Kürtlerin zikirmatikle imtihanı

 

PKK’nin temmuz ayında Şemdinli’de başlattığı sürekli eylemlerin giderek Şırnak’a ve daha da batıya doğru kayacağını önceki haberlerimizde aktarmıştık. Dolayısıyla örgütün Şemdinli’dekine benzer büyük bir eylemi Beytüşşebap’ta gerçekleştirmesi (7 Eylül) sürpriz olmadığı gibi, benzer büyük eylemlerin sınır hattının daha da batısında gerçekleşmesi de şaşırtıcı olmaz. Beytüşşebap eyleminden önce (1 Eylül) Nûçe TV’ye konuşan Bahoz Erdal eylem sahalarının daha da genişleyeceğinin işaretini verirken, Şırnak çevresi, Cudi, Gabar, Eruh, Beytüşşebap ve Dersim bölgelerinde de Şemdinli’dekine benzer hâkimiyet alanları olduğunu ifade etti. Hüseyin Aygün’ün kaçırılmasına da değinen Erdal, Alevîlere karşı herhangi bir saldırılarının söz konusu olamayacağını söylerken, Kürtlerin devletle olan ilişkilerini tamamen kesmeleri çağrısında da bulundu. Erdal’ın konuşmasında PKK’nin eylemlerini “cihat” olarak nitelemesi ise bir hayli dikkat çekici.

Erdal’ın konuşmasında PKK’nin İslâm karşıtı bir rotada olmadığını ima etmesinin altında, devletin çeşitli cemaatler aracılığıyla bölgede yürüttüğü çalışmaların halk üzerinde yarattığı tesirin yattığı söylenebilir. Peki, bu “kansız” savaş nasıl yürütülüyor? Bazı anekdotlar üzerinden ilerleyelim:

Vanlı bir öğretmenin anlatımına göre, okullarda (ilkokul öğrencileri dâhil) son zamanlarda yaygınlaşan “zikirmatik” yarışı hiç de masumane değil: “Bakıyorum, bazı öğrenciler sayıklar gibi sürekli bir şeyler mırıldanıyor. Meğer yüzük gibi bir alet varmış. Sürekli ona basıp zikir çekiliyor. Günde bin tane zikir çeken bilmem ne kadar sevap kazanıyormuş! Çocuklara zikirmatikleri bedava dağıtıyorlarmış. Onlar da gün boyunca en fazla zikri çekmek için yarışıyorlar. Sanırım dindar nesilleri böyle yetiştirecekler!”

Yaptığımız küçük soruşturmada, zikirmatiğin son yıllarda Türkiye’nin her yerinde yaygınlaştığını, hatta Iphone uygulamasının bile yapıldığını öğreniyoruz. Bölgedeki seyahatimiz boyunca çeşitli kişilerin bu aleti öğrencilere, çocuklara, gençlere bedava dağıttığına dair söylentilerle karşılaşıyoruz. Zikirmatik dağıtıcılarının devlet veya cemaatlerle ilişkisi olup olmadığı meçhul. Ancak 1990 kuşağı Kürt gençlerini “ıslah” etmek için artık polisin muz veya futbol topu dağıtmaktan vazgeçtiğini biliyoruz. TMK kapsamında tutuklanan çocukların maruz kaldığı uygulamaların (Pozantı’daki tecavüz olayı, işkenceler vd.) da bir neticesi olarak devletin artık Kürtlerle hiçbir kurum veya araç vasıtasıyla iletişime geçemediği görülüyor. Bitlis’te, Hakkâri’de, Şırnak’ta, Van’ın pek çok ilçesinde OHAL dönemini aratmayan uygulamalarıyla devlet, sadece kendi personelinin güvenliğini sağlamakla uğraşıyor. Haliyle, üniformalıların giremediği alanlara, halkı “devlete” davet etmek üzere yeni aktörler girmeye çalışıyor.

“Adalet binası”

Orta yaşlı bir mela (gayrıresmî imam – “mele”) Yüksekova’da kaba inşaatı yakınlarda biten adliye binasının önünden geçerken bir işçiyle diyalogunu anlatıyor: “İnşaat işçisine ‘bu ne binası’ diye sordum. ‘Mela, kusura bakma ama, devlet anamıza küfretmek için daha büyük binalara ihtiyaç duyuyor’ dedi. Bizim Yüksekova adliyesi eskiden hükümet konağının alt katında, küçücük bir yerdi. Yetiyordu. Şimdi Emniyet’in yanına koca bir adalet binası dikmişler. Karşısında okul, yanında Emniyet… Kime adalet dağıtacaklarsa artık!”

Bölgedeki pek çok adliye neredeyse sadece siyasî davalara bakıyor. Zira adlî davalar için mahkemenin yolunu tutanlar bir elin parmağını geçmiyor. Çünkü pek çok dava artık BDP’nin hukuk komisyonlarında veya kanaat önderlerinin başını çektiği küçük meclislerde görülüyor. Halkın bu sivil mekanizmalara adliyelerden daha fazla itibar ettiği söyleniyor. Kız kaçırmadan ticaret veya toprak anlaşmazlıklarına kadar pek çok dava, tarafların mağdur olmayacağı şekilde giderilmeye çalışılıyor. Haliyle bu, hem davacının hem de “suçlunun” işine geliyor. “Hapishane” faktörü olmadığı için cezalar çoğunlukla tazminat olarak kesiliyor ki, bu da Kürtlerin aşiret sisteminden aşina oldukları bir ihtilaf giderme yöntemi… Eskiden aşiret reisleri veya dinî önderlerin gerçekleştirdiği bu tür ara bulma faaliyetlerinin esas handikapı ise, taraflardan birinin itirazı karşısında yaptırımının olmaması.

Cami ile karakol

Şehirdeki dükkânını satmak isteyen bir genç, kiracısının itirazıyla karşılaşıyor örneğin. Devamını ondan dinleyelim: “Adam dedi ki, dükkânını satsan da ben buradan çıkmam. Davayı hukuk komisyonuna götürdüm. Adamı çağırdılar, ‘boşalt dükkânı’ dediler. ‘Ekmek paramdır, çıkarsam aç kalırım’ dedi. Komisyonun kararına da uymadı. Ben yine de davayı mahkemeye götürmedim. Kiracı zorbalık yapıyor, ama ben yine de kendi halkımdan birinin bu devlet tarafından yargılanmasını istemem…”

Köylerine üç katlı bir cami inşa edilen bir grup genç de kendi aralarında bu tür mevzuları tartışıyor. Şehirde esnaflık yapan genç, camiyi destekliyor: “Eskiden bizim buradan geçenler, ‘vallahi yağmur yağınca bile bu köye damla düşmüyor, bu köy haramzade köyüdür’ derdi. Şimdi üç katlı camimizi görsünler de, kessinler seslerini.” Bir diğer delikanlı ise bu savunmaya öfkeyle karşılık veriyor: “İşte, biz Kürtler hep böyle kandırıldık. Şimdi ben kendi köyümde üç katlı camiye itiraz etsem, kâfirdir diyecekler. Yahu bu cami bildiğiniz cami değil, ben de kâfir değilim! ‘Devlete göre her cami karakoldur’ diyorum, ‘sen sapmışsın’ diyorlar. Devlet de biliyor, karakol kursa, tüm halk karşı çıkar. Ama cami yapsa, benim gibi düşünenler sesini kesmek zorunda kalır…” Camiyi savunan genç öne atılıyor: “Devletle ne alâkası var be! Babalarımız gitmeyecek mi sonuçta oraya?” Beriki yanıtlıyor: “İyi de, babalarımıza kim vaaz verecek? Devletin imamı. Ne diyecek babalarımıza? Devlete karşı çıkmayın diyecek. Babalarımız da, ‘imam böyle diyorsa, vardır bu işte bir hayır’ diyecek…” Gençler, aylardır bu cami tartışmasını yaptıklarını, ama herhangi bir sonuca ulaşamadıklarını söylüyor.

Kürdistan İslâm Konferansı

Kürt hareketinin halkın devletle irtibatını zayıflatma çabaları ise her alanda sürüyor. PKK yöneticilerinden Murat Karayılan ve Duran Kalkan’ın muhtelif zamanlarda okulları boykot çağrısı yaptığı biliniyor. Bu çağrıya kitlesel bir katılım olması ise pek muhtemel görünmüyor. Nitekim okulları boykot çağrıları önceki yıllarda da yapılmış, ancak bazı ilçeler dışında bu çağrıya pek riayet eden olmamıştı. Diğer yandan PKK, halkın devlet kurumlarıyla irtibatını giderek azaltması ve alternatif kurumlar inşa etmesi için bölgedeki propaganda faaliyetlerini artırıyor. Öyle ki, Duran Kalkan, devlet memuru Kürtlere, görevlerinden istifa etme çağrısında bile bulundu (14 Ağustos).

Legal Kürt siyaseti ise devletin bölgedeki örtük faaliyetlerine karşı yeni önlemler almaya girişiyor. Demokratik Toplum Kongresi’nin girişimiyle 8-9 Eylül tarihlerinde gerçekleştirilen ve Kur’an’ın okunmasıyla başlayıp Kürt sorunu ve İslâm temalı tartışmalarla devam eden 1. Kürdistan İslâm Konferansı, devletin çeşitli cemaatler eliyle bölgede yürüttüğü çalışmalara Kürt hareketinin bir yanıtı olarak okunabilir.

Kürdistan İslâm Konferansı’nın sonuç bildirgesinde, konferansın daimî bir kuruma dönüştürülmesinin planlandığının altı çiziliyor. Bu, Kürt hareketinin bölgede yeni bir aktör daha tesis etmeye çalıştığı anlamına geliyor. BDP Diyarbakır Milletvekili Altan Tan, şu ifadeleri kullandı: “Konferansımız ortak bir karar ile Kürdistan coğrafyasında yaşayan tüm farklı etnik kimliklerin, dillerin ve inançların birbirleri ile münasebetlerde barış, karşılıklı tanıma ve saygı temelinde bir yaklaşım içerisinde bulunmalarını istemektedir.”

Kürt hareketinin bağışıklığı

Öte yandan başta Fethullah Gülen cemaati olmak üzere pek çok organizasyonun bölgedeki mülkî amirliklerce de desteklendiği iddia ediliyor. Zira bu faaliyetlerin Zerdüştlükle “suçlanan” PKK ile mütedeyyin tabanı arasında mesafe açtığına inanılıyor. Bazı İslâmcı cemaatlerle devletin 1990’lardan bu yana PKK’ye karşı çeşitli ittifaklar kurduğu, bu ittifaklar neticesinde Hizbullah’ın nasıl bir güce kavuştuğu hatırlandığında, cemaatlerin bölgede taban bulmasının zor olmadığı, hatta giderek kitlesel bir güce kavuşabilecekleri söyleniyor.

Öbür görüş ise Kürt hareketi lehine iyimser bir tabloya işaret ediyor: Kürt toplumunda Hizbullah’ın güçlü olduğu, toplumsal taban bulabildiği 1990’lı yıllarda, Kürt milliyetçi bilinci bugünkü kadar güçlenmiş değildi. PKK ve ona yakın siyasî hareketler, “sol” karakterleri, zayıf Kürt milliyetçiliği gibi nedenlerle aşırı sağ örgütlenmelerin hedefi haline gelebiliyor, Kürt hareketi de bu direnç karşısında kırılgan görünebiliyordu. Bu olasılık “din” faktörünün gücü nedeniyle belki hiçbir zaman Kürt toplumu için tamamen ortadan kalkmayacak. Ancak Kürt hareketi, kitleselleştiği, kurumsallaştığı ölçüde Kürtleri tüm sosyal-sınıfsal katmanlarıyla daha fazla çevreleme, kuşatma kabiliyeti kazandı ve belki ‘90’larda söz konusu olabilecek kırılganlıktan kendini kurtarabildi. Şimdi sadece “sivil Cuma”ların bile dinî motivasyonları güçlü bir hükümeti düşürebildiği durum, aslında din karşısında kırılganlığın Kürt siyasî hareketinden bir ölçüde devlete, onu temsil eden İslâmcı parti ve cemaatlere kaydığını gösteriyor. Dolayısıyla da orta ve uzun vadede devlet ve İslâmcı-devletçi çevrelerin Kürt hareketine dönük çabalarının PKK’yi bir kırılmaya uğratma olasılığının zayıfladığını düşünenler var. Bu görüşe göre Kürt hareketi devlet merkezli din operasyonlarına karşı güçlü bir bağışıklık kazandı.

“Her mümin AKP’li değil”

1990’lardan beri, PKK’ye yakın bazı İslâmcı grupların Avrupa’daki Kürtler içinde örgütlendiklerini biliyoruz. Ancak bu “mücadele sahası” artık Türkiye’ye taşınmış durumda. Kürt hareketinin tabanındaki mütedeyyin kesimlerin oranı azımsanacak gibi değil. Diyarbakır’da peygamberin doğumgünü kutlamalarına katılanların tümü, sanıldığı gibi BDP’ye mesafeli durmuyor. Geçtiğimiz yıl Diyarbakır’daki Ulu Cami’nin avlusunda konuştuğumuz bir grup ihtiyar da bunu teyit ediyordu. İçlerinden biri köylerinin boşaltıldığını hatırlatıyor ve ekliyordu: “Biz Allah’ın yolundayız ve o yüzden zulme karşıyız. Zulmü devlet yapsa devlete, PKK yapsa PKK’ye karşıyız. Ama her mümin AKP’li değil ki! Şimdi yeni bir moda çıkarmışlar, camiye giden AKP’lidir diye. Sen gel de konuş bu camiye gelenlerle, o zaman kimin kime oy verdiğini rahatlıkla görürsün.”

AKP’nin “mela / mele” olarak tarif edilen mahallî / gayrıresmî imamları / kanaat önderlerini maaşa bağlayarak halk üzerinde devlet lehine tesir yaratmalarını sağlama projesi henüz meyvelerini vermiş değil. Bunun temel nedeni, otuz yıllık savaş sürecinde Kürtlerin toplumsal yaşamlarında gerçekleşen radikal dönüşüm. Zira artık din âlimleri veya “melaların” toplum içinde eskisine nazaran çok daha az itibarı ve etkileme kudreti var. Bölgedeki melaların ancak Kürt hareketine yaklaştıkları ölçüde itibar sahibi oldukları rahatlıkla söylenebilir.

O yüzden de AKP, dini veya melaları bir araç olarak kullanmakla yetinmiyor. İslâmcı söylem üzerinden Kürtleri devlete davet eden cemaatlerin veya devletle ittifak oluşturmuş grupçukların yoksul aile çocuklarını yurtlara, pansiyonlara, okullara kaydetmesi, bu ailelere gıda yardımları yapması, çeşitli rant alanlarında bu kesimleri istihdam etmesi ve devlete ikna olmuş yeni bir kuşak yaratma çabası, Kürt hareketinin dikkatlerinden kaçmıyor. O yüzden de, zikirmatikten camiye, pansiyondan özel eğitim kurumlarına kadar Kürt hareketiyle devlet arasında da çeşitli araçlar üzerinden örtük bir mücadele yürütülüyor. Bu mücadelenin giderek bir çatışmaya dönüşmesi ihtimalinin Türkiye’deki Kürt meselesini bambaşka bir boyuta taşıyacağına ise kuşku yok.

İrfan Aktan