Kürt hareketi ayrışıyor mu?

 

Leyla Zana’nın Hürriyet’e verdiği mülâkatta (14 Haziran) dile getirdiği düşünceler şahsî değil; Kürt hareketi içindeki belli bir kesimin ortak görüşleri. Peki, AKP, Barzani ve ABD üzerinden Kürt sorununa çözüm öneren bu kesim kimlerden oluşuyor? Meselenin tarihçesine uzanarak kısa bir tur atalım…

Abdullah Öcalan

Abdullah Öcalan’ın tam bir yıldır fikirlerini beyan etmesine mâni olan görüş yasağı, giderek Kürt hareketi içindeki iki temel görüşün belirginleşmesine neden oluyor. Bir yıl öncesine kadar Kürt siyaseti gerek Türkiye, gerekse bölgesel politikasını Öcalan’ın beyanatlarına göre şekillendiriyordu. Haliyle bu pozisyon da genel anlamda sol söylem etrafında bütünleşiyordu. Öcalan’ın her fırsatta Türkiye soluyla ittifaka, Mahir Çayan’ların bıraktığı mirasa, milliyetçilik karşıtı argümanlara vurgu yapması Kürt hareketi içindeki milliyetçi cenahta rahatsızlık yaratsa da, PKK’nin merkeziyetçi politikaları bu kesimin suskun kalmasına neden oluyordu.

Diğer taraftan, PKK karşıtı bazı Kürt hareketlerine sirayet etmiş olan milliyetçi / pragmatist söylem, gerektiğinde ABD, Barzani, AKP vs. dahil tüm kesimlerle ittifak kurulabileceği, Kürtlerin “özgürlüğü” için her yolun mübah olduğu yönünde. Halbuki bu söylem, kökleri çok derinlerde olan (Şeyh Said’in [1925] Türkiye, Qazi Muhammed’in [1947] İran tarafından asılması, Mela Mustafa Barzani ve onun izini süren Kürtlerin başta Halepçe ve Enfal katliamları olmak üzere her türlü zulme maruz bırakılması…) bir mağduriyetten beslenmekle birlikte, sınıfsal eşitlik, halkların kardeşliği, ulus-devlet sınırlarının anlamsızlaştığı perspektifini gündemine almaktan bir hayli uzak. Dolayısıyla, milliyetçi cenahın Kürt özgürleşmesinden anladığı şeyle PKK’nin hedefine koyduğu gelecek tahayyülü arasında ciddi farklar var. Ulus-devlet projesinin Kürt özgürleşmesini sağlayamayacağına dair PKK söylemi yıllardır milliyetçi cenahta “Kemalistlik” olarak yaftalanıyor. Onlara göre, Kürtlerin, yönetim şekli nasıl olursa olsun, öncelikle otonomi ve ardından devlet düzenine kavuşması özgürlüğün yegâne yolu.

Öcalan’ı Türkiye için bir “şans” olarak değerlendiren kesimler de karşı tarafın bu fikriyata sahip olduğunun farkında. Fakat ironik bir şekilde, devlet sözünü ettiğimiz Kürt milliyetçilerini önemli bir “tehlike” olarak görmüyor. Zira bu kesimlerin bazı kültürel haklarla sisteme entegre edilebileceği düşünülürken, PKK’nin sol-sosyalist söylemi orta vadede ciddi bir tehlike olarak görülüyor. Zaten Kürt sorununu “Türkiyelileştiren” etmenlerin başında, PKK’nin Kürt bölgesi sınırlarını aşan ideolojik tasarımı geliyor. Gündelik politik atışmalar içinde görünürlüğü kaybolan çelişki ise, Kürtlerin özgürlüğünün bağımsız Kürdistan’dan geçtiğini düşünenlerin, giderek AKP hükümetine yaklaşması! Dikkat edilirse, KCK operasyonları ve öncesinde, bağımsız Kürdistan talebini dile getiren Kürt siyasî aktörlerinin hiçbiri neredeyse hiçbir zaman devletin hedefi haline gelmedi. Elbette bunda, söz konusu kesimin devleti ürkütecek bir kitleselliğe ulaşamamış olmasının tesiri de büyük. Ancak, burada kritik olan, Kürt toplumunun bu ajitatif milliyetçi söyleme tenezzül etmemesi. Elbette bu, PKK tabanında bağımsız Kürdistan talebini dile getirenlerin olmadığı anlamına gelmiyor. Ancak, son on yılda PKK’nin tabanına örgütün gelecek tasarımı çeşitli vesilelerle aktarıldığı gibi, zorunlu göç neticesinde Türkiye’nin muhtelif yerlerine dağıtılan milyonları aşkın kır kökenli Kürtler için de bağımsız devlet talebinden ziyade adalet, eşitlik, kardeşlik ve tabii Öcalan’ın özgürlüğü talepleri önem kazandı.

PKK, kuruluşundan itibaren, mağduriyet söylemine mesafeli yaklaşıp ideolojik perspektifini tüm Türkiye ve giderek Ortadoğu’yu içeren bir şekilde oluşturduğundan, başta Celal Talabani olmak üzere pragmatist kesimler tarafından “hayalcilik”le eleştirildi. Hayalcilik eleştirisi, PKK bağımsız Kürdistan talep ederken de vardı, bu fikirden vazgeçip demokratik özerklik talep ederken de sürdü, sürüyor. Yola çıktığı andan itibaren Kürtler arasındaki sınıfsal ayrışmayı gidermek için başta Kürt toprak ağaları olmak üzere pek çok kesimi hedefine koyması PKK’nin Kürtler içinde geniş bir zemin sağlamasının sebeplerinden biri. Bir diğer sebep ise, gerektiğinde bedenini ateşe vermekten bile geri durmayan PKK mensuplarının tabana verdiği özgüven. Savaşmaktan, ölmekten, öldürmekten, hapse girmekten çekinmeyen bir hareketin devlet dışı bir özgürlük yolunu benimsemesi karşısında, milliyetçi cenahın PKK’ye “işbirlikçi” yakıştırmasıyla yürüttüğü propagandanın etkili olmaması anlaşılabilir.

PKK’nin “hayalleri”

PKK’nin “hayalciliğine” dair yakın tarihli eleştirilerden biri, Öcalan’ın “demokratik konfederalizm” stratejisiydi. Öcalan’a göre, demokratik konfederal sistemde başta Kürtlerin yaşadığı dört ülke olmak üzere tüm Ortadoğu’da, ulus-devlet yapılanması alttan örgütlenmeyle sona erdirilecek, sermayenin hareket kabiliyeti düşürülürken emek gücünün sınırlararasılaştırılması sağlanacak ve sınıfsal ayrışmanın giderilmesi için belli yöntemler oluşturulacaktı.

Hatırlanacağı gibi, bu fikre öncelikle Kürt orta-üst sınıfından itiraz gelmişti. Şimdinin AKP Diyarbakır milletvekili, dönemin Diyarbakır Ticaret ve Sanayi Odası başkanı Galip Ensarioğlu, DTK taslağındaki ekonomik eşitlik vurgusunu Aralık 2010’da şöyle değerlendirmişti: “Hayatında dükkân işletmemiş kişiler, dünyadaki ekonomik sistemden haberdar olmadan koca bir Kürdistan mıntıkası için ekonomik model önerebiliyor. Hiçbir realitesi olmayan, uygulanabilirliği olmayan, tamamen hayal ürünü şeyler.”

18-19 Aralık 2010’da toplanan Demokratik Toplum Kongresi’nin Demokratik Özerklik çalıştayına sunulan özerklik modeli taslağının “Ekonomi Boyutu” başlıklı bölümünde şu sözlere yer verilmişti: “Herkesin kendi işinin ve işyerinin emekçisi olduğu, kadın istihdamına öncelik veren, azamî kârı hedeflemeyen, kullanım değerini esas alan, anti-tekelci, eşitlikçi, dayanışmacı bir ekonomik sistemi oluşturmak gerekmektedir. Ekonomik kaynakların kullanım ve tüketim hakkı Demokratik Özerk Kürdistan’a ait olmalıdır.”

Bu görüşlerin Öcalan’ın üç cilt halinde yayınlanan “Demokratik Uygarlık Manifestosu”nu esas aldığını biliyoruz. Son günlerde özellikle Leyla Zana’nın “elini taşın altına koyarak” eleştirdiği Kürt hareketinin bu perspektifinin, bölgesel düzeyde muhtemel bir karşı-görüş birliğinin zeminini oluşturduğunu söyleyebiliriz. Henüz belirginleşmemiş olan görüş birliğinin çeperinde ise AKP’nin belli bir kanadı, Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başbakanı Neçirvan Barzani, Kürt orta-üst sınıfı ve BDP’nin sol söyleminden rahatsız olmakla birlikte hareketin içinde yer alan bir kesimin bulunduğu görülüyor.

Leyla Zana

Başta Leyla Zana olmak üzere, Kürt hareketi içinde yer aldığı halde, onun ideolojik perspektifine mesafeli yaklaşan kesimlerin AKP tarafından “kandırıldığını” söyleyenler elbette yanılıyor.  Zana gibi 1980’lerden beri Kürt mücadelesinin yılmaz aktörlerinden birinin böyle bir tuzağa düşeceğini düşünmek, meselenin özünü kaçırmaya sebep olur. Her şeyden önce, Kürt hareketi Zana’nın beyan ettiği farklı görüşlere yabancı değil.

Hatırlanacağı gibi, 2003’ten sonra PKK içinde özellikle Osman Öcalan’ın başını çektiği grup, Kürtlerin kurtuluşunun sol söylemi bir kenara bırakıp Irak Kürtleri gibi ABD’yle ittifak kurmaktan geçtiğini ifade etmeye başlamış, daha sonra da tasfiye edilmişlerdi. Benzer biçimde, Hikmet Fidan ve Kani Yılmaz gibi, Öcalan’ın tutuklandıktan sonraki görüşlerine karşı çıkan siyasetçiler de öldürülmüştü.

Bu kesimlerin sola yönelik mesafeli yaklaşımının arkasında Türk solunun Kürt hareketine yönelik milliyetçi-ulusalcı reaksiyonunun da yattığı aşikâr. Onlara göre, Kürtler Türklerle kaderdaş olmadığına / olamayacağına göre, Türk soluyla ilişki kurmanın da mânâsı yok. Dolayısıyla, AKP’ye yakınlaşmak bu kesim açısından tamamen bir taktik hamle.

AKP de, her ne kadar bunun farkında olsa da, halihazırda Kürt hareketi içinde “devşirilecek” başka bir grup bulamadığı için bu kesimi Barzani üzerinden PKK’ye karşı harekete geçirmek istiyor.

PKK yöneticilerinden Mustafa Karasu, “Hüseyin Ali” imzasıyla Özgür Politika gazetesinde yayınladığı makalesinde Zana’nın açıklamalarını şu zemine oturtuyor:

“Leyla Zana’nın konuşmaları çözümle de, barışla da ilgili olmayan konuşmalardır. Türkiye’nin Güney Kürdistan’daki siyasî ilişkilerinin başka bir tezahürüdür. Leyla Zana bunları söylemeden çok kısa bir süre önce Güney Kürdistan’daydı. Zaten güneyli siyasetçiler AKP’lilerle ilişkileri gereği her zaman ‘AKP iyidir’ demişlerdir. Bu söylemleri defalarca duymuştuk. Bu defa da Leyla Zana söylemiştir. Türkiye ve Kürdistan gerçeğini dikkate alarak değil, güneydeki siyasî güçlerin diplomatik söylemlerini önemseyerek bu konuşma yapılmıştır. Türk devleti güneyli güçler üzerinde sürekli baskı yaparak kendi lehlerine tutum almalarını dayatmaktadır. AKP bu destekle bir kısım Kürtler üzerinde beklenti ve oyalama politikasını sürdürmektedir. Dolayısıyla, Leyla Zana’nın söyledikleri de çözüm ve barış için bir değer ifade etmiyor. Sadece Kürdistan’da etkisizleşen AKP’ye bir nefes verme anlamına geliyor.”

Neçirvan Barzani

Haziran başında basında pek ilgi görmeyen önemli bir görüşme Federe Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başbakanı Neçirvan Barzani ile Tayyip Erdoğan arasında gerçekleşti (4 Haziran).  Neçirvan Barzani’nin AKP öncesinde de Ankara’yla ilişkilerini sıkı tuttuğunu hatırlatmak lâzım. JİTEM’ci Abdülkadir Aygan’la çekilmiş fotoğraflarından da biliyoruz ki, yeğen Barzani, Ankara’nın PKK’ye karşı yürüttüğü faaliyetlerde hep kritik bir konumda yer aldı. Mela Mustafa Barzani’nin 1979’da ölümü üzerine KDP’yi 1987’ye kadar Mesut ve İdris Barzani kardeşler yönetti. ‘87’de İdris’in ölümü üzerine Mesut Barzani KDP’nin tek lideri olarak tebarüz ederken, İdris’in oğlu Neçirvan da partinin çeşitli organlarında görev yapmaya başladı. Neçirvan, amcasından farklı olarak, dört parçadaki Kürtler için ciddiye alınabilecek herhangi bir beyanat sahibi değil. Tüm Kürtlerin lideri olma gayesini sürdüren Mesut Barzani ise 2003’ten sonra hiçbir şekilde Kürtlerin birbirlerine karşı silah kullanmayacağını deklare etmişti. Buna karşın, Neçirvan, Irak Kürdistanı’nın saadetini ve Barzani ailesinin iktidarını sağlama almayı öncelikli politika olarak benimsedi ve bu çerçevede Ankara’yla PKK’ye karşı daima irtibat halinde kaldı. Öte yandan, Neçirvan’ın Mesut’un oğlu Mesrur’la da örtük bir rekabet içinde olduğu söyleniyor. İstihbaratın başında bulunan Mesrur’un güvenlik güçlerini de kendisine bağlamasının önündeki engel de yine Neçirvan. Mesut Barzani sonrasında Kürt bölgesinin başına geçmeyi tasarlayan Neçirvan, siyaseten de AKP’ye yakın. ABD’de uzun süre yaşamış, İngilizce, Fransızca, Farsça, Arapça ve Kürtçenin iki lehçesini bilen Neçirvan, Kürdistan’daki sitelerin ve alışveriş merkezlerinin de fikir babası. Bölgedeki ekonomik kalkınmayı sürdürmek (petrol gelirleriyle) için başta Türkiye olmak üzere, komşu ülkelerle sıcak ilişki geliştirmeyi elzem gören Neçirvan’a göre, silahlı mücadele yöntemleri miadını doldurduğu gibi, PKK’nin varlığı önlerindeki önemli engellerden biri. Öte yandan, yeğen Barzani PKK’nin Kürdistan’daki siyasî etkinliklerinden ve tabana yayılma çalışmalarından da rahatsız. 19 Mayıs’ta ANF’de yayınlanan bir habere göre, Federal Kürdistan Bölgesi’ne henüz bağlanmayan Kürt kenti Celewla’nın belediye başkanı Enwer Hisen, Peşmerge güçlerinin kendilerini Arap saldırılarından koruyamadığını söyleyerek PKK’den yardım istedi. PKK’den ise yanıt gecikmedi. PKK sözcülerinden Ahmed Deniz, Kürdistan’daki tüm halkı korumaya muktedir olduklarını söyledi.

Diğer yandan, PKK’den ayrılan pek çok militanın Türkiye’ye dönmek yerine Neçirvan’ın himayesine girdiğini de not edelim. Bunlardan Aziz Veysi’nin İçişleri Bakanlığına getirileceği söylenirken, Özel Kuvvetler’in eğitimini eski bir PKK’li olan Celal Şirnexî’nin üstlendiği iddia ediliyor.

4 Haziran’da Erdoğan’la görüşen Neçirvan, Kürdistan başbakanı olduktan hemen sonra, 16 Mayıs’ta Ankara’ya gelerek Abdullah Gül ve Ahmet Davutoğlu ile görüşmüştü. İddiaya göre, Neçirvan Barzani, Erdoğan’la Ulusal Kürt Konferansı ve PKK’nin silahsızlandırılması konularını konuştu.

Barzani’nin Türkiye’yle ilişkilerinin Kürt hareketi içinde ne tür hareketlenmeler yaratacağı az çok tahmin edilebilir. Burada kritik olan, ABD’nin bu süreçte nasıl bir rol oynayacağı. AKP ve Barzani’yi yönlendirme kabiliyeti malûm olan ABD’nin Kürt hareketi içinde de müttefiklerini artırması halinde, hareket içindeki ayrışmanın çatışmaya dönüşmesi muhtemel. Ancak bu konuda henüz yolun başında olunduğunu da söyleyerek, ayrıntıları değerlendirmeyi bir sonraki yazıya bırakalım.

İrfan Aktan