PKK ne zaman silah bırakır?

 

Türk basınının PKK kaynaklarına erişiminde başta yasal ve siyasî olmak üzere çeşitli engeller olduğu için, örgütün geleceğe dair tasarımları üzerine yapılan yorumlar çoğunlukla üstünkörü bilgilere dayanıyor. Küçük bilgi kırıntıları, duyumlar veya tahminler örgütün stratejilerine dair köşe yazıları döşenmesine vesile olabiliyor.

Bu bilgi eksikliğinden kaynaklanan “sahte” gündemi devlet veya hükümet de kimi zaman kendi politikaları çerçevesinde kasten “dikkate alarak” karşı hamleler geliştiriyor. Böylece, hükümet spekülasyonlara dayalı değerlendirmelerle örgüt içinde liderlik yarışı veya şahin / güvercin tartışmalarıyla hem Kürt hareketini hem de bu hareketin tabanını kendi politikası çerçevesinde yönlendirmeye çalışıyor. Buna en sinik tabirle “siyaset yapmak” denebilir. Ancak, bu siyaset yapma biçiminin işlevi, sorunu daha da karmaşık bir patikaya çekmekten öteye gitmiyor.

PKK’nin iç disiplini sağlamak konusunda ne tür yollara başvurduğunu, kadrolarını örgüt politikasına uydurmak için otuz yıldır düzenli olarak “özeleştiri” mekanizmasını nasıl işlettiğini bildiğimize göre, örgütün siyasetini farklı yönlere çekmeye niyetlenmenin pek de sonuç alıcı olmadığı söylenebilir. Aynı tutumun legal Kürt siyaseti için de geçerli olduğu unutulmamalı. Dolayısıyla, Kürt hareketinin iç (katı merkeziyetçi / disiplinci yapı) ve dış (Ortadoğu’daki dengeler ve iktidarlarla ilişkiler) politikasına dair keskin bir müdahalede bulunma konusunda bırakın Leyla Zana, Murat Karayılan veya Bahoz Erdal gibi aktörleri, Abdullah Öcalan’ın bile gözetmek durumunda olduğu / olacağı bir örgüt geleneği / yapısıyla karşı karşıyayız. Her ne kadar Öcalan hâlâ örgüt ve tabanı üzerinde mutlak bir iktidara sahip olsa da, cezaevi koşullarında bu iktidarını işletmesinin çok mümkün olmadığını çeşitli vesilelerle bizzat kendisi ifade etmişti. Dolayısıyla, Kürt hareketinin aktörlerinin dahi hareketi radikal bir makas değişikliğiyle başta ABD, Barzani ve AKP olmak üzere bölgesel güçlerin güdümüne sokma ihtimali pek mümkün görünmüyor.

Zaten ABD, AKP veya Barzani’nin de kısa veya orta vadeli niyeti bu yönde değil. Esas niyet, Kürt hareketi etrafında puslu bir hava yaratarak, aktörlerin ayrışmasını ve örgütte bir gedik açmayı sağlamak. Ortadoğu’daki bu tür hamlelere yabancı olmayan PKK ise, puslu havada yolunu kaybetmemek için silahlı mücadeleyi pusula olarak kullanmaya devam ediyor ve uzun vadede bu pusuladan şaşması muhtemel görünmüyor.

Güçlü bir ideolojik gerekçe

PKK’nin tarihsel evrimine ve bu evrim içinde silahlı mücadeleye dair değerlendirmelere bakıldığında, değişmeyen tek şeyin silahlı mücadeleye olan inanç olduğu görülüyor. Her ne kadar Kürt meselesinin çözümü için ilelebet dağda kalınmayacağını söyleseler de, PKK’lilere göre en son vazgeçilecek yöntem silahlı mücadele. PKK’yi 1980 öncesi ve sonrası Kürt örgütlerinden ayıran temel motivasyon bu olduğu gibi, örgütün varlığını sürdürmesinin de silahlı mücadeleye verdiği önceliğe dayandığı düşünülüyor. PKK’nin 1996’da yayımladığı “Savaş ve Ordu Kılavuzu” başlıklı kitapta buna dair önemli veriler bulunuyor. Abdullah Öcalan’ın “Silahtan dünyanın en nefret eden insanı benim” cümlesiyle başlayan, PKK’nin savaş teorisyenleri tarafından kaleme alınan kitap, Körfez Savaşı neticesinde şekillenen o günün Ortadoğu koşullarını irdeleyip silahlı mücadelenin tek kurtuluş yolu olduğu vurgusuyla devam ediyor. Kitabın sonlarına doğru yine Öcalan’a ait bir değerlendirme, AKP’nin günümüzde yürüttüğü “açılım” politikalarına karşı daha o yıllarda bir “önlem” alındığını gösteriyor. Öcalan şöyle diyor: “Eğer bir savaş güçlü bir ideolojik gerekçeye dayanmaz, onun siyasî çizgisini sağlam bir biçimde oturtmazsa, ne kadar geniş imkân-fırsatlarla başlatılsa ve aynı temelde sürdürülse de, ağır bir yenilgiye uğramaktan kurtulamaz. Dolayısıyla, bir savaşı kazanmak için, onun haklı ideolojik gerekçeleri ve siyasî tutumu esas alınmalıdır.”

PKK’nin AKP politikalarına karşı sert duruşunun, başta Ergenekon-PKK irtibatı kurma çabaları olmak üzere çeşitli komplo teorileriyle açıklanmaya çalışıldığı günümüzde, bu cümle hayli açıklayıcı görünüyor. Zira PKK, AKP’nin, “güçlü ideolojik gerekçe”yi ellerinden almak üzere başta TRT 6 olmak üzere çeşitli “açılımlar” yaptığını düşünüyor. Meselenin özü esas olarak bu fikriyatta yatıyor. Elbette AKP ve öncesi hükümetlerin uygulamaları da (1990’larda OHAL ve uygulamaları, 2000’lerde KCK operasyonları) PKK’nin silahlı mücadeleye olan inancını pekiştiriyor. Gerek bölge halkı, gerekse PKK 1990’lardaki devlet uygulamalarının kalkmadığını, sadece şekil değiştirdiğini düşünüyor. Dolayısıyla, PKK çok defa tek taraflı ateşkes ilan ettiği ve 1999 – 2004 arasında sınır dışına çekildiği halde, muhtemel bir müzakere masasına silahsız oturmayı tasarlamıyor. Buna Ulusal Kürt Konferansı dâhil.

AKP’nin yeni stratejisi

AKP’nin yeni stratejisi, Kürt hareketini sadece kültürel haklar için mücadele eden bir organizasyon pozisyonuna çekmeye dayanıyor. Kürt hareketinin sol kanadının tasfiyesi (KCK operasyonlarıyla) neticesinde geriye kalan aktörlerin de bu stratejiyi destekleyeceği düşünülüyor ki, bu çok da yabana atılır bir öngörü değil. Önceki yazılarımızda da değindiğimiz gibi, Kürt milliyetçileri açısından, sınıfsal eşitsizlik başta olmak üzere, kültürel haklar dışındaki tüm başlıklar talî olarak görülüyor. PKK ise Öcalan’ın yukarıda alıntıladığımız “uyarısını” dikkate alarak, taleplerinin salt kültürel haklar olmadığının altını çiziyor ve “güçlü ideolojik gerekçe”nin hâlâ varolduğunu beyan ediyor. İşin özüne bakılırsa, PKK’nin kuruluş manifestosu olan 1978 tarihli “Kürdistan Devriminin Yolu” isimli kitapçıkta Öcalan (o dönem bağımsız Kürdistan talebiyle yola çıkmakla birlikte) sadece Kürtlerin kültürel hakları için değil, esas olarak sınıfsal eşitliği sağlamak üzere yola koyulduklarının altını çiziyordu. Otuz yıllık süreçte PKK çok fazla değişim, dönüşüm yaşadı. Örneğin, bağımsız Kürdistan fikrinden vazgeçti. Bununla beraber, örgütün hâlâ 1978 tarihli manifestoya nüfuz etmiş olan anlayışı aynı hararetle savunduğunu söylemek mümkün.

Express’in Ekim 2009 sayısı yayınlandığında, Türkiye’de “açılım” propagandası sürüyor, aralarında 8 PKK militanının da bulunduğu 34 kişi Habur’dan Türkiye’ye giriş yapmaya (19 Ekim) hazırlanıyordu. Habur hadisesinden kısa süre sonra ise İstanbul Beşiktaş’taki özel yetkili savcı Express’teki “Mücadele Olmazsa Çözüm Olmaz” başlıklı haberimiz üzerine bizi ifade vermeye çağırmıştı. Sonrasında hapis ve para cezasına çarptırıldığımız haberde “suç unsuru” olarak gösterilen, örgüt kaynaklarının silahları bırakmaya niyetli olmadığına dair tespitlerimizdi. Mahkeme heyetinin iddiasının aksine, propaganda değil, tespit yapıyorduk. Haberde işaret ettiğimiz unsurlar PKK’nin silahları bırakmaya niyetli olmadığını ortaya koyduğu halde, o tarihte Türkiye’nin batısında bambaşka bir rüzgâr estiriliyordu. Kimine göre PKK iki-üç ay sonra silahları bırakacaktı, kimine göre örgütün yöneticileri için Avrupa’da kalacak yer aranıyordu. Kimilerine göre de TRT 6 açıldığına göre, artık silahlı mücadele miadını doldurmuş, “düz ovada siyaset” dönemi başlamıştı. Devlet kanadı ve onun kanaat önderlerine göre, PKK’nin artık “güçlü bir ideolojik gerekçesi” kalmamıştı. Oysa bu, batıdan bakıldığında görünen tabloydu.

PKK’nin “yeni” stratejisi

Eylül 2003’te, o zamanın KADEK Başkanlık Kurulu üyesi olan Duran Kalkan, örgütün yayın organı Serxwebûn’e şu açıklamayı yapmıştı: “1999’dan beri, beş yıldır uyguladığımız tekyanlı ateşkes, AKP yönetiminin gerillaya, halka ve genel başkanımıza [Abdullah Öcalan] karşı sürdürdüğü topyekûn saldırı karşısında işlemez hale geldi, anlamsızlaştı ve aşıldı.

Kalkan’ın bu açıklamalarından sonra, esas olarak 2005 yılında çatışmalar hız kazandı, ama buradaki mühim nokta, dört-beş yıl boyunca tüm mücadele alanlarını terk etmiş olan militanların Türkiye’ye tekrar döndüklerinde, bölge halkının desteğiyle, kısa sürede eski mevzilerine konuşlanabilmesiydi. Zira her ne kadar bölge halkı savaştan bıkmış olsa da, siyasal, ekonomik ve kültürel haklar açısından dikkate alınacak herhangi bir ilerleme sağlanmamıştı.

Kalkan’ın bu açıklamasının üzerinden dokuz yıl geçti. Bu arada PKK-AKP arasında muhtelif zamanlarda üslûp yumuşamasına da, sert çatışmalara da tanık olduk. Şimdi ise her iki taraf da 2003’teki pozisyona dönmüş durumda. 2004’te Rusya’da bir beyanatta bulunan Tayyip Erdoğan Kürt sorunu için “düşünmezsen, yoktur” demişti. Aynı Erdoğan şimdi de “Kürt sorunu bitmiştir” diyor.

Benzer bir biçimde, Duran Kalkan dokuz yıl sonra, 1 Temmuz 2012’de ANF’de yayımlanan mülâkatında adeta 2003’teki sözlerini tekrar ediyor: “Geçen tarihsel süreçte attığımız bütün adımlar, bu temelde yürüttüğümüz bütün çabalar bize gösterdi ki, aslında birçok güç hile yapıyor, oyun yapıyor, yalan dolan peşinde, tam bir aldatıcılık içinde. (…) Artık AKP’den bir şey beklenmemeli. ‘AKP’yle çözüm nasıl olacak’ diye düşünülmemeli. AKP’nin Kürt sorununu çözeceğini, Tayyip Erdoğan’ın hâlâ sorunu çözecek lider olduğunu söyleyenler geçmiş on yılı bir çırpıda yok sayıyorlar, üstünü çiziyorlar.”

Kalkan’ın, aynı mülâkatta, iki yıl önce “devrimci halk savaşında” karar kıldıklarını söylemesinin de altı çok çizildi. Oysa “halk savaşı” kavramı PKK açısından yeni değil. Örneğin, 1994 tarihli “Halk Savaşında Militan Kişilik” kitabında, Öcalan militanlarının halkla ilişkilenme biçiminden yaşam tarzına, Kürt toplumu için öngörülerinden örgüt içi işleyişe kadar ayrıntılı talimatlar veriyor.

Yani PKK açısından halkın silahlı direnişte aktif rol alması fikri hiç yeni değil. Ancak, örgütün bu kabiliyeti tarihinin hiçbir zamanında arzuladığı düzeyde gerçekleştiremediğini de not etmekte fayda var.

İki ihtimal

Toparlayacak olursak, her ne kadar çeşitli tarihlerde Kürt hareketiyle bazı görüşme veya müzakereler yapıldıysa da, elinde silah bulunduran güç açısından tabloda bir değişiklik yok. Bütün bu sürecin yarattığı önemli sonuçlardan biri, tarafların birbirine olan güvensizliğinin neredeyse onmaz bir biçimde artması. AKP öncesi hükümetlerin ve esas olarak Özal’ın siyasî çözüm isteklerinin hep TSK tarafından baltalandığı söylenir. Bugün ise TSK’nın yerini AKP içindeki bazı grupların (özellikle de Gülen cemaatinin) aldığı iddia ediliyor. Hatırlanacağı gibi, Abdullah Öcalan 16 Eylül 2009’da, AKP’nin “açılımı” konusunda şunları söylemişti: “Yol haritasını teslim ettiğimden beri bekliyorum. Son dönemdeki gelişmeler şüphelerimi artırdı. Bu sorun çözülebilir mi? Emin olamıyorum. Biri tutukluyor, operasyon yapıyor, diğeri ‘açılım’ diyor. Bu açılım mıdır, tasfiye midir, tuzak mıdır, sahtekârlık mıdır, çözüm müdür, bilemiyorum.”

Öcalan’ın bu açıklamasından beri tablo daha netleşmiş durumda. AKP, PKK’nin elindeki “ideolojik gerekçeyi” boşa çıkarmak için yürüttüğü “açılımların” sonuç vermediğini gördü. Yani PKK’nin silahlı mücadele konusunda yukarıda özetlemeye çalıştığımız yerleşik algısını yeni yeni kavramaya başladı. Buna karşı geliştirilen yeni stratejinin temelinde ise ABD, Barzani, Kürt hareketi içindeki bazı aktörler ve Kürt orta-üst sınıfıyla sıcak ilişkiler yatıyor. “Bundan sonra ne olacak” sorusunun ise iki yanıtı olabilir. Ya AKP yeni stratejisiyle PKK’nin elindeki “ideolojik gerekçeyi” yeni müttefiklerinin de desteğiyle anlamsızlaştıracak –ki KCK tutuklamaları, operasyonlar, yoksulluk, işsizlik, cezaevlerindeki koşullar, kolluk güçlerinin bölgedeki uygulamaları düşünüldüğünde bu bir hayli zayıf ihtimal–, böylece, PKK halk desteğini kaybederek marjinalleşecek. İkinci ihtimalde ise çatışmalar, ölümler, acılar görünüyor. Nitekim PKK yöneticilerinden Cemil Bayık, geçtiğimiz günlerde Azadiya Welat gazetesinde yayımlanan yazısında şu sözlere yer verdi: “Dünyada silahlı direniş dönemi bitmemiştir. Demokratik çözüm imkânı varsa, tercih edilmesi gereken yöntem demokratik siyasal yöntemdir.

Tarafların sorunu silahla çözme niyetleri böylesine netken, sorunun çatışmasızlık ortamında tartışılmasını sağlamak için demokrasi güçlerine tarihî bir görev düştüğünü söyleyerek bu faslı kapatalım.

İrfan Aktan