Haluk Ağabeyoğlu: Her an seçim olacak gibi, hiç seçim olmayacak gibi

 

Kalp kalbe karşıdır derler, bu durumda tam da öyle: Kasım sayımızın kapağı “ivme”ydi –varolan bir durum değil, murad edilen bir şeydi. Elbette somut, maddi dayanakları vardı, Meram sayfasında enine boyuna ele alınmıştı. Express’in matbaadan çıktığı gün, Demokrasi için Birlik’te (DİB) yapılan bir öneri ve yapılan ilk değerlendirmeler e-posta adresimize geldi. Özet: İvme. Daha doğrusu, “ivme”lik bir öneri: 2019 yerel seçimleri için “bağımsız ortak aday” çalışması. Partilerin, örgütlerin üzerinde uzlaştığı, ortaklaştığı “bağımsız” adaylarla bir güç birliği modeli değil, partili-partisiz / örgütlü-örgütsüz bireylerden oluşan inisiyatiflerin ortak bir çatı altında bir araya gelerek ve genişleyerek yürütecekleri yerel yönetimler çalışmasının / kampanyasının içinden gelen, süreç içinde belirlenecek adaylarla seçime girmeyi ve muhalefet partilerini bu adayları desteklemeye zorlamayı hedefleyen bir taban hareketi. Bu öneri bir metin olarak kalmadı, DİB meclis toplantısında gündem başlıklarından biri oldu, tartışmaya açıldı ve bu doğrultuda bir çalışma grubu kuruldu. “Bağımsız ortak aday” önerisini “eğer seçimler yapılacaksa” diye başlayarak kaleme alan, “hiç seçim olmayacak olsa da, bu hareket doğmalıdır” diyen DİB üyesi Halûk Ağabeyoğlu’na bağlanıyor, genel bir durum muhasebesinin ardından, söz konusu önerinin köşe taşlarını tartarak sağlama yapıyoruz. Ve şurada buluşuyoruz: Her an seçim olacak gibi, hiç seçim olmayacak gibi. Bağımsız ortak aday için taban hareketi.

 

Klişe deyişle dört şapkan var: 2013 mayısından beri Gezicisin, aynı yılın kasımından beri HDP’lisin, 2016 başından beri DİB’desin, 16 Nisan sürecinden beri de Şişli Hayır Meclisi’ndesin.

Halûk Ağabeyoğlu: Evet, doğru. 2011 genel seçimlerinde İstanbul İkinci Bölge bağımsız aday kampanyasında çalıştım, ardından BDP üyesi oldum. Sonrası söylediğin gibi. Öncesi de var tabii. ÖDP’den ayrılan Sosyalist Emek Hareketi’ndeydim. 2007’de Ufuk Uras’ın bağımsız adaylığı kampanyasında çalıştık… Aslında ilginç, bu ikinci DİB. 2008’de Bilgi Üniversitesi’nde 800 kişi toplandı, Demokrasi İçin Birlik kuruldu, Ahmet Türk başkanlığındaki BDP, EMEP, SDP bir sene boyunca “gelin” dedi, pek gelen olmadı. Bunun bugün yaşadığımıza da etkisi vardır.

Hayır Meclisleri kasım başında bir genel değerlendirme toplantısı yaptı, sen de Şişli Meclisi üyesi olarak katıldın. Neler konuşuldu?

Ne yapalım diye konuşuldu. Hayır Meclisi bitsin mi, bitmesin mi, dönüşsün mü? “İsmi de değişebilir” dendi. Bir muhasebe yapıldı. 16 Nisan referandumu öncesinde gittikçe iyileşen bir çalışma, bir eylemlilik gösterdi bütün meclisler. Bu ortak bir tespitti. Ama sonrasında eylemsizlik sürecine girdik. Ortada “16 Nisan’ı kazanacağız, sandıktan Hayır çıkartacağız” gibi net bir hedef olmayınca meclisler rehavete kapıldı. Bu yüzden de zayıfladık. Referandumdan önce, Hayır Meclisleri olarak ve bütün metropolü kapsayacak şekilde, bütün ulaşım akslarında sabah 7’de bildiri dağıtıyorduk, bu çok önemli bir şeydi. Ama bugün de yapıyor olmalıydık. Mesela, her ayın 16’sında “biz hafızamızı kaybetmedik, Hayır kazandı, meşru değilsiniz” diyebilmeliydik. Kartal’da binerken Hayır Meclisi’nin bildirisini alıyordun, Mecidiyeköy’de inerken yine onunla karşılaşıyordun. Bu bir kuvvet göstergesi. Meclisler olarak metropol genelinde çalışmayı keşfetmiştik, bunun için de bir koordinasyon gerekiyor. Meclisler birbirinden kopuk, küçük adalar halinde dursa, bunu yapabilir misiniz? Bu koordinasyon oldu ve yürüdü. “Halkın iradesini çaldınız” sözünü sürdürebilir, bunda ısrar edebilir ve önümüze yeni hedefler koyabilirdik. Yapamadık.

Kadıköy Hayır Meclisi adını Kadıköy Demokrasi Meclisi olarak değiştirdi ve bunu diğer meclislere önerdi, tartışmaya açtı…

Bu çok doğru ve iyi bir şey. Tabii kendimizi aldatmamak lâzım, bizim meclislerimiz halk meclisleri olmadı, bir anlamda öncü kuvvetler oldular. Şişli Meclisi’nde “Mecidiyeköy’de bildiri dağıtacağız” deyince 105 kişi gelmiyor, beki 15 kişi ve belki hep aynı kişiler; mahalleye saçılma olmuyor. Birey hukuku geçerli olduğu ve bunu komşumuza aksettirebildiğimiz sürece bunlar büyür. Grup refleksleriyle, ben öne çıkayım diye davranmak genişlemeyi engeller.

Adalar Hayır Meclisi’nden Müfit Özdeş, referandum sonrasındaki sayımızda “çorbayı sıcak tutmak lâzım” diyordu, tutulamadı.

Çorba soğudu ama, çöpe dökülmedi. Eğer bir meclis önüne bir hedef koyar ve iradi bir canlanmaya sebep olursa, ânında toplanılır. Müfit Özdeş, Express’teki söyleşide “devrimci, kariyerist olmaz” da diyordu. Yapamadığımız her şeyin altında, ister şahsi, ister grup olarak, kariyerizm var. “Muhasebe toplantısı”nda Özdeş’in o sözünü naklettim. Bazı hataları ifade ettim, grupçuluğun bizi zayıflattığını söyledim. Önemli olan insanların birbirini sevmesi, birbiriyle yoldaşlaşması, gruplaşmaması, şahsi mesele gütmemesi; bunlar beylik laflar gibi geliyor, ama öyle. DİB, Hayır Meclisleri, diğerleri, halk inisiyatifleri olarak kariyerizmin, grupçuluk meselesinin ötesinde davranmalı. Memlekette demokrasi isteyen bir insan egosunu tatmin etmek için gidip bir Hayır Meclisi’ne giremez, orada ortalığı kişisel münakaşalara boğamaz. Çünkü ortada bir tehlike var, toplum bir uçurumun kenarına doğru gidiyor, bu durumda birbirinizi seversiniz. Bunlar kitabi laflar gibi geliyor, ama sevgisiz devrim olmaz, hiçbir şey olmaz.

Sekiz yıl arayla iki ayrı DİB’in kuruluşunda yer almış kıdemli bir “demokrasi için birlik” neferi olarak “ikinci DİB”e nasıl bakıyorsun?

Evet, kıdemli bir DİB neferiyim. (gülüyor) İkinci DİB’in ortaya çıkışında Rıza Türmen’in bir makalesi etkili oldu. Özünde şunu diyordu: “Bu ülkeye bir vatandaş inisiyatifi lâzımdır, demokrasi talebinde birleşilmelidir.” Bu çağrı bir kıpırdanma yarattı, o fikri benimseyenler bir araya geldi ve şöyle dendi: “Demokratik kitle örgütleri, sendikalar, siyasi partiler, bütün yapılar ve kurumlar olsun, ama büyüklükleri, ağırlıkları oranında bir temsiliyet değil, herkes –kendi kimliğini saklamadan– birey olarak varolsun.” Birey hukukunun geçerli olduğu, yani örgütlerden katılan insanların orada ortaya çıkan kararları ve işleri örgütlerine taşıyabilecekleri, kendi düşüncelerini de ifade edebilecekleri, ama bu düşüncenin o örgütün ağırlığı kadar belirleyici olmayacağı bir yapı DİB.

Bir saat ayarı ve durum tespiti yapalım: Yaşı yetenler hatırlar, hatta gözlerinin önüne gelir, yirmi yıl kadar önce televizyonlara da haber olan tek kişilik bir eylem yapmıştın. Tam Susurluk’ta derin devletin kirli çamaşırlarının ortalığa döküldüğü günlerde, İstinye Hastanesi’nin açılışını yapan başbakan Tansu Çiller’e “çeteni böyle kapatamazsın” diye slogan atmıştın. Açılış için orada olan bütün medya da o ânı görüntülemişti. Sonrası karakol, ev araması, soruşturma filan, ama bir araştırma şirketinin kurucu ortağıyla, işinde gücünde, ev-bark, çoluk çocuk sahibi bir insanla karşılaştılar ve senden bir “terörist” çıkaramadılar. Bugün aynı sloganı cumhurbaşkanına atabilir misin, öyle bir eylemin bedeli ne olur?

Bu faşizm, yüksek sesle “sen ne yapıyorsun cumhurbaşkanı” diyecek insana neyi yapmaz? Newroz’da Kemal Kurkut polis tarafından öldürüldü ve o polis hemen tahliye edildi, şimdi dışarıda. Artık slogan atan insanı bir polis şan olsun diye ânında vurabilir. İnsan korkar, bu çok açık ve insani bir şey. İçinde bir öfke varsa ve bu bir duyguya dönüşüyorsa, o duyguyu besliyorsa insan, tahlil ediyorsa, anlıyorsa meseleyi, karşısına çıkan cumhurbaşkanını sorumlu olarak görüyorsa, bunu yapar. Korkuyor da olsa böyle bir fırsatı kaçırmaz. Ama, faşizm koşulunda, tabii ki öyle bir eylem normal bir demokraside görebileceğimiz bir tahammülle karşılaşmaz, şiddetle karşılaşır. Gelinen noktada şiddet ve hukuk tanımazlık boyutu çok yüksek, insana bir hiç olarak davranılması söz konusu. Kitle katliamı yapılıyor, insanlar uçaklarla bombalanıp öldürülüyor, bodrumlarda yakılıyor. Elazığ Cezaevi’nde fiili işkence başlamış durumda. Bu ülkenin tarihinde her zaman böyle şeyler oldu, ama şu andaki şiddet boyutu 12 Eylül’ün dışında, ötesinde, daha ileri bir niteliğe sahip. Ve tabii bir de cezasızlık var.

“Reis” fenomenine, literatürdeki Bonapartizm tanımını yankılayan bir şekilde, devletin bir kişinin şahsında vücut bulmasına ne diyorsun? HDP’lisi, CHP’lisi, birçok milletvekili içinde bulunduğumuz rejimi faşist diktatörlük olarak adlandırıyor, sen nasıl tanımlıyorsun?

Tabii ki bir doğru tanım yapmak lâzım, ama “sen öyle mi diyorsun, o böyle mi diyor” diye kendi aramızda uzun boylu tartışmasak daha iyi –vakit kaybetmemek için. Bu faşist diktatörlüğe karşı yapılacak çok iş var. Tabii, bu rejime “faşist değil, otoriter” diyen birinin bununla başka yollarla uğraşmayı öngörmesi gibi bir durum var. Ben bu rejime faşist diyorum, ama “solculuk olsun, şu heriflere bir laf çakmış olayım” diye demiyorum. Birisi çıkıp da “faşizm sermayeden, finans oligarşisinden onay alan bir şeydir, kitapta da, tarihte de böyledir” derse, faşizmin bu kısmının eksik olduğunu görürüm ve kabul ederim. Sermayeden tam bir onay alıp almadığı bir soru işareti. Bu bizi “sermayeden onay alıp almadığı belli değil, buna faşizm demeyelim” demeye götürmemeli. Varsın almasın, bugün almadığını üç gün sonra alacak. AKP başkanı bir konuşmasında, sermayedarlara “OHAL’de ne güzel grevleri engelliyoruz, daha ne istiyorsunuz” diyordu, onlar da öyle bakıyordu. Türkiye’de bir Reichstag bile var. Meclis’in içinden bomba atıldığı çok açık. Merkel’e filan “bakın, uçaklar burayı nasıl bombaladı” diye gösteriyorlar. Faşizm Reichstag yapar, onu yapar, bunu yapar. Orada Führer vardı, burada Reis var. Aradaki fark, reis lafının çete lideri anlamında bir lumpenlik taşıması. Ülkücü mafyada, faşist çetelerde “baba” yoktur, reis vardır. O da devletin reisi.

Umberto Eco’nun hatırlatmasını hatırlamakta fayda var: Faşizmin illâ askeri üniformayla geleceğini düşünemeyiz.

“Gereğini yapın, yoksa İçişleri Bakanlığı devreye girecek” demek faşizmdir, başka ne olacak? Kime diyor, çeşitli CHP belediyelerine. Celal Doğan Meclis’te “bize vekil olarak davranmıyorsunuz” dedi. Vekile vekil olarak davranılmayan bir ortam faşizmdir zaten.

AKP iktidarının ilk yıllarında, Paşabahçe ve SEKA grevleri sırasında fabrikada işçilerle beraber yatıp kalktın. Paşabahçe de, SEKA da kamu kurumları olarak artık sizlere ömür, herhangi bir işyerinde grev de pek mümkün değil. Öte yandan, TTK’nın özelleştirilmesi torba yasaya alınıp Meclis genel kuruluna getirilince, Karabük’te maden işçileri direnişe geçti, kendilerini maden ocağına kilitledi. Ve 21 saat sonra özelleştirme yasadan çıkarıldı. Bu da bize bir şey söylüyor…

O büyük grevler zamanında, Sosyalist Emek Hareketi’nin emek komisyonundaydım. Gezi’ye kadar da uğraşı alanım emek alanıydı, hatta Gezi sıralarında Hey Tekstil direnişi vardı. İşçi direnişleri her zaman hükümet ve sarı sendika ittifakıyla yeniliyor. SEKA da, Paşabahçe de böyle yenildi, Paşabahçe’de işçi aldatıldığını anladığı anda Krital-İş şubesi yerle bir edildi. SEKA’da, Kocaeli şubesi olarak dik duran Selüloz-İş pes ettirildi ve Türk-İş tarafından satıldı. Ama bunun böyle olmadığı da oluyor. Mesela Kırklareli Paşabahçe cam fabrikasına yürüyüşe geçen işçiler gazlandılar, coplandılar, ama ekim ayında hak kazandılar. Faşizme karşı meşruiyet her zaman kazanabilir. Hangi diktatörlüğü kurarsanız kurun, insanların haklarının peşinden koşması bitmez. Şu anda insanların işleri güçleri için, hakları için mücadele edeceği bir hayat yaşanıyor, daha doğrusu bir hayatsızlık yaşanıyor. İşçiler, emekçiler, beyaz ya da mavi yakalılar, hiç kimse gelecek güvencesine sahip görmüyor kendini. Hayat bu şekilde yürürken insanlar tabii ki direnir. Karabük’teki kömür işçisi özelleştirme olunca ne olacağını bilmiyor mu, hemen biliyor. Bazı mevzi kazanımlara izin veriliyor, ama mesela Nuriye Gülmen tahliye edilmedi [not: Gülmen, 1 Aralık’ta tahliye edildi], buna izin vermiyor, “öldüreceğim seni” diyor. Hep bir toplum ve algı mühendisliği, “ben burada yenilirsem ne olur” var. “90 işçiye yenilirsem karizmam çok çizilmez”, ama topluma bu derece mâlolmuş, troll’leriyle mrolleriyle kötülemeye çalıştığı, işinin peşine düşmüş iki emekçi insanı işine iade etmeyi kabul etmiyor, neredeyse ölümleri pahasına. Çok büyük bir karizma derdi olan, başka çok büyük dertleri de olan bir iktidar var.

Bu dertlerden biri ve galiba en kritiği, “turpun büyüğü”, 4 Aralık’ta önlerine geliyor.

Evet, bu önemli, ama biz, demokrasi mücadelesi verenler “17-25 Aralık tapeleri mahkemede dinlenecek de acayip şeyler olacak, ABD de bir yerde bunun ipini çeker” gibi düşüncelere asla girmeden işimize bakmalıyız. Zarrab davası önemli elbette, IŞİD petrolünün satılmasından ambargonun delinmesine, zaten her şey ortada. Valizlerle İran’a taşınan paralar olduğu gibi, bakanların, reisin, şunun bunun edindikleri servetleri off shore hesaplara taşıdığını da biliyor bu toplum. Ona oy veren de bunu biliyor. “Bu bir komplodur, reisi yedirtmem” gibi bir tavır da var, o da ayrı mesele, onu da konuşalım.

Emek mücadelesinin birçok alanda bir hayli gerilediği ortada, yine de bu çok namüsait şartlarda bile, mevzi de olsa, kazanımlar oluyor. Dolayısıyla, Kırklareli Paşabahçe veya Karabük gibi örneklerin içinden düşünmek,   genel hak mücadelelerinin yanına emek mücadelesini koymak gerekmiyor mu?

Önemini bilmekle beraber, büyük ölçüde ıskaladığımız bir şey bu. Hakkıyla müdahil olmadığımız bir alan. O kömür havzasında, orada, burada her şey olabilir. Kürt sorunu, topluma gazlanan şovenizm, şu, bu, hepsi önemli vakalar, işçinin içinde bunlar var mı, var. Topluma zerkediliyor çünkü, ama buna rağmen hak mücadelesi hak mücadelesidir. Düşünün, SEKA Saadet Partililerden MHP’lilere, herkesle beraber yürütülmüştü. Bunun hakkını veren bir tabiatta değil bugün muhalefet.

Barışarock’ın da harcını karanlardandın. Bugün o isimde ve/veya o fikirde bir festival ne kadar mümkün? Çok zor, hatta imkânsız gibi. Ama hayalini kurabiliriz. O hayal bizi başka, yeni fikirlere götürebilir.

Edebiyat olsun diye söylemiyorum, Che’nin lafı mıydı, “insan hayallerinin ölçüsünde özgürdür”. Hayal kurmak iyi bir şeydir. Devrimciler, demokratlar bir hayal kurarlar, sonra da bunu gerçekleştirmeye çalışırlar. Halüsinasyon değildir ki hayal. Önümüzde 17 ay var, bu yerel seçim sürecinde önemli işler, durumu değiştirecek, geleceği şekillendirecek çalışmalar yapmanın hayalini kurabiliriz, kurmalıyız. Ve o hayali gerçekleştirmek için harekete geçebiliriz. Bir ivme yaratılabilir. Nasıl’ı ayrı tartışma, ama aksi iddia edilebilir mi? Mesele yöntemini, araçlarını üretmek.

Geçenlerde “biz savaşa, Irak’a girmelerine karşıydık, ama girdiler, sonuç ortada” minvalinde bir açıklaması oldu Erdoğan’ın. Halbuki Irak’ın işgaline katılmaya evet oyu versinler diye partisinin milletvekillerini tehdit ediyordu. Neticede tezkere geçmedi, ama bunda Meclis önünde toplanan kalabalıkların, sokaktaki sesin azımsanmayacak etkisi vardı.

Onların hissettiği basınç Sıhhiye’yle Kızılay arasındaki 50 ila 70 bin kişiydi. Trump dönemiyle birlikte türemiş bir kavram var ya, hakikat sonrası, post-truth, Erdoğan’ın dediği de bu anlamda “alternatif gerçek”. 2002-2003’te “Irak’a girelim” diye yırtınan savaşkan bir tavrı vardı, bu çok açık.

Şimdi de ciddi bir dış savaş gündemi var. Geçenlerde, bir tesadüf eseri, “Neredeyiz” kapaklı (2009) Express çıktı önümüze. Ve o soru tekrar yankılandı: Şimdi neredeyiz?

Neredeyiz ve ne olabilirse bir şeyler değişir? Geçenlerde birisi söyledi: “O kadar da enseyi karartmayalım, mesela Polonya’da da, Macaristan’da da, başka yerlerde de benzer ‘reis’ler var, ama oralarda yaprak kımıldamıyor. Burada ise uğraşan insanlar var.” Saray ülkeyi istediği gibi yönetiyor, OHAL’le, KHK’lerle, ama biriken bir basınç var insanlarda. Geleceksizlik meselesi var. Gezi’de de geleceği görmeme, işçisinden öğrencisine, insanları önemli ölçüde harekete geçiren bir şeydi. Bu duygu şu anda AKP’ye, başka partilere oy vermiş insanlar arasında da var. Neredeyiz, böyle bir noktadayız. Demek ki, gelecek vaadinde bulunmak, bunu birlikte yapmak, buna çalışmak lâzım. Faşizmi yenecek tek güç halktır. Yakın tarihe bakalım, ortada çalınmış bir irade var. Referandumda bu iradenin çalındığı bilgisi, AKP’ye oy vermişlerin de yüzde 80’inde var. Bunun, kamuoyu yoklamasıyla değil, çok iyi yapılmış saha araştırmalarında ortaya çıkmış sonuçları var. Bunu hakkıyla yapanlar var, mesela KONDA. Araştırmacı ahlâkını öne alarak kendi aboneleri için buldukları sonuçları ortalığa saçmıyorlar, çünkü bunlar yaptırana aittir, ama oradaki bazı çıkarımları söylemeleri araştırma etiğine aykırı değil. Daha yeni, 16 Kasım’da, Bekir Ağırdır’ın “2019’a Doğru Seçimler, Dengeler ve Muhalefet” başlıklı konuşmasını dinledim. Geniş kesimlerin bu düzeni kabul etmediğinin bulguları var ve bu insanlar Hayır’cılardan ibaret değil. Yüzde 80 oranında, adaletin olmadığı düşünülüyor. AKP’ye oy verenler blok olarak “ülke iyi yönetiliyor, çok iyi bir geleceğim var” katiyen demiyor. Araştırma sektöründe uzun zaman bulundum. Araştırmacı olarak mesleki saikle, güvenebileceğim bir yapı olan KONDA’nın bulgularını veri alırım. Toplumun bu gidişattan, dış politikadan, adaletten, ekonomiden hiç memnun olmadığını ifade eden çok önemli bulgular var. Neredeyiz? Buradayız ve burada yapılacak tek şey de, bu muhalif potansiyel için çalışmak, onun bir araya gelebileceği araçları, yolları üretmek.

2009’daki kapağımızda, “Neredeyiz”in öbür anlamını kastediyorduk, Hrant Dink’in cenazesindeki kalabalığa atıfla. O soruya cevabın dört yıl sonra Gezi’yle geleceğini öngörmemiştik elbette. 2013’te de, HDP’nin 2015’te altı milyon oy alarak TBMM’deki üçüncü parti olacağını öngörememiştik. 7 Haziran – 1 Kasım arasındaki katliamlar serisini, “kontrollü kaos”u keza. Şimdi de iki yıl sonrasını kestiremiyoruz. “Neredeyiz”den şimdi ve burada “ne yapmalı”ya gelirsek… DİB’in kuruluşunun birinci yıldönümünde düzenlenen forumun ardından ortaya bir bildiri çıktı. Bu bildiri, DİB’in –ve benzeri örgütlenmelerin– bildirilerindeki alışageldiğimiz türden bir talepler sıralaması değil, “şunlar, şunlar için mücadele edeceğiz” vurgulu bir metindi. O bildiriyi ve DİB forumunu nasıl yorumluyorsun?

İktidardan bir şey talep etmek, “OHAL kaldırılsın!” demek –tabii ki bu bizim isteğimizdir ama– Hitler’e gidip “yahu şu gaz odalarını kurma, Yahudileri yakma” demek gibi bir şey. Bu iktidardan bir şey talep edilmez. Buna karşı duracak, OHAL’i ortadan kaldıracak potansiyel enerjiyi kinetik hale getirmek için çalışmak, “biz bunu yapacağız” demek gerekiyor. DİB, kuruluşu itibariyle, bireylerin yanında yüz küsur yapının –odanın, partinin, örgütün, derneğin– “biz burada varız” dediği bir yerdir. Bizde eksik olan şey, bunların hâlâ kendi hayatlarını yaşıyor olmaları. Banal bir laf gibi geliyor ama, birlik olmuyorlar, durumun hakkını veren bir birliğe gitmiyorlar. Ama gidilebilir. Ortaya konan bir asgari müştereğin peşine hakkıyla düşülebilir. Bugün asgari müşterek ne olabilir? Faşizmin geriletilmesi. Bunun için de ne yaparsın? Olduğun yerde hakkıyla olursun. Bir temsiliyetle olmazsın. Tabii şunu da söylemek lâzım, anamuhalefet partisi DİB’in içinde tüzel yapı olarak bulunmuyor, partiyi temsil etmeyen, göreli olarak partinin solunda duran kimi isimler DİB’e gelir, o kadar. Parti gelmez, niye? Çünkü HDP var orada. Şimdi, bu koca bahse girmiş olduk. (gülüyor) Topluma şovenizm verilmiş verilmiş ve muhalefeti hep bölen bir hale gelmiş. Devlet tarafından enjekte edilmiş bir şovenizmin sonucunda uzak duruluyor HDP’ye. Herhangi bir seçimde bu partiler birbirine bakışır diye bir ümit görebiliyor muyuz? Göremiyoruz maalesef. Artık çok ayyuka çıkmış bir biçimde, “aman tabanım ne der” diye davranıyor CHP. Her yönden sıkışmış olan bu iktidarın kendisini var ettiği savaş ve şovenizm ortamını kıracak adımları atabilir, üstelik öyle büyük-büyük olması gerekmiyor, küçük-küçük adımların bu şovenizmi kırıcı etkisi olur. Ama bunu yapmıyor.

Niye yapmıyor?

Geçenlerde CHP Genel Başkan Yardımcısı Erdal Aksünger’in bir demecini gördüm, diyor ki: “PYD terörist olmadığı bütün dünya tarafından ilan edilmiş, Rusya’da bürosu, AB’de temsil heyeti olan bir yapı, Erdoğan buna terörist diyorsa neden buna sesimizi çıkarmıyoruz?” Ses çıkarmayarak bunu onaylamış oluyorsun, şovenizme bir tuğla da sen koyuyorsun. Ama Aksünger o anlamda hiçbir zaman CHP’nin sesi değil. Bu bir devlet partisi, devletin sesi diyoruz ama, şöyle bir şey de var: 7 Haziran günü CHP, HDP’yi kendisinin potansiyel mezar kazıcısı olarak gördü. Hâlâ da öyle görüyor. Devletin kurucu partisidir, “devletin bekası” diyor, tamam, böyle bir şey var, ama onun yanında partinin bekası da söz konusu. 7 Haziran’ın hemen ertesinde, HDP için “bir sonraki seçimde bu parti yüzde 20’nin üzerine çıkar” diye çok yazılıp çizildi. CHP de bunu gördü. Külliyen bütün yapısında, seçmeninde demiyorum, ama kurmay heyetinde bu var. Takvime göre, Türkiye’deki en erken seçim Mart 2019’daki yerel seçim. Ve toplamda yaklaşık yüzde 40 oyu olan iki muhalefet partisinin bir araya gelmesine imkân yok, çünkü CHP bakmıyor bu tarafa. Çünkü kendi ölümünü gördü 7 Haziran’da. Sadece CHP değil, MHP bile öyle. “HDP’ye oy verdik” diyen bir sürü MHP’li var. 7 Haziran’da HDP’nin bilgi-işlem komisyonundaydım, çok sayıda telefon geliyordu. Artık gece bilgisayarları toplayıp gideceğimiz zaman bir telefon çaldı, açtım, bir kadın “Osmaniye’den arıyorum” dedi, “Osmaniye teşkilatının telefonunu bulamadım, internetten bu numarayı buldum. Biz ezelden beri ailece MHP’ye oy veririz, böyle bir şeyi hiç hayal edemezdim, bütün aile size oy verdik”. Ardından “yalnız şunu da bilin” diye ekledi, “biz emanet oy vermedik. Sizin duruşunuzu beğendik.” Sonra da “Allah sizi de, bizi de utandırmasın” diye kapattı. Bunu devlet de, MHP de okudu. Bahçeli’nin “biz Meclis’te HDP tarafına bakmıyoruz” deyişinin altında bu da var.

Çözüm sürecinde MHP tabanından ciddi bir itiraz da yükselmedi, en azından bir “görelim bakalım” tavrı, hatta kısmi bir destek vardı.

Erdoğan’ın Habur’dan sonra “daha da iyi şeyler olacak” dediği demecini biliyoruz. Üç gün sonra Deniz Baykal, yani devlet CHP’si “ne oluyor, bu kıyafetlerle nereye giriyorlar” deyince durum değişti, öbürleri de döndü. Ama, çözüm sürecine samimiyetle bakıyorlardı da sonra döndüler değil, bunu baştan itibaren bir oyalama olarak görüyorlardı.

O günler ilk resmi “Kürt açılımı” dönemiydi, AKP kısmen o “açılım” sayesinde, daha çok da neoliberal hegemonyanın etkisiyle, solun bir kısmının ve etkisi niceliğini katbekat aşan liberal cenahın desteğini aldı. Şimdi ise “yerli ve milli”ci açılımda ve ulusalcı/milliyetçi cenahın desteğini alıyor. 10 Kasım’daki “Atatürk açılımı”yla da el artırdı. Bu son hamleyi nasıl yorumluyorsun?

Ona gelmeden önce şunu belirtmek isterim: Biz, devrimciler olarak, AKP’nin en başından itibaren tamamen bir samimiyetsizlik üzerine kurulduğunu söyledik. “AKP’nin 2002 programında iyi bakılacak bir şeyler vardı” denmesini onaylamam. AKP aslında nedir, biz devrimciler olarak bunu okuduk.

O günlerde “niyet okumayalım” deniyordu. Ve nedense şöyle bakılamıyordu: Bir siyasal kadro ortaya çıkıyor, “Türkiye’yi demokratikleştireceğiz” diyor. Kim bu kadro? Birçoğu Sivas katliamının avukatı, hiçbiri “bu katliamı kınıyorum” dememiş. En “demokrat” simaları merkez sağın antidemokratik sicilinin taşıyıcıları. Hareketin lideri, belediye başkanıyken “ben sadece bu şehrin belediye başkanı değilim, aynı zamanda imamıyım” diyor. Hal böyleyken o desteğin verilmiş olması, sol muhalefet içinde hâlâ kapanmayan bir yara. Ama kaşınmaması, bir araya gelmeyi engellememesi de gerekmiyor mu?

İlk referandum zamanında, 2010’da, “Necdet Adalı’nın idamı da yanlıştır, onun için de gözyaşı döküyorum” dedi. Bunun çok açık bir riya olduğu ortada değil miydi? Hiçbir şeye ağlamaz, bu çok açık. Ama bunlara kanmış olan Mehmet Altan’ın filan bunca zamandır içeride olmasına üzülüyor insan. Yanıldılar, o desteği verdiler, ama hiç diyebilir miyiz ki “iyi olmuş, yatsınlar”? Asla. Demirtaş’ı da yatırıp orada çürütmek istiyorlar, bundan tabii ki acı ve öfke duyuyoruz, ama o baştan beri bu yolun yolcusu; onlara inanmadı, kanmadı. Kanmadan yatmak başka bir şey. Ahmet-Mehmet Altan’ların durumunda, vermiş oldukları destek itibarıyla, insan biraz daha zor yatar. Bunlar hep “olmasaydı” dediğimiz şeyler. “Keşke ‘Yetmez Ama Evet’ olmasaydı” diyebiliriz, ama bu katiyen Yetmez ama Evetçileri karşımıza almak demek değil. Şimdi birlik olmamız lâzım.

“Atatürk açılımı”na dönersek, esasen yeni ittifakın bileşenlerine –TSK’ya, MHP’nin de artık içinde genişce yer bulduğu bürokrasiye, devletin diğer aygıtlarına– dönük bir hamle gibi. Aynı zamanda, “Batı”ya, NATO’ya göz kırpma ve tabii MHP-İYİ Parti-CHP arasında salınan AKP’ye bilenmiş kesimleri de yatıştırma maksatlı gibi görünüyor. Sen nasıl yorumluyorsun?

Bekir Ağırdır’dan naklen söyleyeyim: Erdoğan hiç bunlara değil, kendi içine oynuyor. Seçmen nüfusunun yüzde 42’sine hitap ediyor esas olarak. Araştırmacılara göre, içinde bulunduğumuz şu geleceksizlik durumundan herkes gibi, o yüzde de etkileniyor ve bu anlamda AKP çözülüyor, küçülüyor. “Başka bir seçenek yok” diye AKP’ye oy vermiş insanlar, belli bir Atatürk düşmanlığı olmadan oy verenler… Yani, yüzde 50’lik bir blok yok orada, İçinde bulunulan sosyal, ekonomik krizden ötürü AKP blokunun çözülebileceği görülüyor. Atatürk’e belli bir antipati beslemeyen insanlara “ben Atatürkçüyüm de” diyor, çözülmeyi önlemek için. Bu, Bekir Ağırdır’ın veriler üzerinden vardığı bir sonuç. En baştaki samimiyetsizlik ne idiyse “Atatürk açılımı” da öyle bir samimiyetsizlik.

Ama, “Atatürk eşittir anti-emperyalizm” ve “milli mücadele” kisvesi altında, içerde ve dışarda muhtemel savaşlara hazırlık yapan bir de yönü var o “açılım”ın. Ve nitekim, Odatv’sinden Sözcü’süne, karşılık da buluyor. Mesela Zarrab davasının aslında Türkiye’ye karşı bir komplo olduğu, dolayısıyla bir “milli mesele” olduğu çokça söyleniyor.

Bu algı ve toplum mühendisliğindeki maharetlerini ben de kabul ederim. Ama tabii hangi anti-emperyalizm? Kanlı Pazar’ı yapanlar, ABD filosunu denize döken insanları biçenler bu insanlardı. Anti-emperyalistler o filoyu denize dökenlerdir. “Ne yaparsam ayakta dururum?” arayışı, mesele o. “Atatürk açılımı” bir sos, üzerinde uzun boylu duracak bir durum yok bence. Kendi meclislerimize bakalım. “Ben Atatürkçüyüm” diyen arkadaşlar “ben HDP’liyim” deyince “vay sen nasıl olur da…” diyorlar. Yahu biz bu farklılıkların hepsini kabul ederek yol yürüyebileceğimiz mutabakatına vardık! Şimdi bize gereken taban örgütlenmeleri, halk örgütlenmeleri –partilerüstü veya partileri dışlayan değil– partilerarası bir hareket. Bize ivme kazandıracak şekilde yerel seçimler için iş yapacaksak, bunu isteyeceksek, beraber yürüyecek olan insanların mutabakatı birbirlerine tahammül etmek olmamalı, karşılıklı kabul görmek olmalı. Atatürkçünün Atatürkçülüğünü kabul etmek, “vay sen niye Atatürk resmi taşıyorsun” dememek ya da buradaki gerilimleri çok büyütmemek, bir hedefe doğru birlikte yürümek gerekiyor.

Sevilen bir imgeyle boğuşmanın mânâsı yok. Semboller üzerinden değil, somut sorunlar, temel ilkeler, asgari müşterekler üzerinden ilerlemeli, öyle değil mi?

Tabii ki. Bir halk inisiyatifinin veya önüne bir iş tarif edecek olan inisiyatifin muhalif partileri yok saymadan, iktidar partisinin içindeki kitleyi, AKP seçmenini yok saymadan yürümesi gerekli. “Burada AKP’li de var, HDP’li de, CHP’li de var, sembollerimizi illâ birbirimizin gözüne sokmayalım” noktasına gelebilir insanlar. Bu iradi bir şey, devrimci bir harekette de irade önemli bir şey.

İrade demişken, 7 Aralık’ta Selahattin Demirtaş’ın duruşması var. İktidarın Demirtaş takıntısına ne diyorsun?

Çok ciddi bir Demirtaş korkusu ve nefreti var iktidarda. Hissiyatım o ki, Erdoğan Demirtaş’ı ilelebet hapiste tutmak, diğer HDP’lilerle beraber onu da siyaset sahnesinden silmek istiyor. Şunu bana seçim zamanı zarfları beraber taşıdığımız MHP’li kamyon şoförü söylemiştir: “Abi bak, ikimiz oturuyoruz ya, sen de MHP’li olsan burada Ahmet Kaya dinlemeyiz, ama sen yokken gizli gizli dinleriz.” O MHP’liler Ahmet Kaya’yı gizlice dinleyip sevdikleri gibi, Demirtaş’ı da gizlice dinleyip empati kurdular ve sevdiler. Bu, o insana ait bir özellik. Biz ne yapacağız, o insanı fetişleştirecek miyiz? Hayır, onlarca başka Demirtaş da çıkabilir. Ama muhafazakâr-sağ siyaset lider kültü üzerinden yürüdüğü için, Erdoğan Demirtaş’ı muadili ve iktidarına en ciddi tehdit olarak görüyor, bu yüzden onu etkisiz kılmak; siyasi hayatını bitirmek istiyor. Bütün mesele bu. 7 Aralık’ta Demirtaş’ın SEGBİS ile ifadesinin alınacağı söyleniyor, Demirtaş da “ben SEGBİS ile ifade vermem” diyor. Niye mahkemeye getirmiyorlar? Korktukları için. “Damat Berat, senin paralar niye Malta’da”, “Binali, senin mahdumların kaç tane gemisi var” diye soracak çünkü. Biz bunları biliyoruz, söylüyoruz, ama Demirtaş çıkıp mahkemede onu da, bunu da söyler, “kim kimi yargılıyor” der, bu da toplumda senden benden öte bir ses olur.

2019 yerel seçimleri için önerine gelelim… DİB’in kuruluş yıldönümündeki forumdan sonra, elektronik ortamda yaptığın “bağımsız ortak aday” önerisi, sonraki DİB toplantısının gündem başlıklarından biri oldu, tartışıldı ve önerin doğrultusunda bir çalışma grubu kuruldu…

Bu çalışma grubu –Yerel/Genel Seçim Süreci Çalışma Grubu– hiçbir şeyle sınırlı değil, hiçbir şeyin başlatıcısı veya çekirdek ekibi falan katiyen değil. Dört kişiyiz, ilk toplantımızda dört kişi akıl gezdirdik. Bu işin iki yönü var. Bir, bu fikrin topluma taşınması, tutundurulması, bir kuvvet olması, halka anlatılması, fikir alınması, çalışma grubunun genişletilmesi. İki, programın ortaya konması. Bunun büyüyüp gideceği yer, taban demokrasisiyle belirlenecek adaylıklar olur. Bu iş aday belirlemekle falan başlamaz.

Önerinin ilk cümlesi şu: “Eğer yapılacaksa, yerel seçimlere 17 ay var.” Dolayısıyla, yapılmama ihtimali de var.

Evet, çok doğru. Bu konu konuşulurken “seçim olacak mı, olmayacak mı”, “daha bunun kanuni çerçevesi çizilmedi”, “dar bölge mi olacak, dar bölgede baraj olacak mı, önce bunları görelim” gibi görüşler oldu. “Adam zaten ‘seçim olmayacak’ dedi” de denebilir. Evet, “belediye başkanlarının seçimle değil, atamayla gelmesini gündemimize alalım” dedi mi, dedi. Peki, böyle bir şey olabilir mi, “yerel seçimler yapılmasın” diyebilir mi? Yapar mı, yapar. Ama bu neye yol açar, bilmiyorum. “Seçim olur mu, olmaz mı” diye speküle etmenin bir kıymeti yok, onun yerine işimizi yapalım.

Önerinin lehindeki görüşler nelerdi?

Bir arkadaşımız “bu inisiyatif dün kurulmalıydı” dedi. (gülüyor)

Elektronik ortamdaki yazılı değerlendirmelerde söz alan DİB üyesi Bedahet Tosun’un şu cümlesinin altını çizelim: “Hiç seçim olmayacakmış gibi taban hareketi örgütlenmeli, yarın seçim olacakmış gibi hazırlık yapılmalı.”

Bu da çok doğru. Seçim olsa da, olmasa da bir halk hareketi için uğraşalım. Diyelim yola koyulduk, karşımıza şu ya da bu biçimde Erdoğan engeli çıktı ya da öyle bir hale getirdi ki, seçime girsen bile bir şey elde edemeyeceksin, bağımsız adaylığı ilga etti mesela. Ama o halk hareketini öyle bir hale getirmiş olabilirsin ki, ne yapsa nafile olur. Şunu bilelim yeter: Takvime göre Mart 2019’da yerel seçim var, bu kadar. Biz buna çalışırız. Bu seçim her nevi katakulliye getirilebilir mi, getirilebilir. Hiç seçim olmayacakmış diye düşünsek de bu hareket doğmalıdır. Katakulli olursa, o zaman başka şeyler ortaya çıkabilir.

17 ay hem çok kısa hem çok uzun bir süre. Şöyle diyorsun: “Hiçbir yerel seçim üzerine bu kadar erken kafa patlatılmaya başlandığını hatırlamıyorum. Kokuyu en iyi alan Erdoğan. Başkanlık seçiminden önce yerel seçim başarısının hayati önemini biliyor, belediyelerini tanzim ediyor. Biz ne yapıyoruz?” Ardından, Erdal İnönü anısına yapılan “Siyasette Uzlaşma Kültürü” toplantısında, HDP milletvekili Celal Doğan’ın konuşmasındaki şu sözleri alıntılıyorsun: “Yerel seçim çok önemlidir, buraya arkadaşlarımla konuştum geldim, birlikte davranmak gerekir, buna açığız, sorumluluk sizdedir, vebal altında kalırsınız.” Bunu CHP yönetimine hitaben söylüyor, değil mi?

Tabii, çünkü orada Kılıçdaroğlu var, Bülent Tezcan var. Konu “Siyasette Uzlaşma Kültürü” olunca ve CHP genel başkanının, yardımcısının geleceğini duyunca gittim, bildiğimiz noktadan ileri bir şey söyleyecekler mi diye. Fakat orada da görülüyor ki, hiçbir ümit yok. İktidardan daha kralcı bir HDP fobisi, iktidarın bütün dış politikasını bina ettiği savaş politikalarını onaylayan bir hal, bir korku, bir sağa çalışma sürüyor. O toplantıda Saadet Partisi temsilcisinden ANAP’ta çalışmış bürokrata, konuşan herkes Kürt sorununu, toplumun buna çözüm aramasını, burada bir uzlaşma zeminini hep başat kullandı, bunun üzerinde durdu. İki kişi durmadı, Kılıçdaroğlu ve Tezcan. Kürdün K’sını, HDP’nin H’sini ağızlarına almadılar. Evet, önümüzdeki Mart 2019 seçimi önemlidir: Referandumda AKP’den düşürülmüş olan İstanbul, Ankara, İzmir, Adana, Mersin, Antep gibi 11 metropolü, ayrıca oylarının düştüğü 38 büyük ili bu seçimde alırsanız, iradesi çalınmış olan bu halk topluluğu nezdinde başkanlık gibi faşizmin iyice kurumsallaşacağı bir ortamı berhava edersiniz. Peki bu nasıl olur? Benim o toplantıda gördüğüm, maalesef herkesin de gördüğü, anamuhalefet partisinin böyle bir kafada olmadığı. “Şu metropolleri alalım, neden bu faşizm kurumsallaşsın ki” gibi bir derdi yok. Maalesef CHP’nin kafası, “öyle adaylar çıkaracağım ki, Kürtlere ters olmayacak, onlar da oy verecek” şeklinde. Ama sen parti olarak nasıl davranıyorsun ki, HDP seçmeni “bak şurada ne şovenizmde bezi olan ne bize küfreden insanlar var, CHP iyi oldu, hadi şurada gösterdiği doğru dürüst adaya oy verelim” desin. HDP seçmeni hiçbir zaman hazır kıta değil. Bir şeyi benimsemesi için o partinin ne olduğuna bakar. Nedir o parti? İki gün önce Leyla Zana’nın milletvekilliğinin düşürülmesine olur diyen, dokunulmazlıkların kaldırılmasına evet oyu vermiş olan bir parti. “Dokunulmazlıkların kaldırılmasında iyi yapmadım” dese, bu özeleştiriyi samimi olarak verse memleketteki şovenizm ciddi ölçüde kırılır. Ama CHP böyle düşünmüyor. “Öyle adaylar çıkaracağım ki, Kürtler de oy verecek”! Yerel seçimlerde metropolleri almamız geleceğimiz için, çoluğumuz çocuğumuz için, her şey için önemlidir. O halde “bağımsız ortak adaylar” dışında bir yol gösterin, onun peşine gidelim. Var mı böyle bir perspektif? Hayır. Bu kadar büyük bir toplum mühendisliği yapan bir iktidar karşımızdayken “AKP oylarını İyi Parti böler, biz de aradan fırlarız” diye bir senaryo üzerinde çalışılabilir mi?

Celal Doğan’a dönelim. HDP’nin CHP ile birlikte davranmaya hazır olduğunu söylüyor.

Evet, bir milletvekili olarak bunu söylüyor, “arkadaşlarımla konuştum, kafama göre söylemiyorum” diyor.

Doğan’ın o sözünü aktardıktan sonra, önerini söylüyorsun: “Geç kalmadan bir bağımsız adaylar inisiyatifinin geliştirilmesi”. Peki bu inisiyatifi kim geliştirecek?

Sen, ben, o, biz… Taban hareketi. Bunun toplumda taşıyıcı güçleri niye olmasın? Niye Kartal-Beylikdüzü arasında katılımcı belediyeciliğin bağımsız adayları için çalışmayalım? Taban hareketinin burada ortaya koyacağı şey “paradigmayı değiştiriyoruz” demek, “düşünce dünyamızı, problemin kurulduğu noktayı değiştiriyoruz”. Bu niye bir karşılık bulmasın? Bence bulur. Yapılmış araştırmalar da bunun karşılık bulacağını gösteren sosyolojik verilere sahip. Böyle bir ortamda, başka bir yol gösteriyorsanız, onun peşine düşelim. Göstermiyorsanız, karşı durmayın.

Yazında “bunu parti angajmanı olmayan, bünyesinde partili partisiz faşizme muhalif bireyleri barındıran yapılar yapar” diyorsun ve sayıyorsun: DİB, Biraradayız Buradayız, Hak ve Adalet Platformu, Hayır Meclisleri, Barış Bloku… Yani, yukarıdan kurulan bir güç birliği, bir ittifak bloku değil, aşağıdan, tabandan bir hareket.

Evet. Orada saydığım yapıların yan yana getirilmesi veya onların kurumsal kimlikleriyle tarif edilmiş bir öneri değil. Doğrusu, bu öneriyi yazarken itibar edilecek bir araştırma görmemiştim, ama şimdi şununla teyit ediliyor olmaktan memnunum: KONDA’nın ortaya koyduğu kimi sosyolojik veriler meselenin sadece “Hayır blokuna çalışacağız” olmadığını ortaya koyuyor. Bütün topluma çalışan bir inisiyatif gerekli. O anlamda, orada saydığım çeşitli yapıların kurduğu değil, o yapıların içinde olan veya olmayan insanların kurduğu bir inisiyatif. Gerçek sosyolojik veriler de ortaya koyuyor ki, halkın dertleri var. Bir kere, en yakın zamanda, kaybedilmiş, çalınmış bir meşruiyet var. Kuvvetler birliği rejimine izin vermeyen toplumun iradesinin çalındığını bugün sadece Hayır diyenler değil, Evet diyenler de görüyor, biliyor. Bir de ekonomik, askeri, dış politika açısından gidişat böyle olunca, “ne oluyor yahu” diyor. Ama mevcut duruma baktığınızda, seçime kimler girer, partiler girer. Peki toplumun meşru Hayır iradesini çalmış olan iktidara karşı duran partilerin bir araya gelip bu çalınmış iradeyi halka iade etmeleri ihtimali var mı? Böyle bir ihtimal görünmüyor, CHP’nin yaklaşımı itibariyle. Muhalefet tabii ki CHP ve HDP’den ibaret değil, ama bu ikinci ve üçüncü partinin bir araya gelmesi, CHP’nin tutumundan ötürü mümkün görünmüyor.

Şöyle diyorsun: “Bu inisiyatif katılımcı belediyecilik programının en iyisini ortaya koyar, aylarca bunu anlatır, taban demokrasisi ile başkanları, meclis üyelerini, bütün adayları belirler, toplumun kulak kesileceği bir imece ortaya konur. Bu yapılırsa muhalif partiler buna bigane kalamaz, ortaya konan bağımsız inisiyatifin iradesine karşı aday çıkartmazlar, desteklerini açıklarlar.”

Evet, böylece CHP’nin “aman HDP’yle yan yana görünmeyeyim” korkusu da izale olur, izale olmak zorundadır. Hem HDP’yle bir arada olmamak, hem devletin bekası, hem de Bahçeli’nin geçen gün “siz HDP’yle bir araya gelirseniz bak biz de Erdoğan’la şöyle yaparız” diye ayar vermesi gibi sebeplerle HDP’yle bir arada durmayan, beraber anılmak istemeyen CHP halkın inisiyatif alarak oluşturduğu ve görmezden gelinemeyecek bir boyuta ulaşmış –bunun için 17 ay kısa bir zamandır, hemen çalışmaya başlamak lâzım– bir harekete itibar eder. CHP de, HDP de “halkın inisiyatifi var, ben aday çıkarmıyorum” diyebilir. Buna çalışılabilir. Hayalse hayaldir. Başta da söyledim, hayal kurmak iyi bir şeydir.

Yazında ayrıca şu saptama var: “Başta DİB olmak üzere, sivil yapıların bir iddiaları varsa, yerel seçimde başarı imkânı aramayı önlerine en önemli mesele olarak koymaları gerekir.”

Evet, öyle. DİB’in yazdığı, forumda ortaya çıkmış, “mücadele edeceğiz” diyen bir bildirgeden bahsediyoruz. Bir mücadele iddiamız varsa, bunun ilk eşiği böyle bir şeydir. Her şey ciddi olarak çürüdü ya, alternatif bir gerçeklik ürettiğinizde bu topluma lumpenleşme olarak da yansıyor. Bu yerel yönetim dünyası o kadar büyük bir çürüme içinde ki. Memleket sevdası peşine düşecek olan bir partinin, anamuhalefet partisinin kongresi yaklaşıyor diye delege seçimleri var. Sokaklara taşan, silah çekilen delege kavgaları oluyor. Bu tamamen İstanbul ilçelerindeki belediye seçimleri için, yani mesela Şişli’yi yine alır, ama diyelim Bağcılar’da kırk tane belediye meclisi azası varsa bunun üçünü beşini alma kavgası. Neden o kavga var? Bütçelerin yendiği, rüşvetlerin döndüğü, belediye kanununun rafa kaldırılarak ihalelerin davet usûlüyle verildiği, tamamen çökmüş, çürümüş yerel bir yönetim dünyasından ürüyor bu kavga. Ve burada muhalefetteki meclis üyelerine düşen bir pay da var. Beraber yapıyorlar, bu çok açık bir şey. Memleketin hali bu.

Bağımsız adaylar bu belediye meclisi kavgalarını nasıl çözecek?

Bir katılımcı belediyecilik programı ortaya koyar. Rantla, avantayla vücut bulmaya çalışan meclisleri tepeden tırnağa değiştirecek bir biçimde adaylar belirler. Doğru dürüst tatbik edilse aslında düzgün bir belediyecilik kanunu var, ama bu kanunun orasından burasından öyle dolaşılıyor ki, bu büyük yeme dünyası ortaya çıkıyor. “Yerel yönetimlerdeki bu çürümeyi ortaya çıkaran her şeyi reddediyoruz, kabul etmediğimizi program olarak yazıyoruz” diyeceğiz. Bunu programın hilafına davranan insanları, ister meclis azası olsun ister başkan, geri çağıracağız. Yapılan bütün belediye yatırımları, bütün projeler, imar planları bağımsız odalar tarafından onaylanır, denetlenir. Belediyelerde geçen bütün projeler halktan çalınan meblağdır ve bu çok büyük rakamlara varıyor. Buradaki kavgalardan memlekete bir hayır çıkar mı? Böyle bir girişim dışında hayırlı olabilecek bir durum görebiliyor muyuz? “Bu bağımsız adaylık olmaz, şu yoldan gidelim” diyen birisi varsa onu dinlemeye tabii ki herkes açık olur. Ama öyle bir şey de yok. 17 ay sonra bir seçim olmasa bile böyle bir hareket lâzım. Bu hareket şu anki muhalif partileri es geçen bir şey değil, ama lâzım. Sadece partiler arasında kalmayan, bir halk hareketi olarak gelişen bir hareket lâzım.

Söyleşi: Yücel Göktürk – Merve Erol

Express, sayı 158, Aralık 2017