Öcalan’ın Newroz mesajı ne anlama geliyor?

 

Express okurları hatırlayacaktır, şubat 2013 sayımızdaki söyleşide Ertuğrul Kürkçü şu saptamayı yapmıştı: “Her şeyden önce Öcalan’ın, kendisini felsefî ve siyasî olarak bağlayan bir paradigma üzerinden konuştuğunu biliyorum. Bu sürecin en iyi, en olumlu tarafı, Öcalan’ın hedeflerini ve politik yöntemini, bunun felsefî arkaplanını kayda geçirmiş olması. Yani ortada kayıtlar, perspektif ve bir çerçeve var. Bu çerçeve içinde hareket ederken, taleplerinin hangi sırayla ele alınacağı, nereden başlanacağı konusunu Öcalan tartışmaya açık bırakabilir, ama hedeflerinden vazgeçmez, vazgeçemez; paradigmasından vazgeçmedikten sonra.”

Öcalan’ın Newroz’daki açıklaması üzerine, envai çeşit yorum yapılırken Ertuğrul Kürkçü de Siyasi Gazete’nin sorularını cevapladı. Özetleyerek dikkatlerinize sunuyoruz.   

 

ertuc49frul-kc3bcrkc3a7c3bcÖcalan’ın mesajını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ertuğrul Kürkçü: Birincisi  Öcalan, Türkiye Cumhuriyeti’ni yönetenlerin Türkiye’nin demokratikleştirilmesi ve halka karşı olan yasaların yürürlükten kaldırılması, özgürlüklerin önünün açılması için bugüne kadar öne sürdükleri “silahlı çatışmanın varlığı” gerekçesini ellerinden alıyor. Ve aslında onları bu mânâda silahsızlandırıyor. Böylelikle, Türkiye’de bundan böyle demokratik hak ve özgürlüklerin, sosyal hakların, emekçilerin, kadının özgürlüğünün, Alevilerin haklarının gerçekleşmesi karşısında devletin bir “silahlı terör”le mücadele etmekte olduğu gerekçesini ortadan kaldırmış oluyor.

İkinci olarak, Öcalan Kürdistan’ın tamamı üzerinden konuşarak Türkiye’ye işgalci, fetihçi, emperyalist siyasetlerinin bir parçası olmayı değil, Ortadoğu halklarını Orta Asya halklarına, Türkiye’yi Kürtlere, Araplara ve Acemlere bağlayan yeni bir denklem üzerinden halklar dayanışması tercihini ortaya koyuyor. Dolayısıyla, bu, Türkiye’nin kendisini genel olarak ABD ile NATO’nun ekseninde konumlandıran fetihçi ve bölgesel rekabetçi dış siyasetine karşı da Kürt halkının bölgesel varlığına dayanarak ileri sürülmüş bir başka seçenektir. Dış ve iç politikada savaş seçeneğini sıfırlamaya imkân veren, haklar ve özgürlükler alanının derinlemesine ve genişliğine açılmasını sağlamak için hareket alanı yaratan yeni bir yaklaşım. O nedenle bu yeni yaklaşımın iyi değerlendirilirse emek mücadelesine, sosyal haklar mücadelesine, sosyalizm mücadelesine ve enternasyonal dayanışmaya yeni fırsat yarattığını görüyorum.

Öte yandan, Kürt özgürlük mücadelesinin ve PKK’nin sosyalist birikiminin yeniden canlanacağını, Türkiye ve bölge sosyalist hareketleriyle yeni türden bir dayanışma ve örgütlenme ilişkisi içine gireceğini, yeni kapıların da açılacağını söyleyebilirim. O zaman, bütün bunlara baktığımızda, Öcalan’ın çağrısının taktik unsurlar güden ya da bugünkü iktidarın önünü açan değil, tam tersine, stratejik bir derinliğe sahip, bölgesel ölçekte yürüyen bir mazlum-zalim çatışmasında, mazlumun faaliyet alanını genişleten ve Türkiye’de demokratik ve sosyal kazanımların arkaya alınarak ileriye doğru yürünebileceği ve Türkiye’nin tamamını özgürlük mücadelesinin alanı kılan yepyeni ve büyük imkanlar içerdiğini söyleyebilirim.

Öcalan’ın, konunun meclis gündemine getirilmesi ve meclisin bir karar alması çağrısı vardı. Başbakan bir açıklama yaptı. “Bunun muhatabı meclis değil, hükümettir”dedi. Bu tartışma mecliste nasıl yankı bulur, nasıl bir seyir izler?

CHP’nin konunun meclise taşınarak çözüm mekânının meclis haline getirilmesi önerisi yabana atılamaz. Burada, çözüme ortak olmaktan çok, CHP içindeki ulusalcıların mecliste çözümü tavsatmak maksadıyla yeşil ışık yaktığını düşünüyorum. Ama, meclisten çözüm aranmasının, geliştirilmesinin çok yerinde olacağını düşünüyorum.

CHP sürece dahil edilebilir mi?

CHP’nin kendi haline bırakılmasını doğru bulmuyorum. CHP’yi çözümün ortağı kılabileceğimiz maddî sebepler var. Birincisi, bu çatışmanın her iki tarafında duran yoksul kesimlerden CHP’ye oy gidiyor. Öte yandan, özellikle Dersim’den başlayarak, Kürt Alevîlerin hatırı sayılır bir ölçüde oylarını aldığına göre, CHP’nin –tabanı itibariyle– barış siyasetinin karşısında durmaması gerekir. Çözüme de müdahil olması gerekir. CHP’yi çözüme ortak etme siyasetinin yerinde olacağını ve böylelikle düzenlemelerin bütünüyle AKP’nin iradesine bırakılmamasının sağlanacağını düşünüyorum. CHP’nin önerisini hem makûl buluyorum, hem destekliyorum. Bunun uygulamaya geçmesi için mutlaka BDP’nin siyaset kurması gerektiği kanaatindeyim.

Halkların Demokratik Kongerisi (HDK) ve diğer sol, sosyalist cephe bakımından batıda neler yapılabilir?

Öcalan’ın açıklamasıyla birlikte açılan yeni çığırın, HDK içinde yeşereceği ve gelişeceği çok elverişli bir iklim yarattığını düşünüyorum. Ekim 2011’de HDK kurulduğunda aradığı, ama bulamadığı iklim nihayet doğdu. Çünkü HDK ancak barışçıl iklimde, barış arayışı ikliminde gelişebilir. Bu onun varlığının önşartı gibiydi. Şimdi buna yaklaşmış oluyoruz. Türkiye’nin başka bölgelerinde HDK’nin güçlenebileceği zeminlere taşıyacağımız yeni yönelişe ihtiyacımız var. Taktik olarak güçlü bir öneme sahip 1 Mayıs’a HDK’nin tüm bileşenleriyle birlikte, BDP başta olmak üzere taşırsak, bu barış ikliminin sosyal mücadele için yeni bir imkân yarattığını da göstermiş olabiliriz. Barış denince, tüm gerginlikler hemen bitecek gibi yapay bir izlenim doğuyor. Bu süreç, kimlik sebepleriyle halkların birbirini boğazlamasının zeminini ortadan kaldırıyor. Ama bu zenginle yoksul, ezilenle ezen arasındaki mücadelenin sürmeyeceği ya da bunun gündemden kalktığı anlamına gelmiyor. Tam tersine, şimdi bu mücadelelere arada etnik barikatlar olmadan girişmek için bir imkân var. O nedenle, HDK halklar arası kardeşliği ve sınıf mücadelesini batısında ve doğusunda taşıyacak ve sürdürecek. HDP’nin politik temsil zeminini kuracak bir hummalı çalışma içine girmeli. 2014’teki Cumhurbaşkanlığı ve yerel seçimleri için ve 2015’teki genel seçimler için kolları sıvamak lâzım, stratejik sınıf mücadelesinin yanısıra.

Öcalan’ın mektubunun ve bu mektuba yönelim veren genel bakışının iyi değerlendirilmesinin ve mesajlarının doğru anlaşılması gerektiğini düşünüyorum. Bunun için biraz çaba göstermek lâzım. Çünkü, bu mektupta Alevîlerin ismen anılmayışının, Öcalan’ın bir tür İslâmî rejime onay verdiği gibi okunduğunu ve Alevî Kürtlerle Alevî olmayan Kürtlerin yakınlaşması çabalarını baltalamak isteyenlerin hemen bu ipe sarıldıklarını görüyorum. Bunun, hem Öcalan tarafından kastedilmediğini hem de çok zararlı yöneliş olduğunu görüyorum. İkinci olarak, AKP hükümetiyle bu konunun görüşülüyor olması bunun bir tercih olmasından değil, AKP’nin hükümet olması gerçeğinin değiştirilememiş olmasındandır.

Ancak, AKP’nin süreçteki olası hakimiyetini önlemek için mutlaka parlamentoda CHP’nin, parlamento dışında sosyalist ve demokratik güçlerin siyaset devrelerine girmeleri ve yeni bir kuvvet merkezi oluşturmaları gerekir.