Katalunya referandumu ve ötesi: Ülke ve özgürlük

 

Tam da beklendiği gibi oldu, Katalunya 27 Ekim’de İspanya Krallığı’ndan ayrılıp cumhuriyet ilan etti. Krallık da anında bölgeye kayyum atadı ve bağımsızlıkçıları çeşitli tehditlerle, baskılarla azınlığa düşürmeyi amaçladığı 21 Aralık seçimlerini ilan etti. Katalunya hükümetinin sekiz bakanı elli yılla yargılanmak üzere tutuklanırken, Katalunya başkanı Carles Puigdemont dahil olmak üzere, meseleyi tüm dünyaya duyurmak üzere Brüksel’e geçen dört hükümet üyesi hakkında arama emri çıkarıldı. Deve-hörgüç misali, Katalunya referandumu öncesinde ve sonrasında, anaakım medyada, “post-truth” ruhuna da uygun olarak, hakikatlere aykırı çok şey yazıldı, çizildi. “Alternatif” medyanın da katkıda bulunduğu bu çarpıtılmış resmi yerli yerine oturtalım, Katalunya hakikatine oradan bakalım. Ulus Atayurt’un yazısını Express’in Kasım 2017 tarihli son sayısından naklediyoruz…

 

Katalan devlet başkanı Lluís Companys, 15 Ekim 1940’ta şafak vakti, altı hafta ağır işkencenin ardından Barcelona’nın merkezindeki Montjuïc kalesinde kurşuna dizilmeden önce eşi Carme Ballester’e gönderdiği mektupta şöyle diyordu: “Korkacak bir şey yok. Son düşüncelerim sen, çocuklar ve Katalunya’ya duyduğum sevgi olacak.” Companys faşist rejim için sadece Katalan Cumhuriyetçi Sol Partisi’nin (ERC) kurucuları arasında yer aldığı ve 6 Ekim 1934’te “Federal İspanya Cumhuriyeti dahilinde Katalan Devletini” ilan ettiği için tehlikeli değildi. Aynı zamanda iç savaş sırasında anarşist CNT ve Troçkist POUM örgütleriyle bağımsızlıkçı Katalan solunun beraber mücadele etmesine el vermiş, bundan rahatsızlık duyan Katalan yüksek burjuvazisini karşısına almıştı.

İç savaş sonrası Barcelona’da Companys’ın da parçası olduğu sol cepheden 2670 kişi kurşuna dizildi. Franko’nun 1975’teki ölümünün ardından bu insanların isimleri peyderpey Katalunya’nın sokaklarına verilse, şimdilerde Lluís Companys adına birçok cadde, kütüphane, toplum merkezi olsa da, Companys İspanya genelinde pek tanınmaz. Birçok İspanyol onun ismini ilk kez, İspanya hükümetindeki aşırı muhafazakâr Halk Partisi’nin (PP) 1 Ekim referandum sonuçlarından yola çıkarak 9 Ekim’de bağımsızlığı ilan etmeye hazırlanan Katalunya Özerk Bölgesi Başkanı Carles Puigdemont’a yönelttiği tehditle duydu: “Bağımsızlık ilan edecek kişinin 83 yıl önce aynı hataya düşen Lluís Companys’ın akıbetini paylaşması kuvvetle muhtemeldir.”

Bağımsızlık referandumunun kısa tarihi

6 Ekim 2016’da, Katalunya Parlamentosu, 1 Ekim’de bağımsızlık referandumu yapılmasını oy çokluğuyla onayladı. Ardından daha önce birçok başka başlıkta Katalan Parlamentosu kanunlarını veto eden İspanya Anayasa Mahkemesi, 1978 anayasasının bölgesel referandumlara izin vermediği gerekçesiyle 12 Eylül’de referandumu yasakladı. Katalunya’nın kaderini demokratik yöntemlerle tayin hakkından vazgeçmemesi üzerine, Avrupa’nın tam ortasında tüm dünyanın hayretle izlediği devlet şiddeti sökün etti.

Türkiye dahil olmak üzere, dünya medyasında Katalunya parlamentosunun bağımsızlık kararı 2008 krizi sonrası, “zengin Katalanların yoksul İspanyollardan ayrılma arzusuyla” ilişkilendirilse de, Katalunya’nın 1978 Anayasası’na itirazı kriz öncesinde yükselmişti.

Katalunya’ya tedrici bir bağımsızlık hakkı öngören ve Franko rejimi tarafından lağvedilen II. İspanya Cumhuriyeti (1931-1939) Anayasası’nın aksine, 1978 Anayasası İberya halklarının (Bask, Endülüs, Galiçya, Katalunya) bağımsızlık taleplerini gayrıhukuki saydı. Nihayetinde, 1978 Anayasası ile sonlanan geçiş sürecine rengini altı önemli gelişme verdi: 1) Franko taraftarı ordunun süreç boyunca aba altından sopa göstermesi. 2) İspanya devletinin faşist dönemin melanetleriyle hesaplaşmaktan itinayla imtina etmesi, faşistlerin yeni dönemde siyasette yer almaya hak kazanması. 3) 1978’den günümüze kadar İspanya’da dönüşümlü hükümete gelecek İspanya Sosyalist Partisi (PSOE) ve kurucuları arasında Franko’nun yedi bakanının da yer aldığı Halk Partisi’nin (PP) liberal ekonomiye, NATO’ya bağlılıklarını sundukları Moncloa Paktı’nı imzalamaları. 4) Franco rejimin “tek ulus” bünyesinde toplamaya çalıştığı falanjist İspanya tutkalının yetersiz kalması üzerine, otuz senenin ardından 1969’da restore ettiği ve 1975’te ilan ettiği krallığın başına getirdiği Juan Carlos’un “sahte demokrasi havariliğine” soyunup geçiş sürecinde aristokrasiyi sağlamlaştırması. 6) ETA’nın silahlı propaganda gücüne de dayanan Bask Bölgesi’nin aksine, geçiş döneminde Katalunya’da çoğunluğa sahip, 2015’te yolsuzluk ve bağımsızlık meselelerinden dolayı dağılan liberal burjuva ve Hıristiyan demokrat “Kavuşma ve Birlik Partisi”nin (CiU) kağıt üzerinde bağımsızlıkçı olmasına rağmen vergi ve bütçe haklarını Madrid’e devretmesi.

Bu temeller üzerine inşa edilmiş ve İspanya’ya başından beri dar gelen 1978 Anayasası’nı daha ademimerkeziyetçiliğe doğru genişletmeyi öneren yasa tasarısı, İspanya Sosyalist Partisi’nin uzantısı Katalunya Sosyalist Partisi’nin (PSC) azınlık hükümetini yönettiği 2006’da, Katalunya Parlamentosu’nda kabul edildi. Katalan halkını “İspanya Devleti içinde bir ulus” olarak tarif eden, Katalan hükümetinin bütçe kararlarını İspanya merkezi hükümetinden görece özerkleştiren, Katalan Parlamentosu’nun kanun çıkarma alanını genişleten “Katalunya’nın Yeni Otonomi Statüsü” 18 Haziran 2006’da Katalunya’da yapılan bir referandumla geçerlilik kazandı. Referanduma katılım yüzde 48.85, evet oyu yüzde 73.9’du.

2006 referandumu İspanya devletince meşru addedildi. Ancak yasa değişikliğinin içeriği İspanya Parlamentosu’nda Sosyalist Parti ve Halk Partisi’nin baskılarıyla referandum öncesinde oldukça daraltılmıştı. Üstüne Halk Partisi’nin başvurusuyla, 2010’da, İspanya Anayasa Mahkemesi, Statü’nün 14 maddesini anayasaya aykırı bulup iptal etti. Hemen ertesinde, 10 Temmuz 2010’da Barcelona’daki protestolara 1,5 milyon kişi katıldı. Sokaktaki hâkim düşünce Moncloa Paktı’nın İspanya’da ademimerkeziyetçi bir federasyona asla izin vermeyeceği yönündeydi. İleri bir adım söz konusu değildi. Ancak krizin gölgesinde İspanya’nın sağa çekmesiyle Halk Partisi’nin yüzde 44.6 oy alıp hükümete geldiği 2011 seçimlerinin ardından, mevcut haklar da budanmaya başlandı. Öyle ki, 2013’te geçirilen, eğitim bütçesinde kesintiye gittiği için İspanya çapında gösterilere neden olan Wert Yasası ile Katalanca Katalunya’da seçmeli ders konumuna düşürüldü. Franko’nun mirasçısı Halk Partisi ekonomik krizin gölgesinde kültürel pogrom konusunda inatçıydı.

Katalunya Parlamentosu’nun anatomisi

Tüm bu minvalde 2015 Katalunya parlamento seçimleri gayrıresmi bir bağımsızlık referandumuna dönüştü. Doğrudan sonuçları basitleştirmek gerekirse, bağımsızlıkçılar yüzde 47.8, İspanyacılar yüzde 39.1, İspanya devletinin kabul etmediği ademimerkeziyetçi federasyonu savunanlar yüzde 8.9 oy aldı. Bu sonuçlarla 135 kişilik Katalan Parlamentosu’nda bağımsızlıkçılar 72, İspanyacılar 52, federasyoncular 11 sandalye elde etti.

Bağımsızlıkçılar iki gruptan müteşekkil. İlki merkez sol Cumhuriyetçi Katalan Partisi (ERC) ve Avrupa Katalan Liberal Demokrat Partisi’nin (PDeCAT) oluşturduğu “Evet için Birlik” (Junts pel Sí) koalisyonu. Oy oranları 39.6. İkinci grup radikal solun kerteriz noktası: Leninist, Troçkist ve anarşist partileri, hareketleri Katalan yataycı sol geleneğinde birleştiren Halk Birliği Adaylığı (CUP). 2011’e kadar yerelde örgütlenmek adına genel seçimlere katılmayı reddeden CUP, girdiği iki parlamento seçiminde desteğini yükseltti, 2015’te yüzde 8.2 oy aldı.

İspanyacı üç partiden ilki Frankocu Halk Partisi’nin Katalunya kolu Katalunya Halk Partisi (PPC). Oy oranı 8.5. İkincisi 2005’te kurulan, kuruluş bildirisinde neoliberal ekonominin ilkelerinin ve Katalunya’nın bağımsızlığının engellemesinin alenen yer aldığı Vatandaşlar Partisi (Ciutadans); oy oranı 17.9. Üçüncü ortak ise ortaya çıkışında birincil sorumluluğu bulunan ekonomik krizle beraber uygulamaya başladığı gırtlak sıkma politikalarıyla hızla oy kaybeden, Moncloa Paktı’nın diğer ortağı İspanya Sosyalist Partisi’nin Katalunya kolu Katalan Sosyalist Partisi (PSC); oy oranı yüzde 12.7.

Ademimerkeziyetçi bir federasyonu savunan, yüzde 8.9 oy oranına sahip üçüncü grup “Katalunya Elbette Başarabilir” ise (CSQP) bağımsızlık konusunda iki arada bir derede, trajik bir konumda. Dünya ve Türkiye medyasında yanlış bilgilere dayanarak Barcelona Belediyesi’ni kazanan Müşterek Barcelona (Barcelona en Comú), dolayısıyla İspanya Parlamentosu’ndaki üçüncü parti Podemos ile özdeşleştirilen CSQP aslında ana gövdesi Katalan yeşilleri (ICV) ve Katalan Komünist Partisi’nin devamı mahiyetindeki Birleşik ve Alternatif Sol’dan (EUiA) oluşan bir sol koalisyon. İspanya genel seçimlerinde Podemos’u destekliyorlar. Ancak yerel seçimlerde destekledikleri Müşterek Barcelona’nın belediyedeki 11 temsilcisinin sadece ikisi Podemos üyesi olduğu gibi, partinin Katalunya Parlamentosu’ndaki grubunda Podemos temsiliyeti kısıtlı.

Bağımsızlık kararı alan bu parlamento yapısıyla ilgili iki önemli nokta var: İlki dünya medyasında genel kabul gördüğü üzere bu partilerin temsil ettiği seçmenler bağımsızlıkçı “halis Katalanlar” ve “İspanyol göçmenler” diye iki net gruba ayrılmıyor. Evet, Franko döneminde Katalunya’yı uysallaştırmak adına bölgeye göç özellikle teşvik edilmiş, İspanya’nın geri kalanının aksine Katalunya sanayii varlığını sürdürmüştü. Bu nedenle, örneğin, günümüzde gündelik hayatta Katalanca kullananların sayısı Barcelona’da yüzde 50’nin altında, Katalunya genelinde ise yüzde 51. Anadili İspanyolca olanların yoğun yaşadığı Badalona ve Hospitalet de Llobregat gibi bazı kentlerde İspanyacı oylar daha çok çıkıyor. Ancak İspanyacı ana gövdeyi oluşturan Katalunya Halk Partisi ve İspanya Vatandaşlar Partisi’nin başkanlarının anadili Katalanca. İki partinin kurucuları arasında mebzul miktarda Katalan var. Öte yandan anadili İspanyolca olan Katalanların kurduğu ve yaklaşık 40 bin kişiyi bünyesinde barındıran SUMATE gibi STK ve örgütler bağımsızlığı savunuyor.

İkincisi, Evet için Birlik (Junt Pels Sí) koalisyonunu dışarıdan destekleyen sol platform Halk Birliği Adaylığı (CUP) gerek programı, gerekse taktiksel hamleleriyle bağımsızlıkçı bloku giderek daha çok sola çekiyor. 2015 seçimlerinden önce liberal burjuva koalisyonu Kavuşma ve Birlik Partisi (CiU) kısmen bağımsızlık, kısmen de tarihsel başkanları Jordi Pujol’un da dahil olduğu yolsuzluk skandalı nedeniyle zaten dağılmıştı. Partinin “Birlik” kısmı büyük Katalan burjuvazisiyle beraber referanduma karşı çıktığı için önce ayrıldı, sonra tarihin tozlu sayfalarındaki yerini aldı. Partinin “Kavuşma” kısmı ise Avrupa Katalan Liberal Demokrat Partisi (PDeCAT) adıyla yeniden örgütlendi. Partinin başına 2010-2016 yılları arasında Katalunya devlet başkanlığını da yürüten Arthur Mas geçti. Ancak Mas, aşırı liberal bulunduğu için Halk Birliği Adaylığı (CUP) tarafından veto edildi. Ardından, başkanlığa şu anda İspanya devletince hapisle tehdit edilen, Girona belediye başkanı, Avrupa Katalan Liberal Demokrat Partisi’nden, sosyal demokrat eğilimli Carles Puigdemont seçildi. Böylece 2016’dan bu yana programında borçların reddi, enerji, su, iletişim gibi sektörlerin kamulaştırılması ve herkese koşulsuz vatandaşlık geliri gibi ilerici maddeler bulunan CUP’un önerisi ve bağımsızlıkçı blokun tamamının oylarıyla Katalan Parlamentosu’ndan birçok ilerici yasa geçti. Göçmenlere sığınma hakkı tanıyan, asgari ücreti artıran, hacizleri zorlaştıran bu yasaların tamamı İspanya Anayasa Mahkemesi’nce iptal edildi.

Şiddet, pasif direniş, yatay örgütlenme

1 Ekim referandumu öncesi, esnası ve sonrasında yaşanan olaylar Katalunya’nın referandumu göze alması ihtimaline karşı İspanya devletinin bastırma ve şiddet planını çok önceden hazırladığını gösterdi. Önce yaz boyunca çeşitli bağımsızlıkçı yayınlara baskın yapan İspanya polisi (Guardia Civil) çalışanların ve o gün içerde bulunanların isimlerini listeledi. Ardından Anubis Operasyonu’nun düğmesine basıldı.

13 Eylül’de tüm tehditlere rağmen referandum için ellerindeki imkânları kullanacağını beyan eden 700 belediye başkanı hakkında adli soruşturma başlatıldı. 20 Eylül’de Katalunya hükümetinin, referandumun düzenlenmesinde kritik önemi haiz Ekonomi, Enformatik, Çalışma ve Sosyal İşler birimlerine mahkeme emriyle yapılan baskınlarda 14 memur tutuklandı. Aynı gün oy sandığı ve pusulalarını sakladıklarından şüphelenilen STK ve matbaalara baskın düzenlendi. Referandum öncesindeki haftada 140 web sitesine erişim engellendi. Nihayetinde referandumdan önce İspanya devletinin sömürgeci bir edayla Barcelona limanına yerleştirdiği üç gemide konuşlanan takviye polis güçleri referandumun yapıldığı hafta sonunda gündüzleri gemiden çıkıp gerçekleştirdikleri mesaide oy vermekten başka bir şey istemeyen insanlara saldırdı, en az 900 kişiyi hastanelik etti. Yüzlerce oy verme merkezini basıp şiddet yoluyla pusula ve sandıklara el koydu.

Bu ahvalde gerçekleştirilen referandumda, 2014’te STK’larca yapılan gayrıresmi referandumdakinden yaklaşık 200 bin fazla bağımsızlık oyu çıktı. 2 milyon 221 bin kişinin oy verebildiği referandum sonuçlarına göre “evet” yüzde 92’i ile açık ara önde geldi. Katılımın, beklendiği gibi, yüzde 55-60 düzeyi yerine yüzde 43’te kalmasının başlıca nedeni, polis şiddeti ve baskınları yüzünden yaklaşık 700 bin kişinin oy sandıklarına ulaşamaması ve meçhul sayıda kişinin korkudan oy vermekten imtina etmesiydi. Yine de direniş sayesinde İspanyol polisi 2315 oy noktasının ancak 398’ini kapatabildi.

İspanya devleti örgütlü şiddet kabiliyetin gösterirken Katalunya yatay örgütlenme gelenek ve tarihine dikkate şayan bir halka daha eklendi. Marksist Katalan tarihçi Josep Fontana, Katalan kimliğinin oluşumunda Katalunya’nın tarih boyunca Araplar, Franklar, Burbonlar, Habsburglar gibi çeşitli büyük güç odakları arasında kalmasının rolüne vurgu yapar. Bu tarihsel süreç Katalunya’da demokratik eğilimlerin çok erken ortaya çıkmasına neden olur. Örneğin daha 1640 gibi bir tarihte, ilk Fransız Cumhuriyeti’nden 154 sene önce, sonuçları yıkım olsa da Katalunya cumhuriyet ilan etmeye çabalar. Bu süreç 19. yüzyılın sonlarına doğru “Kıta Avrupası’nın Manchester’ı” diye anılmaya başlanan Barcelona’da anarşist örgütlenmenin tırmanmasıyla sınıfsal bir boyut kazanır. John Berger, Picasso’nun Başarısı ve Başarısızlığı’nda, kolektif mülkiyetten hızla kopartılıp Barcelona’da işçi haline getirilen Katalan köylülerinin anarşizme nasıl daha eğilimli hale geldiğini anlatır. 1930’lara gelindiğinde, kentte her on işçiden altısı bir anarşist gruba üyedir.

Tam 39 yıl süren Franko rejiminde itinayla bastırılan, üstü örtülmeye çalışılan bu yatay örgütlenme geleneği Franko sonrası tekrar yeşermeye başlar. Öyle ki, bugün 7.5 milyonluk Katalunya’da her altı kişiden biri, bir kooperatif ya da bir dayanışma ekonomisi örgütüne üye. 2015’te toplumsal örgütlerin bir araya gelerek oluşturduğu Müşterek Barcelona Platformu, Barcelona tarihinin ilk kadın belediye başkanı Ada Colau’yu bu gelenek sayesinde seçti.

Katalan solunun özellikle mirasçısı olduğu bu yatay örgütlenme geleneği 20 Eylül’deki ilk tutuklamalarla beraber kendini açıkça gösterdi. Tutuklamaları engellemek adına çok kısa bir sürede Katalunya Ekonomi Birimi’nin önünde 40 bin kişi toplandı. Referandumun örgütlenmesinde önemli roller üstlenen iki STK, 80 bin üyeli Katalunya Ulusal Meclisi (ANC) ve Katalan kültürel haklarını savunan 73 bin üyeli Òmnium Cultural’in çağrısıyla toplanan on binler İspanya polisinin girdiği binaları ablukaya aldı. Bu süreçte ve akabinde pasif davranan Katalunya yerel polisi Mossos da an itibarıyla hukuki suçlamalarla yüz yüze kalıyor. İki büyük STK’nın liderleri Jordi Sànchez ve Jordi Cuixart, referandum sonrasında, 16 Ekim’de “halkı isyana tahrik”ten tutuklandı.

Referandum öncesi sivil polis ve muhbirler vasıtasıyla bulabildiği tüm sandık ve oy pusulalarını yok eden İspanyol polisi birçok defa sahte muhbirlerle seçimde kullanılmayacak malzemeye yönlendirildi. İspanya devletinin Barcelona’ya toma yığmaya başlaması üzerine Katalan çiftçiler yüzlerce traktörden oluşan bir konvoyla şehre vardı.

Sandıklardan sorumlu komiteler seçim mekânlarını gizlerken, seçimde kullanılacak asıl sandıklar Fransa üzerinden karayoluyla gizlice getirilip evlere yerleştirildi. Seçimden iki gün önce, cumayı cumartesiye bağlayan akşam seçim sandıklarının yerleştirileceği okullarda çoluklu çocuklu kampa geçildi. Kamp sırasında polise karşı kurulacak insan barikatları, aldatma taktikleri, gözaltılara karşı hukuki müdahale ve belki de en önemlisi seçim listelerinin takibini sağlayan ve İspanya devletinin müdahale edemeyeceği telefon uygulamasına dair atölyeler düzenlendi.

Seçim günü polis baskınlarıyla beraber şiddet dolu bir köşe kapmaca başladı. Bazı okullarda insanlar canları pahasına polisin sandıklara el koymasını engelledi. Sant Carles de la Ràpita’daki okulda yüzlerce kişinin katıldığı, kırk kişinin yaralandığı insan barikatı İspanya polisini geri çekilmek zorunda bıraktı. Birçok okulda polis sahte sandıklar ya da pusulalarla uğurlandı. Bizzat Katalunya Başkanı Carles Puigdemont bir tünelde hızla araba değiştirip gizlendiği için oy verebildi. Bağımsızlıkçı medyada gururla yayınlanan fotoğrafta, Sant Iscle de Vallalta’daki yaşlı yurdunu basan onlarca polis karşılarında oy sandıkları yerine domino oynayan insanları buldu. Zira polisin geldiği haberi üzerine sandıklar yakınlardaki bir mezarlıkta saklanmıştı.

Referandumun tarihe geçecek tepe noktalarından biri kuşkusuz bağımsızlık taraftarı hacker ekibi ile İspanya devleti arasında vuku bulan “bilişim savaşı”ydı. Referandumun evrensel sayım sistemine göre yapılabilmesi, her seçmenin sadece bir defa oy verebilmesi için merkezi seçmen veri bankasına erişimi internet üzerinden sağlayan bir uygulama gerekliydi. Normal şartlarda kolaylıkla işleyecek böyle bir sistem İspanya devletinin an be an müdahaleleri yüzünden bir muharebe alanına dönüştü. Seçim sabahı işleme giren evrensel seçmen uygulamasının çalıştığı sunucuların IP adresleri İspanya tarafından hemen engellendi. Ancak haftalar öncesinden başlayan hazırlıklar, yurtdışından alınmış telefonlar, serbest yazılım programları sayesinde, hacker ekibi gün boyunca dünyanın çeşitli coğrafyalarına dağılmış sunucularla, ulaşıma kapatılan her IP adresine iki yeni adresle cevap verdi.

Demokratik monolog

Yataycı demokrasi devlet şiddetine galip gelmişti. Artık 9 Ekim’de toplanacak Katalunya Parlamentosu’nun bağımsızlığı ilan etmesi bekleniyordu. İspanya hükümeti, 3 Ekim’de Katalunya’da tüm hayatı durduran genel greve, 7 Ekim’de ülkenin başka bölgelerinden yüzlerce otobüsle insan taşıdığı ve İspanya polisine göre 350 bin kişinin katıldığı Barcelona’daki İspanyacı yürüyüşle cevap verdi. Bu sırada Norveç, İsveç gibi ülkeler, BM, barolar, Avrupa solundan çeşitli partiler diyalog ya da arabuluculuk için çağrıda bulunuyordu. Oysa İspanya devletinin cevabı çoktan hazırdı. Babası Juan Carlos bulaştığı yolsuzluklardan dolayı görevi bıraktığı için tahta geçen Kral VI. Felipe, referandumdan sonra TV’de naklen bir açıklama yaptı. Ecdadı III. Carlos’un portesinin önünde Katalunya’yı “İspanya’ya ve demokrasiye vefasızlıkla” suçlayıp Madrid’deki azınlık hükümetinin başındaki Halk Partisi’ni göreve çağırdı. Felipe’nin arkasındaki portre itinayla seçilmişti. Kral III. Carlos, 1768’de Katalanca eğitimi yasaklamış, eğitime devam eden öğretmenleri hapisle cezalandırmıştı. İspanya’ya Troika’nın sözcüsü AB Komisyonu’ndan da destek gecikmedi. Komisyon Başkanı Jean-Claude Juncker süreci “İspanya’nın bir iç meselesi addettiklerini ve karışmayacaklarını” beyan etti.

Kralın mesajını alan Halk Partisi sözcülüğündeki Moncloa Paktı ve destekçisi Vatandaşlar Partisi el artırdı. Katalunya’nın iki büyük STK’sı Katalunya Ulusal Meclisi ve Òmnium Cultural’in başkanları tutuklanırken, tutuklamaların Katalunya Başkanı Carles Puigdemont’a kadar uzanacağı tehdidi savruldu. İspanya Anayasası’nın acil durumlarda otonomilerin askıya alınabileceğini vâzeden 155. maddesi dayanak gösterilerek Katalunya Otonomi Yönetimi’ne kayyum atanacağı ilan edildi. Önemli bir başka tehdit de, özellikle bağımsızlıkçı orta sınıfları caydırmak için ekonomi alanında dile geldi. “Yavaş bir toparlanma gösteren” İspanya ekonomisindeki muhtemel bir daralmadan Katalunya sorumlu tutularak, merkezi bütçeden otonomiye aktarılacak bütçenin kesintiye uğrayabileceği söylendi. Oysa ekonomik veriler başka gerçeklere ve ihtimallere işaret ediyordu.

Ekonomi: söylentiler ve gerçekler

Referandumun dünya gündemine gelmesinden beri, haber kaynaklarının İspanya merkez medyası olması itibarıyla, şu yanlış bilgi dolaşıma sokuldu: “Zengin Katalanlar fakir İspanya’dan kurtulmak istiyor.” Refaha ermiş, ancak şiddet ya da baskı görmeye devam eden bir toplumun ya da partnerin neden ayrılmayı hak etmeyeceği sorusu bir yana, gerçek ekonomik tarih ve vaziyet şu temel noktalarla özetlenebilir:

1) Katalunya’da kişi başına gelir İspanya genelindeki 17 otonom bölge arasında ilk üçte yer almıyor. Katalunya 27.248 avroyla Bask Bölgesi (30.829), Madrid (29.385) ve Navarro’nun (29.071) ardından geliyor. İspanya devletini asıl korkutan, 6 milyonluk Madrid ile beraber 7.5 milyonluk Katalunya’nın ülkenin en yüksek iki GSYİH’sinden birine sahip olması.

2) Endülüs, Extramadura gibi listenin dibinde yer alan bölgelerin geri kalmışlığında Katalunya’nın sorumluluğu bulunmuyor. Tersine, 1978’den beri, tam 39 sene ülkeyi dönüşümlü yöneten Sosyalist Parti ve Halk Partisi bu bölgelerin gelişimini teşvik etmek bir yana, toprak reformu adına kılını kıpırdatmadı. Öyle ki, bugün en geniş tarım topraklarına sahip Endülüs’te ekilebilir alanların yüzde 52’si çoğunluğunu aristokrasinin oluşturduğu bir avuç toprak ağasının mülkiyetinde. SAT gibi Endülüs köylü sendikalarının Katalunya’ya tam desteğinin nedenlerini burada aramak gerekiyor. Öte yandan, bağımsızlıkçı bloku sola çeken Halk Birliği Adaylığı (CUP) bağımsızlık sonrası İspanya’nın yoksul bölgelerine otuz sene boyunca kaynak aktarılmasını öngörüyor.

3) Moncloa ikilisinin –Halk Partisi ve İspanya Sosyalist Partisi– yönetimi, Franko dönemi ekonomisinin AB bünyesinde güncellenmiş bir sürümünü uyguladı. Franko rejimi “No queremos proletarios, queremos propietarios” (Emekçi değil, mülk sahibi istiyoruz) şiarıyla ekonominin dümenini sanayi ve üretimden turizm ve konut sahipliğine bükmüştü. Önce AET, sonra AB bünyesinde bu eğilimi devam ettiren Moncloa Paktı’nın yerel bankalar (Cajas), Avrupa sermayesi ve türev piyasalarından kurulu emlak spekülasyonu ağı 2007’de çökmüş, ardından banka kurtarma operasyonları için gırtlak sıkma reçeteleri devreye sokulmuştu. Böylece kamu borcunun GSYİH’e oranı yedi senede yüzden 35’dten yüzde 101’e fırladı, toplam kamu borcu 1 trilyon 150 milyar avroya dayandı.

4) Kuşkusuz İspanya’nın borç yükünden kurtulmak isteyen Katalan orta sınıfının bağımsızlığa kaymasında bu tablonun bir etkisi var. Bugün Katalunya’da toplanan vergilerin sadece yüzde 5’i doğrudan Katalunya kamu bütçesine aktarılırken, geri kalanı Madrid’e gönderiliyor. 2016’da vergilerin yarısından azı, yüzde 45’i, nereye kullanılacağı büyük ölçüde merkez tarafından dikte edilerek Katalunya’ya döndü. Bu yüzden Katalunya kendi kamu açığı için 16 milyar avro borç aramak zorunda kaldı.

5) Genel kanının aksine, Katalan yüksek burjuvası ve büyük şirketleri bağımsızlığa baştan beri karşı çıkıyor. Aralarında Sabadell Bankası, CaixaBank, Katalunya’nın en büyük ihracatçı şirketlerinden şampanya üreticisi Freixenet, ilaç üreticisi Almirall, Barcelona Ticaret Odası gibi kurum ve şirketlerin bulunduğu yirmi yapı bağımsızlık karşıtı kampanyaya hararetle katıldı. Bağımsızlık ihtimalinin ufukta belirmesiyle Sabadell, Caixabank, Freixenet, otoyol şirketi Avertis, yayın grubu Planeta ve enerji şirketi Gas Natural merkezlerini Katalunya dışına taşıdılar bile.

6) Yunanistan’ı, düzen partilerinin göze alamayacağı bir şekilde, sol platform Syriza eliyle onlarca yıl sürecek borç batağına sürükleyen Avrupa Komisyonu ve Troika, yüksek bir üretime, İspanya’nın ihracatının yüzde 26’sına sahip bağımsız bir Katalunya’nın, İspanya tekrar AB üyesi olmasını reddetse de, kendi kendine yetebileceğini görüyor ve bu yüzden bağımsızlığa ayak diriyor. Zira Katalunya Avrupa’da başka bir ekonominin, başka cinlerin şişeden çıkmasının işaret fişeği olabilir.

Meçhul gelecek

İspanyol Anayasa Mahkemesi’nce yasaklanan 9 Ekim oturumundan sonra 10 Ekim’de toplanan Katalunya Parlamentosu’nda konuşan Carles Puigdemont bağımsızlık öncesi üç haftalık bir diyalog evresi önerdi. Kayyum tehdidinin yüksek sesle dile getirilmesiyle süreyi iki aya uzattı. Ancak İspanya hükümeti 21 Ekim’de birkaç gün içinde Katalan otonom yönetimini askıya alacağını açıkladı.

İspanya devletinin nihai amacı kayyum altında yapılacak sahte seçimlerle bağımsızlıkçı bloku parlamentoda azınlık konumuna düşürmek gibi gözüküyor.

Bu demokrasi monoloğu sırasında üç siyasi aktör en trajik konumda yer aldı. İlki, Katalunya’nın bağımsızlığından yana olmasa da, devlet şiddeti karşısında sokağa çağrı yapan, Katalunya’nın kendi kaderini tayin hakkını savunan Podemos. Yüzde 21 oy ve ülke genelinde 5 milyon seçmenle üçüncü parti konumundaki Podemos’un İspanya devletini yerinden kıpırdatmasının imkânsızlığı süreçte teyit edildi.

İkinci aktör Müşterek Barcelona ve sözcüsü Barcelona belediye başkanı Ada Colau. Ademimerkeziyetçi bir İspanya federasyonu ve diyalog için durmaksızın çağrı yapan Colau’nun tüm çabaları sonuçsuz kaldı. Şiddet öncesinde seçmen tabanı iki kutuptan oluşan Colau’nun denge politikası gütme çabası, sosyal konutlar ve dayanışma ekonomileriyle hayata geçirmeye çalıştığı yatay belediyeciliği devam ettirebilme adına anlaşılır gözüküyordu. Ancak Katalunya hükümetinin lağvedilmesiyle beraber kendi yetki alanı da ortadan kalkacak Müşterek Barcelona’nın taraf seçmesinin zamanı geldi. Tıpkı, önce suskunluğu, ardından 155. maddeye desteği nedeniyle istifalarla sarsılan Katalunya Sosyalist Partisi gibi.

20-22 Ekim’de Barcelona’da devasa Katalunya Sosyal Dayanışma Ekonomileri fuarı FESC’in altıncısı düzenlendi. Hemen tamamı bağımsızlıkçı yüzlerce kooperatif, vakıf ve derneğin yer aldığı, on binlerce kişinin ziyaret ettiği fuarın girişinde siyasi tutuklular Jordi Sànchez ve Jordi Cuixart’a özgürlük talep eden devasa pankart asılıydı. Fuara yatay örgütlenmeden, mücadelenin gücünden duyulan gurur kadar geleceğe dair yoğun bir endişe de hâkimdi. İspanya devletinin Katalunya Özerk Yönetimi’ni askıya alacağını beyan etmesiyle, akşamüstü hep beraber Passeig de Gracia caddesindeki protestoya intikal edildi. Hayatlarının ilk kırk yılını Franko sultasında geçirmiş, şimdilerinde 90’ına merdiven dayamış yaşlılarla çocuklar hep bir ağızdan “sokaklar daima bizim olacak” diye haykırdı.

Şimdi 240 bin çalışanıyla devasa bir yapılanmaya sahip Katalan Özerk Yönetimi’ne kayyum atamaya hazırlanan krallığa karşı Katalunya Parlamentosu’nun yakında bağımsızlık ilan etmesi bekleniyor. Bağımsızlığın büyük ozanı Lluis Llach’ın l’Estaca (Kazık) şarkısı Katalunya’nın her şehrinde, her sokağında çınlamaya devam ediyor:

Görmüyor musun dede bu kazığı? / Hepimize ayak bağı / Kurtaramazsak kendimizi / Yola asla çıkamayız ki // Düşecek bir asılsak topluca / Dayanamaz ki pek fazla / İlla ki devrilecek, devrilecek illa / İçi zaten çürümüş çoktan // Bir sıkı asılsan sen oradan / Bir sıkı asılsam ben buradan / Kesin devrilecek, devrilecek illa / Kurtulacağız bu azaptan mutlaka…

Ulus Atayurt

Express, sayı 157, Kasım 2017