Kürtler için hasat zamanı

 

Ortadoğu labirentinde kendine geniş bir hükümranlık alanı tesis etmeye heveslenen Türkiye, tam tersi senaryoyu hiç hesaba katmamış olacak ki, Suriye’deki Kürt isyanını tetikledi. Hemen belirtmekte fayda var, geçtiğimiz hafta Demokratik Birlik Partisi (PYD) önderliğinde Kobani’de başlayıp Afrin ve diğer şehirlere yayılan Kürt ayaklanmasının esas muhatabı Esad rejimi değil, Ankara. Zira PYD, iktidar boşluğunun yaşandığı bir dönemde, Suriye Ulusal Konseyi, Özgür Suriye Ordusu veya Türkiye’nin Baas’ın boşluğunu fırsat bilerek Kürt bölgesinde kontrolü ele geçirme hamlesine karşı adım attı. Dolayısıyla, tüm Kürt coğrafyasını kapsayan ve giderek Ortadoğu’ya yayılacak bir bölgesel savaş çıkmadığı sürece, Türkiye’nin Suriye’deki Kürt özgürleşmesine mâni olması artık pek mümkün görünmüyor. Ok yaydan çıktı ve büyük ihtimalle birkaç yıl sonra, Türkiye’deki pek çok “neo-Osmanlıcı”, “keşke Esad rejimini devirmekle değil, sağlamlaştırmakla uğraşsaydık” diyecektir.

Express’in mart sayısında da vurguladığımız gibi, Türkiye’nin Suriye politikası, Suriye’de yaklaşık yüz yıldır Arap milliyetçilerinin baskısı altında tutulan Kürtlerin ayaklanmasını kolaylaştırdı. Kürtlerin Suriye’deki yüzyıllık özerklik / bağımsızlık mücadelesi yeni bir aşamaya geldi. Hatırlanacağı gibi, Kürt ve Ermeni aydınları tarafından 1927’de Beyrut merkezli olarak faaliyetlerine başlayan Xoybûn (Bağımsızlık) örgütü, Suriyeli Kürtlerin de bağımsızlığını talep etmişti. Akabinde, 1929’da, Suriye Meclisi’nde yer alan bazı Kürt milletvekilleri Kürtler için özerklik talebini dile getirmiş, ancak bu talepleri dönemin Suriye sömürgecisi Fransızlar tarafından reddedilmişti. Aynı talebi 1938’de, Xoybûn’ün ender aşiret reisi mensuplarından Haco Ağa da talep etmiş, ancak bu talep karşısında Kürtlere yönelik baskı ve zulüm artmıştı. Suriyeli Kürtlerin Şam’la mücadelesi yüz yıldır devam ederken 1980’lerden itibaren PKK, bu mücadelenin örgütleyiciliğini üstlendi. Ancak, PKK’nin aynı zamanda Suriye’yi üs olarak kullanması dolayısıyla Şam’la 2000’lerin başına kadar ciddi bir çekişme yaşanmadı. Suriye Kürtlerinin baskı altında tutulması konusunda esas aktör her zaman Türkiye oldu. Nitekim, Türkiye’nin Ağrı İsyanı’nı bastırması, Xoybûn’ün sonunu da getirmişti. Zaten Beyrut ve Halep’te örgütlenen Xoybûn’ün kurucuları da esas olarak Şeyh Said isyanının bastırılmasından sonra buraya kaçan Kürtlerdi. Türkiye, Suriye, Irak ve İran yönetimlerinin uluslararası güçlerle de ittifak kurarak 20. yüzyıl boyunca Kürtleri baskı altında tutması, 2003’te Saddam’ın devrilmesiyle son buldu. Dört ayaklı masanın bir ayağı (Irak) kırılınca, masanın yerli yerinde durması imkânsızdı. Böylece 21. yüzyıl, Irak Kürtlerinin göreli özgürleşmesini, İran ve Suriye’de de hızla örgütlenerek güç toplamasını beraberinde getirdi. Türkiye’deki Kürt mücadelesi ise otuz yıllık “düşük yoğunluklu savaşa” rağmen dinmedi. Türkiye, İran ve Suriye’deki Kürt örgütlülüğünün esas aktörü olan PKK ve lideri Abdullah Öcalan, bu üç ülkede artık tartışmasız bir biçimde Kürt örgütlenmesinin öncülüğünü yapıyor…

Öcalan’ın öngörüsü

“Ortadoğu’da gerici diktatörlükler çözülecek, Ortadoğu’daki rejimleri kimse kaldıramıyor, bu rejimler aşılacak. Emperyalist, kapitalist sistem ile Ortadoğu çelişiyor. Ya ABD’nin yeni adamları devreye girecek ya da halkların demokratik baharı gelişecektir. İkisi de zor gelişecek. Şimdi yaşanan ara dönemdir.”

PKK lideri Öcalan, bundan tam dokuz buçuk yıl önce (26 Mart 2003) avukatlarıyla yaptığı görüşmede bu öngörüde bulunuyordu. Dikkat çekici husus, Öcalan’ın bu değerlendirmeyle yetinmeyip PKK’nin, Kürtlerin bulunduğu diğer üç ülkede de (Irak, İran ve Suriye) örgütlülüğünü güçlendirmesi için muhtelif zamanlarda direktif vermesiydi. PKK bu direktiflere uyarak İran’da PJAK’ın, Suriye’de de PYD’nin kuruluşuna önayak oldu. İran’da silahlı, Suriye’de ise silahsız yeni Kürt hareketleri on yıldır yoğun biçimde halkı örgütlemeye çalışıyor. Tahran ve Şam’ın ise buna mukabelesi, PKK’nin bu hamlesinden hemen sonra ortaya çıktı. Tahran yönetimi, ele geçirdiği hemen her PJAK militanını idam etmeye başladı ve bu süreç, PJAK-Tahran arasında 2011’de varılan ve hâlâ geçerliliğini koruyan ateşkese kadar devam etti.

PYD öncülüğünde Suriyeli Kürtlerin Baas rejimine karşı ilk ayaklanması ise Öcalan’ın alıntıladığımız öngörüsünden tam bir yıl sonra, 12 Mart 2004’te, en büyük Kürt şehri olan Qamişlo’da gerçekleşti. Esad’ın ordu birlikleri Qamişlo’daki isyanı 34 Kürt gencinin ölümüyle sonuçlanan bir katliamla bastırmaya çalıştı. Bu esnada ne Türkiye’den ne de şimdilerde Esad’a karşı ayaklanan milliyetçi-Sünnî Araplardan katliama karşı en ufak bir tepki geldi. Dolayısıyla, Suriye Kürtleri baskı ve katliamlara rağmen ödün vermedikleri mücadele ve örgütlülük çabalarının hasadını toplamaya başlarken, on yıl önceki öngörüsüyle Suriye’deki örgütlenmeyi hızlandıran Abdullah Öcalan da Suriye Kürtleri üzerindeki etkisini artırmış oluyor.

Aslında, tıpkı Türkiye’de olduğu gibi Suriye’de de Kürt ayaklanmasının tetikleyicisi, rejimin korkuyla giriştiği katliamlar oldu. Qamişlo katliamından sonra PYD’nin Kürtler içindeki etkinliği daha da artarken, Türkiye de Şam’la imzaladığı Adana Antlaşması kapsamında, Esad rejiminin ele geçirdiği PKK’lileri teslim almaya başlamıştı. Gelinen aşamada hiçbir hükmü kalmayan, 17 Eylül 2009’da Türkiye-Suriye arasında imzalanan Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi Antlaşması ise iki ülke arasındaki Kürt karşıtı ittifakın taçlandırılması olarak nitelendirilebilir. Nitekim, aynı tarihlerde Türkiye’de de KCK operasyonları hız kazandı ve Türkiye’deki kitleleri harekete geçirme kabiliyeti olan hemen tüm Kürt siyasetçileri hapse tıkıldı.

Türkiye “Kürt Dağı”na müdahale edebilir mi?

Esad rejiminin devrilmesiyle birlikte, Suriye’yi ABD’yle birlikte Ortadoğu emelleri için bir üs olarak kullanmayı tasarlayan Türkiye, buradaki Kürt gücünü ya küçümsedi veya Türkiye’deki Kürt hareketini “yeni anayasa masasında” oyalayıp bu stratejisini dikensiz bir gül bahçesinde uygulayabileceğini tasarladı. Ancak, göründüğü kadarıyla, Suriye Kürtleri Türkiye’nin bu planlarını şimdiden berhava etti. Türkiye’nin Suriye Kürtlerine yönelik herhangi bir müdahalesi, uluslararası dengeler de gözetildiğinde imkânsız görünüyor. Dolayısıyla, Kürtlere karşı en kötü ihtimalle yeni Suriye yönetimi cephe alabilir, ki yeni rejim Kürt özgürleşmesine mâni olmak gibi bir güce kavuşana kadar, Kürtler kendi konumlarını sağlamlaştıracaktır.

Önümüzdeki günlerin temel meselelerinden biri bu olacak. Yani diğer ülkelerdeki Kürtlere nazaran ekonomik olarak çok daha güçsüz, yoksul, nüfus olarak da daha az olan Suriye Kürtlerinin başta Kobani, Afrin, Amude, Derbasiye, Serê Kanîyê, Derik gibi şehirlerdeki yönetimi elinde tutmaya muktedir olup olamayacağı. “Kürt Dağı” veya Suriye Kürtlerinin tabiriyle “Cebel Ekrad” ile Cezire bölgesinde Kürt bayrağının dalgalanmasına karşı iki ayrı cepheden saldırı olması muhtemel: 1- Esad’ı devirebilirse Özgür Suriye Ordusu. 2- Türkiye. PKK liderlerinden Murat Karayılan, 22 Mart’ta bu ihtimali öngörüp şunları söylemişti: “Eğer Türk devleti Batı Kürdistan’daki (Suriye) halkımıza bir müdahale yaparsa, tüm Kürdistan bir savaş alanına dönecektir.”

Karayılan 29 Mart’ta da Ortadoğu’daki dönüşüm sürecinde Kürtlerin “başlarının çaresine bakacağını” söylemiş, aynı gün Mesud Barzani de Kürtlerin geniş birlikteliğine vurgu yapmıştı. Temmuz başında, başta PYD olmak üzere, 16 Suriyeli Kürt örgütünü Erbil’de buluşturan ve ortak hareket etmeleri konusunda anlaşmaya varmalarını sağlayan Barzani de sürecin belirleyici aktörlerinden. Barzani’nin sürece müdahil olması iki ihtimal yaratabilir: 1- 23 Temmuz’da Barzani güçlerinin Suriye’ye geçerek PYD’nin etkinliğini zayıflatmaya giriştiğine yönelik haberler doğru olabilir. Böyle bir durumda PKK ile Barzani arasında yeni bir çatışma başlayabilir ki, bu çok zayıf bir ihtimaldir. Zira Barzani’nin temmuz başında bir araya getirdiği örgütlerin en güçlüsü, Öcalan’ı önder olarak gören PYD’ydi. Barzani’nin PYD’ye karşı herhangi bir girişimi, kendi tabanında da büyük bir tepki toplayacaktır. 2- Bir süredir Barzani’yi yanına çekerek Suriye ve Türkiye Kürtlerinin kalkışmasını dizginletmeye çalışan AKP hükümeti, bu son dayanağını da yitirebilir ki, bu daha güçlü bir ihtimal. Kürtlerin Barzani’nin de desteğiyle Suriye’deki konumlarını güçlendirmesinin, Türkiye’deki Kürt meselesine yeni bir boyut katacağı açık.

2003’te, ABD’nin Irak işgali öncesinde ezeli rakip Barzani ve Talabani’nin ittifak kurduğunu ve bunun üzerinden kazanım sağladıklarını unutmamak lâzım. Barzani’nin bu deneyimi Suriye Kürtlerine de salık verdiği ve ittifak kurmaları halinde her türlü desteği sunacağını açıkladığını biliyoruz.

Öte yandan, devrilmemeyi başarması halinde Esad’ın Kürtlere, Türkiye’yle arasında tampon oluşturma maksadıyla da özerklik tanıyacağını Express’in mart sayısındaki “Ayı, Tilki ve Tavşan Meseli” başlıklı yazımızda öne sürmüştük. Özgür Suriye Ordusu veya daha açık ifadeyle Türkiye ve ABD’nin güdümündeki Sünnî-milliyetçi Arap muhalefeti, Suriye’deki isyanın başından beri, Türkiye’nin tesiri ve Arap milliyetçiliği dolayısıyla Kürtlerin gücünden yararlanmama pahasına, özerklik taleplerini reddediyor. Yeni Suriye’de de Kürtleri baskı altında tutma planının Türkiye’ye pahalıya mâlolacağı açık. Amiyane tabirle Türkiye, Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olabilir. Suriye’deki gelişmeler Türkiye’de zaten kalkışma halinde olan Kürtlerin çözüme dair umutsuzluğunu dağıtabilir.

Bundan beş ay önce, Express’in Mart 2012 sayısındaki “Ayı, Tavşan ve Tilki Meseli” başlıklı yazımızı şöyle bitirmiştik: “Halk hareketlerinin kimin lehine sonuç yaratacağını kestirmek her zaman mümkün olmaz. Keza işgaller de, tıpkı Irak’ta olduğu gibi öngörülemez sonuçlar yaratabilir. Örgütlü yapılarını daha da sıkı hale getiren PKK merkezli İran, Türkiye ve Suriye’deki Kürt yapıları, Türkiye’nin mevcut bölge politikalarını altüst edecek bir başarı kazanabilir. (…) Böyle bir durumda, KCK operasyonları, Roboski katliamı, AKP’nin Van depremindeki tutumu, Pozantı’da tutulan TMK mağduru çocukların tecavüze uğramalarına göz yumulması ve en son 15 kadın militanın iddialara göre uyku halindeyken öldürülmesi dolayısıyla devlete karşı ciddi bir öfke barındıran Türkiye Kürtlerinin nasıl bir pozisyon alacağını tahmin etmek zor değil. BDP’yi “müzakere” masasında oyalayıp Kürt hareketlerini Türkiye’nin bölge politikalarına ikna etmek ise pek mümkün görünmüyor. Kürt hareketinin bölgedeki muhtemel bir savaşı kendi lehlerine çevirmeye mahir olup olmaması, Türkiye’nin bölgesel bir güç olup olmayacağını da önemli ölçüde belirleyecek.”

Öcalan niye tecrit ediliyor?

Aynı yazıdaki şu değerlendirmemiz de geçerliliğini koruyor: “Suriye’de muhtemel bir dönüşümün Kürtler açısından nasıl sonuçlar yaratabileceğini en iyi çözümleyebilecek ve Kürt hareketine buna göre yön verebilecek olan Öcalan’ın ise dış dünyayla irtibatı altı aydır tamamen kesilmiş durumda. Öcalan’a yönelik tecridin arkasında, devletin Suriye politikasının yattığı su götürmez bir gerçek.”

DTK’nın 14 Temmuz’da Diyarbakır’da Öcalan’a özgürlük talebiyle gerçekleştirmek istediği mitinge yönelik sert müdahaleyi de buna bağlamak gerekiyor. Burada sorulması gereken esas soru şu: Bir yıldır Öcalan için kayda değer kitlesel gösteri düzenlemeyen Kürt hareketi, neden böyle bir tarihi seçti? Bu konudaki rivayetler muhtelif. Hükümet cephesine bakılacak olursa, mitingin DTK’nın demokratik özerklik ilanının birinci yıldönümüne denk getirilmesi manidardı. Kimilerine göreyse miting, 1982’de PKK’nin öncü kadroları Kemal Pir, Ali Çiçek, Akif Yılmaz ve Hayri Durmuş’un baskılara karşı başlattığı ölüm orucunun yıldönümüne özellikle denk getirildi.

Aslında, Kürt hareketinin Öcalan’a yönelik en azından tecridin kaldırılmasını istemesinin esas nedeni, bölgesel dönüşüme dair fikirlerine ulaşmak ve buna göre yeni bir strateji belirlemek. Devletin de mâni olmak istediği şey bu. Ancak Türkiye’nin bu konuda bir hayli geç kaldığı söylenebilir. Çünkü en azından Suriye’deki Kürtler, Öcalan’ın belirlediği “Demokratik Özerklik” talebiyle, yine Öcalan’ın oluşturulmasını istediği “Halk Savunma Güçleri” aracılığıyla kalkışmasını gerçekleştirdi bile. Bu noktadan sonra Kürtlerin teorik değil, pratik mahareti süreci belirleyecek. Türkiye de ya Esad karşıtı milliyetçi-Sünnî Arap muhalefetini Kürtlere karşı kışkırtacak, ya doğrudan buraya müdahale etmeye yeltenecek veya Kürtlerin özgürleşmesine göz yumarak sırtındaki tarihsel yükü hafifletmeye çalışacak. Kürtlerin bu süreci kalıcı bir kazanıma çevirip çevirmeyeceğine dair öngörüde bulunmak yanıltıcı olur, ama her durumda Türkiye’nin başını çektiği bölgesel Kürt karşıtı ittifakın oluşturulduğu masa, kısa vadeli de olsa, Irak’tan sonra bir ayağını daha kaybedecek.

İrfan Aktan