Leonard Cohen’e veda: Muhteşem kaybetti

 

Zen hocası ona Jikan adını takmış. “Yalnız uçurum”. Ne mutlu ki, o uçurumun katmanlarına 82 yıllık hayatında bizi de ortak etmeyi bildi Leonard Cohen. 70’li yaşlarının sonunda iki sefer İstanbul’da izledik onu: Hiç beklenmedik bir vecd aurası kurduğu, hayatı tevazuyla kutsadığı, müzisyen arkadaşlarını saygıyla kucakladığı meditatif performanslardı. En ünlü aşk şarkıları, giderek zalimleşen bu dünyada insanca davranışın kodlarını taşıdığı için sevildi. Herkesin her şeyi bildiği, iyilerin yenildiği, kötülerin galip geldiği faşizan bir dünyanın fütürologu olmanın yanında, aynı zamanda bir “partizan”, bir “âşık”, hakikate bağlanmış bir sesti. Gençliğinde modern şiirden ve romandan müziğe ilerledi, ama ardında sadece şarkılar ve kitaplar değil, hayatı bir sanat yapıtı olarak yaşamanın timsalini ve hatırasını, bizi bu zor zamanlarda ayakta tutacak varoluşsal bir esini bıraktı. Haliyle, Roll’da başımızın tacıydı. Kendisine müteşekkir olmaktan başka, bugün Cohen için ne söylesek az. Bir arkadaşımızın twitter’da dediği üzere, aramızdan ayrılışı, “dünya üzerinde konuşulan bir dil kaybolmuş gibi”. Şimdilik sözü eski bir dinleyicisine, bu acı haberin ardından hemen kaleme sarılan Ragıp Duran’a bırakalım…

Cw92T-fXcAAGDpH

Donald Trump ABD’ye başkan seçildikten birkaç gün, Bob Dylan’a Nobel Edebiyat Ödülü verildikten bir ay, Cizre-Şırnak-Sur yerle bir edildikten bir mevsim ve Galatasaray’ın Avrupa’ya çıkamadığı  sezondan  sonra,  Leonard Cohen, Marianne’ın yanına gitti. Bizim kuşaktan da bir heybeyi yanında götürdü.

Tam da bu aralar son albümü You Want It Darker’ı dinliyor, Brierre-Vassal’ın yazdığı Leonard Cohen Kendi Ağzından kitabını okuyordum. Albüm otantik, patetik ve trajik bir vasiyetname. Sesinin her tınısında, dizelerin her sözcüğünde “masadan ayrılmanın” hüznü var. Kitap ise Cohen hakkındaki en zengin çalışma.

Son otuz yıl içinde bir kez Paris’te, bir kez de Londra’da konserini izlemiştim. İki şarkı arasında epey konuşuyordu. Dylan İstanbul konserinde hiç konuşmamıştı mesela… Cohen aslında konser şarkıcısı değil. Cohen, tek başına, odada, kulaklıkla dinlenen şarkıcılardan. Ya da en fazla bir sevdiğinle sakin, uzanırken…

Fransa’yla, Yunanistan’la, Norveç’le ve tabii ABD’yle özel ilişkileri vardı.  Sevimli üniversite kentimiz Aix-en-Provence’da konsere beyaz atlı prens olarak çıkmışlığı vardır. Paris’te Olympia’da yuhalanmışlığı da… Otuzlarında Montreal’den kaçıp Hydra adasında dört mevsim yaz  yaşamıştır. Marianne sayesinde Norveç’e de dayı gitmiştir. Çok fazla Kanadalı ve hakiki bir Musevi olmasına rağmen. Zen kimliği sonradan…  Küreselleşme öncesinde global bir şarkıcıydı. Çünkü aslında bir şairdi. Yazardı. En Sevdiği Oyunu Muhteşem Bir Şekilde Kaybetti. Başarılı bir “loser”dı. Bir de yayınlanmayan, editörün  “çok aykırı, çok müstehcen” bulduğu bir romanı  var. Yakında onu da okuruz belki.

“ABD’ye demokrasi gelecek” dedi, Trump geldi. O da Nâzım gibi Küba’ya gitmişti. Farklı şiirlerle döndüler. “İkimizden biri gerçekti. O da bendim.” Siyasi değildi, solcu hiç değildi. Ama sempatikti, sıcaktı, kendi içine kapanıktı ve kendi içi çok genişti.

Kimi çok sever, kimi hiç dinlemez. Müziğini sıradan, sesini tabutî bulanlar vardır. Ama adına her yıl dünyanın bir köşesinde uluslararası sempozyum gibi toplantılar düzenlenen kaç şair, kaç şarkıcı var?

İlk LP’si 1968’de çıkmıştı: Songs of Leonard Cohen… Sonuncusu 2016’da.

Suzanne da, Marianne da, Jane de, Meşhur Mavi Yağmurluk da, 50-60 yaşlarındaki kadın ve erkeklerin hatıra defterinde kayıtlıdır. Kızına Lorca adını verecek kadar Federico Garcia hayranı ve uzmanı idi. Ve o “Vals’i Aldı”.

Daha çok şey yazılıp, çizilecek Leonard hakkında. Şimdilik küçük bir saygı. Güle güle… Gitmesen daha iyi olurdu.

Ragıp Duran

Fotoğraf: Muhsin Akgün