmak çok zor. Bugün sesi olmayan ses
 sanatçısı var.

Tarkan’ı nasıl buluyorsunuz?


Tarkan son zamanlarda yeniden bir olay yarattı, ama bilmiyorum, onun müzik tarzı bana pek bir şey vermiyor.

Yeni albümü dinlediniz mi?


Yeni albümün bazı şarkılarını dinledim…

Demin perdeden taşan bir şey var dediniz… Tarkan’da da var mı öyle bir şey?

Bilmiyorum. 16 ya da 17 yaşında bir genç kız olsaydım, belki onu kapabilirdim. Ama ben 72 yaşında bir dinozorum!

60’larda Zeki Müren’li “Berduş” filmi çok iş yapmış…


Evet. Projelerim arasında “Türk Sinemasının Ekonomik Tarihi” var. Bazı filmler gerçekten büyük hasılatlar yaptı Türkiye’de, ama sonra hasılatlar unutuldu. Tabii bugünkü hasılatlar kadar değil, ama aradaki devalüasyonu da hesap edersen, doların 9 lira olduğu zamanlarda, bayağı büyük hasılatlardı. “Berduş” da öyle bir filmdi. Ama Zeki Müren’in bütün filmleri hasılat yapardı. “Berduş”, “Kâtibim” büyük hasılatlar yaptı. Bugün “Vizontele”nin 2.5 milyondan daha fazla seyirci toplaması büyük bir olay.

“Vizontele”yi seyrettiniz mi?

TÜRVAK’ta seyrettik öğrencilerle. Kurnazca kotarılmış popüler bir sinema. Tabii başta Yılmaz Erdoğan olmak üzere, medyatik yıldızlara dayanan bir film. Artık Türk sinemasının uyguladığı formül çok açık bir formüldür: Medyatik yıldızlar, televizyondan gelme sanatçılar, hoş bir öykü, sağlam bir teknik altyapı… Şimdilik bunlarla parayı almak mümkündür. Ancak seyirciye çok dikkat etmek gerekir. Çünkü seyirci, Chaplin’in dediği gibi, iki başlı bir canavardır: Bugün size güler, bir-iki sene sonra size söver. Bu tarz filmler daha ne kadar gider? Bazıları çok iyi bir netice veriyorlar, bazıları aynı formül üzerine yapılmalarına rağmen beklenileni vermiyor. “Hemşo” mesela. Bir de tabii bugün tanıtımda medyanın ağırlığı çok önemli. Bir film vizyona girdiği gün anahaber bülteninde söz konusu oluyorsa, muhakkak ki seyirci “vay, burada bir şey var” diyecek ve gidecek. Ama tarafsız, sinemasal bir değerlendirme yapıldığında, aynı sonuçlar çıkmaz.

Öğrencilerinizin tepkisi nasıldı “Vizontele”ye?

birsinemaasigiFilm boyunca çok güldüler. Küfürlere çok güldüler. Sonradan yukarı çıktık. Sordum, “beğendiniz mi?” diye, “beğendik hocam”… Yarım saat filmi benim açımdan değerlendirdikten sonra, “peki” dedim, “siz bu filme on üzerinden ne verirsiniz”, altı verdiler. Ben popüler sinemaya karşı değilim. Sinemayı bir endüstri olarak düşündüğümüzde, muhakkak ki bir popüler sinema olacak. Ama bütün ülke sinemasının ağırlığı popüler sinemaya kayarsa, o vakit tehlike var ortada. Zaten eksik olmasınlar, televizyon kanalları bu halkı uyutuyorlar, bir de sinema uyutursa… Sonuçları görüyoruz. Ama o bir yerden sonra bir zorunluluk oluyor. Serdar Akar mesela, son filminde Meltem Cumbul’la çalışıyor. En azından Meltem Cumbul’la belki yırtar.

“Dar Alanda Kısa Paslaşmalar” yattı mı?


Yattı tabii. Ama iyi film. Bu kadar az seyirci toplayacak bir film değil. Televizyonlarda “Vizontele” ya da bir başka popüler film kadar tanıtılsaydı, böyle olmazdı. O çifte standart devam ettiği sürece bu olacak. Bir de eleştiri eski eleştiri değil, film tanıtımı. Eleştirinin görevi filmi tanıtmak değil, seyirciyi belirli kriterler bazında yönlendirmektir. Seyirci gelip beş milyonunu versin mi, vermesin mi? Ama bu son yirmi yıl içinde değişik bir olayla karşılaşıyoruz: Eleştirmenin hedefi seyirci olmalı, filmin yönetmeni ya da starı olmamalı. Ama şimdi sanki herkes yönetmene önerilerde bulunuyormuş gibi yazıyor ya da geçiriyor.

“Meltem Cumbul’la belki yırtar” dediniz, Cumbul iyi bir tercih mi sizce?

Box-office açısından iyi bir tercihtir. Ama Meltem tek başına bir filmi ne kadar götürebilir… (bir sigara yakıyor) Artık çok içmiyorum, eskiden, felçten önce dört buçuk paket içiyordum. Günde doksan-yüz sigara… Bu son zamanlarda yedi-sekiz…

Kaç yıl oldu felç geleli?

13 yıl oldu. Dayanıklı çıktım. Aynı dönemde benimle fizik tedaviye girenlerin çoğu, Fecri Ebcioğlu dahil olmak üzere, rahmetli oldu. Ben biraz hırslı olduğum için galiba, götürüyorum şimdilik… (gülüyor)

Marianne Faithfull – Annabel Lee (Closed On Account of Rabbies – Poems and Tales of Edgar Allan Poe)

Edgar Allan Poe ustamız… Kim okuyor, o ayrı bir soru… Herhalde bir sinema oyuncusu.

Aslında şarkıcı. Ama filmlerde oynamışlığı da var. Mesela Alain Delon’la “Motosikletli Kız”da…


Ha, evet. Neydi adı? Filmi iki ay önce seyrettim yeniden.

Marianne Faithfull.


Marianne Faithfull, evet… Müzik kültürümü gözden geçirmeliyim, olmuyor.

Hikâye kitabınızda bir öykünüzü Poe’ya ithaf etmişsiniz…

Evet, çünkü bir öyküsüne benzeyen bir öyküdür o. Benim fantastik edebiyatta iki tane ustam var. Biri 12-13 yaşımda keşfettiğim Edgar Allan Poe, bir de daha sonra keşfettiğim Lovecraft. Onlar gibi yazamıyorum ne yazık ki… (gülüyor)

Poe’da sizi cezbeden ne?


O marazi dünyası beni cezbeden. Çok sağlam bir entrika kurma başarısı, daha çok polisiye öykülerinde gösterdiği teknik… Poe’nun büyüsü, karanlık dünyasıdır. Sorunlu kişiler, sürekli psikolojik bunalımlar içinde hareket edenler… Gerektiğinde aşırı duygusallığı… Tabii bir sübyancı duygusallığıdır, ama şiirlerinde de ortaya çıkan gerçekte romantik bir duygusallık. Poe, bir dönem beni bir hayli etkiledi bir okur olarak. Ama belki de Poe’dan çok Lovecraft… Çünkü Lovecraft’ta bilimkurgusal bir temel, dünyanın bilinmeyen tarihi için çıkış noktaları var. Belki Poe’dan da marazi bir dünya görüşü ve zor taklit edilen, hatta zor da çevrilebilen bir dil ustalığına sahip. Bazen biraz tekdüze gibi geliyor Lovecraft, çünkü belirli sözcükleri zaman zaman çok kullanıyor. Ama oradan bir tempoyu, bir ritmi tutturuyor, orijinalinden okuduğunuzda. Ben bir zamanlar geçmiş tarihe, bilinmeyen tarihe meraklıydım, bir-iki kitap o konuda da yazdım. Lovecraft’ın o yaklaşımı, bilmediğimiz tanrılar, bilmediğimiz çağlar, bilmediğimiz uygarlıklar, onlar da bana yakın geliyor. Ama yazdığımda onlar gibi yazmak isteği yok, kendime göre bir üslûp tutturabilmeye çalışıyorum. Aşağı yukarı kırk yıldan beri öykü yazıyorum, ama kırk yıldan sonra bir öykü kitabı çıktı. Belki araştırma, inceleme konusunda belirli konularda kendimden eminim, ama bir edebiyatçı olarak halen tereddütlerim var. Ama devam etmek niyetindeyim, yayıncı bulduğum sürece. (gülüyor) Her ne kadar araştırma bir çeşit hamallıksa da, benim hoşlandığım bir çeşit hamallıktır. O da, kurmaca yazmak da bana zevk veriyor.

“Sübyancı duygusallığı” dediniz, Poe’da var mıydı öyle durumlar?

Poe’nun, biri hariç âşık olduğu, hatta evlendiği kızların yaşlarına bakarsanız, 15, 16… Böyle bir eğilimi var. Bir de tabii Poe’da ayrı bir sorun var: İktidarsızlık. Gerek içkiden, gerekse uyuşturucudan gelen bir şey.

Afyon mu çekiyordu?

Her şeyi çekiyor, ne bulursa. Bir de alkol tabii. İkisini bir araya getirdin mi… Tabii yaratıcılık açısından, ne bileyim, asit almak gibi bir şey. Boyutlar boyutlanıyor diyeceğim.

İktidarsızlık da yaratıcılıkta bir boyut mu açıyor?

O da açıyor, çünkü bastırılmış duyguların bir şekilde ifade edilmesi gerekiyor. Gerçi Poe’nun şiirlerinde duygusallık var, cinsellik yok. Zaten o dönem şiirinde cinsellik olamaz.

Poe’nun “Annabel Lee”sini Erol Sayan bestelemiş, rast makamında: “Senelerce evveldi bir deniz ülkesinde”, Melih Cevdet çevirisi…

Onu bilmiyorum… Poe’nun şiirlerinin yeni çevirisini gördünüz mü? Fena olmadı. (“Bütün Şiirleri”, çev: Oğuz Cebeci, Oğlak Yayınları)

Popol Vuh – Engel der Luft (Best of Popol Vuh)

“Nosferatu”… Popol Vuh… Biraz ezberimde bir film olduğu için söyleyebiliyorum.

Hangisi, Murnau’nunki mi, Herzog’unki mi?

İkisi de. Murnau’nunkini bizim öğrencilere gösterdim, bol esnemeler oldu tabii. Murnau’dan sonra belki Herzog’u daha kolay hazmedebilirlerdi, renkli olması, sesli olması sebebiyle. Ama gene onlara biraz zor gelirdi. Onlara son bağımsız çizgi filmleri gösterdim, çok beğendiler. Bayağı erotik çizgi filmler… Şarlo’ya itiraz olmuyor tabii hiçbir zaman, ya gülüyorlar ya ağlıyorlar. “Sahne Işıkları”nda ağladılar.

Bu “Nosferatu” alanına ilginiz nasıl başladı?

Benim genelde o fantastik edebiyata ve korkuya yönelik ilgim, daha çok sinema yoluyla başladı. Sürekli olarak anlattığım ve yazdığım bir olay: Ben dört yaşındayken ilk seyrettiğim iki filmden biri “Dr. Moreau”nun ilk çevrimi oldu, “Kayıp Ruhlar Adası”, ki bence halen en iyi Dr. Moreau filmidir, olağanüstü bir Charles Laughton var orada. Dr. Moreau Charles Laugnton’dur, Burt Lancaster değil, Marlon Brando kesinlikle değil. İkinci seyrettiğim film de “King Kong” oldu, eski İpek sinemasında, balkonda, annemin kucağında. Galiba oradan etkilendim. Ben mesela hayatımda hiçbir zaman bir korku filminde, çocukken bile, korkmadım. Ancak benim daima sinemaya karşı, belki de aşırı profesyonel bir yaklaşımım oldu. Ortamın içinde büyüdüğüm için, sinema büyülü bir şey gibi gelmiyor bana. Evde kutular dolusu film vardı. İşte oğlum, bak burada resimler var. “- Bu çizgiler ne baba? – Onlar ses çizgisi.” Filmcilik bir iştir. Babam, eniştem o işi yapıyor, oradan para kazanıyorlar. Bazı kurallar var çocukluğumdan beri öğrendiğim: İyi film salonu doldurur, kötü film salonu boşaltır. Kriter o. Sonradan, ‘40’lı yıllarda, İtalyan sinema dergilerini okuya okuya evde anlatılanların ters olduğunu keşfettim. O bir keşif oldu. İyi film iyi filmdir, seyirci çekmesi ya da çekmemesi filmin değeriyle orantılı bir şey değil. Orada yeniden bir tedrisattan geçtim. Halen bugün, gençliğimde bile, bir filmde duygulanmam çok ender bir şey. “Bu herif nasıl oynuyor acaba” diye düşünüyorum. Ya da bu makyajı, bu ışık oyununu, bu özel efekti nasıl yaptı, ben onları düşünüyorum sürekli olarak… Dört yaşımdan başladı, sonra yavaş yavaş ağırlık kazandı fantastik ve korku bende. Bir ara, ‘60’lı yıllarda ağırlığı daha çok vampir edebiyatına verdim. Vampirlerle ilgili iyi bir kitaplığım var. Bir yerden sonra o canavar bolluğunda birini hedef olarak seçeyim dedim, ne hikmetse vampirleri seçtim.

Vampirleri seçmenizdeki hikmet neydi?

Vampir her yerde, her uygarlıkta, her batıl inanç topluluğunda karşımıza çıkıyor. Frankenstein canavarı belirli bir edebî eserin ve belirli bir sinemanın ürünüdür. Zombi olayı daha çok Pasifik adalarında, Brezilya’da, Güney Amerika’da rastlanan bir olaydır, bölgesel kalıyor. Kurt adamlar daha çok Almanya’yla Balkanlar arasında sıkışmış kalmışlar. Fakat vampirleri eskimolarda bulursun, kızılderililerde bulursun, Güney Amerika’da, Japonya’da, Çin’de, Arabistan’da, Afrika’da, Balkanlar’da, İngiltere’de bulursun… Her yerde bulursun. Tabii bir batıl inancın ya da mitolojik bir inancın hiçbir zaman bir gerçeğe bağlı olduğu anlamına gelmez bu. Ama yangın olmazsa duman çıkmaz örneği, ola ki bir yerlerde bir şeyler var… Bram Stoker’in “Drakula”sı da etkiledi beni. Mary Shelley’in “Frankenstein”ını tabii defalarca okudum ama, beni hiçbir zaman “Drakula” kadar etkileyemedi. Türkiye’de benim vampirlerle ilgili kitabım çıkmadı, fakat İtalya’da bir Drakula kitabım çıktı, Drakula mitosunu, edebiyatta, sinemada, çizgi romanda, müzikte, tiyatroda inceleyen bir kitap.

Drakula mitosu niye bu kadar etkili oldu?

scognamillo-roll arka kapakDrakula mitosu diğer mitoslardan çok daha çarpıcı ve güncel olabiliyor. Vampirin özelliklerini düşünün: Ne hikmetse daima yakışıklıdır —halbuki yürüyen bir ceset pek yakışıklı olmaz. Ama gerek çizgi romanlarda, gerekse de sinemada, Bela Lugosi’den Coppola’nın “Drakula”sına kadar, oyuncular oldukça yakışıklı oyunculardır. Bir de cinsel bir güç var. Öyle bir bedenin nasıl bir cinsel güce sahip olabileceği ayrı bir tartışma konusudur. (gülüyor) Ama sinemada, çizgi romanlarda vampir hem yakışıklı hem de son derece erotiktir. Kaynağı bilinmemekle birlikte, daima çok zengindir. Artı, ki bu Amerikan seyircilerini ve okurlarını çok etkiliyor, soyludur. On kişi kadar güçlüdür. Ölümsüzdür. Bütün bunlardan bir mitos oluşursa, o mitosun yüzyıllardan beri ortada dolaşması doğaldır. Son dönem Amerikan korku edebiyatına baktığımızda, yavaş yavaş vampir de değişmeye başladı. Ann Rice’da mesela bir yerden sonra pop şarkıcısı oluyor. Gündüz çıkabiliyor, siyah gözlükler takıyor güneş ışınları rahatsız etmesin diye. Sürekli olarak güncellenen bir mitos ve sürekli olarak o mitos tutuyor. Türkiye dahil olmak üzere her ülke, en azından bir Drakula çekti. Bende harika bir Hintli Drakula var, yerlere yatarsın. Üç buçuk saat film, her 15-20 dakikada bir şarkı var. Drakula bizim genç kızımızı tutsak ediyor, mahzene zincirliyor. Birden bir sahnede kız zincirlerden kurtuluyor, bir şarkı söylüyor, yeniden yatıyor zincirlerin arasına. Sonra yeniden şarkı. (gülüyor)

Türkiye’de kim oynamıştı Drakula’yı?

Atıf Kaptan. Mehter Muhtar çekmişti. Diğer oyuncular Bülent Oran, Ayfer Feray, Annie BalI ve Cahit Irgat’tı.

Sarımsak hikâyesi geçerli mi her yerde?

Değil, daha çok Doğu Avrupa ve Balkanlar’da geçerli.

Demin Vampir mitosunun ögelerini saydınız, aslî ögesi kan emmek, değil mi?

Kan tabii. Bütün kültürlerde kana bakma var: Kan eşittir güç, kan eşittir hayat.

Fakat vampir denilen şahıs başkasının kanını emerek hayatını sürdürüyor…

Evet. Tabii vampir mitosu ortaya çıktığında kan grupları diye bir ayrım yoktu. (gülüyor)


Bütün kültürlerde bu mitosun olmasını neye bağlıyorsunuz?

Benzer batıl inançlara bağlıyorum. Kültürler arası etkilenmeler
daima oluyor tarih boyunca.

Romanya’ya hiç gittiniz mi?


Gitmedim, ama Romanya’da
önümüzdeki yıl bir Drakulaland kurulacak, o vakit gitmeyi düşünüyorum. Romenler yıllar yılı engellediler, halbuki onlar için ulusal kahramandır. Şimdi farkına vardılar ki, bayağı turist çekebilirler. Bundan beş yıl önceydi galiba, Romanya’da vampir ve Drakula uzmanlarının bir toplantısı oldu. Bayağı turist çekti o toplantı.

David Bowie – Space Oddity (The Singles Collection Vol.1)


David Bowie. Eskilerini severim…

Şarkının adı “Space Oddity”. Sizin bir uzay me­rakınız da var…

Yazdığım kitaplarda ne ararsan bulunur. Uzay kitapları var, gizemcilik kitapları var… Bir tek aşk romanı yazmadım. (gülüyor) Belki yazarım bu yaştan sonra.

Uzay merakı nasıl başlamıştı?


50’lerde başladı. Fakat bir yerden sonra bazı merakları elimine etmek zorunda kaldım. Yeni bir kuşak çıktı, onların arasında da uzay meraklıları var. Uzay Araştırma Merkezi kuruldu mesela. Bir yerden sonra dinozor olarak bazı konuları noktalamakta yarar var.

“Dünyanın Gizli Sahipleri” adlı bir kitabınız var, dünyanın gizli sahipleri kimler?


O dönemde uzaylılardı.

Kurmaca mıydı kitabınız, yoksa araştırma, inceleme miydi?


Daha çok arkeolojik araştırma, inceleme var. Uçan dairelerle, UFO’laria ilgili bölümler, onlarla ilgili olaylar var.

Daniken’in tezleriyle örtüşen şeyler mi?


Yok, Daniken’in tezleri kadar değil, çünkü ben her iki kitapta Daniken’i eleştirdim. Hatta Daniken’in ilk kitabından daha fazla sattı benimkiler. İkisini okuyanlar, beni daha nesnel buldular. Daniken o dönemlerde ve daha sonraki kitaplarda neredeyse bir din haline, uzaylılara tapmaya götürecekti işi. Sonradan örgütler o işi yaptı, halen yapıyorlar.

Sizin temel teziniz neydi?

Giovanni_Scognamillo-resimBen çok basit bir noktadan hareket ediyorum. Sonsuz, hatta genleşen dediğimiz bir evrende, sadece bir gezegende akıllı bir hayatın bulunması hiç de mantıklı gelmiyor. Allah bir terimdir, inanırsın, inanmazsın, Allah yerine başka bir şey dersin, ben bilgisayar derim… Ama bir yerde bir koordinasyon, bir mantık var, şöyle ya da böyle. Diyelim ki Allah dediğimiz bir güç evreni yarattı, sadece bir gezegende akıllı bir hayat var, o zaman diğer bütün evren bizim için ortaya çıkartılmış bir dekordur. İşin içinde bir mantık, doğal bir süreç varsa, bu kadar mantıksız olamaz. Muhakkak bir yerde bize benzeyen ya da benzemeyen, bizim gibi uygarlıklar ya da bizden daha sağlam uygarlıklar kuran, bizden gerçekten daha mantıklı, daha akıllı, daha duyarlı olan yaratıklar olması gerekiyor. Ama her görülen UFO, UFO mudur? Hayır. Yalnız ta ‘60’lardan itibaren yapılan istatistiklerde, daima çok ilginç bir rakam çıktı: Görülen ve incelenen olayların yüzde 7’si açıklanamadı. Yüzde 7 az bir sayı değil. Amerika’dan Rusya’ya, Avrupa’ya kadar bütün büyük ülkelerin ordusunda özel birimler var. Mesele inanmak ya da inanmamak değil. Mesele, bu izah edilmeyen olayları incelemektir. Ama tabii teoriler yapılıyor: Efendim, uzaylılar zaten geldi, uzaylılar aramızda, uzaylılar yönetiyor bu dünyayı… Şayet uzaylılar bu dünyayı yönetiyorlarsa, çok kötü yönetiyorlar. Uzaylılardan kurtulmak gerekiyor. (gülüyor)

David Bowie’ye dönelim, ilk çıktığında nasıl karşılamıştınız?


Saçı başı o dönemde modaydı. Hepimizin neredeyse o tarz uzun saçlarımız vardı. Beni galiba David Bowie’den daha çok etkileyen, Beatles oldu. İlkin Presley olayı, sonra Beatles. Ben fazla gürültülü müzikten yana değilim. Rock, hard rock filan pek anlayamıyorum, yaşıma verin. Benim kuşağım, Bing Crosby’yle, Frank Sinatra’yla, Dean Martin’le yetişti… ‘70’li yıllarda bir caz kulübü vardı, az çok Divan otelinin karşısında bir sokakta.

Emin Fındıkoğlu’nun…

Hah. Oraya en azından haftada bir kez gidiyordum. Belli bir saatten sonra jam-session’a gidiyorlardı. O beni çok etkiliyordu. Hatta ‘60’lı yıllarda Jesus Franco’yla çalıştığımızda, çekim sonrası çıkar dolaşırdık, geceyarısına doğru Hilton Roof’a giderdik. O zamanlar İsmet Sıral çalıyordu. Jesus Franco aynı zamanda çok iyi bir besteci ve çok iyi bir caz piyanistiydi. Sabahın 3’üne doğru, millet kaybolduktan sonra, piyanoya oturuyordu ve jam-session başlıyordu, sabaha kadar. Ondan sonra bir duş alıp sete gidiyorduk.

Siz de jam’e katılıyor muydunuz?

Ben dinliyordum, tempo tutuyordum. (gülüyor)

Soul’la aranız nasıl?


Fena değil. Ama dediğim gibi, son zamanlarda çok az müzik dinliyorum. Mesela eskiden çalıştığımda, yazdığımda, yazarlığı bir meslek olarak saydığım için, sanat olabilir ama benim için bir meslektir, sabahtan kalkarsın, işe gider gibi daktilonun, bilgisayarının başına oturursun ve yazmaya başlarsın. Aşağı yukarı dört-beş yıl öncesine kadar, müziksiz tek satır bile yazmadım. Fakat son dört-beş yıl, bilmiyorum, kafam mı yoruldu, ne oldu. Yaşımdan dolayı herhalde, artık yazarken kesinlikle gürültü istemiyorum. Gene bazen kendimi zorluyorum, bir CD takıyorum bilgisayara, fakat sonradan farkediyorum ki hiç dinlemiyorum onu.

Kendal Nezan (derleyen) – Ehmedo Roni (“Yol” Soundtrack)

“Yol”dan mı?

Evet. Kendal Nezan’ın derlediği anonim türkü, söyleyeni bilinmiyor. Biraz Yılmaz Güney’den konuşalım diye çaldık…


982.pngSon yirmi yıl içinde çeşitli uluslararası festivallerde birçok Türk filmi ödül aldıysa da, halen yurtdışında, Türk sineması eşittir Yılmaz Güney. İlginçtir, çünkü yurtdışında Yılmaz’ın topu topu üç tane filmi gösterime girdi: “Sürü”, “Yol” ve “Duvar”… Fakat şunu da düşünelim: Yılmaz Güney’in gerek “Sürü’de, gerekse de “Yol’da katkısı muhakkak ki tartışılmaz. Ancak ikisini de Yılmaz, bilinen nedenlerden dolayı, yönetemedi. Hatta Şerif Gören’e “Yol” filmiyle bir haksızlık yapıldı. Çünkü işin sonunda bir filmin yaratıcısı senaryo yazarı değildir, yönetmenidir. Malûm, ödül Yılmaz’a verildi, yıllar sonrası o hatalarını düzelttiler. Yılmaz’ın yurtdışında bu kadar popüler olmasının altında tabii ki siyasal nedenler de yatıyor. Ve bugün öyle bir döneme geldi ki bence, Yılmaz’ı yeniden değerlendirmek gerekiyor. Yılmaz, hiç kuşku yok ki, bir dönem Türk sinemasına gerçek bir yenilik getirdi. Sadece siyasal, düşünsel bir yenilik değil, bir biçim yeniliği de getirdi. Tamam, bir yönetmen olarak çok düzenli bir yönetmen değildi. Birçok filmlerinin birçok bölümlerini doğaçlama olarak çekiyordu, çok tehlikeli bir şeydir, ama Yılmaz başarabiliyordu bunu. ‘60’lı yıllarda, daha yönetmen olarak ünlü olmadığı dönemlerde çektiği filmleri bugün yeniden izlediğimizde, gerçekten çok kötü filmler olduğu meydana çıkıyor. Acaba bunun farkında değil miydi? Muhakkak ki farkındaydı. Yılmaz ısrarla büyük şirketlerle çalışmak istemedi. Bu sadece siyasal görüşünden kaynaklanan bir şey değildi. Büyük şirketlerle başından beri çalışmış olsaydı, o özgürlüğe, o çekim özgürlüğüne sahip olamazdı. Yapımcı baskısı altında film yapmak zorunda kalacaktı. O yüzden Yeşilçam’da ne kadar kıytırık yapım şirketi varsa, onlarla ve çok dar bütçelerle o filmleri çekti. O filmlerden bir seyirci potansiyelini kazandı. Yılmaz Güney, o çok kötü, çok basit filmlerle Çirkin Kral oldu. Elinde o potansiyel olduktan sonra, gerçek bir yaratıcı olarak harekete geçti. Bence bu son derece planlı programlı bir hareket. Bugün filmlerin bazıları, örneğin “Umutsuzlar”, eski etkilerinden bazı şeyler kaybetmiş olabilirler, o sinemada doğaldır. Kimi filmler eskir, kimi filmler eskimez. Ama son dönem Yılmaz Güney denildiğinde, Şerif Gören’in de, Zeki Ökten’in de katkısını hiç unutmamak gerekiyor.

Yakın ahbaplığınız oldu mu Yılmaz Güney’le?

Tabii. Bir pazar günü beni deli etti. Eve bir telefon:” Abi burda bir İtalyan var, benim filmleri almak istiyor, gel bir anlaşma yapalım…” Gittim. Genç bir İtalyan çocuğu. Diyor ki, “param yok, ama Güney’in filmlerini İtalya’da dağıtmak istiyorum, ama finansman bulabilmem için Yılmaz Güney’le yapılmış bir anlaşmayı göstermem lâzım”. Anlatıyorum Yılmaz’a, “abi yapalım” diyor. “Yılmaz dikkat et, bu İtalyandır, İtalyanlar üç kâğıtçıdır” diyorum. “Abi garibandır, yapalım anlaşmayı” diyor. Anlaşmayı yaptık, çocuk hoplaya zıplaya gitti. “Hadi seni eve ben bırakayım” dedi. Bindik arabasına. Sigaralarım bitmişti, torpido gözünde vardı sigara. Torpido gözünü açtım: İki tane tabanca… “Yılmaz” dedim, “bu ne”… “Abi sen arka koltuğa baksana…” Arkama bakıyorum, iki tane çifte!.. 1975-76, polis ikide bir durduruyor, aramalar oluyor. Dedim “bizi durdururlarsa ne olacak?” “Abi benim adamlarım var…” “Peki bütün bu silahları niye taşıyorsun?” “Abi benim çok düşmanım var…” Neyse, sağ salim eve dönebildik… Hapishaneye girmeden önce bir projemiz vardı, Jak Şalom’la, Yılmaz Güney kitabı yazacaktık. Sıraselviler’de, Sinematek’in yanında ofisi vardı, orada Yılmaz’la anlaştık. Bana beş bin lira avans verecek, ben kitaba başlayacağım. Giderken, daha varmadan, koşa koşa Jak Şalom geliyor. “Nereye?” “Yılmaz’a.” “Gitme, polis bastı…” Ondan sonra görmedim Yılmaz’ı…

İlk günlerdeki izleniminiz nasıldı?

O dönemde onu daha çok oyuncu olarak tutuyordum, halen de öyle. Bana Türk sinemasında beş tane oyuncu say desen, onların arasında ilk sıralarda Yılmaz var. Bütün filmlerinde değil, hiçbir oyuncu bütün filmlerinde iyi olamaz, o elindeki malzemeye bağlı bir şeydir. Ama diğer Yeşilçam geleneğinde olmayan bir oyun tarzını tutturabiliyordu Yılmaz. Bazen çok doğaldı, bazen abartılıydı, ama kendine özgü bir oyunu vardı, fiziği de uygundu tabii.

Sizin en çok ilginizi çeken tarafı neydi?

Yılmaz çok bonkör bir arkadaştı, gerçekten öyle. Parası olduğunda resmen dağıtıyordu. Hatırlıyorum, mesela bir gece kulübünde, o yıllarda, ‘60’lı yıllarda, garsona bin lira bahşiş vermesi normaldi. O dönemde ben bir reklam şirketi işletiyordum ve aylığım beş bin liraydı…

Serge Reggiani – Cine Cinema (70 Balais)

Yves Montand mı?

Serge Reggiani… Şansonlarla aranız nasıl?

Eskiden vardı, inanır mısınız, radyo zamanında daha çok müzik dinliyordum. Bugün radyoyu unuttum. Televizyon olmadığı yıllarda radyo sürekli olarak açıktı. Reggiani sinema oyuncusuydu, kırkından sonra şarkıcılığa başladı…

Oyunculuğunu hatırlıyor musunuz?


Evet, çok güzel bir Romeo & Juliet uyarlaması vardı, “Verona Aşıkları”, “Romeo & Juliet” filmini çeken bir film ekibinin öyküsü. “Verona Aşıkları”nda harika bir oyuncuydu, Romeo’yu oynuyordu.

Son yıllarda resme de sardırdı Reggiani. Hatta sergi bile açtı.


Ben de çiziyorum. Ressam değilim, resim öğrenimim yok. Ama boş zamanlarımda, zaman zaman, keçeli kalemle bir şeyler yapıyorum.

Söyleşi: Sungu Çapan – Yücel Göktürk

Roll, sayı 57, Eylül 2001