Oya Ersoy: İkinci Hayır’ı örgütlemek

 

Demokrasi için Birlik (DİB) hareketinin örgütsel düzeyde başlıca bileşenlerinden olan Halkevleri’nin genel başkanına göre, öncelik seçim stratejisi değil, OHAL’in kaldırılması için ikinci Hayır’ı örgütlemek. Oya Ersoy’u dinliyoruz.

 

16 Nisan sonrası toplumsal havayı, toplumsal muhalefetin durumunu nasıl görüyorsunuz?

Oya Ersoy: OHAL koşullarında girilmiş bir referandumda, YSK’nın açık tutumuyla oylarımızın çalınması sonucu haksızlığa uğrayan bir halk var. Sonuçların gayrimeşruluğu çok net, herkes tarafından biliniyor. Devletin bütün olanaklarına karşı halkın Hayır için seferber olduğunu gördük. Sonrasında, kendi oyuna sahip çıkamamanın getirdiği bir geri çekilme var. Biz DİB olarak, bir yönetme biçimi haline gelmiş olan OHAL’e, KHK’lerle Meclis’in fiili olarak işlevsiz hale getirilmesine, halkın iradesini tamamen yok sayan tek adam rejimine karşı mücadele etmek için bir aradayız. Demokratik direniş hakkını kullanan her kişi, inisiyatif, kurum, platformun yanındayız. Bu itirazın ortaya çıkmasına olanak verecek her girişimin içinde yer aldık, alıyoruz. Adalet Yürüyüşü de bunlardan biriydi. Ülkede diktatörlük kurma niyetinde olanlar olduğu gibi, bunu kabul etmeyen milyonlar var. Önemli olan bu yönetim biçimine karşı olan milyonların itirazını ortaya çıkarmak, kuvvetlendirmek, örgütlemek.

Yaygın bir hoşnutsuzluk, öfke var, ama bu hal kendini siyasal olarak ifade edemiyor. Bunun temel nedeni ne sizce?

Çok doğal. Bu faşizm koşullarında, baskı altında insanlar kımıldayamaz hale geldi. Bütün medya olanaklarının ortadan kaldırıldığı, itirazı olanların sesinin duyulmadığı, tek bir görüşün hegemon kılınmaya çalışıldığı bir ortam. Bu iki şeye yol açıyor. Bir; itirazı olanların birbirinin itirazını duymasına, yan yana gelmesine, aslında milyonlar olduğunun ortaya çıkmasına engel oluyor. İkincisi; herhangi bir itirazda, insanlar sokağa çıktığında, örneğin müftülük yasasına karşı sokağa çıkan kadınlar, karşılarında copuyla, biber gazıyla, her tür şiddet uygulayan polisiyle bastıran iktidarı buluyor. Doğal olarak, insanlarda “bu gidişata engel olabilirim” duygusu zayıflıyor. İnsanlar gidişata engel olabileceğini düşünemediği, yani bir iktidar hedefi olmadığı sürece, toplumsal alanda seferberlik geri çekiliyor.

Dolayısıyla sorun, “engel olabilirim” duygusunu siyasallaştırabilecek, örgütleyecek, yayacak bir özne eksikliği mi?

Haziran isyanında hiç kimsenin çağrısı olmadan, tam bir halk seferberliğiyle insanlar sokağa döküldü. Ne için? Talepler neydi? Eşitlik dendi, özgürlük dendi, adalet dendi, tek adamın ağzından çıkan her söz kanun olmayacak dendi… Ardından, buna barış eklendi. Bu bir programdır aslında, halkın programıdır. Sonra, 7 Haziran seçimlerinde aynı taleplerle iktidarı tek başına iktidardan düşürdü halk. 16 Nisan referandumu öncesinde de aslında aynı taleplerle Hayır ekseni etrafında buluşuldu. “Demokratik bir ülkede, laik bir ülkede yaşamak istiyoruz, kardeşçe yaşamak istiyoruz, barış ve eşitlik istiyoruz” dendi. Yapmamız gereken 16 Nisan’a giderkenki Hayır’larımızın arkasında durmak. Referandumun sonucu gayrimeşru olduğu gibi, iktidarın bütün yaptıkları da gayrimeşru, müftülük yasası da, bir kişinin ağzından çıkan sözle eğitimde yapılan değişiklikler de, Meclis içtüzüğü de, seçim yasası da… Ağustos sonunda çıkan KHK’yle 2019’da yürürlüğe girecek anayasanın büyük bir kısmı uygulamaya girmiş oldu. Parlamentonun işlevsizleştirildiği, KHK’lerle, OHAL’le yönetme biçiminin daim kılındığı, iktidarla aynı düşünmeyenlerin vatandaş sayılmadığı bir ortamda biz DİB olarak, tek adam rejimini inşa etmek için en temel yurttaş haklarımıza, ortak yaşamımızı düzenleyen kurallara, hukuka yönelik saldırılara karşı genel bir halk seferberliği yaratmaya katkıda bulunmayı amaçlıyoruz.

DİB olsun, HDP ya da diğer partiler olsun, girişimler ortak bir heyecan yaratmaktan uzak. Sorun program değilse, eksik olan ne?

Evet, program var, program doğru da. Halk nasıl bir ülkede yaşamak istediğini biliyor ve dile getiriyor. Bunu örgütleyecek, siyasi iktidar alternatifi yaratacak bir zemin de var, ama bunun adayı yok. Bu yüzden bir merkezi platform örgütlenemiyor. Ama herkesin bulunduğu yerden parça parça yürüttüğü mücadeleler var. Hayır Meclisleri, yerellerde Mahalle Meclisleri, Demokrasi Meclisleri… Ya da mesela, Bursa’da termik santrale karşı oluşturulan DOSAB (Demirtaş Organize Sanayi Bölgesi Termik Santrali’ne Hayır Platformu) gibi, Artvin’deki Cerattepe eylemcileri gibi, Türkiye’nin bütün sathına yayılmış inisiyatifler var. Belediyelerine kayyum atanan, seçtiği belediye eşbaşkanları, belediye meclis üyeleri, milletvekilleri tutuklanan, evleri başına yıkılan, cenazeleri günlerce sokaklarda bekletilen Kürt halkının demokratik itirazları var. Bütün bu itirazları birleştiren bir ağ yaratabilir miyiz? Nasıl yaratabiliriz? Son forumumuzda bunun yollarını tartıştık.

DİB bileşenleri seçimlere nasıl bakıyor?

Seçim tabii üzerinden atlanacak bir şey değil. 16 Nisan sonrasında Deniz Baykal çıktı ve “Bunun bir rövanşı var” dedi. Bu rövanş için 2019 işaret edildi. Biz öncelikli olarak OHAL’in kaldırılması gerektiğini söylüyoruz. Asıl gündemimiz bu. Diktatörlüğün kurulmasına karşı ikinci bir Hayır’ı örgütlemek gerekiyor. Bu seçimler parlamenter demokratik sisteme dönüş açısından da tartışılıyor. Bizim söylediğimiz, eski rejime dönüşün ötesinde bir şey. Bir demokrasi hareketi örgütlememiz lâzım. Demokrasi hareketinin, mücadelenin içinde nasıl bir ülkede yaşamak istediğimizin anayasası oluşacaktır. DİB’in bütün bileşenleri, Koordinasyonu, Meclisi, Forumları için bu çok net. OHAL koşulları altında yapılan her şeyin gayrimeşru olması, KHK’lerin sıradan bir yönetme biçimi haline gelmesi, seçim güvenliğinin olmaması; bütün bunlar OHAL’in kaldırılmasının şart olduğunu gösteriyor. OHAL koşullarında vergilerimiz artırılıyor, asgari ücret düşürülüyor, yağma ve talan artıyor, OHAL koşullarında dolar ve euro yükseliyor, tüm halk olarak yoksullaşıyoruz. Aynı zamanda, savaş koşullarında yaşıyoruz. Bu yönetme biçimine ve OHAL’in hayatımıza etkilerine karşı halkın itirazını örgütleyen bir kampanyanın hazırlıklarını sürdürüyoruz.

“Bağımsız ortak aday” önerisinin tartışmaya açılmasını, bu yönde bir çalışma grubu oluşturulmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

DİB’in henüz seçimlere yönelik stratejisi oluşmuş değil. Şu an için bunun erken olduğunu düşünüyoruz. Bu konuda çalışma yeni kuruldu. Toplumsal muhalefet bileşenleri olarak, Hayır Meclisleri’yle, demokrasi meclisleriyle, yerel platformlarla, bu sisteme itirazı olan herkesle bir araya gelerek ortak aday belirleme koşulları var mı, bunun tartışması yapılıyor. Kişisel düşünceme göre, bu henüz ufukta görünmüyor. Ama OHAL kaldırılmadan seçimlerin yapılamayacağı yönündeki itirazın örgütlenmesi önemli.

Seçime OHAL’de gidileceği kesin gibi…

Bunu değiştirebiliriz. OHAL koşullarında seçim, iktidarın stratejisidir. Bu stratejiyi bir demokrasi hareketi örgütleyerek değiştirebiliriz. DİB olarak bunu yapmaya çalışıyoruz. 2019 geldiğinde tabii ki seçime dair bir tavrımız, tartışmamız olur. Türkiye’nin neredeyse yüzde 48’i seçtiği belediye başkanlarıyla yönetilmiyor. Seçtiğimiz milletvekilleri Meclis’te değil. Meclis de zaten işletilmediği için işlevsiz. DİB olarak altını çizerek diyoruz ki, bugün siyaset Meclis dışında, kamusal alanda örgütlenmek ve yapılmak zorundadır. Bu zeminde bir demokrasi, barış, laiklik mücadelesi yürütülmesi gerektiğini düşünüyoruz.

O zaman her mahalleye bir an evvel bir meclis gerekiyor. Öte yandan, bu özörgütlenme deneyimleri dönem dönem ivme kazansa da hep kesintiye uğruyor, güçlü bir gövde yaratamayarak geri çekiliyor. Bu durumu nasıl yorumluyorsunuz?

Son DİB forumunda ortaya atılan “ağ” önerisi böyle bir gerçeklikten kaynaklandı: Tek tek inisiyatiflerin eriyip gitmesine, yalnızlaşmasına engel olacak, birbirleriyle dayanışmasını, bir noktadan sonra ortak hedefler doğrultusunda hareketini örgütleyecek, yerelin yaratıcılığını herkese yayabilecek bir ağ oluşturabilir miyiz? Eğitim alanında bilimsel-laik eğitim hareketleri var, yağma girişimlerine karşı yerel inisiyatifler var. Pek görülmüyor ama, emek alanında parça parça direnişler var. Bunları görünür kılmak için zeminleri oluşturmamız lâzım. Hepimizin kendi kimliğini, platformunu, zeminini koruyarak, milletvekilinin de, siyasi partinin de, bir yerel platformun da eşit olduğu bir düzlemde bir araya geldiği ve ortak karar alarak hareket ettiği bir zeminin inşasıdır şu andaki sorunumuz.

2019 yerel seçimleri bağlamında CHP ve HDP sizin açınızdan nerede duruyor?

Bazı CHP’li milletvekilleri de DİB içinde çalışıyor. CHP yönetimi Adalet Yürüyüşü’nün, Adalet Kurultayı’nın ardından bir başka merkez siyaseti inşa etmeye çalışıyor. Sonuçta yüzde 50+1’i aldırmamaya dönük bir CHP politikası var. Ama bir toplumsal hareket CHP’yi de etkiler. HDP çok ağır darbeler aldı. Eş genel başkanları, bazı milletvekilleri, eş belediye başkanlarının çoğu, belediye meclis üyeleri cezaevinde. İstanbul ve Ankara’ya da aslına bakarsanız belediye meclisi içinden kayyum atandı.

Toplumsal muhalefet içinde sık sık dile getirilen bir CHP-HDP ittifakı, buna solun, sosyalistlerin, toplumsal hareketlerin, inisiyatiflerin eklendiği bir büyük cephe sizce mümkün mü?

Tabii gönül ister ki, hep birlikte hareket edelim. Ama parti yönetimlerinin karar verip de bir araya gelmeyeceği açık. DİB’in önerisi siyasi partilerin de, demokratik kitle örgütlerinin de herhangi bir partinin hegemonyası altına girmeden, içinde eşit düzlemde yer aldığı bir yapı. Herkes kendi siyasetini, programını kendi alanında sürdürebilir. Bunların ortak düzlemini örgütlemeye çalışıyoruz.

Söyleşi: Aykut Kılıç

Express, sayı 158, Aralık 2017