Joe Strummer 60 yaşında!

 

60 sene önce bugün, 21 Ağustos 1952’de Ankara’da nurtopu gibi bir bebek dünyaya geldi. Bir diplomatın oğlu olan John Graham Miller, bildiğimiz adıyla Joe Strummer, 1970’lerin ikinci yarısında rock tarihinin en büyük, en hayatî, en devrimci hamlelerinden punk’ın mimarlarından olacaktı. The Clash, gitarlara abanarak ve dünyaya açılarak, adeta rüzgâr gibi geçti. 1999’dan itibaren yeni grubu The Mescaleros’la kurduğu olgun sound, Strummer’ı yine hak ettiği yere getirdi. Mamafih, bu ustalık dönemi uzun sürmedi: Joe, 22 Aralık 2002’de, 50 yaşında, en yetkin çağında, en yakışıklı zamanında aramızdan ayrıldı. Joe Strummer’ı, önümüzde nice ufuklar açan has Ankaralıyı 60. doğumgününde Roll’dan çeşitli pasajlarla anıyoruz. Önce ölümünün hemen öncesinde yaptığı söyleşilerden bir derleme, ardından dostlarını dinliyoruz. Tom Morello’nun dediği gibi, Allah senden razı olsun Joe!

Geçmişten bahsetmeyi sevmiyorsunuz…

Joe Strummer: Önemli olan, insanın yapmakta olduğu şeye kendini vermesi; yapmış olduğum şeyler üzerine düşünerek vakit sarfetmek mânâsız geliyor. Yayınladıktan sonra bir plağı değiştiremezsiniz ki. Ben hep önüme bakmaya çalışıyorum. Arkada bıraktıklarımın bana verebileceği bir şey yok… Yüzümü maziye dönmekten alıkoyan bir sebep de, “gerçeklikten kopma” endişesi. Ne yapayım? Kendi kendimi tebrik mi edeyim? Bu beni düşürür. Hiçbir şeyin insanı düşürmesine müsaade etmemeli. Yüzümü geçmişe dönersem pelteleşirim. Pelteleşmek iyi bir şey değil. Hep sımsıkı olmalı. Daima.

İlk grubunuz, 1974’te kurduğunuz 101‘ers’dı. O ismin sebeb-i hikmeti neydi?

Oturduğumuz işgal evinin numarasıydı. Londra’da, Walterton Road 101      numarada yaşıyorduk. Çöplüklerden topladığımız şilteleri duvarlara çivileyip canımızın istediği gibi rock yapıyorduk.

Clash’ten sonra, 1987’deki “Earthquake Weather” adlı solo albümün ardından müziğe uzun bir ara verdiniz, 1999’daki “Rock Art & The X- Ray Style”a kadar… Bu uzun teneffüsün sebebi ilham perinizin sizi terketmesi miydi?

Hayır, mesele özgüvendi daha ziyade. Özeleştirim serttir; çıtayı yüksek tutmaya çalışıyorum. Benden öncekilerden geriye düşmemeliyim. Dylan ve Hendrix gibi devler var önümde. Mikelanj’dan daha iyi resim yapmaya kalkışmak gibi bir durum. Onun için özgüvenimi kaybetmiştim.

Yeni grubunuz Mescaleros ve “Rock Art” sizin için yeni bir başlangıç noktası mıydı?

Bütün bu zaman zarfında, içimde yeni şarkılar olduğunu biliyordum, ama onları ortaya çıkarabileceğime dair umudum yoktu… Geri dönmek çok güzel, insana iyi geliyor, çünkü on küsur yılı sanki aynı odada, hiç dışarı çıkmadan geçirmiş gibiyim. Ve birdenbire dünyanın dört bir yanına seyahat ediyorum. Tuhaf bir his. Ama paradoksal bir şey de var; suskun kalmış olmanın faydası oluyor. Söyleyecek çok şeyim var. Ama hızlı şarkılarla gençlere asılmaya hiç niyetim yok.

“Rock Art”taki “Techno D-Day”in esin kaynağı ne?

O, ifade özgürlüğüne dair bir şarkı. İlham kaynağı da, kısmen, ifade özgürlüğünü kısıtlayan, sansüre kapı açan yeni yasa.

20 yaşında olsaydınız, ne tür müzik yapardınız?

Tekno!

Teknoda genellikle söz pek yok…

Doğru. Ama, McLuhan’ın hakkını teslim edelim: Vasıta, mesajın ta kendisidir. Bu mânada bir şarkımız vardı: “If Music Could Talk” (Müzik konuşabilseydi). Müzik, sözden çok daha güçlü ve evrensel bir iletişim biçimi. Tekno da bu çok saf fikirden hareket ediyor; yeniyetmelerin odalarına enerji ve güç taşıyor. Biraz yeteneğin varsa, yeni teknolojiler sayesinde ve azıcık bir maliyetle bir albüm yapabilirsin. Karl Marx’ın dediği gibi: “Emekçiler üretim araçlarını kontrolleri altına aldıklarında büyük bir değişim gerçekleşecektir…”

Beğendiğiniz teknocular kimler?

Chemical Brothers, Basement Jaxx, Fatboy Slim… Punk’ın etiğini hatırlatıyorlar bana.

“Global A Go-Go”nun kayıtları nasıl geçti?

Kuzey Londra’da bir stüdyoya kapağı attık. Tanıdık bir yer olduğu için, “önce kayıt yapalım, parayı sonra öderiz” dedim. Veresiye yaptık yani. Plak şirketiyle sözleşme imzalayınca para hemen akmaya başlamıyor… “Rock Art” masrafını çıkaramadı, dolayısıyla gerçek dünyada plak şirketi pekâlâ “kusura bakma birader, bu uğurda ceketimizi kaybetmek istemiyoruz” diyebilirdi. Demediler, biz de gayet düzgün bir albüm çıkardık ortaya.

Plak şirketiyle nasıl bir sözleşmeniz var?

Albüm başına. Sizi istemedikleri, ama bunu bir türlü söyleyemedikleri için boşlukta sallanmak gibi bir durumda kalmamak için bu yolu tercih ettim. Albümü koyuyorum önlerine, beğenirlerse…

Bu güvencesiz bir yol değil mi?

Evet, ama o da çok kötü bir şey değil. Bir albüm yaparken yegâne hedefim masrafları çıkarmak oluyor. İnternet de bir seçenek tabii. Gerekirse onu da yaparım. Pes etmem. Posta havalesi yoluna bile gidebilirim. Sipariş edenler beş kişi bile olsa, albüm yaparım.

Çizdiğiniz çok karamsar bir tablo değil mi?

Yoo… “Rock Art”la dünyayı turladım, akla gelebilecek her türlü tanıtımı yaptım, ama yine de radyolarda çalınmıyor…

“Global A Go-Go”daki “Shaktar Donetsk”in esin kaynağı ne? Bütün konserlerinizi onunla açıyorsunuz…

Balkanlar’daki çatışmanın sebebini anlayamamış olmaktan ötürü büyük suçluluk duyuyordum. Şarkı özetle şunu söylüyor: Mesele o kadar karmaşık ki, cahilce yaklaşımlarla çözümlenemez.

Albümün son şarkısı “Minstrel Boy” bir epik…

Albümdeki kısa hali. Orijinali 21 dakika 22 saniye. 1983’ten beri zihnimde gezdirdiğim bir İrlanda melodisi vardı. Pişip duruyordu. “Üç, en fazla dört dakika çalalım” diye başladık, 21 dakika 22 saniye sonra durabildik; “bir başyapıt” dedim. Herkes gözlerini açıp baktı, “amma attı” dediler.

Mescaleros’un üyeleri sizden yirmi yaş genç.

Evet, ama benim kadar geç saatlere kadar ayakta kalamıyorlar. (gülüyor) Her şeye rağmen, onlar sayesinde kendimi genç hissediyorum.

Clash zamanında militer kıyafetler giymenizin sebebi neydi?

Sağlamlıkları. Geçenlerde evde, yirmi yıllık bir komando pantolonu buldum, sapasağlamdı. Şaka bir yana, bizim de bir pozumuz vardı ve o hoşumuza gidiyordu. O kılıkta poz vermeseydik, kimsenin dikkatini çekmezdik. Sesimizi duyurmanın bir yoluydu. Ayrıca, punk gruplarının en güzel pin-up’ı Paul Simonon’a sahiptik. Kızlar ona tapıyordu. Bir an olsun gözlerini ondan ayıramıyorlardı.

Clash şarkılarını ortaklaşa yazdığınız Mick Jones’la birlikte Lennon-McCartney, Jagger-Richards gibi ünlü ikililerle karşılaştıldınız hep…

O bana abartılı geliyor. Onlar bizimkinden on kat daha etkileyici bir repertuara sahip. Biz sadece beş yıl varlık gösterebildik. Paul Simon’ın, Dylan’ın, Ray Davies’in yanında kimiz ki!

Dönemin pek çok grubunun aksine, siyasî bir söyleminiz vardı: ABD emperyalizmine, Thatcherizme karşı, Sandinistalardan yana… O söyleme, sosyalizme hakikaten inanıyor muydunuz?

Tabii ki. Clash de bu zaten. Şarkılarımızla dünyayı değiştirebileceğimize inanıyorduk. Zamanla her şeyin yerini, kıvamını öğrendim. Wody Guthrie’nin sloganını benimsedim: “Take it, but take it easy.” Yüreğini koy, ama enseyi karartma.

Clash’i nasıl kurtarabilirdiniz?

En az bir sene her şeye ara vererek. Saatte 300 km’yle giden, freni patlamış bir tren gibiydik. Beş yıl boyunca hiç ara vermeden albüm yapan, turneye çıkan grupların bir yerde durması gerekir. Maalesef, hiçbir zaman dur diyen olmaz. Plak şirketleri altın yumurtlayan tavuğu pompalayıp dururlar, patlayıncaya kadar… U2 bu durumu iyi kavradı. İki yıl ara veriyorlar, sonra yeniden işe koyuluyorlar. Bu sayede yirmi yıldır bir aradalar.

Clash’ten geriye neyin kalmasını isterdiniz?

Sanatçının da dinleyici gibi olduğunun… Eline mikrofonu, gitarı alıp sahneye çıkma şansını yakaladın diye diğerlerinden daha iyi olmadığının… Tanınmış olduğun için küstah ve duyarsız olma hakkının olmadığının… Eğlence dünyasındakilerin çoğu bir balonun içinde yaşıyor; her şeyin kendilerine bağlı olduğunu sanıyor… Clash’in dinleyicisine, ilaç gibi gelen bir grup olduğunu umarım. Ama, ameliyathanede hayat kurtaran bir hekimin yanında bir hiçiz..!

Roll, sayı 71, Ocak 2003

 

Manu Chao: Clash’i 1980’deki bir konser esnasında keşfetmiştim. O dönemde pek gezmezdik, mahalleden dışarı nadiren çıkardık. Tanınmış grupların konserlerini takip etmezdik. Spor Sarayı’nda üç gün üst üste üç konser vardı, üçü için de bilet almıştık. İlk akşam Clash, ikinci akşam daha iyi bildiğimiz Iggy Pop, üçüncü akşam da mahalledeki abilerin “mutlaka gitmeniz lâzım, ayaklarınızı yerden kesecek” dedikleri J. Geils Band konseri vardı —doğru hakikaten, bizim olayımız değildi ama, büyük bir grup keşfetmiştik. Ama bu üç konser içinde beni en çok Clash etkilemişti. En bozuk sound onlarınkiydi. İki saat gecikmeyle geldiler, hiçbir şey işitilmiyordu. “London Calling”le giriş yaptılar. Daha önce böyle bir şey görmemiştim: Dinleyiciler deniz gibiydi. Bizim yerimiz arkadaydı, ortamdan büyülenmiştim. Sonra öne geçtik ve konserin keyfini çıkardım… “London Calling” albümü tokat gibi sarsmıştı, hâlâ da aynı şekilde etkiliyor, o plak bir abide. Uzun süredir dinlemedim. Bazı plaklar yaşlanıyor, 15-20 yıl önce benim için anıtsal olan plakları yeniden dinlediğimde “vay be, zaman geçiyor” diyorum. Bir de hiç yıpranmayan plaklar var. “London Calling” bunlardan biri, kesinlikle.

Clash’ten ve Mano Negra’dan (Manu Chao’nun eski grubu) öğrendiğim bir başka şey de, simya meselesi diye bir şeyin hakikaten olduğu. Mick Jones’la Joe Strummer, alâkasız iki adam, birbirlerinden ultra-farklılar. Ama ikisinin arasındaki simya, büyük bir kuvvetti. Mano’da da öyleydi. Birbirimizden çok farklıydık, nerdeyse alâkasız tiplerdik, ama ortada bir simya vardı. İşte bu da ilelebet süremiyor. Hayatın gelgitleri. Clash’te olsun, Mano’da ya da bir çift için veya en yakın ahbapların için de geçerli, bitti mi bitiyor. 15 yıl önce, Clash’i ya da Joe Strummer’ı gördüğümde, onun gibi olmayı arzu ederdim, oraya ulaşmayı arzu ederdim. Ve Japonya’da kendi küçük şenliğini yaparken onu gördüğümde, “tamam işte” dedim, “on yıl sonra böyle olacağım”. Onun gibi takılıp, aynı şeyi yapacağımdan eminim. Sonuçta, şöyle düşündüm: “Eğer on yıl sonra onun yaptığını yapıyorsam, mutlu bir adamım demektir.” Yani kendimi iyi hissediyorum demektir. Çünkü yapmayı bildiğim şeyi yapıyor olacağım. İddiasız bir şekilde. Ve Clash’in solisti diye takdim edilip durması azaldıkça mutluluğu da artıyordu. İşte bu açıdan da birbirimize benziyoruz, aynı şekilde. Küçük şenliğini düzenliyordu ve mutluluğunu, her şeyin iyi gittiğini hissediyordu böylece. Ölümü büyük bir sürpriz de oldu, çünkü son görüştüğümüzde sağlığı gayet iyiydi. Formundaydı. Benim sezgilerim güçlüdür, ve onda ölüme dair en ufak bir işaret hissetmemiştim. Hiçbir şey. Son derece iyi gözüküyordu. Formunda, tutkulu, heyecanlı, sınırlarının farkında, yaşını bilen, sabahın sekizinde saçmalıklara devam etmek için değil, küçük şenliğini iyi idare etmek için hâlâ bizimle birlikte olan bir adamdı gördüğüm. Oradaydı. Barda sarhoş bir vaziyette değil, etrafındaki sarhoş arkadaşları için her şeyin yolunda gidip gitmediğiyle ilgileniyordu. Her şeyi çekip çeviren oydu.

Rlchard Dudanski: (Strummer’ın ilk grubu 101’ers’ın davulcusu) Joe İspanya’ya hayrandı. İnsanların içtenliğine, flamenko kültürüne, şiire ve tutkuya vurgundu. Joe’nun doğumgünü olan 21 Ağustos, İspanyol şair Lorca’nınkinin ölümüyle aynı haftaya denk düşüyor. Joe, Lorca’ya hayrandı. “London Calling”deki “Spanish Bombs”, Lorca’nın “Veda” şiirine gönderme yapıyordu.

Rat Scabies: (The Damned) Joe’yla eskisi gibi görüşemiyorduk ama, her sene Noel’de birbirimize kart atıyorduk. 1996’da, John Cusack’ın yönettiği “Grosse Pointe Blanke” adlı filmin müziği için birlikte çalışmıştık. Los Angeles’ta stüdyoda dört ay geçirmiştik, eski Cadillac’ıyla beni şehirde gezdiriyordu. Aynı hafta içinde beni Allen Ginsberg’le ve Timothy Leary’yle tanıştırdı, “onları görmek için elini çabuk tut, her an göçebilirler” diyordu. Joe için, sanat, edebiyat, müzik bir bütündü, iyi eğitim almıştı, bilgiliydi… Cenazede herkes oradaydı, 20-25 yıldır görmediğim ahbaplarla karşılaştım. Üniformalı itfaiyeciler yol boyunca dizilerek onun şerefine bir kordon oluşturmuşlardı. İtfaiyecilerin grevi sırasında, para toplamak ve Tony Blair hükümetine karşı verdikleri mücadelede onlara destek olmak için konser vermişti. Bu onun son konseri oldu. İronik bir yanı da var, çünkü itfaiyecilerin saygı geçidinden sonra, cesedi yakıldı.

Jim Jarmusch: Joe’nun dostları arasında “Strummer kanunu” dediğimiz bir mavra vardı: “Girdi olmazsa, çıktı da olmaz.” Bu, diline doladığı bir laftı. Her gece birtakım programlar yapar, bizleri çekeleye çekeleye götürürdü. Ne zaman “Joe, her akşam dışarı çıkamam, oturup çalışmam lâzım” desem, “girdi olmazsa, çıktı da olmaz; bırak bu mazeretleri, dışarı çıkıyoruz” derdi… Strummer benim için çok değerliydi. Dostluğuyla ve sanatçılığıyla. Clash de öyle. Topper’la tanışmadım, ama Paul (Simonon) ve Mick’le (Jones) çok uzun zamandır yakın dostuz. Joe’yla ‘80’lerin başında tanışmıştım. Ardından Mick ve Paul’le kaynaştık. 1987’de ben Berlin’deyken, Mick atlayıp gelmiş ve bir haftalığına benim eve postu sermişti. Paul’la sık sık görüşüyoruz, New York ve Londra’da. Onun muhteşem bir tablosu duvarımı süslüyor: Masanın üstündeki bir tavada sucuklu yumurta. Soyut ve Cezanne’ın gevşek bir versiyonu gibi… Clash üyeleri çok müstesna insanlar. Birlikte ortaya çıkardıkları müzik de çok nadir rastlanan bir şey. Kendimi eğlendirmek içinbir takım denemeler yazıyorum, “Gruplar savaşı” başlığı altında. Metinlerden biri Clash ve Sex Pistols hakkında. Bence Pistols, Ramones gibi, indirgemeci bir gruptu. Rock’u özsel unsurlarına indirgiyorlardı, bunda çok maharetliydiler. Aslına bakarsanız, tek bir albüm yaptılar. Rock’n’roll’u duygu ve öfkeye indirgemenin mükemmel örneğini verdiler. Onları bunun için seviyorum. Öte yandan Clash, her şeye açıktı. Müziği özüne indirgemek yerine, kalplerine ve ruhlarına hitap eden ne varsa —rockabilly, dub, reggae— alıp müziklerine kattılar. Dolayısıyla onların Pistols’la tamamen karşı kutuplarda olduğunu düşünüyorum. Yüreklerini kâinata açıp orada gerçek veya heyecanlandırıcı ne varsa temellük ettiler. Clash’in devamlı surette yaptığı buydu, ingiliz folkunun, hiphop’un ve başka tarzların unsurlarını alıp kendi müziklerine yedirdiler.

Öyle insanlar vardır ki, yaptıkları işlere hayran olursunuz, ama sonra tanıştığınızda kişilikleri hakkında soru işaretleri doğar. Bunda bir sorun yok. Fakat Clash mensupları öyle cömert, öyle açık, öyle harika insanlar kil..

Bono: Clash benim ilk seyrettiğim rock’n’roll grubuydu: Sene 1977, Clash’in “Get Out Of Control” turnesinin Dublin konseri… O konserden sonra oturup “Out Of Control” diye bir şarkı yazmıştık. 17 yaşındaydım, salonun kapısındaki itiş kakıştan ürkmüştüm doğrusu, içeri girip onları gördüğümde ayaklarım yerden kesilmişti. Giysilerine vurulmuştum; gerilla kıyafetleri vardı üzerlerinde, “sanatsal bir taarruz”du onlarınki. Ve salonda öyle bir atmosfer vardı ki, her an dramatik bir şey olabilirdi, birisi ölebilirdi ya da devrim başlayabilirdi. Dünyanın ters yüz edilebileceği gecelerden biriydi.

Joe’yla birkaç kez beraber oldum. Bana karşı çok iyiydi, hakkımda çok iyi şeyler söyledi. Ama galiba bizi biraz haybeci buluyordu. Başladığımızda çok genç ve hiç sosu olmayan bir gruptuk. Bir sürü yanlışımız vardı, bana hep öyle gelmiştir. Ama bir özelliğimiz vardı, bize has olan bir şey. Etraftaki gruplar bizden daha iyi fotoğraf veriyordu, daha iyi müzisyenleri vardı, daha iyi şarkı yazarları vardı, ama bizde onlarda olmayan bir “şey” vardı, o “şey”in etrafında U2’yu inşa ettik. Esin kaynağımız Clash’ti: Dinleyicilerin arasından gelip sahneye çıkabilirsin, mikrofonu eline alabilirsin. Eğer söyleyecek bir şeyin varsa, buna hakkın vardır. Bu fikir bizim hayatımızı değiştirdi. U2’nun varoluş sebebi budur.

Chuck D: Clash’i ilk defa 1981’de dinledim. Adelphi Üniversitesi’nde öğrenciydim. Bir gece Manhattan’da bir şova gittim. Kurtis Blow’un hip-hop gösterilerinden biriydi. İçerideki kalabalık farklı kamplardandı. Hip-hop’çular ve punk rock’çular. Kurtis’e domates fırlatıldı, içeride nasıl bir topluluk vardı, anlayın. Gecenin olayı Clash’ti. Benim gibi bir New York kedisi için uyan borusuydu. Müzik dünyasını yakından incelemeye başlayınca suyun öteki yakasında kraliçeye ve aristokrasiye başkaldıran gençlerin olduğunu öğrendim. Aynı günlerde, Adelphi Üniversitesi’nden arkadaşım, Public Enemy’nin kurucu üyelerinden Bill Stepheny, radyoda yaptığı hiphop programında Clash şarkıları çalmaya başlamıştı. O şarkılar birçok insanın kafasını açtı. Stepheny, Clash’in ve Sex Pistols’ın bütün plaklarını bir hiphop programının bağlamına yedirirdi. Hiphop kedilerinin Clash’in yaptıklarına uyanmalarına vasıta olmuştur. Strummer’a büyük saygım var. Müziğini —hiphop ve reggae gibi siyah müzikleri dahil ettiği ettiği müziğini— kullanışı rock- ‘n’roll’u icat edenlerden çok farklıydı: Seleflerini her zaman saygıyla anardı. Tevazuuna ve müzik kedilerine —hangi tür müziği yaparlarsa yapsınlar— duyduğu sevgiye hayranım. Joe isyanını sürdürüyordu. Gördüklerini, kimsenin üzerinde konuşmak istemediği şeyleri dile getiriyor, mesajını dünyanın dört yanına ulaştırıyordu… Public Enemy Amerikalı bir grup. Ama biz de aynı konuları —sosyal, politik— uluslararası bir düzeyde ele alıyoruz. Sözümüzü dünyanın her yerine ulaştırmaya çalışıyoruz. Bunun önemini Joe Strummer’dan öğrendim. Bugün onun gibi müzisyenlere büyük ihtiyaç var. Joe’nun yolu, bir müzisyen için kolay bir yol değildi. Ancak, hiphop âleminde bu yoldan gidenler var. Örneğin Dead Prez ve The Coup o yolda korkusuzca ilerliyor. Joe Strummer’ın mirası budur. Attığın her adımda, söylediğin sözlerin arkasında durman gerekir.

Chris Salewicz: (yazar, Strummer’ın biyografisini kaleme aldı) Joe bir ikon artık; John Lennon, Bob Dylan, Bob Marley’le aynı konumda. Ve bu ikon kimliği çığ gibi büyüyor. Zamansız ölümü onu, güvenilir kahramanlardan yoksun bir kuşağa örnek bir kişilik olarak tanıttı.

Mick Jones: Joe’nun yeryüzündeki son cuma gününde beraberdik. Harika vakit geçirdik, gece boyunca içtik, lafladık, katışıksız bir mutluluktu. Cumartesi gününü çocuklarıyla geçirdi ve pazar öğleden sonra kalbi durdu. İnanılır gibi değil. Joe’yu çok özlüyorum. Hayatımda eksikliğini hissediyorum. Bir sorun olduğunda, hep ne yapılması gerektiğini bilirdi, bir cevabı olurdu. Bizim için Hazreti Süleyman gibiydi biraz: “Tamam, mesele değil, bebeği ortadan ikiye bölün.” (gülüyor) Böyle bir adamdı; ölümüyle, arkadaşımı, içimi dökebildiğim insanı kaybettim… Gençlerin Clash’e duydukları ilgi bana çok anlamlı geliyor. Ben bir grubu sevdiğim zaman, kimlerden, nelerden etkilendiklerini, haklarındaki her şeyi bilmek isterdim. Bugün bizimle ilgili olarak yaşanan da böyle bir şey… Tabii ki kendi ölçeğinde, bunu müzikal bir miras olarak görüyorum. Excalibur’u aktarıyorsun, her dönemde yeni bir şövalye çıkıyor, mücadele ediyorsun, savaşıyorsun, düşüyorsun, bir başkası geliyor, sihirli kılıcı devralıyor… Bir anlamda, biz de bizden öncekilerden çok farklı değildik. Biz dinleyicimizdik, dinleyicimiz bizdi. Beatles, Rolling Stones, Kinks, biraz şansla, farklı yaşanabileceğini göstermişlerdi bize. Clash’in yaptığıysa, insanlara “bakın, herkes yapabilir, sen de yapabilirsin” demekti. Punk’ın anlamı buydu: İnsanlara cesaret etmelerini söylemek… Geriye dönüp baktığımda, biz punk’çıların iyi tavır aldığımızı görüyorum. Bir şeyi anlamıştık: Müzisyen olmak, sersemlerin kralı olma hakkını tanımaz. Hayranlarımıza gelince, onları seviyorduk, onlara iyi davranıyorduk. Clash’ın ölümden sonra hayata devam etmesinin açıklaması budur herhalde.

Bo Diddley: Clash’le 1979’da turneye çıkmıştım. Bizim âlemdekiler niye öyle bir turnede olduğumu anlayamamıştı. “Punk rock” diyorsunuz, değil mi? Her neyse, ben kendi dalgama baktım. Unutulmaz bir turneydi, büyükbabanız oradaydı!

Clash bana çok iyi davrandı. Grup olarak istim üstündeydiler. Başka bir nesildi o çocuklar. İlk albümlerindeki şarkılarda yaşadıkları hayatı anlatıyorlardı. Ben de hep yaşadığım hayatı anlattım. Onlar gençti, akranlarına anlatmak istedikleri şeyler vardı. Ve rock’n’roll yapıyorlardı. Bütün o gruplar rock’n’roll’cu değildir. Beatles rock’n’roll’cu değildi. Ama Rolling Stones rock’n’roll’cuydu. Ben ilk rock’n’roll’cuyum, ne demek istediğimi anlıyorsunuz, değil mi? Clash de benim yaptığımı yapıyordu. Rock’n’roll’un ölmediğini gösteriyorlardı. Ben “Cops and Robbers”ı (Aynasızlar ve Soyguncular) yapmışltım, onlar “Police and Thieves”i (Polis ve H›rs›zlar) yapmışlardı. Benden aldıkları şeyler de oldu. Mesela şarkılarında “Clash” kelimesini kullanmaya başladılar. Ben “Bo Diddley” diye bir şarkı yazmıştım. “Clash City Rockers” o şarkıdan mülhemdir. Clash rock’n’roll’u değiştirdi mi? Benim işitme duyumu değiştirdiler, o kesin. Clash şahane bir gruptu, ama çok gürültülüydü. Çoluk çocuğun kulaklarını haşat ettiler. (gülüyor) Onlara ilk defa Vancouver’da rastlamıştım. Amplilerini duvara dayamışlardı, “ne bu böyle” dememe kalmadan öyle bir köklediler ki, duvarlar sallandı. “White Riot” başlı başına bir isyandı. İlk dinleyişimde ağzım açık kaldı, “vay anasını” dedim. Clash turnesinden sonra kulaklarım çınlamaya başladı. Daha önce hiç çınlamazdı. Bir şeyleri değiştirdiler yani.

Stephen Dalton: (Uncut dergisi yazarı) Şöyle demişti bana: “Yaşadığım hayattan memnunum, çünkü çok şey gördüm, geçirdim. Başarısızlığı, sonra başarıyı, sonra tekrar başarısızlığı. Bunlar beni daha iyi bir insan yaptı. Eğer boktan biriyseniz ya da insan olmanın vasıflarını yitirdiyseniz şöhretli olmanın bir mânâsı yok. Çünkü malikanede yaşıyorsunuz diye mutlu olmuyorsunuz…” Strummer’a “Dylan’ın İngiliz versiyonu” demek istiyor insan. Dylan gibi Strummer da kökenlerini şiirsel bir mahlasla mitololojik hippi-hobo kimliğinin ardına sakladı. İkisi de Woody Guthrie hayranıydı; Strummer punk öncesi dönemde Woody adını kullanıyordu. İkisi de kuşaklarının sözcüsü oldu, ama şöhretli isimlerin alışılageldik tavırlarından uzak durdular… 1999 itibariyle, Joe punk prensipleriyle hippi kökenini uzlaştırmıştı. Yaptığımız söyleşide, “ben hep hippiydim” deyip şöyle devam etmişti: “Punk’lar, rastalar ve hippiler arasında birçok ortak nokta var. Hippi olmaktan gurur duydum daima. Rock festivallerini kim icat etti! Karşıkültürde cereyan eden bütün ciddi şeylerin yaratıcıları ya hippidir ya da eski hippidir. Onlar muhalif kültüre kendilerini adamış insanlardır. Onları hakir görmeye hiçbirimizin hakkı yok.”

Tom Morello: Clash’i ilk dinlediğimde lisedeydim. Okul gazetesinde birlikte çalıştığım bir arkadaşım, Dave Vogel, bir gün elinde “London Calling”le geldi. “Bunu kim dinlemek ister” diyerek elinde sallıyordu. Albümün kapağı çok kıyaktı, “heavy metal mi?” diye sordum. “Hayır” dedi ve ekledi: “Ama şahane.” Pek inanmamıştım, yine de ödünç aldım, kasete çektim. Ve o boktan kayıt zihnimi, kalbimi, ruhumu alevlendirdi. Clash benim en gözde grubum olmuştu. O sıralarda bir punk grubunda çalıyordum. Şarkılarımızın çoğu matrak, eğlenceli şeylerdi. “London Calling’i dinledikten bir hafta sonra, hayatımın ilk siyasî şarkısını yazdım. Adı “Salvador Death Squad Blues”du ve Reagan yönetiminin Orta Amerika’daki kirli işlerini dile getiriyordu. Kısa süre sonra okul gazetesinde isyan çıktı. Başımızdaki muhafazakâr öğretmen, Güney Afrika’daki ırkçılığı, Orta Amerika’daki ölüm mangalarını ve okul müdürünün dallamalığını yazmamıza engel oluyordu. Okul gazetesini toplu olarak terkettik ve çok popüler bir underground yayın olan “Öğrencinin Nabzı”’nı çıkarmaya başladık. Clash beni siyasî müzik yapmaya ve siyasî bir tavır almaya teşvik etmişti. O yıl, daha sonra Chicago’da Clash’i seyrettim ve ayaklarım yerden kesildi. O güne kadar gördüğüm en müthiş grup değildi sadece, müzikal aşağılık duygumun üstesinden gelmemi de sağladılar. O konsere dek, “gerçek” rock’n’roll yapabilmek için on bin dolarlık Les Paul gitar ve Marshall marka amplifikatör gerektiğini düşünüyordum. Halbuki Joe Strummer’ın amplisi de benimkindendi: Ucuz, boktan bir Music Man. Joe da tıpkı lise orkestrasının provalarında benim yaptığım gibi, amplisini bir sandalyenin üstüne koymuştu. Yine de o güne dek duyduğum en tutkulu, en arzulu müziği yapıyorlardı. Salondan çıkarken birçok genç aynı şeyi kendilerinin de yapabileceğini düşünüyordu. Adalet Ekseni’nin şiarı, o gece satın aldığım bir tişörtün üzerinde yazıyordu: “Geleceğin tarihi daha yazılmadı.”

Joe Strummer’ı son gördüğümde, Mescaleros’la Troubadour’da sahnedeydi. Ve çok etkileyiciydi. Clash’in zirvede olduğu günlerdeki gibi tutku ve yoğunlukla çalıyordu. Yeni müziği ve şarkı sözleri geleceğe bakıyordu ve meydan okuyordu. Köküne kadar hayatiyeti olan bir sanatçıydı. İki Clash şarkısını, “Bank Robber” ve “London’s Burning”i çaldığında salonda yer yerinden oynadı. Öyle bağırmışım ki, bir hafta falan şarkı söylemedim. “White Riot” şarkısında şöyle diyordu Joe: “İnisiyatif mi alıyorsun / Emir mi? / Geriye mi gidiyorsun, / İleriye mi?”

Bu dört dizeyi buzdolabınıza yapıştırın ve her gün bu dört soruyu kendinize sorun. Ben öyle yapıyorum. Joe Strummer benim en büyük esin kaynağım, en gözde şarkıcım ve kahramanımdı. Vefatı müthiş bir şoktu, derin bir üzüntüye boğdu beni. Onu şimdiden özlüyorum ve ardında bıraktığı muhteşem müzikal mirasa müteşekkirim. Clash öyle bir gruptu ki, kıyıda köşede kalmış plaklarının B yüzleri bile bugün radyolarda çalanlara fark atar.

Eğer bu büyük grubu dinlemediyseniz, yürüyerek değil, koşarak gidip albümlerini alın. Eminim, Joe Strummer ve Clash, gelecekte de esin kaynağı olmayı ve ajite etmeyi sürdürecek. Allah senden razı olsun Joe.