Ne ben Şemdinli’den çıkayım ne sen hapse gir!

 

 

23 Temmuz’dan itibaren Şemdinli’nin Irak ve İran sınırına konuşlanan ve yöre halkının anlatımlarına göre sayıları bine yaklaşan PKK militanları, Zagros Dağları’ndan ilerleyerek Yüksekova’nın Dağlıca mıntıkasına ve oradan da daha batıya, Çukurca bölgesine doğru geniş ve Türkiye açısından bir hayli kritik bir üçgende (İran, Irak, Türkiye sınırı) hâkimiyet sağlamaya çalışıyor. Hakkâri ve ilçelerindeki iki haftalık gözlemlerimize dayanarak şunu söyleyebiliriz ki, Çukurca ve Yüksekova’da da Şemdinli’dekine benzer yoğun çatışmaların yaşanması an meselesi. Zaten Yüksekova’nın Dağlıca mıntıkasında aylardır aralıklarla çatışmalar sürerken, Çukurca’da da 5 Ağustos gecesi Geçimli Karokolu’na yönelik saldırıyla beraber gerilim had safhaya ulaşmış durumda. Her iki tarafın da yeni sürece dair son sözünü söylemediği aşikâr. Bölgeden edindiğimiz izlenimlere göre hem örgüt hem de TSK yeni ve yoğun bir savaşın hazırlığı içinde. Pek çok karakol yeniden inşa edilirken, bölgedeki profesyonel asker sayısı da artırılıyor.

1984’ten 2012’ye

PKK’nin, Çukurca’dan sonra Şırnak üzerinden daha batıya doğru, ama esas olarak sınır hattında kalıcı eylem alanları oluşturmaya çalıştığını söyleyebiliriz. Ayrıca örgütün sonbahara doğru Hakkâri ve ilçelerinde, halkın da katılımıyla yoğun bir çatışma süreci başlatmaya niyetlendiği bölgedeki yaygın söylentiler arasında. Örgütün bu stratejiyi Şemdinli’den başlatmasının sebebi ise, buranın İran ve Irak sınırında bulunması ve ormanlık alanlarının gizlenmeye elverişli olması. PKK ilk büyük eylemini 15 Ağustos 1984’te Eruh ve Şemdinli’de gerçekleştirmişti. 28 yıl sonra yine Şemdinli’de haftaları bulan etkili bir eylem gerçekleştirmesi, hem PKK hem de Kürt sorununu idare etme politikasını ısrarla sürdüren Türkiye açısından simgesel bir önem taşıyor. Dolayısıyla devletin Şemdinli’de yaşananların üzerine perde çekmek istemesinin esas sebebi, TSK’nın bu çatışmalar boyunca verdiği kayıplar değil, çatışmanın bizzat kendisi. Öyle ki, çatışmanın izlerini bile medyaya yansıttırmamak için bölgeye giriş-çıkışları yasaklayan devlet, kapalı devre bir cephe savaşını sürdürerek PKK’yi bu alandan püskürtmeye çalışıyor. Buna muktedir olduğu anda da tıpkı 1990’lardaki gibi helikopterlere bazı gazetecileri bindirip olay mahallinde dolaştırması muhtemel. Fakat aradan haftalar geçmesine rağmen, Şemdinli mıntıkasında devletin böyle bir hâkimiyet kuramadığı görülüyor.

PKK’nin giriştiği cephe savaşı veya dokunulmaz olarak gördüğü Medya Savunma Alanları’nı giderek Kürt illerine de yayma stratejisinin Suriye’deki gelişmelerden bağımsız olduğu söylenemez elbette. Ne var ki PKK’nin Hakkâri başta olmak üzere eylem alanlarını kalıcılaştırmaya başlaması, doğrudan AKP’nin Kürt meselesine dair tutumuyla ilgili. Hatırlanacağı gibi, ilkbaharda gerek Cemil Bayık, gerekse Duran Kalkan gibi PKK yöneticileri, 2012’yi savaşın derinleşeceği yıl olarak ilan etmişlerdi. Şemdinli hadisesi, bunun bir uzantısı.

Devletin Şemdinli’deki gözü

Kırsalda başlayıp giderek ilçe merkezine doğru kayan çatışmaların ortasında, Şemdinli’de gerçekleştirdiğimiz görüşmelerden edindiğimiz bilgiler ve yaptığımız gözlemler çarpıcı bir tabloya işaret ediyor. Bir kere Yüksekova – Şemdinli arasındaki tüm jandarma kontrol noktaları kaldırılmış durumda. Jandarma ve polis, ilçe merkezinde ancak zırhlı araçlarla dolaşabiliyor. Pek çok defa sivil araçlarla, silahlarını kamufle etmiş olarak dolaştıklarına da tanık oluyoruz. Karakolların çoğunda askerler kum torbalarıyla muhtemel bir saldırıya hazırlık yapıyor. Nitekim takip eden günlerde, Yüksekova – Şemdinli hattındaki pek çok karakol PKK militanlarının hedefi oluyor.

Kamera sisteminin kurulu olduğu zırhlı araçlar ilçe merkezinde devriye gezerken, neredeyse yüz metrede bir rastlanan kalın çelik direklerin tepesine kurulu gözetleme kameraları da devletin Şemdinli’deki tek gözü. (Benzer bir gözetleme sisteminin Yüksekova, Çukurca ve Hakkâri merkezde de kurulduğunu belirtelim.) İlçe halkının dikkat çektiği üzere, ortalıkta dolaşan ajanlar da en fazla kameralar kadar işlev görebiliyor. Zaten PKK’nin bölgedeki faaliyetlerini öğrenmek için istihbarat faaliyetlerine gerek yok. Zira örgüt, gerçekleştireceği eylemleri neredeyse önceden haber veriyor. Öyle ki, Şemdinli mıntıkasındaki herhangi bir karakola yönelik eylem kimse için sürpriz sayılmıyor. Görüştüğümüz bir Şemdinlili, Derecik mıntıkasındaki köyüne giderken yol üzerinde PKK militanlarıyla karşılaştığını, militanların kendisine “biz bin kadar kişiyiz” dediğini aktarıyor ve devam ediyor: “Bana dediler ki, biz bin tane de kayıp versek buradan çıkmayacağız. Ayrıca yakın zamanda buradakine benzer şeyler Çukurca ve Yüksekovan – Oramar (Dağlıca) mıntıkasında da olacak dediler.”

4 ve 5 Ağustos’ta çeşitli görüşmeler yaptığımız Şemdinli’de halkın ve olaylara tanık olan köylülerin açık bir dille olup bitenleri anlattığı bir ortamda, Türkiye’nin batısında hâlâ “Şemdinli’de ne oluyor” sorusunun sorulması şaşırtıcı. Umut Kitabevi sahibi Seferi Yılmaz’a göre: “Askeriye burada ancak kendini muhafaza edebiliyor. PKK isterse her an ilçeye girebilir. Zaten çok yakınımızdalar. Hemen karşıki Goman Dağı’ında konuşlanmış durumdalar.”

Sözleşmeli şehitlik

Şemdinli’deki olayların esas bilinmezi, 23 Temmuz’dan beri süren çatışmalarda kaç askerin ve PKK militanının yaşamını yitirdiği. İki tarafın da verdiği kayıp sayısının gerçeği yansıtıp yansıtmadığı meçhul. İlçedeki iddiaya göre savaş uçakları ilk günlerde sözleşmeli erlerden oluşan bir grubu PKK’li zannederek bombaladı ve o esnada TSK 17 kayıp verdi. Tayyip Erdoğan ise çatışmalar boyunca 115 militanın öldürüldüğünü ileri sürdü. CHP heyetini izlediğimiz sırada makamına uğradığımız Şemdinli Kaymakamı Mesut Gençtürk’e göre ise, çatışmalar boyunca toplam üç asker hayatını kaybetti.

Sözleşmeli erlerle ilgili bölgedeki söylentiler TBMM gündemine de taşındı. Hakkâri Milletvekili Adil Kurt’un Millî Savunma Bakanı İsmet Yılmaz’a yönelttiği soru önergesinde, sözleşmeli erlerin sözleşme metninde, ölüm haberlerinin medyaya iletilmesi halinde ailelerinin tazminattan men edileceği ibaresinin bulunup bulunmadığı da yer alıyor. Kurt’un naklettiği anlaşmaya göre, eğer sözleşmeli er çatışmada hayatını kaybederse, basın ve dolayısıyla Türkiye, bundan haberdar olamıyor. Bir tür sözleşmeli şehitlik sistemi yani… İsmet Yılmaz, Kurt’un bu sorusunu yanıtsız bırakarak iddialarda gerçek payı olduğu hissini kuvvetlendiriyor.

Öte yandan Şemdinli’de aslında kimse ölü sayısı üzerinden tarafların gücünü tartmaya çalışmıyor. Genel atmosfer, psikolojik ve askerî üstünlüğün PKK’de olduğunu gösteriyor. Bu duruma temkinli yaklaşanlar da var. Örneğin orta yaşlı bir esnaf, “devletin sessizliği beni ürkütüyor” diyor: “Roboski’nin hesabını vermeyen devlet yarın Şemdinli’yi bombalasa, kim ne diyecek ki?”

Kaymakama göre her şey normal

İlçenin tam karşısındaki Goman Dağı’nın bir yanında saat başı helikopterlerin inip kalktığı askerî alan, hemen sağında ise PKK’nin hâkimiyetini sürdürmeye çalıştığı Derecik mıntıkası bulunuyor. Taraflar adeta burun buruna oldukları halde çatışmalar daimî sayılmaz. Günün belli saatlerinde savaş uçakları bölgeyi bombardıman altında tutuyor, belli saatlerde ise PKK eylemlerini gerçekleştiriyor. Bütün bu olup bitenler Şemdinlilerin gözleri önünde yaşanıyor. Dört milletvekilinden oluşan CHP heyetinin kaymakamla görüşmesi sırasında bile Goman Dağı’ndan top sesleri geliyordu. Bunun üzerine “burada neler olup bitiyor” diye soru yönelten CHP’lilere biraz da şaşkın bir edayla yanıt veriyor kaymakam: “Buradaki hadise son derece normal!” CHP heyetinin çatışma alanına gitmek için kaymakama ilettikleri gönülsüz talep ise “güvenlik gerekçesiyle” geri çevriliyor. BDP Milletvekili Esat Canan’ın “AKP  ilçe başkanı” olarak gördüğü kaymakamın ilçe merkezine iki-üç kilometre ötedeki köylere CHP’lileri güvenlik gerekçesiyle sokmaması, devletin bölgedeki etkinliğinin ne kadar sınırlandığının kanıtı olarak gösterilebilir.

Seferi Yılmaz’a göre bölgede “ikili bir iktidar durumu” var. Onun “ikili iktidar” dediği şeyi bir başka Şemdinlili şöyle izah ediyor: “Devlet kendi karakolunda ve sivil halkın üstünde hükümdardır. PKK ise Şemdinli’nin çevresindeki dağlarda ve binlerce insanın kalbinde alan hâkimiyeti kurmuştur.”

İhsan Acar’ın hikâyesi

Çatışmaların yaşandığı Derecik mıntıkasına giden yol, özel harekâtçılar tarafından kapatılmış durumda. İlçede bulunduğumuz günlerde birkaç defa olay mahalline girmeye yeltensek de, özel harekâtçılar buna müsaade etmiyor. Çatışmalı bölgeye günlerdir girmek isteyen başka biri daha var: Ahmet Acar. Oğlu İhsan Acar’ın çatışmaların ilk günlerinde öldürüldüğünü televizyondan öğrenen Acar, Çukurcalı. Onun da, oğlunun da hikâyesi bir hayli trajik… Ahmet Acar’dan dinleyelim: “Oğlum 28 Ekim 2009’da, 16 yaşındayken katılım yaptı. Gittikten sonra bir daha hiç görmedik. 1993 doğumludur. Benim kardeşim Behçet Acar da 1989’da PKK’ye katılmıştı. 1992’de şehit düştü. Biz İhsan’ı onun yerine düşündük. Bu mücadeleye katılmasına karşı değildik ama, çok küçüktü. Oğlum zulme karşı çıktı dağa. Onun ölümü de bu zulmün devam ettiğini gösteriyor.”

Ahmet Acar, oğlunun ölüm haberini televizyondan öğrenip Şemdinli’ye gelmiş. Fakat o da “güvenlik” gerekçesiyle bölgeye sokulmamış. Oğlunun cenazesinin günlerdir arazide olduğunu bilmesine rağmen sakin görünüyor. “Oğlumun cenazesini alamıyorum. Ama yıllarca onun tek bir ayakkabısını bile almak için mücadele edeceğim” diyor.

PKK’nin Şemdinli merkeze girip çatışmaları ilçe merkezine taşıması halinde devletin nasıl bir reaksiyon göstereceğini kestirmek güç. Etrafı dağlarla çevrili ilçede, mühimmattan ziyade halk desteğinin tarafların kabiliyetini artırmalarında belirleyici faktör oluşturacağı kesin. Bu yüzden de devlet, 1990’lardan farklı olarak öfkesini bölge halkından çıkartmaya yeltenmiyor. Bir taksi şoförü, kontrol noktalarındaki askerlerin kimlikleri büyük bir nezaketle aldığını söylüyor ve ekliyor: “Çünkü biz onları bu noktaya getirdik.”

Navşar değil, Navşer

1990’ların hayaletinin bölge üzerinde dolaşmaya başladığı günlerde Derecik mıntıkasındaki köylerin boşaltılması, devletin önümüzdeki günlerde nasıl bir “ifade” takınacağının belirtisi olarak yorumlanabilir. Ancak ‘90’lardaki politikanın, bölge halkını sindirmekten ziyade, PKK’ye daha fazla yaklaştıracağı görülüyor. Şemdinli’deki orta yaşlı bir köylünün bize yönelttiği soru, durumu çok iyi ifade ediyor: “Eskiden gazeteciler bize soru sorduğunda, resmî şeyler söylerdik. Savaş istemiyoruz, bilmem ne istemiyoruz filan derdik. Siz de gider, ‘halk huzur istiyor, PKK izin vermiyor’ diye yazardınız. Şimdi samimi olarak söyle; ben dahil, görüştüğün herhangi bir Şemdinlilinin konuşmalarını yazmaya kalksan, kaç yıl hapis yatarsın?”

Konuştuklarını pürdikkat not ettiğimizi gören Şemdinlili hararetle devam ediyor: “Hapis yatar mısın demiyorum, kaç yıl yatarsın diyorum. Çünkü bizim söylediğimiz her söz, devlete göre PKK’nin sözüdür. Hani başbakan demişti ya, Şemdinlililerin tanıklığı kabul edilmez diye. O hesap aynen devam ediyor… Bak, Şemdinli’nin Kürtçe ismi Navşar’dır. Ama Navşar artık olmuş Navşer! (Savaşın ortası) Konuşsam, Şemdinli’yi de Türkiye’yi de terk etmem lâzım. O yüzden ne ben Şemdinli’den çıkayım ne sen hapse gir!”

İrfan Aktan