Kadınların gündemi: “Her hal”de daha çok dayanışma ve direniş!

 

istanbul4Dilimizin lal, gönlümüzün melal olduğu günlerin kim bilir kaçıncısından geçiyoruz yine. Boşa koysan dolmuyor, doluya koysan almıyor diyeceğiz ama, boş yok, boğazımıza kadar baskı ve otoriteye batmışız. Erkeklerin cinsiyetçiliğini, şiddetini engelleyen, kadınların hayatlarına sahip çıkmalarını, kendilerine dair karar almalarını ve bu kararları uygulamalarını, güçlenmelerini engellemeyen mekanizmaların, politikaların ve dahi buna ilişkin iradenin yokluğunda, erkek egemen sistem ve erkek şiddeti OHAL ve savaş koşullarında şaha kalkmış durumda. Savaş ve şiddet ortamında ise kadınların gündelik hayatı iyice tedirgin, güvencesiz ve suskunlaştırılmış bir hal alıyor.[1]

Kadınların şiddet gördüğü, öldürüldüğü, ayrımcılığa uğradığı, yaşam haklarını savundukları noktada dahi cezalandırıldıkları bir yerde, bir zamanda, kadınların şiddetten ve toplumsal cinsiyet eşitsizliklerinden, cinsiyetçilikten uzakta hayat kurma yollarına erişmesinde hayatî önem taşıyan kadın örgütleri –Adıyaman Kadın Yaşam Derneği, Anka Kadın Araştırmaları Derneği, Bursa Panayır Kadın Dayanışma Derneği, Ceren Kadın Derneği, Gökkuşağı Kadın Derneği, KJA, Muş Kadın Çatısı Derneği, Muş Kadın Derneği, Selis Kadın Derneği, Van Kadın Derneği– henüz tamamı açıklanmadığından ötürü bilemediğimiz yüzlerce sivil toplum örgütü, OHAL uygulamaları kapsamında çıkarılan son KHK’larla birlikte kapatıldı, faaliyetleri durduruldu, kapıları mühürlendi.[2] Bu vahamet, hem kadınların örgütlenme hakkına bir saldırı hem de erkek egemen bir toplumun cinsiyetçi uygulamalarından ve erkek şiddetinden uzaklaşmak isteyen kadınların mücadelesine, yani yaşam haklarına müdahale.[3] Sadece geçmişte emek verilen çalışmalara değil, sayısız kadının bugününe ve geleceğine de müdahale. Her şeye rağmen kadınlar kapısız, mekânsız bırakılmış da olsa, pek çok kadının, kadın oluşumunun dillendirdiği gibi, dayanışmaya mühür vurulamaz! “Mecburiyetler olmasın diye” mücadele devam eder…

Kapatılan kadın örgütleri ile her türlü cinsiyet ayrımcılığına, erkek şiddetine, çocuk evliliklere vb. karşı yürütülen mücadeleleri ve destekleri –psikolojik, hukuksal, ekonomik vb.– içeren ve kadınları güçlendiren çalışmalar yarıda kaldı. Kadınlar yarıda kalan bu çalışmaların derdine düşmüşken ve bu haberin dumanı üstündeyken kadın örgütlerinin kapatılmalarının belki de asıl nedeni olan haberi ise hemen ardısıra aldık. Mücadelenin öznelerinin etkisiz hale getirilmesinin hemen ardından kız çocuklarına yönelik tecavüz ve cinsel istismar faillerinin hayatta kalan ile evlenmesi şartıyla affedilmesini öneren yasa tasarısı[4] AKP’li milletvekilleri tarafından önümüze kondu. Tüm Türkiye’deki kadın örgütlerinin ve kadınların sokaklara dökülmesi ve protesto eylemleri ile bu şimdilik durdurulmuş gözüküyor. Ancak hükümet cephesinden gelen sinyaller, tasarının yeniden ısıtılıp önümüze konacağı yönünde. Bu yasa tasarısı teklif edildiği haliyle eğer kabul edilseydi, kadın ve çocuklara tecavüz ve cinsel istismar halinde bu suçları işleyen erkeklere “bir şans daha” tanınacak, evlilik içi tecavüzün tanınması için mücadele verilmiş[5] bu topraklarda tecavüz evlilik vesilesi olacak, çocukların “rıza”sı sınanacak ve cinsel ilişkide rıza yaşı 15’ten 12’ye indirilebilecek,[6] zorla evlendirmelerin önü açılacaktı. Önerge, Türkiye’de kız çocuklarının 12 yaşından itibaren cinsel saldırıya ve zorla evlilik şiddetine maruz bırakılmasının “yasal zeminini” hazırlıyordu, Hükümet böyle olmadığını iddia etse de cinsel şiddet suçlarını aklıyor, çocuk istismarcılarını affediyordu. Gerçekten insanın kulağını ve aklını tırmalayan “tecavüz, çocuk istismarı ve evlilik” kelimelerini yan yana kullanmak hiç bu kadar cüretkar olmamıştı sanırız! Bu tasarının özellikle kadınlar ve kız çocuklar için olduğunu görüyoruz; malûm, cinsel istismar ve tecavüze uğrayan erkekler, erkek çocuklar ve dahi en az bu kadar sık yaşanan hayvanlar için bir evlilik uygulamasından ya da ceza muafiyetinden bahseden yok! İnsanın aklına, “yine mi nüfus politikaları” sorusu ister istemez geliyor tabii… “Tecavüze af değil, 3 bin ailenin mağduriyeti” PR’ıyla sunulan tasarıyı düşününce “3 bin aile 3 bin çocuk hesabından yola çıkarsak”, bu soru pek de mantıksız gelmiyor! Bir de tabii küçük yaşta evlendirilerek tabiri caizse “gözü açılmadan başı bağlanan” kız çocuklarının, ilerde eğitimdi, çalışmaktı, benim bedenimdi, benim hayatımdı gibi taleplerle gelmelerinin, güçlenmelerinin, çocuk doğurmayı geciktirmelerinin, reddetmelerinin önü de kesilmiş olacak. Bir taşla birçok kuş vurma!

Bütün bu olup biten arasında, öfkenin bile elinin kolunun bağlı olduğu bugünlerde kafalarda “Nereye gidiyoruz?”, “Nereye kadar?”, “Nasıl durdururuz bu gidişatı?” minvalinde sorularla yol almaya çalışıyoruz. Düşünmekte, konuşmakta, cümle kurmakta zorlanıyoruz, ama en azından soru sormayı bırakmayalım, şortumuzdan sonra sıra donumuzun modeline gelmesin diye, bu uzun girizgâhtan sonra, dilimiz döndüğünce bu hengâmede kadınlar cephesinde bindiğimiz alâmet ve gittiğimiz kıyametin peşine düşmeye çalışacağız.

Buraya nasıl geldik?

_56e00f734c248Kadınlar üzerindeki malûm baskı ve kontroller, erkek şiddetine çığrından çıkmış boyutlar eklemiş durumda. Onlar otuz yıldır “giysim tacize davetiye değildir”[7] diyor, bugünse sokakta, toplu taşımada giysisinden ötürü bir erkeğin kaba şiddetine maruz kalmak bir kadın için an meselesi. Bununla birlikte kadınların neyi nasıl giydikleri üzerinden hangisi laik ve modern hayatın, hangisi dindar ve islami hayatın temsili tartışılırken, bu tartışmalar arkasında ezelden beri ve gün gibi ortada olan erkek şiddeti bir yandan da görünmezleştirilmeye çalışmakta.[8] Oysa, yine kadın hareketinin mücadeleleri sonucunda 8 Mart 2012’de 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Yönelik Şiddetin Önlenmesine Dair Yasa yürürlüğe girmiş, erkek şiddetine maruz kalan kadınlar için 7/24 ve tek adres olacak Şönim’ler (Şiddet Önleme ve İzleme Merkezleri) oluşturulmuştu. Ancak dört yıldır hâlâ pilot uygulama olarak, ulaşım kolaylıkları olmayan, şehir merkezlerine uzak, bütçe ve kadroları sınırlı bu merkezler, çeşitlenen ve saldırganlaşan erkek şiddetini engellemekten çok uzak haldeler.[9]

Memleket, bizim ne giyeceğimizi dert eyleyedursun, biz önümüze başörtümüzü, eteğimizi, şortumuzu aldık düşünüyoruz: Buraya nereden, nasıl geldik? Yaşadığımız dönem için hepimizin bildiği gibi bize 1980’lerin yadigârı neoliberalizm ve muhafazakârlığın AKP hükümeti ile 2000’lerde semirdiği ve 2010’larda artık çatlama noktasına geldiği yıllar diyebiliriz. AKP’nin bu muhteşem ikisi bir arada politik karışımının ürettiği söylem ve uygulamalar, ücretli emek piyasasından[10] ev içi emeğe, kürtaj hakkından kadınlara ve LGBTİ+’lere yönelik hız kesmeyen erkek şiddeti karşısında ve savaş koşullarında yaşamın kendisinin savunulmasına kadar, feminist hareketin politika ve mücadele gündemini ve pratiğini fazlasıyla belirledi, belirlemekte.[11]

Israrlı takip ve taciz

Bu süreçte feminist hareketin eli de armut toplamadı elbet: 2010’dan itibaren kadın cinayetlerine, 2012 yılında kürtajın yasaklanmasına, dayatılan aile politikalarına, kahkahamızdan aldığımız nefese, hayatımıza göz diken, kasteden söylem ve politikalara karşı geniş kapsamlı kampanya ve sokak eylemlilikleri yürütüldü, yürütülmekte. Feminist hareketin gündemi maalesef kadınların gündelik hayatta erkeklere yaptıkları gibi, hükümetin dağıttıklarını toplamakla, yerine koymakla, elinden zor kurtarmakla geçiyor. Bütün bu yıllarda hükümetin söylemini belirleyen hat, kutuplaşma noktalarını, iffetli-iffetsiz, başörtülü-başörtüsüz, anne-değil, evli-değil, makbul-değil, kızlı erkekli yaşayan-yaşamayan şeklinde çoğaltıp derinleştirmek olduğundan, kadınların –ezilmede ve isyanda– ortaklıkları üzerinden sözü kurmak zorlaşmadıysa da, farklı görülene, “geleneksel aile” dışında yaşam belirtileri gösterene, LBT kadınlara karşı baskı ve şiddete zemin hazırlayan, bu şiddeti teşvik eden, koruyan bir atmosferde hareket etmek maalesef her zamankinden zorlu bir hale geldi. Bu yüzden feminist mücadelenin koşulları güçleşti.

Hükümetin söylem ve uygulamalarına baktığımızda, hepimizin bildiği, hiç yabancı olmadığımız ve artık içimizi şişiren asırların “aile denince akla, hemen onun adı gelir: kadın kadın kadın” mevzusu, ev olur, iş olur, tarla olur, düşük ücrete, hatta mümkünse ücretsiz ören, diken, pişiren, üreten “bayan” mevzusu, aile ile çalışma hayatını uyumlaştırmalar açılmasın aralar esnek çalışma mevzusu, “Unutma sen bir anasın, bırak kürtajı ve sakın sen sezaryene uyma” mevzusu, bir de son olarak, hazır doğurma işine girmişken üçten de az olmaması yönündeki ısrarcı talepler mevzusu… Bir nevi asırlardır kadınların maruz kaldığı bu hepsi bir arada neoliberal-muhafazakâr kadın politikaları paketini, makro boyutta kadınlara yönelik uygulanan bir ısrarlı takip ve taciz (stalking) paketi olarak da düşünebiliriz!

kadinlar-8-mart-i-ve-mucadelelerini-anlatti-kadinlarin-ulkesi-tum-dunya-1457463607Şimdi tabii neoliberalizm, muhafazakârlık diyoruz da, her şeyin aslında bunların ağababaları olan patriyarka ve kapitalizmin başının altından çıktığı malûm. Bildiğiniz üzere, bu “the ikili” için kadınların üretim ve yeniden üretimdeki rolü pek hayatî bir konu. 2008’den[12] beridir de AKP hükümeti bu konudaki farkındalığını ve “the ikili”nin mirasçısı olduğunu bize sık sık hatırlatıyor, bizi görev ve sorumluluklarımıza davet ediyor. Davete icabet etmeyenlerin başına neler geldiğini ise erkek şiddeti ve kadın cinayetleri istatistiklerinden görebiliyoruz.[13] Kadınları kapılarından bile aldırmadan, direkt evin içindeki işbirlikçileri mi dersiniz, mikro uygulayıcılar mı dersiniz, malûm erkekler eliyle gereken cezayı kestiriyor.

Özellikle 2010’lardan itibaren, daha çok hissettiğimiz hükümetin kadınların direkt hayat tarzlarına, bedenlerine müdahale eden politikalarını teker teker hayata geçirmeye başladığını görüyoruz. Feminist hareketin ve kadınların kazanımlarının zayıflatıldığı ve ailenin güçlendirilmeye çalışıldığı süreci açık ve net olarak hep birlikte adım adım yaşıyoruz. “Önce aile” şiarıyla Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü’nün (KSGM) Aile ve Toplum Hizmetleri Genel Müdürlüğü, Çocuk Hizmetleri Genel Müdürlüğü, Özürlü ve Yaşlı Hizmetleri Genel Müdürlüğü ve Sosyal Yardımlar Genel Müdürlüğü ile birlikte kapanarak Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı şemsiyesi altında toplanması,[14] ardından da Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanlığı’nın adının Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı olarak değiştirilmesi gibi (2011). Özellikle “üç çocuk” davetine icabet olmamasına karşı ortaya çıkan hükümet öfkesinin 2011 yılında artık “kürtaj cinayettir”, “yapanı yakalayın” noktasına geldiğini görüyoruz. Artık eve, sokağa, işyerlerine haber salma hali yetmiyor, devlet kurumlarına da tez elden haber salınıyor. Nüfus artış politikaları çerçevesinde her kadının en az üç çocuk doğurması hükümetin temel hedeflerinden biri haline geliyor.

Muhalif çevrelerin gericilik, hükümetin “fıtrat” ya da “eşitlik değil, adalet” diye tanımladıkları ve birbiri ardına uygulamaya sokulan, kadından yana olmadığı kesin olan politikalar ve yasalar, kadınların hayatını hallaç pamuğu gibi atıyor. Kadın bedeni, cinselliği, kimliği ve emeği üzerindeki kontrol ve baskı politikalarına karşı ise kadınlardan tâbi olmaları, kabul etmeleri, en kötü tahammül etmeleri bekleniyor. Feminist hareketin kazanımları ile toplumsal cinsiyet eşitliği bağlamında Türkiye’nin toplumsal, siyasal, kültürel ve ekonomik yapısında yaratılan onca çatlak, şimdi hükümetin en çok sevdiği malzeme olan “alçıpan” politikalarla kapatılıyor.

Kadınlar her yerde ön safta

Diğer bir seçenek ve yaygın uygulama ise, patriyarkanın kadınlık sınırlarını ihlal eden kadınların Silvia Federici’nin deyimiyle sürekli cadı avından nasibini almaya devam ediyor oluşu. Bu öyle büyük bir sınır ihlali ki hükümet için, kadınlar kendi bedenlerine, cinselliklerine, kimliklerine ve emeklerine sahip çıkıp sorulmadan, rızaları alınmadan, iradeleri yok sayılarak omuzlarına yüklenmiş tüm üretim ve yeniden üretimin faaliyetlerini durdurmaya teşebbüs ettikleri anda evdeki erkek devreye giriyor. Tabii bunlar sokakta da görev bilinçlerini hiç elden bırakmıyorlar. Patriyarkal düzenin hayat kaynağı heteroseksizme, aileye ve anneliğe göz dikenlere gerekli cezayı kesiyorlar. Büyük fotoğraf “güçlü aile, güçlü devlet” pozları ile çekiliyor. Amaç, hedef, misyon, vizyon, neden, sonuç, hepsi belli, ancak yine de ne bu şiddet bu celal diye sormadan da edemiyoruz. Bir sorun mu var acaba patriyarka, kapitalizm ve şürekasının işleyişinde? Her şey göründüğü kadar yolunda değil mi yoksa?! Yoksa bunlar yine yeniden patriyarkal düzenin kuruluş sancıları mı? Ya da bir krizin alâmeti olabilir mi temcit pilavı gibi ısıtılıp ısıtılıp önümüze koyulan, hatırlatılan bu görevler, sorumluluklar, sınırlar?

866652Erkekliğin fütursuzca oradan oraya saldırmakta, elinden geleni ardına koymamaktaki halini düşününce bu kriz ve mutsuzluk mevzusu pek mantıksız gelmiyor. Misal, GEBLİZ (Gebe Bebek Loğusa İzleme Sistemi) ile kadınların tüm üreme faaliyetlerini takip ve kayıt altına alarak “devlet babanın aile babasına” ispiyon görevi olsun, 2012 yazında kabus gibi dönen kürtaj ve doğum kontrol yasakları olsun, her türlü tahakküm yönteminin yeniden kullanımda olduğunu görüyoruz, yaşıyoruz. Türkiye’nin birçok şehrinde kadınlar bu yasakları protesto için sokaklara dökülmüş ve örgütlenmişlerse de, o gün belki yasal olan kürtaj yaptırma sınırı olan on hafta sınırı korunmuş olsa da maalesef bugün fiilî yasak hâlâ devam etmekte. Son durum itibariyle ise, sekiz hafta üzerinde kürtaj yapan bir devlet hastanesi bulmak neredeyse imkansız![15] Doğum kontrol yöntemlerinin engellemelerle karşılaşması ve ulaşılmasının zorlaştırılması ise cabası.

Bütün bu olan biteni düşünmeye devam edersek, yine müşterek alanların ve ortak olanların özelleştirilmesi ve talan edilmesi de en çok kadınların hayatını vuruyor. Bu yüzden HES direnişlerinde, Yırca’da ve birçok benzeri müşterek alanın savunulduğu protesto ve eylemlerde ön saflarda kadınları görüyoruz. Çünkü malûm, bu alanlar tam da patriyarkanın ve kapitalizmin arasından su sızdırmayan konu olan yeniden üretim faaliyetlerinin temel araçları. Bu yüzden mevzu, çiçek böcek sevmemizle, “toprak ana” olmamızla pek de ilgili durmuyor. Durum Vizontele’deki o meşhur replik gibi “Duvarı yıkmışlar, bir de pirketleri kırmışlar. Duvarı yıktınız, bari pirketleri kırmayaydınız” mevzusuna benziyor. Yani cinsiyetçi sorumluluk ve görevleri kadınların üstüne yıkıp bir de bunları yapabilecekleri araçları da ellerinden almaya kalkışınca elbette kadınların öfkesi ön sıralarda yer almaya başlıyor. Çamaşırdır, bulaşıktır, tarla işidir, ne bulduysan yükle üstümüze, sonra da suyumuzu, zeytinimizi elimden al! İsyan edince de, ilgili repliğin geçtiği ilgili filmde olduğu gibi küt tokadı indir!

Peki ne olacak bu işin sonu?

2000’ler ve 2010’lar bir yandan da feminist hareketin tüm Türkiye’de örgütlenmeye devam ettiği, İstanbul, Ankara, İzmir, Diyarbakır, Adana ve diğer illerde kurulan kolektifler, platformlarla, yeni kurulan yayınevleri, web siteleri ile herkesin bulunduğu yerden kadın hareketinin sesine farklı kanallar açmaya devam ettiği, ortak mücadeleyi güçlendirdiği yıllar aynı zamanda.

Peki biz hangi alanlarda nasıl bir araya geliyoruz ya da neden gelemiyoruz, feminist dayanışma ve örgütlenmelerimizde hangi politikaları üretebiliyoruz, üretemiyoruz? Mevcut mücadele ve dayanışma alanlarının, ağlarının neresindeyiz? Yaşamsal zorunluluk-ihtiyaç-arzu denkleminde politik birlikteliklerimiz ve faaliyetlerimiz nereye düşüyor? Önümüzdeki yıllar, memleketin içinden geçtiği karanlıklar içinde, Gezi sürecinin biraz daha belirginleştirdiği bu soruların cevaplarını arayacağımız yıllar olacak besbelli. Bir yandan da kazanımlarımızı koruma mücadelesini elimizden bırakmayacağımız yıllar… Bununla birlikte her geçen gün kadınların hayatlarına, bedenlerine, emeklerine ve kimliklerine kasteden politikalar, daha güçlü bir mücadele ihtiyacını da ortaya koyuyor. Derin bir nefes aldığımız ve “Bu daha başlangıç” dediğimiz Gezi sonrasındaki bu gücü bugünkü hal ve gidişatta nasıl buluruz, bilmiyoruz, ama önümüzde Türkiye ve dünyadaki kadın hareketlerinin deneyim ve birikimlerinden ve kadın dayanışmasından güç ve ilham alarak mücadeleye devam etmekten başka bir seçenek de gözükmüyor. Ve etnik, yaş, sınıfsal, coğrafî konum vb. farklılıklarımızla birlikte yeni kolektif dayanışma ve ortaklaşma biçimlerini ve pratiklerini geliştirmek zorundayız her şeye rağmen (Federici, 2013: 26). Bu yüzden, önümüzdeki dönemde, kürtaj yasakları, kadın cinayetleri, hayatlarını savunan kadınlar, kadın istihdamında cinsiyetçilik vb. kadına yönelik her türlü ezme, sömürme, baskı, kontrol, engelleme, dışlama, ayrımcılık, eşitsizlik vb. uygulamaların takipçisi olunmaya devam edilecek, edeceğiz. Bununla birlikte dünyadaki ve Türkiye’deki kadın hareketlerinin mücadeleleri sonucu elde edilen ve kadınları güçlendiren kazanımları korumanın kendisi de önemli bir mücadele alanı olacak.

Tüm sorularımızla birlikte, feminist söylem ve eylemi, hareket alanını, feminist hareketin özgünlüğünü, yaratıcılığını genişletip büyütmeye ihtiyacımız ise her zamanki gibi baki. OHAL günlerinde bile, hem de daha çok! Küçük büyük demeden tüm olasılıklar ve kanallar üzerinden cılız veya coşkuyla dilediğimiz ve düşlediğimiz yaşamlar, yalnızlaşmamak ve vazgeçmemek için arzu ve direnişle yol almaya devam edelim. Birbirimize güç verelim!

Nacide Berber – İrem Yılmaz

 

DİPNOTLAR

[1] http://catlakzemin.com/baris-icin-kadin-girisimi-6-konferansi-sonuc-metni-aciklandi/

[2] http://m.bianet.org/bianet/toplumsal-cinsiyet/180798-kadin-dernekleri-kapatildi-hangi-calismalar-yarida-kaldi

[3]https://www.morcati.org.tr/tr/386-kadin-derneklerinin-faaliyetlerini-durdurmak-tum-kadinlara-karsi-tehdittir-kabul-etmiyoruz.

[4] TBMM Genel Kurulunda görüşülen “Ceza Muhakemesi Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı”nın Geçici 1’inci maddesine eklenen fıkra:

“Cebir, tehdit, hile veya iradeyi etkileyen başka bir neden olmaksızın 16 Kasım 2016 tarihine kadar işlenen cinsel istismar suçunda, mağdurla failin evlenmesi durumunda, Ceza Muhakemesi Kanununun 231’inci maddesindeki koşullara bakılmaksızın hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına, hüküm verilmiş ise cezanın infazının ertelenmesine karar verilir. Zamanaşımı süresi içinde evliliğin, failin kusuruyla sona ermesi halinde fail hakkındaki hüküm açıklanır veya cezanın infazına devam olunur. Bu fıkra uyarınca fail hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına veya cezanın infazının ertelenmesine karar verilmesi durumunda, suça azmettiren veya işlenişine yardım edenler hakkında kamu davasının düşmesine veya infazın ortadan kaldırılmasına karar verilir.”

[5] Kadın hareketinin yürüttüğü kampanya sonucunda, 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren Türk Ceza Kanunu’nda (TCK) kadınların cinsel haklarını güvenceye almaya yönelik çok önemli düzenlemeler yapıldı. Cinsel Dokunulmazlığa Karşı Suçlar başlığı altında yapılan yeni düzenlemede, eşin şikâyeti durumunda vücut dokunulmazlığını ihlal eden, tecavüz eden kocanın ceza alması gerektiğine dair hükmün Türk Ceza Kanunu’na girmesi, Türkiye’deki kadınların cinsiyet eşitliği açısından çok önemli bir adımı oldu.

[6] https://www.morcati.org.tr/tr/389-tecavuzu-aklayacak-hicbir-yasayi-kabul-etmiyoruz

[7] 80’lerin sonunda feministlerin dolaşıma soktuğu sloganlardan biri.

[8] Bu konunun görünür olduğu ve çok tartışıldığı son örnek olan bir kadının şort giydiği için bir otobüste tekmelenmesini takip eden süreç üzerine daha çok soru için şu yazıya bakılabilir: http://catlakzemin.com/sort-meselesinin-dusundurdukleri/.

[9] http://www.5harfliler.com/siddet-onleme-merkezleri/

[10] Toplumsal cinsiyet eşitsizliğini derinleştiren Kadın İstihdam Paketi’nin, çocuk, yaşlı, hasta engelli bakımına dair içeriğine baktığımızda; ne sermaye ne devlet ne de erkeklerin bakım işlerini paylaşmak istediklerini görüyoruz. Hükümet yavuz hırsız olarak 3 çocuk doğur ama bizden de bir şey bekleme diyor. Ne ebeveyn izinleri, ne kısa çalışma süreleri, ne çocuk ek desteği ne de ev dışı bakım olanaklarını sağlamak için yelteniyor. Sağlaya sağlaya ya kısmi çalışma ya da esnek çalışma denen güvencesiz ve ikincil işler kadınlara layık görülmekte. Analıktan daha öte bir mertebe olmadığı için; kadınlar, ev ve bakım işlerini aksatmadığı sürece her şey serbest deniyor, çalışmak bile! Patriyarka-kapitalizm ortak yapımı “iş ve aile yaşamının uyumlulaştırılması” filmi ise yine yeniden sinemalarda! http://www.keig.org/?p=606.

[11] Dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’a ait sözlerden bazıları: “Kadın erkek eşitliğine inanmıyorum”, “3 çocuk yapın. Bu 3 çocuğu vatana hibe edin.”, “Her kürtaj bir Uludere’dir”, “Sezaryen bir defa kadının kendi hakkı değildir aslında”, “Kız mıdır kadın mıdır bilemem”. Bahsi geçen söylemler, şu an zaten şaibeli olan Anayasa’yı ve Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası anlaşmaları ihlal eder nitelikte. Örneğin, aile dışına çıkmak isteyen kadınlar cezalandırılırken aile dağılıyor diye alarma geçmiş hükümet, Türkiye’nin ilk imzacısı olduğu İstanbul Sözleşmesi’nde arabuluculuk ve uzlaştırmanın olmayacağı altına imza attı fakat kimin umurunda!

[12] Dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan ilk defa 8 Mart 2008’de “genç ve dinamik nüfusa ihtiyaç” çerçevesinde üç çocuk talebini dile getirdi.

[13] https://bianet.org/kadin/bianet/133354-bianet-siddet-taciz-tecavuz-cetelesi-tutuyor

[14] http://bianet.org/bianet/kadin/130585-kadin-bakanligi-kaldirildi-kadin-orgutleri-ofkeli

[15] https://www.morcati.org.tr/tr/290-kurtaj-yapiyor-musunuz-hayir-yapmiyoruz

https://www.evrensel.net/haber/293185/turkiyede-431-hastaneden-sadece-34u-kurtaj-yapiyor

KAYNAKÇA

Federici, S. (2011), Caliban ve Cadı, Öznur Karakaş (çev.), İstanbul: Otonom.

Federici, S. (2013), Sıfır Noktasında Devrim, Damlanur Meral vd. (çev.), İstanbul: Otonom.

http://www.5harfliler.com/siddet-onleme-merkezleri/

https://bianet.org/kadin/bianet/133354-bianet-siddet-taciz-tecavuz-cetelesi-tutuyor

http://m.bianet.org/bianet/toplumsal-cinsiyet/180798-kadin-dernekleri-kapatildi-hangi-calismalar-yarida-kaldi

http://bianet.org/bianet/kadin/130585-kadin-bakanligi-kaldirildi-kadin-orgutleri-ofkeli

http://catlakzemin.com/gultan-kisanak-topyekun-bir-kadin-direnisinin-zamanidir/

https://www.evrensel.net/haber/293185/turkiyede-431-hastaneden-sadece-34u-kurtaj-yapiyor

https://www.morcati.org.tr/tr/290-kurtaj-yapiyor-musunuz-hayir-yapmiyoruz