İmralı Süreci ve AKP’nin yeni stratejisi: ZoZo’lara karşı LoLo’lar mı?

 

Kürt sorununun barışçıl çözümü için başlatılan süreç çeşitli bentlerle karşı karşıya olsa da, taraflar şimdilik kararlılıklarını sürdürüyor. Bir taraftan İmralı ve Kandil arasında gidip gelen BDP heyeti, diğer taraftan da “akil insanları” belirleyip TBMM’de de “çözüm komisyonu” için çalışma başlatan AKP hükümeti… Süreç “hassas”. Fakat bu sürecin aktörlerinin beyanatlarına karşı hassasiyeti olan toplumsal yapılar da var. Özellikle PKK lideri Abdullah Öcalan’ın Ermeni, Yahudi ve Rum “lobilerine” dair beyanatları geçtiğimiz ayın en fazla tartışılan konularından biri oldu. Peki, Öcalan nasıl bir çözüm formülü öngörüyor? Kürt hareketi ve Öcalan, Ermeni “lobileri” konusunda hemfikir mi? AKP’nin “çözümü” “yeni Osmanlıcılık” söylemiyle öne çıkan Ahmet Davutoğlu’nun hattında mı gelişiyor? Taraflar çözümden ne anlıyor? Bu soruların yanıtlarını bulmaya çalıştığımız Express’in mart sayısındaki yazıyı bir de buradan nakledelim…

Pervin Buldan, Sırrı Süreyya Önder ve Altan Tan’dan oluşan BDP heyetinin Abdullah Öcalan’la yaptığı görüşmenin (23 Şubat) notlarının Milliyet’te yayınlanması, AKP’nin açlık grevlerinden sonra başlattığı yeni stratejinin önemli bir ayağını berhava etti. Zira, 12 Eylül 2012’de cezaevlerindeki PKK’li mahkûmların başlattığı açlık grevlerini sonlandıran Öcalan’a yönelik tecrit devam ederken, hükümete yakın gazetelerde pek çok spekülasyona yer veriliyordu. Öcalan’ın neredeyse “karşılıksız” olarak tüm iddialarından ve taleplerinden vazgeçtiğine işaret eden bu spekülasyonlar, Başbakan Erdoğan’ın esas danışmanı olarak bilinen Yalçın Akdoğan’ın gazete yazılarına da yansıyınca, Kürt kamuoyunda ciddi kaygılar oluşmaya başlamıştı.

Akdoğan yazılarında açıkça PKK’yi Öcalan’ın sözünden çıkmamaya çağırıyor, Fethullah Gülen’i referans alarak Öcalan’la yapılacak anlaşmayı “Hudeybiye Sulhu”na (Medineli Müslümanlarla Mekkeli müşrikler arasında yapılan anlaşma) benzetiyordu. Yani, Akdoğan “bu süreçten biz kârlı çıkacağız” mesajı verirken, Öcalan’la MİT yetkilileri arasında neler konuşulduğu, Temmuz 2011’den itibaren tecritte tutulan PKK liderinin görüşlerinde nasıl bir dönüşüm yaşandığı gizleniyor, avukatların İmralı’ya gitmesine ise “koster bozukluğu” gerekçesiyle izin verilmiyordu. Bununla birlikte, hükümetin uzun süredir talep ettiği “koşulsuz olarak silahları bırakma” emrini Öcalan’ın PKK’ye dayatması halinde olumlu karşılık almayacağı ve liderliğinin ciddi bir şekilde sarsılacağı açıktı. Bu ihtimalin bile AKP tarafından “kazanım” olarak görülebileceğini Kasım 2012 sayımızdaki “Hilâl Taktiği” başlıklı yazıda belirtmiştik. İşin aslına bakılırsa, Milliyet’in İmralı tutanaklarını yayınlamasından en çok memnun görünen taraf Kürt kamuoyu oldu. Zira, Öcalan’ın görüşlerinde ciddi bir dönüşüm olmadığı, ancak barışın yöntemine dair yeni kanaatler geliştirdiği bu vesileyle ortaya çıktı. Hükümete yakın kesimlerin ise Öcalan’ı işaret edip Kürt hareketine parmak sallama zemini bu vesileyle sona erdi.

Öcalan bu görüşmede Yalçın Akdoğan’ı işaret ederek hükümete şu mesajı yolladı: “Ne PKK’nin sandığı, ne AKP’nin sandığı gibi bir çekilme olur. Akdoğan milat diyor. Bu kendini kandırmadır. Felakete neden olur. Mektubun cevabı gelecek. Karar verip ilan edeceğim. Kandil karamsar, aşarlarsa iyi olur. Akdoğan kendisine güveniyorsa onunla konuşabilirsiniz. Bunu yapmazlarsa daha da gelişkin bir gündemle karşılaşırlar. Komisyonlar kurulacak. Hakikat komisyonu da kurulacak. Akil adamlar denetiminde olacak. Çekilme o zaman olacak. Köylere geri dönüş olacak. Bunları yapmazlarsa geri çekilme olmaz. Çekildiğimiz alanda gerillayı daha da büyüteceğiz. Çekilirsek gerilla biter görüşüne katılmıyorum. Suriye var, İran var. Şu an Suriye’de 50 bin, Kandil’de 10 bin, İran’da 40 bin var.”

Daha önce “Kandil, Öcalan’ı dinlemeli” diyen Akdoğan, Öcalan’ın bu çıkışına şu yanıtı verdi: “Öcalan’ın teröristbaşı olduğu zaten malûm. Öcalan’ın silahlı mücadele yöntemi de, etnik milliyetçi sapkın ideolojisi de, kişisel hezeyanları da yıllardan beri biliniyor ve reddedilerek buna karşı amansız bir mücadele yürütülüyor. Bunları tekrar etmek elbette mümkün, içimizi soğutacak laflar edebilir, karşılıklı atışlar yapılabilir. Peki, bu durum bize bir çıkış sağlar mı? Zaten işin zor gelen, tahammül edilmesi gereken yanı burası…” (5 Mart, Star)

Akdoğan, Öcalan’ın çıkışlarına tahammül etmek durumunda olduklarını itiraf ediyor. Zira, açık ki, hükümet gelinen aşamada Kürt hareketiyle daha fazla savaşmanın tüm “çıkışları” kapatacağının farkında.

Davutoğlu’nun son şansı

Öcalan’ın 2009’dan, hatta 1999’dan beri dile getirdiği demokratik cumhuriyet fikrini yinelediği, ancak PKK’yi peşinen teslim olmaya veya silahları karşılıksız bırakmaya davet etmediği ortaya çıkınca, tabanını ve milliyetçi-ulusalcı cenahı “İmralı sürecine” ikna edemeyeceği endişesine kapılan AKP’nin Milliyet’e yüklenmesi şaşırtıcı değil. Öte yandan, hükümetin bu süreci “Habur” veya “Oslo” gibi alelacele kapatmak gibi bir şansı kalmadı. Kaba haliyle söylersek, AKP’deki “devlet aklı” Suriye’deki gelişmeler dolayısıyla da “çözüm dışı” seçeneklerin daha büyük maliyeti olabileceğini görmeye başladı. Başta Suriye ve İran olmak üzere, bölgesel dengelerin Kürtlerin lehine işlemeye başladığını, Suriye politikasının politikasının öngörülen sonuçları doğurmadığını gören AKP, “bölünmeye sebep olmayacak” bazı haklar karşılığında “Kürtlerle yeni bir tarihsel ittifakı” önemli bir seçenek olarak masaya koymaya çalışıyor. Bu seçenek, bir yandan dış politika stratejisi tamamen çökmüş olan Ahmet Davutoğlu’nun da son denemesi gibi görünüyor.

4 Mart’ta katıldığı bir televizyon programında Davutoğlu bunu en yalın haliyle şöyle ifade ediyor: “Korkuları atıp kendinden emin, ağırbaşlı bir şekilde kendi derdimizi çözmenin vaktidir. Bu vakit daha fazla gecikirse, bu sefer dışarıdaki travmaların bizi olumsuz etkilemesi de mümkün. O zaman yapılması gereken… Bütün o büyük resmi şimdi düşünün Türkiye-Suriye ilişkileri soğuk savaş döneminde… Birileri bu hareketlilik içinde bize de risk oluşturacak şekilde hareketliliği yaymak isteyebilir. Türkiye ve bazı bölgeler arasında kutuplaşma doğurabilir. Bütün bu durumlarda başta ülkemizin vatandaşı olarak ve diğer ülkelerdeki tarihdaşlarımız olarak Kürt kardeşlerimizi bir şekilde bir imkân gibi kullanmak isteyenler de çıkabilir…”

Davutoğlu’nun “dışarıdaki travmalar”dan kimleri ve neyi kastettiği anlaşılmıyor ama, Öcalan’ın beyanatlarında da benzer bir fikriyatın öne çıktığı söylenebilir. “Dış mihrak” söyleminin her iki tarafta nasıl dile geldiğine bakmadan önce, Davutoğlu’nun Kürt sorununu neden çözmeleri gerektiğine dair değerlendirmesiyle devam edelim: “Günlük tartışmalardan kurtulup tarihe, mekâna, zamana, bulunduğumuz coğrafyaya yukarıdan bakıp ‘nerede duruyorum’ demenin tam vakti. Şimdi tartıştığımız küçük şeyler, resmin bütününde aynı önemde değil. Biz zor olan bir şeyi yapmaya çalışmıyoruz, bu işi beceremezsek, kolay olan bir şeyi yapamamanın acısını çekeceğiz.”

Yıllardır, başta Kürt hareketi olmak üzere, tüm sol-sosyalist kesimlerin ısrarla vurguladığı, ancak devletin, bölünme paranoyasından ötürü hiçbir zaman dikkate almadığı görüşlerin lafzen de olsa, Davutoğlu tarafından dillendirilmesi dikkat çekici. Ancak, hükümetin yeni süreci esas olarak Öcalan üzerinden yürütmek, onunla anlaşıp Kürt hareketini de buna ikna etmeye çalışmak gibi bir kurnazlıkla yol almaya çalıştığı da açık. Oysa, hükümetin Öcalan’la başlattığı görüşmelerin içeriği henüz kamuoyuna yansımamışken, daha Kasım 2012 sayımızda şu değerlendirmede bulunmuştuk: “Öcalan’ın tüm Kürt hareketi üzerinde tartışılmaz bir otoritesi olmasına rağmen, hareketin de kendi geleceğini tayin konusunda tamamen edilgen bir pozisyonu benimsemeyeceği aşikâr. Devletin bu gerçeği göz önüne almadan atacağı her adımın çözümsüzlüğü daha da derinleştireceği de.”

Kürtlerin yüzyıllık beklentileri

Aslında, ileride sorun teşkil etmesi muhtemel esas husus şu: Abdullah Öcalan 1999’dan beri Kürtlerin Türkiye’deki konumu için “beraber, ama eşit” bir yaşamın teorisini kurmaya çalışırken, PKK’nin stratejik açıdan bu teoriyi tek seçenek olarak görmemeye başladığı ortada. Suriye’deki gelişmelerle birlikte, PKK’nin eli daha güçlenmiş ve Türkiye bölgesel düzeyde Tahran, Bağdat ve Şam’la karşı karşıya gelmişken, “verilen bedellere değmeyecek” bir “anlaşmayı” hem PKK’nin hem de Kürtlerin sindirmesi zor görünüyor.

Nitekim, PKK liderlerinden Murat Karayılan, 6 Mart’ta ANF’de yayımlanan mülâkatında bunu açıkça ifade ediyor: “Biz hareketin yönetimi olarak halkımızın yüz yıllık beklentilerine beklentilerine cevap olmakla mükellefiz. Önderliğimiz bu çerçevede titiz yaklaşmaktadır. Biz de yönetim olarak bunu düşünmek zorundayız. On binlerin ahı ve anaların gözyaşı karşılık bulmak zorundadır. Bu konuda büyük bir sorumlulukla karşı karşıyayız. Karar vermek kolay değil, başlı başına cesaret istiyor. Önder Apo gibi, görüşlerine tümüyle bağlı, keskin ve cesaretlice çıkış yapma yeteneğiyle birlikte, bütün bunları düşünmek, yürütmek ve kararlaştırmak durumundayız.”

Karayılan’ın bu sözlerinin doğrudan Öcalan’a verilmiş mesajlar olarak okunması lâzım. Anlaşıldığı kadarıyla, Öcalan’ın BDP heyetiyle PKK’ye gönderdiği mektuptaki “yol haritası taslağı” PKK tarafından hemen kabullenebilecek düzeyde değil. Aslında, Öcalan’ın yeni stratejisinin PKK tabanının devlete karşı biriktirdiği öfkeyi dindirmeye yetmeyeceğinin işaretlerini de veren Karayılan, tabanın ikna edilebilmesi için Öcalan’la doğrudan irtibat kurulabilecek bir mekanizmanın gerekliliğine vurgu yapıyor. İmralı tutanaklarına bakıldığında, Öcalan’ın demokratik özerklik projesini şimdilik ertelemeye meylettiği görülüyor. Öcalan şöyle diyor: “Kolektif haklar ve Kürt reformu yasası yapılacak. Biz demokratik özerklikte ısrar edersek, bu sabote olur.”

Öcalan’ın, Halkların Demokratik Kongresi gibi bir yapılanmanın içinde yer alan ve dört-beş yıldır tamamen demokratik özerklik talebine odaklanmış bulunan Kürt hareketi tarafındancbenimsenmesi zor olan bir başka yaklaşımı ise “Ermeni, Yahudi ve Rum lobisine” dair sarfettiği sözler. Öcalan’a göre, bu “lobiler” Türklerle Kürtlerin barışmasını özellikle istemiyor: “Ermeni lobisi etkili. 2015’le gündem olmak istiyorlar. Anadolu İslâmlaştıktan sonra, bin yıllık bir Hıristiyanlık öfkesi var. Rum, Ermeni Yahudi, Anadolu’da hak iddia eder. Laiklik, milliyetçilik kisvesinde elde ettiklerini kaybetmek istemiyorlar. Kürtler kendilerine yer arıyorlar. Kürtlerin devletten dışlanmaları son yüzyıldır. Abdülhamit bile onlara yer verdi. Mustafa Kemal de başta yer verdi. Devreye giren İsrail lobisi, Ermeni ve Rumlar, ‘Kürtler ne kadar dışlanırsa o kadar başarılı oluruz’ diyorlar. Bu paralel devlettir. Bin yıllık bir gelenektir.”

“ZoZo’lar ve LoLo’lar”

BDP heyetiyle görüşmenin kamuoyuyla paylaşılmayacağının hesap edildiğini düşünürsek, Öcalan’ın gayrimüslim topluluklara ve onların diasporalarına dair açıklamalarının “resmî görüşleri” olmadığı söylenebilir. Ne var ki, burada daha da tehlikeli olan husus, başta Türk milliyetçileri ve ulusalcıları olmak üzere çeşitli güçler tarafından muhtelif zamanlarda saldırıya uğrayan gayrimüslimlere karşı Öcalan’ın sözlerinin Kürt hareketinin bazı birimlerinde, “barış adına” karşılık bulması ihtimali. Öcalan’ın bu görüşlerinin BDP’deki sosyalistlerde rahatsızlık yarattığını ve parti toplantısında bunun gündeme geldiği biliniyor. Edindiğimiz bilgilere göre, BDP heyeti bir sonraki İmralı ziyaretinde Öcalan’ın bu görüşlerine yönelik eleştirileri aktaracak.

Aslında, Öcalan’ın eleştirilere vereceği yanıtı tahmin etmek güç değil. 20 Eylül 2006’da şunları söylemişti: “Şu anda, çok önemli ve aynı zamanda tehlikeli, tarihî bir süreçten geçiyoruz. Şu anda, Türkiye’de en büyük ve etkili lobi, ABD’den sonra İsrail lobisidir. Baştan söyleyeyim, yanlış anlaşılmasın, ben kesinlikle anti-semitist değilim. Güney’de bir çeşit Ermenistanvarî Kürdistan kurma planları var İsrail kendi amaçları doğrultusunda bu devleti ullanmak isteyecektir. İsrail’in Türk ordusu üzerinde de büyük bir etkisi vardır… İttihat Terakki döneminde Ermeni katliamı yapıldı. İttihat Terakki mantığını o zamanlardaki şu ünlü söz çok güzel özetliyor: Zo Zo’ların işini bitirdik, şimdi sıra Lo Lo’lara geldi…”

Kürtler ve “lobiler”

Öcalan’ın 2005’ten beri özellikle “Yahudi lobisinin” Türkiye ve Ortadoğu’daki etkinliğine yönelik pek çok değerlendirmesi olduğunu biliniyor. Ağustos 2008’de AİHM’e sunduğu savunmalarının üçüncü cildi olan “Özgürlük Sosyolojisi” kitabında da bu konuyu enine boyuna değerlendirip belli bir tarihsel bağlama oturtmaya çalışıyor. Türkiye’ye teslim edilmesinde Mossad’ın rolü üzerinde çok defa durmuş olan Öcalan’ın Yahudi “lobisine” yönelik bu değerlendirmeleri kendisi açısından anlaşılabilir. Ancak, Ermenilerin 2015 öncesinde “gündem olmak” istediklerine dair “kaygısının” AKP ve devletin de ortak kaygısı olması dikkat çekici. İşin aslına bakılırsa, AKP’nin Kürt hareketiyle yakınlaşıp “kardeşlik” tesis etme girişimlerinin altında, yaklaşan 2015 tarihinin de önemli bir tesiri olduğu görülüyor. AKP’nin Kürtlere göreli bazı haklar verip 1915 vesilesiyle gelecek uluslar arası tazyiki bir nebze olsun atlatmayı ve uzun vadede, tıpkı Cumhuriyet’in başında olduğu gibi, yeni bir Kürt-Türk İslâm ittifakı kurarak bölgesel güç emellerine ulaşmayı hedeflediği rahatlıkla söylenebilir. Ne var ki, Kürt hareketinin, bugün gelinen noktada, 1915’te olduğu gibi 2015’te de Ermenilere karşı devletin yanında yer almayı içine sindiremeyecek güçlü bir sol-sosyalist damarı olduğunu da unutmamak lâzım.

PKK yöneticilerinden Mustafa Karasu 5 Mart’ta Özgür Politika gazetesinde yayınlanan yazısında, Öcalan’ın söz konusu beyanlarını “izah” etmek için şu cümleleri kuruyor: “Ermeniler ve Asurîler soykırım yaşamış, Rumlar Anadolu’dan göçertilmiştir. Bunlar tarihin en büyük acıları ve haksızlıklarıdır. Yahudilerin yaşadığı soykırım bilinmektedir. Yahudilerin göç ettirildiği topraklardan biri de Anadolu’dur. Kürt Halk Önderi Öcalan hiçbir zaman bu soykırımları ve acıları görmezlikten gelmemiştir. Ermeni soykırımını da, Rum göçünü de sürekli anan bir kişiliktir… Bu acıların kabul edilmesi ve telafi edilmesi konusunda Ermenileri ve Rumları anlamakta ve taleplerini değerli ve anlamlı bulmaktadır. İtiraz edilen ve kabul edilmeyen ise, bu yaşananların ve yaşanan haksızlıkların Kürtlerin acıları üzerinden giderilmek istenmesidir.”

Anlaşılan, Karasu da Ermeni ve Rumların yaşadıkları “haksızlıkları” Kürtlerin acıları üzerinden gidermek istediklerine inanıyor. Ancak, Kürt hareketinin Kürt haklarını talep ederken diğer mağdur halkları “engel” olarak ele almaya başlaması hayli yadırgatıcı.

Nispî haklara karşı büyük ittifak

AKP’nin başta Suriye olmak üzere tüm bölgede giderek güçlenen Kürt gücünü Türkiye’nin bölgesel aktör haline gelmesi için nispî kültürel haklar vererek lehine çevirme girişimlerine İmralı süreciyle start verdiği anlaşılıyor. Aslında, AKP’yi İmralı’ya yönlendiren akıl, Öcalan’ın 4 Ocak 2007 tarihli şu beyanatını bir taktik hamle amaçlı da olsa dikkate almış görünüyor: “Türkiye Kürtlerle stratejik ittifak yapmalı, Kurtuluş Savaşı dönemindeki Misak-ı Millî sınırları içerisinde yer alıp da bugün dışında kalan Kürtlerle yeniden demokratik özerklik çerçevesinde ilişkilenmelidir. Bu sadece Musul-Kerkük Kürtleri için değil, Suriye ve Kürtlerin yaşadığı diğer bölgeler için de geçerlidir. Ben buradaki topraklar Türkiye’ye katılsın demiyorum; yani, bu ilhak anlamına gelmez. Kastettiğimiz şey, Türkiye’nin öncelikle kendi sınırları içerisindeki Kürtlerle barışması, Kürtlerin demokratik özerkliğini tanımasıdır. Bu gerekirse ABD ve İngiltere’ye rağmen yapılmalıdır. Kürtlerin yerel meclisleri, yerel hükümetleri olur. Bunun dünyada birçok örneği var… Kastettiğim, Mustafa Kemal’in 1920’lerde sözünü ettiği ‘bir çeşit muhtariyet’ bugün söylediklerimizin ta kendisidir. Eğer bunların Mustafa Kemal’in hatırasına birazcık saygıları varsa, bunu uygulamaya geçirirler. Yoksa Irak gibi olur. Mustafa Kemalciyiz diyen kesimlere ve özellikle subaylara sesleniyorum. Türkiye’nin ve bütün halklarımızın bir felakete sürüklendiğini görmüyor musunuz?” Fakat “İmralı sürecinin” barıştan ziyade yeni bir mücadele süreci olduğu unutulmamalı.

Kısa vadede Ermeni soykırımının 100. yılını ve Suriye’deki karmaşayı atlatmak, orta ve uzun vadede ise “Türk” devletini revize etmek için Kürt gücünü kullanma girişimlerine karşı ise, başta Kürt hareketi olmak üzere, tüm sol-sosyalist hareketlerin dikkati elden bırakmaması bu açıdan önemli.

Öcalan’ın MİT üzerinden hükümet ve devletle yürüttüğü yeni görüşmelerdeki stratejisini sorduğumuz bir BDP milletvekili şöyle bir izahat yapıyor: “Öcalan’ın elinde bir tabanca ve tek bir mermi var. O tek mermiyi, içinde iki mermi ve bir tabanca daha olan bir sandığı açmak için kullanacak. Sonra da o iki mermiyle daha zor açılan, ama içinde üç mermi olan başka bir sandığı açacak. Böylece giderek cephanesini artıracak.”

Kürtler için özgür gelecek

Kırk yıla yakın süredir Ortadoğu’da ve İmralı’da siyaset yapan Öcalan’ın bu mermilerinden herhangi birinin yanlış hedefe yönelmemesi için hareketi ve tabanıyla daha fazla iletişim halinde olması ve “dış dünya” hakkında bilgilendirilebilmesi elzem görünüyor. AKP ise tam da bunu engellemek, Öcalan’la görüşmeleri kendi kontrolünde sürdürmek için direniyor. Hükümet bir yandan bu kısıtlamayı Kürt hareketine ve Öcalan’a kabul ettirmeye, diğer yandan da bunun üzerinden hızla yol almaya çalışıyor. Fakat, bunun süreci sıkıntıya sokma ihtimali su götürmez. O yüzden de Karayılan Öcalan’la doğrudan temas kurmaları için gerekli olanakların sağlanmasını talep ediyor.

Bir yandan da gerek Karayılan, gerek Öcalan ve gerekse Kürt hareketinin diğer aktörleri ısrarla şunu vurguluyor: “Bu süreçte örgütlü ve demokratik bir mücadele yürütürsek, süreci halkların lehine çeviririz.” Şu çok açık ki, 1920’lerde Türklerin egemenliğinde, Kürtlerin desteğiyle ve gayrimüslimlerin elimine edilmesi üzerinden tesis edilen cumhuriyetin “revize” edilmesi için aynı dışlayıcı politikaların neo-İslâmcılık çerçevesinde devreye sokulması, Ermeni, Yahudi ve Rumlar başta olmak üzere, diğer halkların karşı pozisyona yerleştirilerek “Kürt-Türk kardeşliğinin” tesis edilmeye çalışılması, bu topraklara barışı değil, olsa olsa yeni bir hegemonik düzeni getirir.

Her ne kadar Öcalan AKP’nin hegemonyasını kabullenmeyeceklerini ifade etse de, hükümetin zihnindeki “kardeşlik” büyük ölçüde bu maksada dayanıyor. Aslına bakılırsa, MHP de benzer bir “Türk-Kürt kardeşliği” etrafında söylem üretiyor. AKP içeride cumhuriyeti yeniden tesis etmiş, Türk-Kürt ittifakını sağlamış ve kendi hegemonyasını en azından Alparslan’ın Anadolu’ya girişinin 1000. yılı olan 2071’e kadar garantiye almış, bölgede “ağabeylik” yapan bir güç olmaya hazırlarken Kürtler, Alparslan’a Anadolu’nun kapılarını açtıkları için ne tür acılar yaşadıklarını unuturlar mı, bilemeyiz.

Express 133 KapakAncak, sol-sosyalist Kürt hareketi ve son yıllarını iktidar dışı bir dünya tahayyülünün formülünü bölgeye uyarlamaya adamış olan Öcalan’ın süreci biçimlendirme kabiliyetinin sadece Kürtlerin değil, bölgede Türk-İslâm hegemonyasının mağduru olmuş pek çok halk ve inanç grubunun da önünü açması muhtemel. Her ne kadar Mustafa Karasu, Rum ve Ermenilerin yaşadıkları acıları Kürtler üzerinden çıkarmaya çalıştığını söylese de, cumhuriyetin tüm mağdurlarının acıları dinmeden, Kürtlerin mutluluğa ve özgürlüğe ulaşamayacağı da açık. Kürt hareketi kalıcı bir barışın sağlanması için sadece Kürtlerin değil, Ermeni ve Rumlar başta olmak üzere tüm gayrimüslimlerin, Alevîlerin ve İslâm dışı tüm inançların, Hanefi-Türk dışı tüm grupların da özgürleşmesi gerektiğinin farkında olmak durumunda. Aynı farkındalığı AKP ve “devlet aklı” taşımazsa, Türkiye’nin yeni yüzyılda bölgesel bir güç olmak bir yana, bölgede mevcut haliyle var olma şansı bile zora girebilir.

İrfan Aktan

Express, sayı 133, Şubat-Mart 2013