Kritik muhabbet: Leonard Cohen & Suzanne Vega

Zanaatin hakikati

Hazır Leonard Cohen’in yeni albümü raflarda yerini almışken, Suzanne Vega eski defterleri temize çekerken, efsane bir söyleşiye ışınlanalım. 1999 yılında, Vega’yı Açıkhava’da ağırlamak için gün sayarken, Roll’da nakletmiştik: Suzanne Vega’nın şahane albümü “99.9 Fahrenheit” yeni çıkmış, Cohen’in “flörtöz” damarı kabarmış, o soruyor, onun şarkılarını dinleyerek çok geceleri sabaha erdirmiş Suzanne Vega cevaplıyor…

 Gönderdiğim hurmaları aldın mı?

Leonard Cohen: Nihayet başbaşa kaldık. İlk defa bir odada yalnız başımıza kalıyoruz, öyle değil mi?

Suzanne Vega: Öyle mi? Evet, doğru, ilk defa başbaşayız.

Seninle o fotoğraf stüdyosunda tanışmıştık. Ama, etrafımızda bir sürü insan vardı.

Gerçi sonra dışarda birlikte bir içki içmiştik.

Evet ama, orası umuma açık bir yerdi.

Evet, umuma açık bir yerdi.

Sonra bir daha ne zaman görüşmüştük?

Juno ödüllerinin töreninde.

Evet, ödül törenine gelip bir şarkımdan bir bölüm söyleme nezaketini göstermiştin ve beni çok mutlu etmiştin.

Senin bir şarkından bir bölüm okumak beni çok mutlu etmişti.

Çok teşekkür ederim. O günlerden bugünlere hayatında radikal değişiklikler oldu, öyle değil mi?

Evet, gönderdiğim mektupta anlattığım şeyler…

O mektup için çok teşekkür ederim, düşüncelerini benimle paylaşmak istemen beni çok etkiledi. Cevap yazamadığım için beni affet.

Gönderdiğin Noel hediyesini aldım ama.

A, iyi. Ne göndermiştim?

Hurma. Postayla hurma göndermiştin.

Eline geçmiş olmasına sevindim. Juno’nun ertesinde gönderdiğim hurmaları da aldın umarım.

Aldım, evet, teşekkürlerimi iletmiştim, unuttun mu?

Nasıl, hoşuna gitti mi bari?

Gitti, gitmez olur mu! Geçen seferki de hoşuma gitmişti, ondan önceki de…

Son albümün “99.9 Fahrenheit”taki şarkı sözlerini dikkatle okudum… Albümü de birbirinden farklı ortamlarda dinledim. Arabada dinlediğimde, arabanın üstünün açık ya da kapalı olması çok farkettiriyor. Açıkken başka, kapalıyken başka. Arabanın üstünü açınca, bas uçup gidiyor…

Gerçekten mi?

O kısık sesli notalar, senin söylediklerin değil, çalınan notalar…

Evet?

Çok… çok… güzel…

Ve kısık sesli ve…

Çok güzel bir kısıklık var albümünde, harika bir “alttan alta”lık…

Bence de öyle. Bunu gerçekleştirmek için çok uğraştık.

Bundan önceki çalışmaların pek böyle alçak perdeden değildi. Sound’lar, bas sound’ları…

Evet, bas sound’ları… Ama, tavır da önemli. Genellikle es geçilen şeyleri, dışarda bırakılan şeyleri tutmak, korumak… Distorsiyonlu kısımlar ve başkalarının bir tarafa atacağı gürültüler… Biz bunları koruduk. Dahil ettik.

Niçin?

Alttan alta bir tavır söz konusu olduğu için…

Cüretkâr, pervasız bir halet-i ruhiyede miydin?

Evet, pervasız… Şöyle bir pervasızlık… Önceki albümlerimden bir şikâyetim yok, ama bana biraz fazla pürüzsüz geliyorlar. Halbuki yazdıklarım öyle pürüzsüz şeyler değil. Sanat, karanlıkta ve alçaktan yapılan bir uçuş. Bunun müziğime dahil olmasının artık zamanının geldiğini hissetmeye başlamıştım. Prodüktör olarak Mitchell Froom’u tercih etmemin sebebi de bu. Mitchell’in tarzı böyle şeylere çok yatkın.

Çok başarılı, çok… Senin sesin de çok güzel, çok duru, çok arı. Hayatın da aynı durulukta mı? Şarkıcı Suzanne Vega’nın hayatında da aynı arılık, duruluk mevcut mu? Albümde bir dervişlik, sadelik ve sessiz sedasız bir idealizm var. Korunduğunu, saklandığını söylediğin şey sanırım bir alev, sönmemesi için korunan, muhafaza edilen bir alev, lekesiz bir şey. Albümde böyle bir duygu geziniyor. Hayatın da böyle mi? Sakınımlı, korunaklı, muhafazalı bir hayat mı sürüyorsun?

Sakınımlı, tedbirli, dikkatli olduğum söylenebilir. Evet. Göründüğü kadar saf, duru olmasa da, bir hayli muhafazalı bir hayatım var. Çünkü benim geldiğim yer pek öyle saf, arınmış filan sayılmaz. Dolayısıyla, bazı şeyleri hep net, düzgün tutmaya, korumaya özen gösterdim. Ama, kendimi bu dünyanın bir parçası olarak görüyorum ve dolayısıyla gerçekliklere ve bulanık, katışıklı, çarpık şeylere de gözlerimi kapamıyorum. Başka insanları yargılamaktan kaçınıyorum, ama kendimi kıyasıya yargılıyorum.

Kuralcı bir insan olduğunu biliyorum, kendini kıyasıya yargıladığına inanıyorum. Ama, aşık olduğun insanlara aynı katı kuralları uygulamıyorsun galiba. Şarkılarının birinde, “In My Movie”de olduğu gibi…

“If You Were In My Movie”…

Evet, “If You Were In My Movie”, o şarkıda aşık olduğun insanlara cömert davrandığını söylüyorsun.

Aşık olduğum insanlara cömert davranıp davranmadığımı bilmiyorum, belki de öyledir, bilmiyorum.

O şarkı bunun hakkında değil mi?

“If You Were In My Movie” flört etmeye dair bir şarkı. Bir insana bakıp ona “sende şu, şu nitelikleri görüyorum, senin bu niteliklere sahip olduğunu düşünüyorum, seni o niteliklerle tarif ediyorum, çünkü seni böyle görüyorum” diyen bir şarkı.

O potansiyeli benimle birlikte realize edebilirsin demek istiyorsun…

Evet. “Eğer, istersen” diyorum… Bu, bir insanın kişiliğine ışık tutmak demek. “Sana baktığım zaman gördüğüm şeyler bunlar” demek. Bir insanın doğasına seslenmek, onu olduğundan daha fazla görmek, göstermek demek…

Gösterişsizliği, sadeliği çok ayartıcı bir hale getirmeyi başardın. Albümünün çok baştan çıkarıcı bir niteliği var. Hiçbir şey dışarıda bırakılmadığı, hiçbir şey atılmadığı, hiçbir şey ifşa edilmediği, teşhir edilmediği halde…

Ama, albüm için çekilen fotoğraflarda bacaklarım görünüyor.

Görmedim, o fotoğrafları kimse göstermedi bana.

Söyleşiden sonra ben gösteririm. O fotoğrafların birinde, albümdeki kişiliklerden birinin kılığına girip poz verdim. Danseden kız pozu… Dolayısıyla üzerimde dansçı kıyafeti var ve bacaklarım görünüyor. Fakat ayağımdakiler erkek ayakkabıları, üzerimde örgü bir sveter var. Uzun lafın kısası, haklısın: Gösterilen, teşhir edilen bir şey yok, gösterilmiyor ama, ima ediliyor.

Albümde, bu dünyada olup biten şeylerden hiçbiri dışarıda bırakılmıyor, hiçbiri reddedilmiyor, etraftaki her şeye dikkatle ve soğukkanlı bir gözlemcinin gözüyle bakılıyor. Fakat flörtöz bir, bir… Hayır, hayır, doğru sözcük flörtöz değil… Bütün tavırların­ da çok baştan çıkarıcı bir nitelik var. Bu özellikle gemlenen bir şey olmasına rağmen. Sanırım albümün çarpıcılığının sebebi de bu. Çok dikkatle kurulmuş, örülmüş, bina edilmiş şarkıların ve oraya buraya serpiştirilmiş sözlerin arkasında bir tür öfkeli bir arzu, bir iştaha seziliyor. Bir defasında seni Howard Stern Show’da seyretmiştim…

Hakikaten mi?

Evet, birkaç ay önce, bir sabah…

Konu neydi, hatırlıyor musun? Ne konuşuluyordu?

Göğüslerinden bahsediliyordu.

A, evet, o hikâyeyi hatırlıyorum.

Howard Stern’in ağzı kulaklarındaydı.

Evet, hatırlıyorum.

Bir sürü insan tarafından seviliyor olman sana şaşırtıcı geliyor mu?

Evet, şaşırtıcı geliyor. Daha doğrusu mahçup ediyor.

Bu kadar yaygın bir biçimde sevileceğini umuyor muydun?

Anlaşılmayı ummadığımı söyleyemem. Ama sevilmeyi umup ummamak…

Anlamadım. Anlaşılmaktan kastettiğin ne?

İnsanların şarkılarımda ne söylemek istediğimi çözmeleri beni şaşırtıyor. Çünkü, belirli, özgül konular hakkında herhangi bir şey beyan etmiyorum. Hep sorulur ya, “mesajınız ne?” diye… Ben hiçbir zaman bir mesaj vermeyi düşünmedim. Eğer öyle düşünseydim, mesajımı yazar, bildiri olarak basıp dağıtırdım. O zaman bir mesajdan söz edilebilirdi. Şarkılarımla o anlamda mesaj vermek, bana pek anlamlı gelmiyor.

Bence beyan ettiğin bir şey var ama… Çok rafine ve soyut bir flörtöz biçimde, kendini teşhir etmeyi reddettiğini beyan ediyorsun.

Belki de gerçek hayatta bana çekici gelen şeyler aleni, ayan beyan olmayan şeyler… Basit değil, karmaşık olan şeyler.

Ne var ki, mahrem olan şeylere karşı bir tutkun var gibi… Senden bir şey okumanı rica etsem yapar mısın?

Tabii…

Örneğin, “Dancing Girl”ün sözlerini….

Tabii. Şarkının adı “Fat Man and The Dancing Girl”.

Çok teşekkür ederim. Bu sözleri biraz etüd etmeye ne dersin?

Etüd mü?

Evet, oğlumla satır satır inceledik bu sözleri.

Oğlun Adam’la mı?

Evet, Adam’la. Şimdi de seninle birlikte incelemeyi çok isterim, çünkü, öncelikle çok güzel bu sözler. Albümde söyleyişin ise çok, çok güzel. Bu dizeler, senin yaklaşımına, tarzına ışık tutuyor bence. Ve kendim için olduğu kadar, okurlar için de ne kadarını aydınlatabileceğimi merak ediyorum. İstersen başlayalım. Eğer sorularım sana deli saçması detaylar gibi gelirse, lütfen kusura bakma.

Merak etme, öyle bir şey olursa, cevaplamam, olur biter.

Güzel. Sanırım dostluğumuz bu söyleşiden sağ salim kurtulacak… Sana sormak istediğim ilk dize, “gösterinin aslan payı seyirden gizleniyor” dizesi. Seyir(ci)den gizlenen gösteri ne?

Bunu yazarken aklımdaki şey kukla gösterisiydi, gölge oyunu… Gölgenin müsebbibi, ekranın ar­ kasındaki şey. Ama bu senin sorunu cevaplamıyor. “Gösterinin büyük kısmı seyirden gizleniyor” dizesi, kimsenin görmediği gerçek hayatı kastediyor. Eve gittiğimde, kendi kendime kaldığımda veya hayatım hakkında düşündüğümde veya başkalarının hayatları hakkında düşündüğümde olan şey ne ise, bu anlamda gerçek hayat da o. İnsanlar hakkında en çok ilgimi çeken şey, kendi kendilerine olduklarında kendilerini nasıl gördükleri. Kimse onlara bakmazken, mahremiyetleri içinde nasıl oldukları.

Peki, o mahrem dünyaya baktığında ne görüyorsun?

Orada gördüğüm şey, tam da benim yaptığım şov. Ben parlak, gösterişli şovlar yapmıyorum. Sahne kıyafetim diye bir şeyim yok.

Ne demek istediğini anlıyorum.

Bahsi geçen şarkıda bir dansçı kızı canlandırıyo­ rum. Ama, “gösterinin aslan payı seyirden gizle­ niyor” dediğimde kastettiğim şu: Şovumun can daman, sahnede yaptığım şey değil, kendi ken- dlmeyken yaptığım şeyler. Mahrem alanımdaki halim. Özel…

Yani sesindeki titreşim, sözlerdeki eylem aslında “gerçek şarkı”ya, “özel”e işaret ediyor.

Evet.

Ve tıpkı bir resim gibi. Hani bir-iki çizgi, ufuğu imler, ya da gökyüzünü veya denizi, dağı… Ve bütün bunlar yalnızca bir-iki fırça darbesiyle yapılır ya… Albüm kısmen böyle bir resim gibi. Bir yandan da ısrarcı; sözler bir hayli ısrarcı. Her bir şarkı, perdenin arkasına işaret ediyor, görünmeyene dikkat çekiyor. Örneğin “As Girls Go”da dediğin gibi, “keşke şovu yönlendiren ben olabilseydim, perdenin arkasına geçip gerçek durumu anlayabilseydim” diye hayıflanıyorsun sanki. Ayrıca, bütün albüm boyunca sana bir şey fısıldanıyor ve sen onu dinleyiciye fısıldıyorsun. Albümü illa da böyle dinlemek şart değil tabii, pekâlâ ayağınla tempo tutarak da dinleyebileceğin bir albüm, nefis bir çalışma. Ama, benim gibi kendisine eziyet etmeyi sevenler için başka kapılar da açılıyor…

Evet.

Ve benim gibi bir ikindi vaktinde emperyal niyetlerle söyleşi yapmaya koyulan biri, ister istemez bu tür düşüncelere kapılıyor, kendisine bir şeyler fısıldandığına, bir şeylerin taarruz ettiğine vehmediyor. Biraz… Şey…

Karanlık?

Doğurgan. Islak. Nemli. Cinsel bir şey. Şiddetli bir şey. Ne hakikaten? Nasıl bir şey?

Her şarkıda başka bir şey. Mesela senin bahsettiğin şarkıda, perdenin arkasında neyin cereyan ettiği söz konusu. Şarkının kahramanının bir başka insan olma arzusunu nereye kadar götürdüğünü merak eden bir şarkı. Biliyorsun, “Fat Man and The Dancing Boy”, bir kadın hakkında, o kadın görünüşte her şeyiyle bir kadın, ama aslında bir erkek. Böyle birine çok ender rastlanır. O özgül kadının çok ender bulunan bir niteliği var ve o nitelik ancak onun içinde bulunduğu durum kavrandığında anlaşılabilecek bir şey. Ama, yine de, bu bilgi bile her şeyi açıklayamıyor. Ve bu da onu müthiş çekici kılıyor. Bu niteliğinden ötürü onun cazibesine ka­ pılıyorsun ve bütün bu hikâyenin nereye varacağını merak ediyorsun. Bu olağanüstü çekici görüntüyü oluşturmak için o insan nasıl bir acı çekiyor, neler yaşıyor? Benim kafamdaki soru buydu. Cevabını bulabilmiş değilim. Cevabını bilmem de gerekmiyor. Önemli olan, o insanın beni cezbetmiş olması.

Peki sen ne tür acılar çekiyorsun, bu olağanüstü çekici, mütevazı ve rafine görüntüyü oluşturmak için?

Sanırım yeterince acı çektim, ama bunlar benim gösterimin konuları değil.

Yaptığın gösterinin ne olduğuna dair kesin, net bir fikrin var mı?

Evet. Kendimi yeterince tanıyorum. Kişisel tarihimin ne olduğunu biliyorum. Ama, bunları alıp… Bunlardan bir şeyler yaratmıyorum. Bildiğim ve gördüğüm bazı şeylerle karıştırıyorum. Kendime ne ölçüde acı çektirdiğimi bilmiyorum. Ama şu kadarını söyleyebilirim: Şimdilerde, bugüne kadar hiç olmadığım kadar mutluyum.

Neye borçlusun bunu?

Çünkü kendimi gerçekten özgür hissediyorum. Ve sanırım hayatımda ilk kez kendimi bu kadar özgür hissediyorum. Kendimi her zamankinden daha çok kendim gibi hissediyorum. Hiç kimseye hiçbir şey kanıtlamak zorunda olmadığımı hissediyorum. Daha önceleri müsaade etmeyeceğim bazı şeylerin, mizaca dair bazı şeylerin ortaya çıktığını görüyorum.

Paran var, şöhretin var, gençliğin, güzelliğin, kabiliyetin… İnsanın kendisini iyi hissetmesi için hiç de fena bir başlangıç değil.

Evet, ama sen de biliyorsun ki, bütün bunlar insanın mutlu olmasına yetmeyebiliyor. Ben kendi teorimi daha geçerli buluyorum.

Nedir o teori?

Kendimi özgür hissetmem. Kendi kendime çok mutluyum, kendi kişiliğimle, mizacımla, kendi halimle. Öteki şeyler de önemli tabii. Sabah 9 – akşam 6 mesaisi yapmıyorum, bundan ötürü çok memnunum. Ama, senin sözünü ettiğin şeylerin kendimi böyle hissetmemin sebepleri olduğunu sanmıyorum.

Çok hayranın var mı?

Bir miktar var.

“Bir miktar”dan daha fazla olduğuna eminim. Peki şunun mânâsı ne: “Ortadaki maymun hep aynı şarkıyı söylüyor, kurtulmak istiyorum…”

Ortadaki maymun… Ama böyle bir şarkıyı anlatmak için, önce atmosferini anlatmak lâzım.

Vaktimiz bol, anlat…

Peki. O düz, dümdüz yer, gerçek bir mekân değil tabii ki. Birisinin zihnindeki coğrafya. Ya da mesela Picasso gibi birinin resimlerinde görebileceğin bir mekân. Bir sirk atmosferi, ama kötü bir rüya gibi, hatta bir kabus…

Fazlasıyla gerçek, öyle mi?

Fazlasıyla gerçek mi? Hayır, gerçeküstü. Ve işte bu mekânda… “Ortadaki maymun”un mânâsı şu: Hayatımda biri vardı, duymak istemediğim şeyleri bana tekrar tekrar söyleyen biriydi. Onun söylediği şeylerden kendimi kurtarmak istiyordum, çünkü bunları söyleyen insanın beni anlamadığı duygusunu taşıyordum.

Hayatındaki gerçek bir insandan mı söz ediyorsun?

Evet, hayatımdaki gerçek bir insandan söz ediyorum. Ama, işte bu manzarada o insan, o kadın, “ortadaki maymun” haline geldi ve ben ondan kurtulmaya çalışıyordum.

Bu kadın senin zihninde bir ses ve bu ses aynı zamanda gerçek bir insana ait ve söylediği şeyler seni derinden rahatsız ediyordu, arzularına ket vuruyordu, özgürce davranmana engel oluyordu. Öyle mi?

Bu kadının söylediği şuydu… Beni bir şeye karşı uyarıyordu, dikkatli olmamı söylüyordu, so­ nunda o haklı çıktı. Maymun, maymunun söylediği şarkı…

Seni uyaran bir sesti…

Evet, evet..

Ve sen onun uyarılarının yerinde uyarılar olduğunu gördün.

Evet, yerinde uyarılardı.

İyi niyetli uyarılar…

Evet. Çünkü bazı meselelerde hiç dikkatli değilim, çok tedbirsiz davranıyorum. Kafamın dikine gidiyorum… Ve evet, o tavsiyeler, nasihatler dikkate değer şeylerdi. Şarkılarımdaki karakterlerin her biri gerçek hayatımdan insanlardır, dolayısıyla bu insanların kim olduklarını, nasıl birileri olduklarını anlatmak istemem…

Anlıyorum, anlıyorum…

Fakat her birinin bir karakter olarak başka bir fonksiyonu vardır. Örneğin megafon adam, ağzını eliyle kapatan kızın karşıtıdır. Megafon adam bütün dünyayı bilgilendiren insandır. Ağzını eliyle kapatan kız, bir sırrı olan kızdır. Ve o kız, bütün şarkılardaki kızdır. Aynı kızdır…

Ve bir sırrı vardır.

Evet.

O sır bazen çok lezzetli bir sırdır.

Olabilir.

Veya çok karanlık bir sır.

Evet, karanlık bir sır. Ama büyük ihtimalle her kadının sırrından farklı bir sır da değildir bu.

Her kadının sırrı olan şey nedir?

Bunun ne olduğunu bildiğine eminim.

Yoo, bilmiyorum.

Birçok kez tanık olduğuna eminim. Tanık olduğun şeylerden farklı bir şey olduğunu sanmıyorum. Bazen karanlıktır, bazen şiddet doludur, bazen de fazla erken öğrenilmiş bir şeydir.

Bu da albümün temalarından biri. En azından bir-iki şarkıda fazla erken öğrenilen bir şey söz konusu. Bu sır meselesini vurgulayarak bıktırıcı olmak istemem, ama sahne dışındaki hayatı hakkında şarkı yazan pek yok… İfşa edilmeyen, hatta fısıldanmayan sırlardan bah­ seden şarkılara da pek rastlanmıyor…

Bütün şarkılarımın bunlara dair olduğunu mu düşünüyorsun?

Bazı şarkılarda…

Evet, bazı şarkılarda.

Evet ama, yine de albümün belli başlı temalardan biri bu sır meselesi. Dolayısıyla onun etrafında dolaşıp duruyorum, ne olduğunu anlamaya çalışıyorum. O sırrın ne olduğundan çok, o sırra kendini adamanı ve bu sırrın nasıl olup da şarkılarının incisinin etrafını saran estetik tahrik haline gelişini merak ediyorum. Gizlenmesi gereken, keşfedilmesi gereken, pek söylenmeyen, pek anlaşılamayan ve bir peçenin ardından göz atılan bir şeyin hep varolduğuna ilişkin nosyon, senin psike’nde her daim mevcut. O nosyon hep orada, tekrar tekrar ortaya çıkıyor. Çok aleni bir şekilde örtülen bir şeyi açmak için ısrar edişimi anlayışla karşıla lütfen.

Anlıyorum, anlıyorum. Niye merak ettiğini anlıyorum. Sanırım, bütün bunlar gelip gelip şuraya dayanıyor: Benim şarkı yazma ve söyleme tarzımı belirleyen şey de bu “sır” işte. Çünkü bence bu sırrın içinde çok güzel bir şey var. Ve bunu bütün o esrarengizliği içinde sunmanın başlı başına güzel bir şey olduğunu düşünüyorum. Benim yazmayı sevdiğim biçim, bütün komplikasyonları içeren, her şeyin izah edilmediği, açıklanmadığı yazı biçimi. Bence senin tarzın da böyle. Sen de her şeyi ifşa etmiyorsun, sözünü ettiğin ilişkiler hep muğlak. Bir sürü şey ima ediliyor, şarkılarını dinleyenler boşlukları kendi zihinlerinde tamamlıyor. Sen kalkıp alenen söylemiyorsun, malûm aritmetikten söz etmiyorsun. “Seni seviyorum, sen beni sevmiyorsun” demiyorsun hiçbir zaman… Öyle demiş bile olsan… Çok erken yaşlardan itibaren senin müziğinin cazibesine kapılmamın sebebi de bu zaten. Senin şarkıların benim bildiğim şekilde anlatıyordu dünyayı. Basitleştirmeye, netleştirmeye, herkes için anlaşılır kılmaya çalışmıyordu. Hayatta olduğu gibi, bulanık bir biçimde bırakıyordu. Senin müziğini sevmemin sebebi buydu.

Senin fazla erkenden öğrendiğin şey neydi?

İnsanların olağandışı durumlarda birbirlerine nasıl muamele edebildikleri, üzerinde biraz düşünseler hiç de öyle yapmayacakları birçok şeyi yapmaları; temelde, var kalmak için her şeyi yapmaya hazır olmaları ve de başkalarında hiç tasvip etmeyecekleri biçimlerde davrana­ bilmeleri… Bunlar sanırım fazlasıyla erkenden öğrendiğim şeyler. Benim dünyayı algılayışım böyleydi, benim içinde büyüdüğüm, yetiştiğim dünya böyle bir yerdi. En azından bana öyle geliyordu. Belki de benim halet-i ruhiyem böyleydi… Hayır, halet-i ruhiyemden ötürü olduğunu sanmıyorum, sebep içinde bulunduğum şartlardı. Bunlar benim ilk öğrendiğim şeylerdi. Başka şeyler de öğrendim tabii ama, fazlasıyla erkenden öğrendiğim şeyler bunlardı. Öğrendiğim öteki şeyler, bütün çocukların bildiği şeylerdi. Hayal kurmak, ruhlar filan, efsaneler…

Senin şarkılarını bir sürü ortamda dinliyorum. Arabada giderken, odada otururken, banyodayken… Ve şöyle bir şey farkettim: Senin şarkıların, insanın şarkıdan çıkıp gitmesine müsaade ediyor, şarkıyı bırakıp kendi dertlerine, düşüncelerine gömülüyorsun. Şarkılar, kendi spekülasyonlarının background’u, notaları haline geliyor. Bu söyleşi için hazırlanırken kendimi albüme özellikle yönelttim, konsantre oldum ve farkettim ki, yine de dalıp gidiyorum, düşüncelere gömülüyorum. Ve bence bu, bir müziği sevip sevmediğimin sağlamasıdır. Bu albümde çok kibarsın.

Öyle miyim?

Ama zaten kibar bir insansın.

Evet, galiba hakikaten kibar bir insanım. Ve bu da çok defa başımı belaya sokmuştur.

Öyle mi gerçekten?

Evet.

Tuhaf bir dünya bu, nezaket, yumuşak yüzlülük, efendilik insanın başına bela oluyor artık.

Benim başıma bela oldu mesela. Denizde boğulmak üzere olan birini gözünün önüne getir. Bu aslında benim başıma geldi, 12-13 yaşındayken. Birden derine sürüklendim, boyumu geçen bir yerde buldum kendimi ve etrafıma şöyle seslendiğimi hatırlıyorum: “Afedersiniz, bir saniye bakabilir misiniz, acaba bu tarafa gelebilir misiniz, sanırım boğuluyorum.” Evet, bu albüm kibar bir albüm. Ve insanları şarkılarla korkutmak tuhaf bir şey. “Afedersiniz, bir saniye bu tarafa bakar mısınız” demek, “şimdi sizi elimdeki bu taşla öldüreceğim” demenin fena halde kibar bir şekli.

İmdat diye bağırmak yerine…

Evet, imdat diye bağırmak yerine… İmdat diye bağırmak yerine sığ yerlerde yüzmeyi tercih ederim veya kibarca birisini yardımcı olmaya davet ederim.

İmdat diye bağırmanın insanlar arasındaki kutsal mesafeyi, hep korunması gereken mesafeyi, bu sırrı, bu sınırlamayı ihlal edeceğini mi düşünmüştün?

Ne düşündüğümü bilmiyorum. Sadece kendimi salak gibi hissetmiştim. Sudan çıkarıldığımda parmaklarım morarmıştı. “Bu çok aptalca” dedim kendi kendime, “niye imdat diye bağırmadın ki!”

Bu davranış biçimini kim öğretti sana? Nasıl edindin bunu?

Hiçbir fikrim yok. Annem hep böyle olduğumu söylüyor. İnsanları illet edermiş bu halim.

Bu tarzı, bu çok güçlü duyguyu, dünyayla ve insanlarla arandaki mesafeyi korumak duygusunu çok erken yaşlarda edindin, öyle mi?

Yedi yaşımdan önce diyebilirim.

Etrafındaki olayları çok iyi süzmeni sağlayan bir filtren var, buna müteşekkir olmalıyız, zira bu olağanüstü esrarengiz ve ilginç şarkılar o filtre sayesinde ortaya çıkıyor. Attığın taşın insanların kafasını yardığı da doğru, o taş çok ufak da olsa…

Evet, ufak bir taş.

“Song of David”in arkasındaki fikir de bu mu?

Kısmen. O şarkı, David’le Goliath efsanesinin çok basit bir versiyonu. David’in Goliath’ın dikkatini çekmeye çalıştığı ânın şarkısı denebilir. Belki de Goliath, “bana ufak gelirsin” diye geçiriyordu içinden. David de diyor ki, “evet, bu ufak şey seni alaşağı edecek, devrilişinin sebebi bu ufacık şey olacak”…

Ufağın kudreti…

Evet, ufak tefek şeylerin kudreti.

Sen bu işin ustasısın, ufak şeylerin kudretinin ustası…

Benim ilgimi çeken ufak tefek şeyler.

Ne gibi şeyler?

Küçük şeylerin gücü. Küçük şeylerin kendilerine has bir sesleri olduğu, kendi iradeleri ve hayatları olduğu ve haysiyet sahibi oldukları. Bu vasıflar, kendilerinin daha büyük olduğunu düşünen insanların saldırısına uğruyor.

Ben de kendi kendime soruyordum, “bu albümün temel vasfı ne?” diye… Ve dilimin ucuna gelen kelime haysiyetti. Senin çalışmaların hep çok haysiyetli işler oldu. Hiçbir zaman vülgerliğe teslim olmuyor, hiçbir zaman muhabbet tellallığı yapmıyor. Neden söz edersen et, hiçbir zaman vazgeçmediğin vasıf haysiyet. Şarkıların rontgenciliğe dönüşmüyor, perdelemek, örtmek, gizlemek, fısıldanarak söylenen sırlar gibi nosyonlarla iştigal etmene rağmen, bunu bir cilve haline getirmiyorsun. Ve bence senin şarkılarının en önemli yanı, kolaylıkla haysiyetli olmayan bir itiraf haline gelebilecek konulardan söz etmene rağmen haysiyetlerini kaybetmemeleri. Haysiyet kaybının yanından bile geç­ memeleri. Şarkılarında bir erkeğe mi hitap ediyorsun?

Bu şarkıda, “Song of David”de mi?

Bir erkeğe mi hitap ediyorsun, yoksa bütün dünyaya mı?

Belirli bir erkeğe değil. Bazen bütün dünyaya sesleniyormuşum gibi geliyor. Bazen, aynı anda hem dünyaya hem de dinleyenlere hitap ediyormuşum gibi geliyor. Sahneye çıkıyorum ve şunu söylüyorum: “Afedersiniz, müsaadenizle lütfen.” Ve bir süre için dikkatlerini rica ediyorum, ve o sürenin sonunda, gösterinin, şovun sonunda bir şeyler görmüş olmalarını umuyorum. Dolayısıyla, bazen dünyaya veya dinleyicilere hitap ediyorum, bazen de kendimden daha büyük addettiğim birisine sesleniyorum. Bu söz konusu “birisi”, ilişkide bulunduğum bir erkek değil. Otorite sahibi addettiğim birisi. “Song of David”, otorite üzerine bir şarkı.

Bu, hayatın hakkında veya kariyerin hakkında bir şarkı mı? Çünkü, hepimiz örtük bir şekilde, “bakın, beni yeterince ciddiye almıyorsunuz, küçümsüyorsunuz, halbuki…” tarzında şarkılar yazarız. “Eğer beni bir folk şarkıcısı veya belli bir tür gösteri sanatçısı telakki ediyorsanız, yanlış düşünüyorsunuz” mealinde şeyler söyleriz…

Evet, kısmen böyle bir şey var. Bir tür meydan okuma denebilir. Evet, kesinlikle böyle bir tarafı var…

Okuduğum albüm eleştirilerinin büyük bir bölümü, bu albümün flörtöz bir albüm olduğunu, senin değiştiğini ve bu albümün hayata bakışındaki radikal değişimin tezahürü olduğunu söylüyorlar. Öyle mi gerçekten?

Sanırım bu albümde, diğerlerine kıyasla daha fazla riske girdim. Stil anlamında farklı bir sound söz konusu. Bu albümün nasıl algılanacağını pek dert etmedim. Kafam, daha çok, bu albümü yapmanın nasıl bir deneyim olduğu, nasıl bir duygu yarattığı ile meşguldü. Kişiliğimin bundan önce dile getirmediğim veya cilaladığım veya pürüzsüz hale gelmesi için beklediğim taraflarını nasıl ifade etmem gerektiği üzerine kafa yordum. Fakat sonuçta, bunu hayatımın bu noktasında yapmak istemediğim kanısına vardım.

Bunu duymak şaşırtıcı, çünkü çok cilalanmış bir albüm duygusu veriyor. Doğaçlamanın zerresi yok gibi sanki…

Hayır, hayır… Deneysellik gibi bir şey söz konusu değildi. Çılgın bir şey deniyorum gibi bir durum yoktu. Daha ziyade, zaten mevcut olan bazı şeylerin doğal bir biçimde dışavurulması söz konusuydu. Ve mesele, her bir şarkı neyi gerektiriyorsa onu yapmaktı. Fakat bu da, aynı zamanda, şu anlama geliyordu: Bu şarkılar daha öncekilerin barındırmadığı ekstremlikte bir halet-i ruhiyeye sahipti. Mesela “Blood Makes Noise”… Beş yıl önce böyle bir şarkıyı albümüme koyar mıydım, bilmiyorum. Belki de bir albüme koyulamayacak denli çirkin bulabilirdim. Çünkü, böyle düşünerek albümlere koymadığım bir sürü şarkım var.

O zaman gel o şarkıya yakından bir göz atalım…

Bahsettiğime göre, tartışmamız icap edecek ister istemez. Şarkının sözleri şöyle: Kan gürültü yapar / Sana yardımcı olmak isterim doktor / İsterim gerçekten /Ama kafamdaki gürültü çok fazla ve hayra alâmet değil hiç / Rüzgârlı bir tünelin ortasında durmuş sesleniyorum kükremenin içinden / İstediğiniz bilgiyi vermeye hazırım size…

Ama kan gürültü yapıyor, bir çınlama…

Kulaklarımda / Kan gürültü yapıyor / Duyamıyorum sizi, kalınlaşan korku yüzünden / Bilmek istersiniz herhalde, olguları ve detayları / Fakat itirazı var kanımdaki bir şeyin / Reddediyor…

Olguları ve detayları ben de merak ediyorum, gelmek istediğim yer de orası. Şimdi cevap ver bakalım, kanındaki bir şey var ve…

Reddediyor hatırlanmasını eylemin / Gel vazgeç doktor / İlgilenmen bir incelikti ama / Bir dahaki sefere deneyelim, sükûnet geri döndüğünde…

Bir doktora hitap etmenin tuhaf bir biçimi bu. Bir tür küstahlık. Doktora bir lütufta bulunuluyormuş gibi adeta. Eğer hastaysan, hiç akıl kârı bir şey değil.

Evet, hiç akıl kârı değil, eğer gerçekten hastaysan…

Hastalanmış mıydın?

Ben hep hastalıklıydım.

Öyle mi? Bazı eleştirmenler şarkı sözlerindeki tıbbî referanslara ve terimlere dikkat çekiyorlar…

Evet, ama o referansların, terimlerin birçoğu kendi kendimi eğlendirmek için, “komiklik yapmak” adına kullandığım şeyler. Evet, biraz kasvetli bir mizah duygusu. Ama, öte yandan, mesele sadece mizah değil, tıbbî terminoloji bana büyüleyici geliyor… Tıp dilinin kendine has bir şiiri var. Bu dile ilgi duymamın bir sebebi de, 1987’de, turne sonrasındaki rahatsızlıklarımdı. Ciddi bir hastalığım yoktu. Kansızlık, astım, bronşit gibi şeyler. Yorgunluktan kaynaklanan şeyler… Fakat tıp dilini kullanmamın asıl sebebi, bu dilin bizatihi kendisinin güzel olması. Tıp dili, insanın kendi mahremiyeti hakkında müstehcen olmadan konuşabilmesini sağlıyor. Sanırım bu dili yeterince kullandım artık. Bu arada, doktorlardan epey mektup aldım.

Ne diyorlar?

Verdiğim tıbbî bilginin hatasız olduğunu söylüyorlar. Kimileri de şarkı sözlerimi kendi yazdıkları metinlerde kullanıp kullanamayacaklarını soruyor…

Ve tanışmak, görüşmek mi istiyorlar?

Bu ikisi tanışmak istedi. Bir kısmı da tıp hakkındaki bu bilgiyi nereden, nasıl edindiğimi merak ediyor…

Hakikaten, bu tıp bilgisini nasıl edindin?

Çünkü insan bedeni ilgimi, merakımı celbediyor. Ayrıca, sağlıklı olmak düşüncesi ve teçhizatlanmak.

Şarkılarının birinde müthiş güzel bir mısra var. Gerçekten mükemmel olduğunu düşündüğüm bir mısra. Altını çizmiştim: “Hayatımın bedelini bedenimle ödüyorum.”

Çok hüzünlü bir mısra. Kendi bağlamında çok hüzünlü.

Ne anlama geliyor bu mısra?

Şarkıdaki kadının bir sırrı var, kendisini kaldırımda çalışıyormuş gibi hissediyor. Ve bir bakıma hayatının bedelini bedeniyle ödüyor.

Hepimizin yaptığı bir şeyin çok esrarengiz bir biçimde ifade edilmesi…

Nihayetinde hepimiz aynı şeyi yapıyoruz.

Hepimiz hayatımızı bedenlerimizle ödüyoruz.

Evet, her gün bir taksit ödüyoruz.

Evet. Çok, çok güzel bir mısra bu.

Bazı insanlar daha fazla ödemeye mecbur bırakılıyorlar. Başka şartlarda ödeyecek olduklarından çok daha fazlasını.

“Kötü erdem” ne demek?

Kötü erdem, biraz önce konuştuğumuz şeyler. Henüz hazır olmadan bazı şeyleri öğrenmek, bilmek. Bir şeyi zamanı gelmeden öğrenmek, tanımak. Erken öğrenmek. Bu cinsel bilgi olabilir, bazı gençlerin yaptığı gibi LSD’yi fazla erkenden tanımak olabilir…

Sen öyle mi yapmıştın?

Hayır. Kötü erdem, bir şeyin fazla erken ve fazla miktarda olması. Üstesinden gelebileceğinden daha fazlasına kendini maruz bırakmaktır.

Albümdeki temaların bütünlüğü, iç tutarlılığı çok ilginç. Her bir şarkıda, aslında aynı şarkıyı tartışıyoruz. “Bad Wisdom”ı okuyabilir misin?

Tabii.

İstemiyorsan okuma ama… Ben bir kadeh şarap daha içeceğim.

Sen de ister misin? Evet, ben de alayım.

Güzel… Ha şöyle…

Şarapla beraber su da lütfen.

Mukaddes içecekler bunlar.

Kulağa kola ya da portakal suyundan daha iyi geldiğine şüphe yok.

Sadece şarap ve su içmen çok afili.

Sağol Leonard. Zaten şu anda elimizin altında başka içebileceğimiz bir şey yok.

“Kötü erdem” hakkında bildiklerini anlatsana…

Şarkı yazarken benim için önemli olan, söylediklerimin samimi, hakiki şeyler olması. Gerisi önemli değil. Eğer bu sözleri değerlendirilmeleri için yazıyorsam, bilinmesi gereken her şey o sözlerin içinde diye düşünüyorum. Benim ne bildiğimi dinleyenlerin bilmesi gerekmiyor. Bi­ linmesi gereken her şey sözlerin içinde var. Bu sözlerin benim hayatımla olan ilişkisini öğrenmek istemek… Bilmiyorum, sınırları aşmak gibi geliyor bana.

Sana tamamiyle katılıyorum.

Çünkü o zaman benim kişiliğim yargılanmaya başlıyor. Halbuki benim insanların yargısına sunduğum şey o değil. Sergilediğim şey kendi kişiliğim, hayatım değil. Yazdığım şarkıları, şarkı oldukları için yazıyorum. Güzel ve iyi şarkılar olmalarını istiyorum. Ben göçüp gittikten sonra da yaşasınlar istiyorum. Benim için önemli olan bu. Kötü erdem ise demin anlattığım şeyler. Bir şeyi fazla erkenden öğrenmek, tanımak. Bunun biçimi kişiye göre değişir.

Dönüp dolaşıp bu soruyu sorduğum için özür dilerim. Fakat bana verilen bilgiye göre, bu mülâkatın çeşitli uzunluklarda çeşitli yerlerde yayınlanması düşünülüyor. Dolayısıyla aynı soruyu tekrar tekrar sormamın sebebi, albümünün temel fikri hakkında çeşitli düzeylerde insanları bilgilendirme kaygısı.

Peki, tam olarak ne öğrenmek istiyorsun?

Unuttum.

Cevap denilen şey, sorunun nasıl formüle edildiğine bağlı. Tam olarak neyi bilmek istiyorsun?

Elbette bu mülâkatın aslî teması yeni albümün. Bunu epey etraflıca konuştuk sanıyorum.

Bence de.

Bundan sonraki sorular, daha ziyade örneklemeler… Örneklerle daha önce söylediğin şeylerin biraz daha açılması. Ki, mülâkatın maksadı hasıl olsun. Lütfen sen de, sohbetimiz esnasında istediğin konulara girmekte serbest hisset kendini.

Tamam.

Tamamen müsaadesizce bazı alanlara girmiş değilim. Senin estetik anlayışına göre, ortada bir perde var, dinleyiciler veya seyirciler sözünü ettiğin perdenin arkasına bakmaya davetli değil. Ortada şarkılar var ve her şey o şarkıların içinde. Şarkılar sadece “şarkı nitelikleri”yle değerlendirilmeli, yargılanmalı. Onlan yaratan, yazan ele referans yapılmadan…

Bunun kulağa iyi gelmediğini, çok soğuk kaçtığını biliyorum.

Önemli değil, buna katlanabilirim.

Soğuk, ama ben öylesini seviyorum.

Yazmak zorunda olmadığın şeyleri yazmak hoşuna gidiyor mu peki?

Ekstrem şeyleri yazmaktan hoşlanıyorum. Yazmam gerektiğini hissettiğim şeyleri yazmaktan hoşlanıyorum.

Yazarken zorlandığın oluyor mu?

Bazen.

Bu albümde en çok zorladığın şarkı hangisi?

“99.9 Fahrenheit”.

O şarkıda zorlandın mı? Halbuki ne kadar rahat ortaya çıkmış gibi.

En zor şarkı oydu. Elimde eşanlamlılar – zıt anlamlılar sözlüğü ve kafiye sözlüğü ile yazdığım bir şarkıydı. Sıcak, soğuk, hararet, sevda gibi sözcüklerin eşanlamlılarını, zıt anlamlılarını tarayarak yazmıştım.

Flörtöz bir şarkı mı o?

Tabii. Yoksa farketmedin mi? Farketmedin, değil mi?

Benim o tür yaklaşımlara bağışıklığım var.

Oo, anlıyorum.

Çok hoş bir şarkı olduğunu düşünmüştüm. Özellikle de “doksan dokuz nokta dokuz”un söyleniş biçiminin taptaze bir tarz olduğunu düşünmüştüm. Şarkının sözlerini inceleyelim mi biraz?

Tamam.

Bu şarkının adının aynı zamanda albümün adı olmasını niye tercih ettin?

Çünkü o şarkının albümün genel tavrını tarif ettiğini düşündüm. Çünkü, bu albüm normal hararetin üstündeydi. “Norm”un ötesindeydi. Havale geçirmek kadar olağandışı bir durum yoktu. Ama, insanın başını döndürebilecek, halüsinasyonlar yaratacak kadar yüksek bir hararetteydi. İnsanın kendini tamamen kaybedeceğI kadar yüksek bir hararet de değildi ama bu. Diğer albümlerimden biraz daha yüksek ateşliydi. Öteki albümlerimin tonları daha düşük dozdaydı.

Dikkatli, tedbirli bir doz…

Evet, sanırım öyle.

İçkiyle aran nasıl?

İçerim.

Genellikle ne içersin?

Ne içerim… Son zamanlarda cin tonik içiyorum. Şarap içiyorum. Konyak. Brandy. Saki. İçmeyi sevdiğim bir sürü içki var.

Bugünlerde içen insanların çoğaldığını düşünüyor musun?

Benim beraber dolaştığım insanlar içkiye eğilimli, ama bu o insanlara dair bir şey… Jack Daniels içmeyi seviyorum.

Beraber dolaştığın İnsanlar nasıl birileri?

Çok farklı insanlardan oluşan bir grup… Aslında pek grup denemez, gruptan ziyade, az sayıda ve dağınık bir nüfus. Kimsesiz ve yersiz yurtsuz insanlardan mürekkep bir topluluk…

Nerede yaşıyorlar? Bütün ülkeye yayılmış durumdalar mı, yoksa genellikle senin hemşerilerin mi?

Bazıları New York’ta, bazıları California’da. Bazıları folk dünyasından tanıdığım insanlar. Hâlâ dostuz onlarla. Bir de geçen yıl arkadaşlık kurduğum bazı insanlar… Evet, çevremde çok içiliyor, sünger gibi… Sabahın altısına, yedisine, sekizine kadar…

Yeni arkadaşların…

Evet, yeni arkadaşlarımın bazıları…

Yeni arkadaşların çok içiyormuş.

Evet. içiyoruz. Ben de onlarla beraber içiyorum.

Bu içki âlemlerine bizi de davet etsenize. Nasıl başlanıyor, yolun ortasına nasıl geliniyor? Ve nasıl bitiyor?

Şöyle başlıyor: Kızkardeşime gidiyorum, beraber dışarı çıkıyoruz. Veya erkek kardeşime… Çünkü ikisi de dışarı çıkmaktan hoşlanır. Bu bahsettiğim mahrem, aile arasında yapılan bir toplantı değil. Sosyal bir şey. Bir parti yani.

Sünger gibi içilen bir gecenin nasıl bir şey olduğunu merak ediyorum doğrusu…

Genellikle çılgınca dans edilerek bitiyor.

Öyle mi? Erken başlıyor, geç vakit bitiyor yani.

Evet. Dansetmeyi gerçekten çok severim.

Ne tür müzikle dans ediyorsun?

Senin müziğinle dans ederdim, gençliğimde. 17 yaşındayken falan. Hangi şarkılarınla dans ettiğimi bilsen çok gülerdin. Dans edilecek şarkılar olarak aklına gelmeyecek şeyler…

Aksine, başkaları tahmin edemeyebilir, ama ben hangi şarkıların dans edilecek şarkılar olduğunu biliyorum.

“So Long Marianne”, “The Avalanche Song”, “The Master Song”…

Bugünlerde nelerle dans ediyorsun?

Les Negresses Vertes diye bir grup var, berbat bir Fransızca telaffuzla söylediğimin farkındayım. Neredeyse Çingene müziği. Onunla dans ediyorum. Başka neyle… U2’nun yeni albümündeki şarkıların bazılarıyla… PM Dawn’un “Paper Doll” diye bir şarkıları var, onu seviyorum. Ya da zihnimi, hayal gücümü harekete geçiren hangi şarkıysa onunla dans ediyorum.

Beraber dolaştığın insanların kılık kıyafetlerinden bahseder misin biraz…

Bir arkadaşım giysi dikiyor, şu bol keten elbiselerden veya pantolonlardan… Bol, rahat, bohça gibi şeyler… Keten ya da pamuklu giysiler genellikle… Köylü kıyafetleri gibi şeyler…

Sen de mi onları giyiyorsun?

Evet, genellikle.

Eteğin altına bir de pantolon giyiliyor, öyle değil mi?

Ya bol pantolonlar ya da çiftçi tulumları. Albüm kapağındaki fotoğrafta üstümde olan kıyafeti o sözünü ettiğim arkadaşım dikmişti.

CD’nin kapağındaki mi?

Evet. Dur, göstereyim sana…

Bir saniye bayanlar baylar. Suzanne Vega dans ederek odanın öteki ucuna gidiyor…

Bak, işte. Bu pantolonları o arkadaşım dikiyor.

Çok güzel bir fotoğraf bu.

Pantolonlar şalvar gibi. Çok “cool”, değil mi?

Peki, bu fotoğraftaki yüz ifaden için ne dersin? Bu ifadenin mânâsı ne sence?

Bu ifade… Bilmem… Sen nasıl tarif ederdin? “Ne bakıyorsunuz!” gibi bir şey mi sence?

Bence çok baştan çıkarıcı bir ifade… Dervişliğin ve şehvetengizliğin kombinasyonu, tıpkı şarkıların ilettiği gibi… Tedbirli bir trip’e rafine bir davet gibi.

Eksik olma Leonard, ikinci cümlen ilkine kıyasla teşekkür hak ediyor. Sana öteki posteri göstereyim…

Evet, Suzanne şimdi yerdeki postere doğru yürüyor…

Bunlar dans eden kızın file çorapları. Şarkıdaki dans eden kız bunlardan giyiyordu. Burada gördüğün resim o file çorapların büyütülmüş hali.

File çorapların mazoşist çağrışımları var.

Mazoşist mi?

Evet.

Hiç sanmıyorum.

Kendine bir göz atsana, bu fotoğraftaki Suzanne’a…

Hayır Leonard, her şeyi yanlış anlıyorsun…

Özür dilerim.

Hayal gücünü ifrata götürüyorsun. Bu benim ayakkabım. Bu, benim, ayakkabım. Bu, benim, dizim.

Özür dilerim. Özür dilerim. Çok özür dilerim. Ama kim benim yerimde olsa burada, hayal gücü uç noktalara sürüklenir.

O zaman bu resimleri ortalıktan kaldıralım.

Lütfen. Benim yaşımda bir adam böyle fotoğraflara maruz bırakılmamalı.

Neyse, işte onlar Morgan’ın diktiği pantolonlar. Sana onları göstermek için çıkarmıştım o fotoğrafları.

Erkek arkadaşlarını bu bahsettiğin topluluktan mı seçiyorsun, yoksa onlar başka camialardan gelip mi buluyorlar seni?

Hayır.

Hayatına giren erkekler…

Hayır, hayatıma girmiyorlar. Başlangıçta tedbirli, sakınımlı olduğumu söylemiştin. Evet, sanırım sakınımlı bir insanım.

File çorapları görene kadar öyle düşünüyordum. O çoraplar birçok şeyi değiştirdi. Keşke söyleşiden önce görseydim.

Sen de ne adamsın!

Bunun bana has bir şey olduğunu söyleyemezsin.

Hakikaten mi?

Bak, burada file çoraplısın. Bunu aklayamazsın.

Ben aklamaktan söz etmiyorum ki. Bir kişiliği canlandırdığımı söylüyorum.

Hayır Suzanne, kusura bakma ama…

Pek temiz bir kişilik değil tabii ama…

Bir karakteri canlandırmıyorsun bir kere. Bir karaktere işaret eden başka herhangi bir öge yok burada.

Ama sen izole edilmiş bir detaya bakıyorsun. Kendi bağlamında görmüş değilsin.

Yani bu, posterin sadece bir kısmı mı?

Hayır, bu kıyafetin gerçek fotoğrafından bahsediyorum. Bu poster o fotoğrafın bir detayı alınarak yapıldı.

Ama, elini atıp bu detayı seçiyorsun. Başka bir detayı değil de, file çorapları. Bu fotoğrafa bakanlar üzerinde bir elbise olduğunu tahayyül etmekte zorlanıyorlarsa, yanılgıya düşüyorlarsa, bu onların kabahati değil.

Neyi tahayyül etmek istiyorlarsa etsinler, tamam mı! Her neyse… Aynca, eğer yanıltmak istiyorsam da yanıltırım.

Nasıl istersen öyle yap. Mitchell Froom hakkında konuşmak ister misin?

Mitchell Froom hakkında konuşmak ister miyim?

Evet, çünkü prodüksiyon çok marifetli ve çok güzel. Froom’un albüme katkısı neydi sence?

Onunla çalışmak istememin nedeni, önceki albümlerinde gördüğüm bir özelliğiydi: Hiçbir şeye hazırlop formüllerle yaklaşmıyordu. Ve bu bana iyi bir özellik geldi.

Albümdeki diğer insanlardan bahsetmek ister misin?

Evet, söyleşiye böyle devam edebiliriz. Bir şarkıda Mike Visceglia ve Marc Shulman var, bu isimler benim uzun zamandır birlikte çalıştığım müzisyenler. Daha yenice olanlardan biri ise Bruce Thomas. Elvis Costello’yla on yıl çalıştı, The Attractions grubundaydı. Elvis Costello’yu beğeniyor musun? Ya da dinliyor musun?

Çok dinledim. Bence büyük bir şarkıcı.

Onun grubunun sound’unu hep çok sevmişimdir. Zeki, hınzır şeyler yapıyorlar, bir sürü ilginç şeyler… Ve Jerry Marotta da perküsyon ve davul çaldı.

Birlikte çalıştığın müzisyenlerle iyi anlaşıyor musun?

Evet.

Turnedeyken kendini bir ailenin parçası gibi hissediyor musun?

Her zaman değil ama, bazen öyle oluyor. Öyle olduğu zaman hoşuma gidiyor, o atmosferi seviyorum.

Turne yapmayı seviyor musun?

Evet, ama geçen seferki biraz fazla uzun oldu.

Kaç konser verdin?

On ay.

On ay boyunca yollarda mıydın?

On ay boyunca yollardaydım, haftada beş konser veriyordum.

Toplam kaç konser ediyor?

Hatırlamıyorum. Yüzlerce. Evet, yüzlerce… Bir yıl 52 hafta, on ay… 40 hafta. Tam 40 değildi gerçi, 30 filan galiba.

30 hafta diyelim, haftada ortalama üç konserden…

90 mı?

900. Toplam 900 konser ediyor sanırım.

Haritadan güzergahımıza bakıp hesaplayabiliriz. Çok fazlaydı. Ama hoşuma gitti. Aile gibiydi… 17 adamla yoldaydım ve her birini şu ya da bu şekilde tanımış oldum. Hayatlarını, sorunlarını… Birinin çocuğu oluyordu, birinin annesi hastalanıyordu… Bu duygu hoşuma gidiyor… İnsanları, karakterileri tanımak…

Turnede bir tür anaçlık işlevi görüyor muydun? Ailenin merkezi sen miydin?

Ailenin merkezi bendim, evet. Sanırım bu da beni anaç kılıyor. Bazen daha ziyade bir geminin bayrağı ya da motoru gibi hissediyordum kendimi. Anaçlık doğru sözcük değil, çünkü bir yumuşaklık, bir şefkat ima ediyor ki, bu her zaman varolan bir şey değil. Hep bir mesafe ve belirli bir resmiyet söz konusu. Yine de sevdiğim bir atmosfer. Geç vakte kadar oturup içki içmek, poker oynamak, böyle şeyler…

Bunlar hoşuna mı gidiyor?

Maceralı bir yolculuk duygusunu yaşamak hoşuma gidiyor. Gece otobüste uyuyorsun veya feribotta, bir yerlere gidiyorsun, Yunanistan’a veya İtalya’ya… Paylaşılan bir macera…

Çok talihlisin.

Niye?

Böyle bir deneyimi yaşadığın için.

Sen turne yapmayı sever misin?

Evet, severim. Kendimi bir motosiklet çetesinin üyesi gibi hissediyorum.

Anlıyorum.

Yeni bir turne için planların var mı?

Önümüzdeki yıl için düşünüyorum.

Grubu kurdun mu?

Hayır.

Ben de gelip çalayım mı?

Ne çalmak istersin?

Bilmem.

Şarkı söyleyebilirsin. “Back up” yapabilirsin.

Konga çalarım.

Senin konserlerinde hep yanında iki güzel kadın olur ya…

Ben de senin yanındaki güzel kadınlardan biri olabilirim.

Arkamda şarkı söylersin.

Bu çok onur verici olur. Ne tür bir gösteri olur bu?

Birlikte düet yaparız, dans ederiz.

Çok güzel olur… Gelelim albüm hakkındaki duygularına ve beklentilerine… Duygularından bahsetmiştin gerçi, peki beklentilerin neydi, beklentilerin üzerine konuşmak ister misin? Dürüstçe ama…

Ne demek “dürüstçe ama”? Sanki deminden beri…

Dürüst olmadığını ima etmiyorum, hiçbir bakımdan…

İyi, çünkü dürüstlükten hiç sapmadım.

Dürüst olmadığını düşünmedim hiç. Fakat insanı tedirgin bir şey var. Ve…

Kızdıran?

Hayır, doğru kelime o değil. Muhafaza etmekte ısrarlı olduğun bir gizlilik var diyebiliriz.

Aynen öyle diyebiliriz.

Bu albümden beklentinin ne olduğunu merak ediyorum. Derindeki beklentini… Bu albüm beklediğin sevgiliyi getirebilir mi sana?

Mümkün.

Bu albümü bir davet, bir eşleşme daveti olarak görüyor musun?

Sen öyle mi görüyorsun?

Evet, öyle görüyorum.

Ben bu albümü bir eşleşme daveti olarak mı görüyorum, öyle mi? Bir eşleşme daveti?

Evet, ben bu albümü sıradışı ve rafine bir eşleşme daveti olarak görüyorum. Alemin en hassas, rafine ve esrarengiz yaratıklarından birinin yaptığı bir davet olarak değerlendiriyorum. Gizliliğin, kadının sevgilisini nasıl sızlattığının anlatıldığı bir albüm… Bu albümün davet ettiğin aşkı sana getireceğini düşünüyor musun?

Evet.

Ben de öyle düşünüyorum. Sanırım şimdi, zanaatin hakikatine doğru yaklaşıyoruz. Kuşkusuz, bu…

Sanırım yanılıyorsun. Bunu başlık yaparlar herhalde, ama başka bir şey söylememek için “evet” diyorum.

Evet, sanırım başlığı öyle yaparlar. O başlığı ben de karşı konulmaz buluyorum.

O halde bu neşeli lafla söyleşiye son verelim.

Bence de.

 

Roll, sayı 33, Temmuz 1999

Çeviren: Yücel Göktürk

 

Leonard Cohen’in son albümü “Old Ideas” geçtiğimiz günlerde yayınlandı. Suzanne Vega’nın eski şarkılarını yeni bir anlayışla elden geçirip akustik bir bütünlükle sunduğu “Close Up” serisi, “Love Songs” ve “People & Places”in ardından “States Of Being”le üçüncü merhalesine erdi.