Hatırlatmakta fayda var: Osman Kavala ve hukukun ölçütleri

 

Dün, 31 Ekim itibariyle Özgür Gündem gazetesi imtiyaz sahibi Kemal Sancılı ve yazıişleri müdürü İnan Kızılkaya 441 günün sonunda tahliye edilirken Cumhuriyet gazetesi davasından 300 günü aşkın süredir Silivri’de bulunan dört meslektaşımızın tutukluluğunun devamına karar verildi. Büyükada’da açık bir toplantı esnasında gözaltına alınan hak savunucuları ise geçtiğimiz hafta serbest bırakılırken hak mücadelelerinin tanınmış isimlerinden Osman Kavala 18 Ekim’de gözaltına alındı ve bugün (1 Kasım) tutuklandı.

“Türkiye Cumhuriyeti hükümetini ortadan kaldırmaya teşebbüs”, “anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs”, “Gezi olayları olarak bilinen eylemlerin yöneticisi ve organizatörü olduğu” gibi akıl ve izan dışı suçlamalarla tutuklanmasına karar verilen Osman Kavala, sadece kendisini bizzat tanıyanların değil, çalışmalarını şeffaflıkla takip edebilen kamuoyunun da gönül rahatlığıyla kefil olabileceği bir barış ve demokrasi savunucusudur. Kavala’nın gözaltına alınması da, iktidar medyasındaki karalama kampanyasını müteakip tutuklanması da, uzun süredir yürütülen “rehin alma” politikasının bir parçası olarak görünüyor.     

Osman Kavala okurumuz olduğu gibi, “yazarımızdır” da. Zira, evrensel hukuk normlarının aralıksız ihlâl edildiği Ergenekon davasının hızlı günlerinde, birçok kesim bu ihlâllere çeşitli mazeretler üretirken veya onları görmezden gelirken, bugün başta iktidar olmak üzere hemen her kesimin “kumpas” olarak tanımladığı bu davanın yürütülüşünü eleştirenler o günlerde “darbeci” olarak yaftalanırken, Osman Kavala hukukçu Haluk İnanıcı’yla beraber kaleme aldığı yazıyı Express’e göndermiş, biz de Haziran 2009 sayımızda yayınlamıştık.  

Osman Kavala’nın tutuklanmasını kınıyor, bir an önce bu mesnetsiz ve karanlık girişimden vazgeçilmesi gereğini vurguluyor ve uzun zamandır yaşanan, OHAL’le birlikte frenleri boşalan hukuksuzlukların temelindeki anlayışı 2009’da sergileyen, sorgulayan “Hatırlatmakta fayda var: Ergenekon soruşturması ve hukukun ölçütleri” başlıklı yazıyı dikkatlerinize sunuyoruz.  

 

Hazırlıkları 2003-2004 yıllarında yapılan darbe girişimi başarılı olsaydı, demokrasimiz için kalıcı sonuçlar doğuracak bir felâket vuku bulacak, Kürt bölgelerinde kan gövdeyi götürecekti. Ama anlaşıldığı kadarıyla komuta kadrosu içinde yaşanan çatışmalardan orduyu darbeye bulaştırmak istemeyenler galip çıktı ve TSK, politik ortamın da etkisiyle, darbe yanlısı olmayan bir çizgiye yöneldi, darbe yapma niyetinde olanlar emekli edildi. Sonraki süreçte, AB ile müzakerelerin başlamasına ve azınlık haklarının tanınmasına karşı mücadele eden “sivil” faşizan örgütlenmelerin oluşturulduğunu, Susurluk’ta deşifre olan, mafya ile ilişkileri ortaya dökülen kontrgerilla/gladio unsurlarının bir kısmının da vurucu güç olarak bu faaliyetlerde yer aldıklarını görüyoruz.

Bu ilişkiler yumağında Danıştay saldırısı oldukça profesyonelce düzenlenmiş bir eylem olarak kritik öneme sahip gibi görünüyor. Deniz Baykal dahi, önceki demeçlerinden birinde, Ergenekon iddiası konusunda kesin kanaat sahibi olmak için Danıştay davasının seyrine bakılması gerektiğini söylemişti.

Ergenekon iddianamelerinde yukarıda söz ettiğimiz yapılanmalar hakkında yeni ve önemli bulgular, ilişki ağları ortaya çıkarılıyor. Bu örgütlenmelerin yıllardan beri Güneydoğu’da kontrgerilla faaliyetlerinde bulunan unsurlarla ilişkilerinin ortaya dökülmesi, Susurluk’ta olduğu gibi, devlet kurumlarıyla bağlantılı suç ağlarının nasıl çalıştıklarına ışık tutuyor. Ancak, Ergenekon iddianamesinde yer alan fiillerin Güneydoğu’da yaşananların çok küçük bir bölümünü teşkil ettiğini, “aysberg”in tepesini oluşturduğunu rahatlıkla söylenebiliriz. AKP hükümetine karşı darbe girişimini temel suç olarak belirleyen bu iddianame ile dönemin sorumlularının gerektiği gibi ortaya çıkartılıp cezalandırılabilmesi imkânı oldukça kısıtlı görünüyor. Bu tarzda bir temizlik, devlet kurumlarının “temizlenmesi”, kuşkusuz, iktidarda bu amaca odaklanmış bir siyasi iradenin varolmasını veya siyasi partilerin bu konuda uzlaşmalarını gerektiriyor. Şu anda ise hissedilen, uzlaşmanın AKP ile TSK yönetimleri arasında tesis edilmiş gibi olduğu. İktidardaki iradenin hangi ilkeler için davaya önem verdiği pek anlaşılır değil. Bu durum, Güneydoğu’da –neredeyse 12 Eylül’ü aratan bu dönemde– işlenen suçların sorumlularının şahsi kalacak veya dar bir çevre içinde tutulacak şekilde kovuşturulacağı, devlet yapılarının sorumluluklarının üzerine gidilmeyeceği endişesi yaratıyor.

Kınamak başka, suçlamak başka

Ergenekon iddianamesinde yer alan faşizan yapılaşmaların son dönemde AKP karşıtı laik hareketlerle işbirlikleri tesis etme çabası içinde olduklarını yaşadıklarımızdan da biliyoruz. Laik kesimde varolan dinci alternatiflere karşı ordunun kurtarıcılığına dair inancın bu ilişkilenmeler için psikolojik zemin yarattığını söyleyebiliriz. Buna rağmen, Ergenekon iddianamesinde ele alınan cinayet işleyebilecek alışkanlık ve kapasitede olan unsurların laik kesimdeki şahıs ve örgütlerle ilişkilerinin organik olduğu ve suç ortaklığı temelinde geliştiğine dair sunulan kanıtlara şüpheyle yaklaşmak gerekiyor.

Medyanın bir kesimi tarafından birbirinden çok farklı konumlarda ve faaliyetlerde bulunan kişilerin aynı örgüt yapısı içinde bulunmalarını izah etmek için geliştirilen “asimetrik örgüt” tezini teorik olarak değerlendirme dışı bırakamazsak da, bu tezin hukuken ciddiye alınması delillerinin de ortaya konması ile mümkün olabilir. Örneğin, işbaşındaki generallere darbe telkininde bulunan sivillerin, bu generallerin emekli edilmesinden sonra vuku bulan eylemlerle (Danıştay cinayeti, Malatya’da Zirve Yayınevi katliamı) somut bağlantılarının daha ortaya çıkarılmadığını görüyoruz.

Darbe yapmak isteyenlerin sivil kesimden insanlarla yaptıkları çeşitli toplantılar, iddianamelerde belgelenmiş durumda. Ama, bu toplantılardan suçla ilgili maddi bağlar ve sorumluluklar çıkarmak için toplantıya katılanların olayların akışını etkileme güçlerini nesnel olarak da değerlendirmek gerekir. Ordunun komuta kademesinden birisiyle, gazeteci, rektör vb.’yi mukayese ettiğimiz zaman, darbe yapma gücüne sahip olanın -eğer aralarında bir gizli örgüt hiyerarşisi yoksa– işbaşındaki komutan olduğu açıktır. Gerçekleşmemiş bir darbe girişiminde, fiilen darbe yapacak, yaptıracak güce sahip olmayanların da darbecilik suçuna iştirak ettirilmeleri için darbeyle ilgili tasvipkâr veya davetkâr ifadeler sarf etmiş olmaları yeterli değildir, “iktidarı darbe ile devirmeye yönelik suç iradesi/kastı”nın somut ve kesin kanıtları olmalıdır. Komutanlarla diyalog içinde olanların deşifre edilmesi, ayıplanması, kınanması, demokrasi kültürünün yerleşmesi açısından çok faydalıdır, ancak ahlâki düzeyde kınama ile “suçlama” arasındaki temel farkın gözden kaçmaması da hukuk kültürünün gelişmesi için önemlidir.

İki farklı mecra

Şu anda Ergenekon davası, yeni soruşturma süreçlerini de içeren iki farklı mecrada genişliyor: Bir yandan, darbe girişiminde yer alan kontrgerilla aktörlerinin daha önceleri, muhtemelen devlet kurumlarıyla ilişkili iken işledikleri suçların delilleri ve yeni ilişkileri ortaya çıkmakta. Diğer taraftan da “darbeye ortam hazırlayanlar” şüphesiyle gazeteci, rektör, sivil toplum temsilcileri maddi delil bulmak için soruşturulmakta.

Darbecilik suçu, darbecilerle diyalog kurmuş olan ve diyalog kuranlarla işbirliği yapanları kapsayacak şekilde genişlediğinde, suç tanımları oldukça muğlaklaşıyor, iddialar yer yer gayrıciddi hale geliyor. “Darbeye psikolojik, kitlesel ortam hazırlamak” suçlaması, suç sayılması mümkün olmayacak faaliyet alanlarını da kapsayabilen, hukuki anlamı oldukça tartışmalı bir tanım. “Psikolojik, kitlesel ortam” hazırlamak iddialarıyla çok geniş kesimleri “terör örgütü”ne dahil etmek veya böyle bir örgütle ilişkilendirmek mümkün. Halbuki demokrasilerde, şiddete başvurmadıkça kitlesel eylemlerle hükümetin istifasını talep etmek suç değil, bir hak: Örneğin, İngiltere’de 1974’te madenciler grevi ve protesto yürüyüşleri Muhafazakâr Parti hükümetini istifaya zorlamıştı.

Engizisyon pratiği

Ergenekon soruşturmasında kişisel hakların ihlâli açısından vahim bir şey yaşandı. Bazı yazarların gazetelerde yayınlanmış, Basın Kanunu’nun öngördüğü hak düşürücü süreler içinde suç unsuru bulunmamış yazıları delil olarak gösterildi, kitaplar toplatıldı, bu yazılardan “niyet okuma”ya girişildi. Kendi içinde ve kendi başına suç öğesi içermeyen yazıları ve konuşmaları başka eylemlerle ilişkilendirip suç konusu, suç unsuru haline getirmenin ne kadar tehlikeli bir uygulama olduğunu hatırlatmak gerekir mi? Zaten, genel olarak şüpheliden yola çıkarak kanıt bulmaya çalışmak da Engizisyon döneminden kalma bir hukuk pratiği sayılmalıdır.

Altını tekrar çizmekte yarar var: Demokrasilerde her türlü düşüncenin ifade edilmesi, propagandasının yapılması, temel demokratik haklar gereğidir. Bize çok ters, şok edici gelen düşünceler için de geçerlidir bu. Şeriat isteyenler, ülke topraklarının bir kısmını ayırmak isteyenler, Cumhuriyet’i tehlike altında görüp Cumhuriyet ilkelerinin korunması için mücadele edenler, komünistler; herkes bu haklardan faydalanabilir. Özgürlüklerin sınırı, yasalarımız, AB müktesebatı, Avrupa Konseyi müktesebatı, BM müktesebatıyla tanımlanmış “suç olan eylem”le düşünce arasındaki sınırdır (ifade özgürlüklerinin çok özel durumlarda kısıtlanmasına yol açan, savunmasız birey ve gruplara yönelik saldırı çağrıları, tüketicileri kandırmaya yönelik yanlış maddi bilgi kullanımı gibi örneklerde, bu ifadelerin yakın tehlike ve telafi edilmeyecek şahsi zararlara yol açıyor olmaları kriter olarak kabul edilir). Kendisini Cumhuriyetçi olarak tanımlayan bir kişi ile Ergenekon soruşturması kapsamındaki kişiler zaman zaman bir yerlerde bir araya gelmiş, hatta birlikte –suç unsuru taşımayan türde– eylemler düzenlemiş olabilirler, ancak bunlar tek başına suç karinesi olamaz. İnsanların suç işlemeyi amaçlayan bir örgüte dahil edilmeleri, böyle bir örgütle ilişkilendirilmeleri için “irade”lerinin ve somut delillerinin açıkça ortaya konması zorunludur.

Tutarlılığın gerekleri

Ergenekon soruşturmasında görülen hukuka aykırılıklar, davada ele alınan olayların ciddiyetiyle uyuşmuyor. Bu tür sorunların bugüne kadar bütün soruşturmalarda yaşandığını, bunların davayı etkileyecek önemli faktörler olmadığını iddia edenler var. Ancak, hatırlanması gerekir, ceza mahkemesi hukukunun gelişmişlik düzeyi, bir ülkedeki demokrasinin niteliğiyle ilgili önemli bir göstergedir. Demokratik mücadeleler tarihinde, baskıcı yönetimlerin önce savunma/adil yargılanma haklarını kısıtlayıp sonra gasp ettikleri sık görülen bir uygulama olmuştur. Türkiye’de de, soruşturma/yargılama kültüründen en fazla mağdur olan muhalif güçler, yıllardır sürdürdükleri hukuk mücadelerinde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6. maddesine uygun “adil yargılanma” talep ettiler; “masumiyet karinesi”ni, “savunma hakkı”nı, “tabii hakim ilkesi”ni savundular, “sanıktan delil elde etme yasağını”, telefon dinleme ve mahremiyet sınırları ihlâllerini sürekli gündeme getirdiler. Devlet Güvenlik Mahkemeleri yerine kurulan Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemeleri’nin DGM’lerden farksız olduğunu, hiç kimsenin 24 saatten fazla gözaltında tutulamayacağını (Habeas Corpus) anlattılar. Türkiye’deki hukuk sistemini eleştirenler, Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu’nun, Adli Tıp Kurumu’nun, yargının bağımsız olmadığını da söylediler ve önemli bir hususun altını çizdiler: Adli kolluk görevlisi olarak suç takibi yapan kolluk güçleri, aynı zamanda önleyici zabıta hizmeti de gördüğü için valiliklere ve İçişleri Bakanlığı’na, yani iktidara bağımlıdır; bütün uygar ülkelerde olduğu gibi ülkemizde de sadece savcının emrinde olan adli polis kurulmalıdır. Bu ilkeleri savunanların, aynı itirazları Şemdinli davasında, DTP ile ilgili son soruşturmada, Ergenekon davasında, velhasıl bütün soruşturma ve davalarda yüksek sesle dile getirmelerinin tutarlılık gereği olduğuna inanıyoruz.

Toplumun vicdani kararı

Operasyona koşulsuz destek verenler, maddi hukuk ihlâllerinin yanısıra, olayların toplum tarafından algılanış biçimlerini de hafife alıyorlar. Özellikle siyasi nitelikleri olan davaların başarısı sadece mahkeme kararıyla değil, toplum vicdanındaki yansımasıyla da ölçülür. Hatta denilebilir ki, önemli olan mahkeme kararı değil, toplumun vicdani kararıdır. Tabii, sadece operasyonu destekleyenlerin değil, olup bitenden şüphe, endişe ve hatta korku duyanların da vicdanlarını kastediyoruz. Bu kesimi daha iyi anlayabilmek için toplumdaki ayrışmayı da dikkate almak gereklidir.

AKP’nin şeriat getireceğine dair mevcut bazı inanışların gerçeklikten kopuk olduğu söylenebilir, ancak AKP iktidarı sırasında kamusal alanda dini pratiklerin yaygınlaştığı ve din temelli hak ihlâllerinde artış olduğu hayal mahsulü iddialar sayılmamalıdır. (Bir-iki sıradan örnek vermek gerekirse: Eski Turing tesislerinde, Ramazan ayı boyunca iftardan önce tost bile bulamazsınız; belediyelerin “kırmızı noktalı sokak” uygulaması mevzuat düzeyinde geri çekilmiş gibi görünse de, fiilen birçok Anadolu kentinin merkezindeki lokantalarda artık içki verilmiyor; devlet dairelerinin Cuma namazı sırasında çalışmaz hale gelmesi ise artık iyice kanıksandı.) Yerel yönetimlerde yaşananlar, sosyal kuruluşlarda, devlet kurumlarında yaygınlaşan cemaat aidiyetleri ve ilişkileri ve (TMSF ve kamu bankalarının da desteğiyle) iktidar yanlısı medya organlarının sayılarının artması, kendilerini laik ilkelere bağlı ve dini cemaatler dışında gören azımsanamayacak bir kesim için tehlike olarak algılanıyor. Siyasi örgütlenme, cemaat ilişkileri, sivil toplum kuruluşları, devlet erki, ticari işletmeler, finans ve medya gücü demokrasi kuralları ve hukuk kurumları hâlâ tartışılan bir ülkede iç içe geçtiklerinde korporatist bir yapılaşmanın ortaya çıkması kolay engellenemez.

Biraz da bu yüzden birçok insan, AKP’nin Ergenekon davası ile özel bir ilişki kurmasından, AKP’li yöneticilerin ve onları destekleyen medyanın soruşturma işlemleri hakkında kamuya açık olmayan bilgileri sunmalarından endişe duydu. Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’yle ilgili yapılan operasyon demokratik zeminde laik ilkeleri savunan bu derneğin çalışmasını, kamu kuruluşlarıyla ilişki kurabilmesini doğrudan engelleyen bir mahiyette idi. Gülen cemaati yanlısı medya tarafından derneği hedef alarak yapılan eşzamanlı yayınlar, medya kampanyalarıyla yargı süreçleri arasındaki tehlikeli ilişkiyi görmemizi sağladı.

Suçluları cezalandırmanın yanısıra, suçsuzların, demokratik haklarını kullanan vatandaşların haklarını korumak ve adalet kurumlarının meşruiyetini toplumun en geniş kesimleri nezdinde pekiştirmek de hukukun amaçları arasındadır. Bu işlev, toplumsal kutuplaşmanın yaşandığı durumlarda kritik bir önem kazanır. Böyle ortamlarda hukuk kurumlarının işleyişi bölünmeleri tetikleyebildiği gibi, toplumsal mutabakatın sağlanmasına da katkıda bulunabilir. Suç tanımlarını genişleterek her “suça bulaşanı” bulmaya çalışmak cadı kazanlarının ortaya çıkmasına neden olur; ikinci şıkkı gerçekleştirebilmek için ise suç tanımlarının, delillerinin, soruşturma/yargılama usûlünün vicdanlarda tartışma yaratmayacak netlikte olmasına ve algılanmasına dikkat etmek gereklidir.

Hatırlamakta fayda var: Bu ülkedeki en önemli demokratik gelişme eski TCK 141, 142 ve 163’üncü maddelerin kaldırılmasıyla gerçekleşmişti, bu da farklı kamplarda bulunan, daha önce birbiriyle işbirliği yapmamış siyasi kesimlerin aynı ilkeler, aynı talepler etrafında buluşmalarıyla gerçekleşmişti. Madem ki generaller bile “adil yargılanma hakkı”nı, “masumiyet karinesi”ni artık önemsemeye başladılar, bu konularda mutabakat yaratarak, kavramların içini doldurarak önemli bir hukuk ve demokrasi kazanımı elde etmek mümkün değil midir?

Doğru mecra için

Ergenekon davasının “darbeye psikolojik ortam hazırlayanlar” yönünde genişlemesinin yukarıda belirttiğimiz hukuk ve demokrasi ayıplarını barındırmasının yanısıra, soruşturmayı dağıtıp bulanıklaştırarak kontrgerilla yapılanmaları ve ilişkileriyle ilgili yargılamanın gücünü zayıflattığını gözlemliyoruz.

Türkiye yargı tarihinde, gittikçe büyüyen çok sanıklı/çok eylemli davalarda adil bir sonuca ulaşmış örnek yok gibidir. Davanın adil yargılanma konusunda gittikçe artan şüpheler uyandıran yönde genişlemesi yerine, hukuk ve demokrasi ilkeleri etrafında toplumsal mutabakatların oluşmasına hizmet edecek bir sürece girmesine ihtiyaç vardır. Ortaya çıkmış suçların faillerinin, birinci derecede sorumlularının bir an önce yargılanmaları ve önceki döneme ait suçlular bulundukça somut kanıtlar temelinde yeni davaların açılması, davaların birbiriyle irtibatlı, fakat ayrı ayrı sürdürülmesiyle hukuk süreci doğru mecrasına oturtulabilir.

Ancak, burada bir hususu gözden kaçırmamak gerekiyor: Ergenekon davasındaki sapmaların önemli bir nedeni, kamu görevlilerinin yargılanmasındaki zorluklar ve askerlerin yargılanmasını özel şartlara tabi kılan çifte yargı sistemidir. Adaletin tecellisinin önünü tıkayan bu engeller kaldırılmadan daha nitelikli bir hukuk sistemine ulaşabilmemiz, gerçek bir hukuk devletine sahip olabilmemiz mümkün görünmüyor.

Osman Kavala – Haluk İnanıcı

Express, sayı 95, Haziran 2009