Podemos: Bir boş gösteren adayı

 

Geçtiğimiz aralık ayındaki genel seçimlerde İspanya tarihinde demokrasiye geçişten sonra bir ilk yaşanmış, iki partili sistem berhava olmuştu. Kendini Öfkeliler hareketinin varisi olarak tanıtan Podemos yüzde 20.7 oyla parlamentonun üçüncü gücü haline gelmişti. Fakat İspanya’da altı aydır hükümet kurulamadığı için 26 Haziran’da tekrar seçimlere gidiliyor. Podemos ise seçimi göstererek “çark etti” ve uzun zaman “sekter” bulduğu için yerden yere vurduğu Birleşik Sol (IU) ile ittifaka gitti. An itibarıyla anketler Unidos Podemos’un seçimden ikinci parti çıkacağına, ancak hükümet kurmak için Sosyalist Parti’ye (PSOE) ihtiyaç duyacağına işaret ediyor. Geçen şubatta, Express’in 141. sayısında Podemos’u mercek altına almıştık, seçimler vesilesiyle dikkatlerinize sunuyoruz.

1b

 

Geçtiğimiz Temmuz ayında Yunanistan’da yapılan referandumda halkın ezici çoğunluğu (yüzde 61.34) Troika’nın dikte ettiği gırtlak sıkma politikalarına hayır demesine rağmen iktidardaki sol koalisyon Syriza’nın çok geçmeden açı reçeteye biat etmesi, Türkiye solunda büyük bir hayal kırıklığı yarattı. Bunun tek nedeni Avrupa’da muhtemel bir dönüşümü tetikleyebilecek olan Troika’nın ilk mağlubiyetinin direkten dönmesi değildi. Asıl sorun, Yunan halkını onlarca sene kırılgan hayat şartlarına mahkûm edecek anlaşmanın uzun bir aradan sonra iktidara gelen “gerçek anlamda ilk sol hükümet” tarafından hayata geçirilmesiydi. Yunan sosyolog Theodoros Kalyotis’in ifadesiyle, Avrupalı şahinler sevinmekte haklıydı, zira “Bu kadar derine nüfuz eden bir gırtlak sıkma paketinin önceki izole edilmiş, kırılgan hükümetler tarafından kabul ettirilmesi imkânsızdı. Bu ancak muazzam bir siyasi sermayeye sahip yeni ve ilerici bir hükümet tarafından gerçekleştirilebilirdi.”

Syriza’nın yarattığı hayal kırıklığı Akdeniz’in diğer tarafından gelen iyi haberlerle ikame edildi. Sol yelpazenin çeşitli alanlarına dağılmış partilerin oluşturduğu Syriza’dan farklı bir yapıya sahip olsa da, İspanya’da Podemos (Yapabiliriz), önce Mayıs 2014 AB parlamento seçimlerinde beş koltuk kazandı. Ardından Mayıs 2015 yerel seçimlerinde girdiği koalisyonlarla belediye meclislerinde hatırı sayılır bir başarı elde etti. Geçtiğimiz kasımda yapılan genel seçimlerden ise “görünürde” yüzde 20.7 oy aldı. Böylece muhafazakâr liberal Halk Partisi (PP) ve İspanya Sosyalist Partisi’nin (PSOE) ardından, yine yeni zuhur eden sağ-liberal-merkeziyetçi Ciutadans’ın (Vatandaşlar) önünde, üçüncü parti konumuna geldi.

Parlamentoda oluşan yeni tablo, ilerici ve/veya bağımsızlıkçı sol partiler tarafından “sahte demokrasiye geçiş” diye adlandırılan Franco sonrası dönem için bir ilkti. Geçiş döneminin iki genel seçimini saymazsak (1977, 1979) 1982’den beri yapılan on seçimde iktidarı aralarında paylaşan İspanya Sosyalist Partisi (altı kere) ve Halk Partisi’nin (dört kere) sultasına son verildi. Böylece çeşitli sol, otonom bölgelere has burjuva ve bağımsızlıkçı sol partilerin parlamentoya azınlık olarak girebildiği, yaklaşık 35 sene süren iki partili sistem sona erdi.

Podemos’un ortaya çıkışını, nasıl bir zemine oturduğunu, söylemlerinin, programının kaynağını, hitap etmeye çalıştığı kitleyi idrak edebilmek için filmi geri sarıp iktisat tarihinin gözünden bu sahte demokrasinin şeceresine bakmak yararlı olacak.

Kısa İspanya iktisat tarihi

Franco’cu güçler Ebra Deltası savaşında kadınlı erkekli on binlerce gerillayı katledip Cumhuriyet’in son kalesi Katalunya’yı ele geçirdikten sonra, 1939’da Falanjist rejim kuruldu. İspanya iktisadî açıdan zayıf, dünya tarafından kısmen dışlanmış, kapalı bir ekonomiye sahipti. Sanayi 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren “Avrupa’nın Manchester’ı” olarak adlandırılan Barcelona ve civarına, Bilbao’ya, Valencia’ya, madencilik kuzeye, özellikle Asturias’a, finans kapital merkezlerinin önemli bir kısmı yine kuzeye, Cantabria ve Bask bölgesine öbeklenmişti. alanjist rejim, sosyalizmin hayaletinden bile korktuğu için sanayileşmeyi aklından geçirmedi, kooperatiflere (üretimde düşüşü önlemek için tarım kooperatifleri hariç) yardım etmedi.

Durumun sürdürülemezliğini gören rejim, II. Dünya Savaşı sonrası hızla sanayileşerek tüketim toplumuna dönen Batı Avrupa’da bir anomali olarak nitelenen “İspanya Modeli”ni 1957 yılında yürürlüğe soktu. Liberal çevrelerce “İspanya Mucizesi” diye adlandırılan model üç sacayağına oturuyordu. İlki, kısmî bir sanayileşme hamlesiydi. İtalyan Fiat firması ile iştirak halinde Barcelona’da açılan Seat fabrikası, Batı Avrupa’nın savaş sonrası iç tüketime yönelik araba üretiminin geç kalmış ve niteliksiz bir versiyonuydu. Kuzeyde madencilik ve gemi yapımı kısmen canlandırıldı. Ancak hayalet korkusu halen devam eden rejim sanayi yatırımlarına yüklenmezken, işçileri falanjist kooperatifler vasıtasıyla zapturapt altına almaya çalıştı. Anomalinin kaynağı, İspanya Modeli’nin günümüze kadar uzanan diğer iki sacayağında yatıyordu.

Franco rejiminin konut bakanı José Luis Arrese, modeli gayet özlü anlatıyordu: “İşçilerden (proletarios) değil, mülk sahiplerinden (propietarios) oluşan bir ülke istiyoruz.” Dolayısıyla parasal genişlemenin asıl kaynağı, konut sahipliğini artırmak ve Kuzey Avrupa’nın tüketim gücü yükselen sınıflarına hitaben turizme yatırım yapmaktı. Böylece hem geniş kitleler konut kredisi vasıtasıyla uysallaştırılacak, hem de emekçi örgütlenmesi zor olan turizm sektörüyle kuzey sermayesi ülkeye çekilecekti. Plan, 1973 krizine kadar istenen sonucu verdi. Mülk sahipliği neredeyse iki kat artıp yüzde 60’a ulaşmıştı.

Öte yandan reel üretimin düşüklüğü krizin İspanya’da çok daha fazla hissedilmesine neden oldu. Avrupa’da “yüksek tüketim krizinden” kaynaklanan yatırımlardaki durgunluk, işsizliğin artması, İspanya Modeli’nin kırılganlığını ortaya çıkarıyordu.

Franco’nun 1975’teki ölümüyle Falanjist rejimin sonu tescillendi, ancak yer yer silahlı propagandaya varan emekçi direnişlerinin yaşandığı Avrupa’nın aksine, İspanyol burjuvazisinin eli geçiş sürecinde daha rahattı. 1971-74 arası, özellikle 1976’da işçi direnişleri örgütlense ve ETA’nın eylemleri ses getirse de (bunlardan en önemlisi Franco’nun halefi olarak seçilen General Luis Carrero Blanco’nun Ogro Operasyonu ile Madrid’de öldürülmesiydi), 1977’de imzalanan Moncloa Paktı ile “İspanya Modeli” Franco sonrası dönem için güncellendi.

Amerikan ve Kuzey Avrupa sermayesi tüm yatırımlarını iki partiye, İspanya Sosyalist Partisi ve daha sonra Halk Partisi’ne evrilecek olan Merkezî Demokratik Birlik’e (UCD) yaptı. Sosyalist Parti, “Marksizm” ve “sınıf” ifadelerini programdan çıkardı. İspanya Komünist Partisi (PCE), kendisine bağlı Genel İşçi Birliği, (UGT) henüz yeni yasallaşan, Sosyalist Parti’ye bağlı İşçi Komisyonları Sendikal Konfederasyonu’nun da katılımıyla imzalanan Moncloa Paktı, enflasyon kontrolü, bütçe açığının regülasyonu yoluyla para politikalarını kapitalist sisteme entegre ederken, maaş artışlarını sınırlandırdı.

1982-96 arası kesintisiz iktidar olan İspanya Sosyalist Partisi döneminde inşaat ve turizm ağırlıklı “İspanya Modeli” yeni dönemin gereklerine adapte edildi. Geçiş sürecindeki sosyal konutlardan, sanayileşme hamlesinden büyük oranda vazgeçildi. 1986’da Avrupa Ekonomik Topluluğu’na (AET) girişle beraber kısmî sanayisizleşme kabul edildi. NATO’dan çıkmaktan vazgeçildi. Elektrik ve telekomünikasyon dışında geniş özelleştirmelere gidildi, bankacılık sistemi ve inşaat firmaları dışındaki sanayinin büyük kısmı kuzey sermayesi tarafından satın alındı.

Zenginlik balonunun patlayışı

imagen-podemosModelin güncellenmiş hali, 1986-2004 arasında, AB yardımlarına dayanan altyapı yatırımlarıyla hayata geçirildi. Bu yatırımlar, dış borçlanmayla genişleyen konut piyasasının önünü açtı. 1986-91 arası hızla artan konut satışları cari açığın sürdürülemezliği karşısında duraklarken, İspanya pesetası hızla değer kaybetti. 1992’de imzalanan Maastricht Antlaşması’na biat eden iki partili sistem kamu bütçesini kısıp, enflasyon hedeflerini sıklaştırıp emek piyasasını esnekleştirince, finansal piyasalar bir nebze nefes aldı.

1997’den itibaren ise, İspanya Modeli’nin bir sonraki aşamasını temsil eden, türev piyasalar bazlı emlak spekülasyonu başladı. Kuzeyin yatırım ve emeklilik fonlarında birikmiş sermaye yarı kamusal yerel bankalar vasıtasıyla konut sektörüne aktarılırken, Maastricht sonrası düşük faizler borçlanmayı hızlandırdı. 1999-2001 arasında avroya geçiş İspanya’nın cari açığını bir nebze dizginlerken, kuzeyden akan sermayeyle hızla genişleyen konut piyasasında konut fiyatları yıllık yüzde 12 arttı. Robert Brenner’ın “Varlık Fiyatı Keynesçiliği” dediği bu süreçte konut fiyatlarındaki artış iç tüketimi muazzam ölçülerde yükseltti. Hane halkı tüketimi 2000-2007 yılları arasında Almanya’nın dört, Fransa’nın iki katı olmak üzere, yılda yüzde 7 artış gösterdi. Hiçbir zaman tam anlamıyla refah devleti olmayan İspanya’da konut piyasasındaki fiyat artışı ciddi bir “zenginlik etkisi” yarattı. Hane halkı borçluluğu da Avrupa’da birinci sıraya yerleşti.

“Zenginlik etkisi” 2008 yılında balonun patlamasıyla yerle bir oldu. Özellikle hemen her boş arazide inşaat yapılmasına izin veren 1998 tarihli Arazi Yasası’ndan sonra, on yıl içinde ülkenin konut stoku yüzde 30 arttı. 7 milyon yeni konut inşa edildi. 1986-2006 yılları arasında, inanması gerçekten zor ama, ülke çapındaki yapılı yüzey alanı (yazlıklar, oteller, otoyollar…) yüzde 60 arttı.

Güncellenmiş modelin çöküşü emekçiler ve orta sınıflar açısından korkunç sonuçlar doğurdu. Ülkeye son yedi sene içinde çoğunluğu inşaat ve turizm sektörlerinde çalışmak üzere yaklaşık yedi milyon göçmen işçi gelmişti. Nüfus çok kısa sürede 38 milyondan 45 milyona fırlamıştı. 2009’da işsizlik yüzde 10’dan yüzde 20’ye, 25 yaş altı gençler arasında ise yüzde 40’ın üzerine çıktı. Çoğu oynak kredilerle verilen mortgage anlaşmalarıyla mülk sahipliği yüzde 86’ya yükselmiş, İspanya’nın orta sınıfını oluşturan 7 milyon aile ikinci konut için kredi almıştı.

Konut patlaması sırasında boğazına kadar yolsuzluğa batmış Sosyalist Parti ve Halk Partisi beklenen tepkiyi vermekte gecikmedi. İktidardaki Sosyalist Parti’nin lideri Zapatero banka kurtarma operasyonlarını 99 milyar dolar ile başlatırken, düzen partilerinin girift ilişkiler kurduğu emlak şirketlerinin elindeki satılamayan evlerin bankalar tarafından piyasa değerinin yüzde 10 altına alınmasına izin verdi. Oysa krizin sadece ilk dört yılında 500 binden fazla aile mortgage kredilerini ödeyemediği için haciz yemişti.

Zapatero, bankacılık sisteminin borcu döndüremeyeceğini anlayan Troika’nın talebiyle (borçlu ülkelerin büyük oranda faizden oluşan toplam borcu 2.5 trilyon avro barajını aşmıştı) İspanya Devleti’nin borçları üstlenmesine önayak oldu. Onu takip eden Halk Partisi hükümetinin de eksiksiz uyguladığı tasarruf politikaları ardı ardına devreye sokuldu. Son kamu teşekkülleri ve hizmetleri özelleştirildi, ikramiyeler kaldırıldı, sendika yasası emekçiler aleyhine değiştirildi, maaşlar indirildi, tazminatlar kuşa çevrildi, emeklilik yaşı 65’e çıkarıldı.

Podemos’un çelişkili tabanı

İflas eden İspanya Modeli iki parti düzenini kısmî bir rejim krizine doğru sürüklerken, büyük protestolar sökün etmekte gecikmedi. 2011 Mayıs’ında meydan işgalleriyle başlayan Öfkeliler hareketi dalgalar halinde 2103’e kadar devam ederken, hareketin merkezinde, çeperinde yer alan, ona kulak veren çevreler Podemos projesinin tabanını oluşturdu; hareketin lideri ve sözcüsü Pablo Iglesias’ın kimi zaman “sol düşmanlığına” varan çelişkili söylemlerinin esbab-ı mucibesini de bu kitle teşkil ediyordu.

Aşağı yukarı Iglesias’ın kuşağını temsil eden, şimdilerde 40’lı yaşlar civarında olan aktivist sol kuşağı, “borçlu insanın muhafazakârlığına” savrulmuş orta sınıflara ve bir önceki kuşağa nazaran, iki partinin domine ettiği ve diğer radikal sol partilerin (Troçkist, Leninist, Maoist vs.) cevap yaratmakta zorlandığı sistemle ilişkilerini daha hızlı kopardı. 1994’te Zapatist Ayaklanması’na ve devamında Bolivya ve Venezüella’daki kalkışmalara Avrupa’daki en büyük desteğin İspanya’dan çıkmasının, “Ya Basta” örgütlenmelerinin büyük şehirlerde pıtrak gibi çoğalmasının, ilk küreselleşme karşıtı haberleşme ağı indymedia’nın burada yeşermesinin nedenlerini yine burada aramak gerekiyor. Düzenin kurumlarına karşı çıkan bu kuşak Ocupa adı verilen sosyal merkezlerde, çoğu zaman polisle göğüs göğüse gelerek varolmayı başardı. 1990’larla beraber Franco zamanında baskılar sonucunda kapatılan otonom kooperatifler birbiri ardına açıldı (kooperatiflerin sadece Katalunya’da 1 milyon 300 bine yakın üyesi bulunuyor). Düzen partilerinden ödenek alarak uysallaştırılmış CCOO ve UGT sendikalarına sırtını dönen, çoğunluğu esnek şartlarda çalışan bu kuşak, kendi prekarya emek örgütlerini kurmaya çalıştı. 2004-2005 prekarya protestolarında yüz binlerce çalışan 1 Mayıs gösterilerine kendi örgütleri bünyesinde katıldı. Yeni kooperatifçilik ve patronsuz işletmeler hızla gelişirken, alternatif para birimleriyle, yeni teknolojilerin imkânlarıyla entegre olan üretici-tüketici birlikleri kurulmaya başlandı. Sosyal hizmetleri kendi aralarında örgütleyen kolektifler, zaman bankaları ve aile birlikleri, devletin boşalttığı alanı kısmen doldurdu. Katalunya’da CUP, Bask’ta Bildu gibi sosyalist platform-partiler klasik sol parti yapılanmasından kurtularak yerel yönetimlerin ve otonominin ön plana çıktığı taban örgütlenmelerini hayata geçirdi. Düzen parti ve örgütlerine sırtını dönen yapılar arasında “özyönetim” neredeyse kutsal bir kelime haline geldi.

2007-2008 kriziyle birlikte bu militan kitleye orta sınıflar, borç içinde yüzen, ancak sokağa çıkmayan mavi yakalılar, hatta görece zengin beyaz yakalılar da yanaşmaya başladı. “Zenginlik etkisi” geçtiği ölçüde özellikle ipotek karşıtı, gayrımeşru borçların silinmesini öne çıkaran örgütlerle bu gruplar yakınlaşmaya başladı. Barcelona’da bir avuç aktivistin kurduğu ve hızla büyüyerek milyonlarca üyeye ulaşan İpotekten Etkilenenler Platformu (PAH) en faal örneklerden biri oldu. Sözcüsü Ada Colau’yu Barcelona’nın ilk kadın belediye başkanı yapan PAH, Podemos’un hitap etmek istediği kitlenin de ideal bir resmini veriyor. Bir yanda öz-örgütlenmeye inanan, düzen kurumlarına sırt çevirse de kapitalizmin işleyişi ve alternatifleri konusunda yetkin bir birikime sahip militanlar, diğer yanda “devrim” fikrini ufkunda bulundurmayan, ancak İspanya devleti ve finans kapital tarafından gaspedilmiş haklarını geri almak isteyen eğitimli beyaz yakalılar, orta ve alt sınıflar. Bu ikinci grubun çoğunluğunun Sosyalist Parti tabanını oluşturduğunu da önemle vurgulamak lâzım.

Şizoid söylem bozukluğu

Başta Iglesias olmak üzere Podemos’un lider kadrosunun —Baybars Külebi’nin yerinde tespitiyle— “popülist söylemlerinin” sebebini, oylarına talip oldukları bu heterojen kitlenin niteliğinde aramak doğru olur. Bu söylemleri üç kategoride öbekleyebiliriz.

İlkin, kimi zaman öfke ve nefrete varan bir “eski sol” karşıtlığı. Iglesias’ın El Pais’de “Sol” başlığıyla yayınlanan yazısından alıntılayalım: “Zamanımızın sosyo-ekonomik gerçekliği, kitlesel medyanın kültürel ağırlığı ve uluslararası konjonktür, sadece devrim ve sosyalizmin imkânsızlığını değil, aynı zamanda solun herhangi bir seçim başarısının önündeki büyük engelleri de gözler önüne seriyor. Sol-sağ sembolik ayrımında, insan haklarını, bağımsızlığı, sosyal hakları ve servetin adilâne paylaşımını savunan bizlerin seçim kazanma şansı bulunmuyor.” Iglesias, daha sonra rahatsızlık duyduğunu açıklayacağı, Katalan bağımsızlıkçı sol dergi El Crític’e verdiği röportajda daha ileri gidiyor: “Sol içinde kendi halkı ve ülkesinden utanan bir kesim var. İnsanların televizyona bağımlı aptal pislikler olduğunu düşünüyorlar. Sadece onlar bilgili!.. Tipik solcular mahsun, bıkkın ve gücenmiş haldeler. Pesimizmin deliliği!… Bu tipler aldıkları yüzde beş oyla, kızıl bayraklarıyla yetinmeyi tercih ediyor. Bizi rahat bıraksınlar, yeter. Biz kazanmak istiyoruz. Siz Enternasyonal’i söylemeye devam ededurun… Bizi bırakın da yaşayalım!”

Peter-churchs-680x365Iglesias, aslında oylarına talip olduğu kitleye ikili bir mesaj göndermeye çalışıyor. Bir yandan Podemos’un militan potansiyelini oluşturan Öfkeliler tabanına “biz de sizin gibi Sosyalist Parti’ye sonuna karşıyız” diyor. Diğer yandan, sol gelenekle bağları zayıflamış, Sosyalist Parti’ye oy veren kitlelere, başta 1986’da İspanya Komünist Partisi’nden (PCE) ayrılanların kurduğu Birleşik Sol’un (IU) bileşenleri olmak üzere, programları Podemos’tan yer yer daha anti-kapitalist olan radikal sol partilerle ortaklık kurmayacağı mesajını veriyor.

İkincisi, sınıf söyleminden ihtiyatla kaçınarak, çatışmayı “elitler / halk” ikiliğine indirgemeye çalışıyor. Bu, bir yandan düzen partilerinin içine yuvarlandığı yolsuzluk skandallarının medyada yarattığı etkiden, Troika’ya karşı gelişen nefretten faydalanmasını sağlarken, militanlaşmamış orta sınıflara yumuşak bir mesaj göndermesine de imkân veriyor. Bu popülist söylemin sermaye üzerindeki negatif etkisini dizginlemek için Podemos’un “elit” kadrosunun ağzından “bütün patronlar elitlerin bir parçası değildir, bazıları sosyal refaha katkı da sağlar” gibi sözler çıkabiliyor.

Söylem şizofrenisinin üçüncü ayağı ise, bağımsızlık isteyen otonomiler söz konusu olduğunda karşımıza çıkıyor. Iglesias, “benim Kürt kardeşim” lafını çağrıştırırcasına “Katalan ve Bask haklarına kulak veren ilk başbakan olmak istiyorum” diyor. Podemos’un Katalan Yeşil Girişimi – Alternatif ve Birleşik Sol (ICV-EUiA) ile ortak girdiği 2015 Eylül Katalunya parlamento seçimlerinde “ebeveynlerinin Katalunya dışında doğmasından utanmayanların oylarına talibim” gibi gaflar da yapabiliyor. Böylece hem merkeziyetçi yüzünü faş ediyor hem de ortağı olduğu partilerin bir önceki seçimlerde aldığı oyun bir puan altına düşerek yüzde 8.94’te kalmasına sebebiyet veriyor.

Iglesias’ın bağımsızlık konusundaki genel söylemi ise aslında meseleyi hukuk çerçevesinde ele alarak çözümsüz hale getirmekten ibaret. Zira İspanya Anayasası “kendi kaderini tayin hakkını” oya sunan bir referandumu yasaklıyor. Iglesias, “ilkesel olarak bağımsızlığa karşı çıkmasa da”, bu yasa değişmeden bağımsızlığın söz konusu olamayacağını söylüyor. Böyle bir yasa değişikliğinin, düzen partilerinin ve kuruluş amacı büyük ölçüde Katalan bağımsızlığının engellenmesine dayanan, eşcinsel evliliği gibi bazı konularda liberal görünüp Halk Partisi’ni sollamaya çalışan Ciutadans’ın yer aldığı İspanya Parlamentosu’ndan çıkmayacağını bilmenin rahatlığıyla. El Crític’e verdiği röportajda bu orta yolculuk faş oluyor: “Kurucu sürece ihtiyacımız var. Bu illa da anayasa değişikliği anlamına gelmez. Tüm sosyal alanlarda, tüm İspanya’da gerçekleşecek geniş bir tartışma sonrasında anayasanın değiştirilme kararının çıkabileceğini ima eder.” Tarih bilincinden yoksun ve bencil bir edayla ekliyor: “Denklemde bir unsur daha belirdi, zira eğer seçimleri biz kazanırsak, Katalanların büyük çoğunluğu İspanya’da kalmayı seçecektir.”

İki kuruluş hikâyesi

Önce partinin bir numarası Pablo Iglesias’ın kimi zaman kültürel sermaye olarak kullandığı, kimi zaman eski solu geride bıraktığını ima etmek için imlediği özgeçmişine göz atalım. Iglesias’ın anne tarafından dedesi, iç savaşta cumhuriyet saflarında yer aldıktan sonra otuz yıl hapse mahkûm olmuş bir militan. Büyük dayısı savaş sonrası kurşuna dizilmiş. Babası, daha 19 yaşındayken Franco karşıtı propagandadan iki ay hapis yatmış bir Komünist Gençlik üyesi. Annesi genç yaşta İspanya Komünist Partisi saflarına katılmış. Iglesias küçükken gittiği Nato karşıtı gösterileri hatırlıyor. Ebeveynleri 1986’da Komünist Parti’den ayrılanların bir araya geldiği Birleşik Sol’un kurucularından. 21 yaşına kadar Komünist Gençlik’te yer alıyor, Erasmus bursuyla Bologna’ya gidiyor. Orada bugün Podemos’ta yer alan bir dizi aktivistle tanışıyor, küreselleşme karşıtı eylemlere katılıyor, Tute Bianche’de yer alıyor. İspanya’ya dönüşünde Komünist Gençlik’ten ayrılarak Ada Colau dahil günümüz siyasilerinin birçoğuyla tanışacağı, Madrid’deki sosyal merkez El Laboratorio’da faaliyetlerine devam ediyor. O sıralarda akademisyen oluyor. 2011’de Birleşik Sol’un teklifi üzerine bir süre partinin Latin Amerika danışmanı olsa da, aslında partide fiilî olarak yer almıyor. Sözün kısası Iglesias, köklü bir sol gelenekten gelen, ancak erken yaşta “eski solla” yolları ayıran eğitimli genç kuşağın rol modeli olarak karşımızda duruyor.

Iglesias ve partinin önemli ismi Juan Carlos Montero, 2010 yılında, El Tuerka adlı bir tartışma programını internetten yayınlamaya başlıyorlar. Başta düzen partisi ve Troika olmak üzere, “elitlerin” dikte ettiği kemer sıkma politikalarına alternatiflerin sunulduğu, Latin Amerika’dan haberlerin yer aldığı, sağ politikacıların ağzının payının verildiği program kısa sürede ünleniyor. Iglesias daha büyük TV kanallarında gözükmeye başlıyor. New Left Review’da yer alan “Podemos’u Anlamak” adlı yazısında “kendi kısıtlı imkânlarımız ölçüsünde El Tuerka’yı bir parti olarak tahayyül ettik” diyor. Ve İspanya’da “rejim krizinin hayaleti belirdiğinde”, 2011-13 protestoları akabinde yeni bir kitle partisi onlara mümkün görünmeye başlıyor.

pablo-iglesias-victoria-20-d-26487Iglesias, yeni partinin bir lidere ihtiyaç duyduğunu ve El Tuerka’dan başlayarak hareketin ana kadrosunun kendisini “at kuyruklu profesör” olarak, TV çağının gereklerine uygun biçimde kurguladığını söylüyor. Balibar’dan etkilendiğini saklamadan “bir boş gösteren olarak kurgulanan Pablo Iglesias”, geniş kitlelere klasik solun başaramayacağı bir kenetlenme imkânı sunuyor. Bu strateji gereği, “televizyon halkı” 2014’e kadar Podemos isminden bihaber olmasına rağmen, “at kuyruklu profesör” etrafında öbekleniyor. Ardından, Madrid’deki birkaç düzine “hücreden” oluşan Podemos liderliği, 2014 AB Parlamento seçimlerini hedefine koyarak partileşiyor. Iglesias’ın deyişiyle Podemos’un kuruluş aşamasında bizzat kendisinin de doktorasını aldığı “Madrid Complutense Üniversitesi’nden bir grup hoca ve araştırmacı, Geleceği Olmayan Gençlik adlı militan öğrenci birliği, La Tuerka, bazı diğer siyasi ve toplumsal örgütler, alternatif kültürel projeler ve 15-M” aktif rol oynuyor. Podemos, AB seçimlerinde İspanya’da yüzde 8 oy ve parlamentoda beş koltuk elde ederek yeni bir güç haline geliyor.

Gelelim hikâyenin diğer tarafına: Podemos’un kuruluşundan bir buçuk sene sonra Iglesias, El Crític’e verdiği röportajda, geçmişte bazı unsurlarıyla beraber çalışsalar da Birleşik Sol ile ittifak yapmayı düşünmediklerini, “çünkü bu şekilde asla seçim kazanamayacaklarını” ifade ediyor. “Hem de” diye ekliyor, “Birleşik Sol’un liderlerinin bir kısmı bizim bir avuç inciri berbat ettiğimizi söylüyor. Öyleyse niye ittifak yapmak istiyorlar?”

Bu noktada önce Podemos’un düzen partileriyle kıyaslandığında daha demokratik bir yapıya sahip olduğunu söylemek lâzım. Baybars Külebi’nin Bianet’te yayınlanan “Podemos Hakkında Bilinmeyenler” adlı yazısında belirttiği gibi, hareket, internet üzerinden kendi ağı (reddit) vasıtasıyla üyelerinin tercihlerini kolaylıkla belirleyebiliyor. Öte yandan partinin yönetimi, Iglesias’ın başkanlığını yaptığı Vatandaş Konseyi’nin elinde. Konsey, önemli kararları Vatandaş Meclisi’ne oylatıyor. Ancak bu sürecin ne kadar demokratik olduğu su götürür. Biraz açalım.

Ekim 2014’te Iglesias’ın bastırmasıyla Vatandaş Meclisi’nden geçen karara göre Podemos’un üst kademelerinde yer alacak yöneticilerin başka partilerin üyesi olması yasaklandı. Bu karar Iglesias’ın popülist, “eski sola karşı” söylemlerini tescillerken, parti içi muhtemel muhalefeti de dizginledi. Zira Iglesias’ın pseudo-Blanquist, Ballibar soslu “boş gösteren” olarak tasarladığı parti liderliğinin kuruluş mitinin aksine, partinin tabanını genişletmesinde küçük, ancak örgütlü radikal sol partilerin, özellikle Birleşik Sol’un bileşenlerinden Troçkist Antikapitalist Sol’un rolü büyüktü. Partinin manifestosu “Mover ficha: Convertir la indignación en cambio político” (Hamle yapmak: Öfkeyi siyasi değişime tahvil etmek) dahi ilk olarak Antikapitalist Sol’un dergisi Enlace’de yayınlandı. Amaçlarını şöyle ifade ediyorlardı: “Medyada öne çıkan şahsiyetlerden de faydalanarak klasik örgütlerden rahatsızlık duyan sol eğilimli nüfus arasında, farklı sol akımları ayrıştıran kimliklerden azade, birleştirici siyasi referans noktaları oluşturmak.”

Ülke çapında şubeleri bulunan ve hayli yatay bir örgütlenmeye sahip Antikapitalist Sol, Podemos çatısı altında hem Birleşik Sol’un Sosyalist Parti ile yapacağı muhtemel bir ittifakın önünü kesebilecek, hem de anti-kapitalist programını daha geniş kitlelere anlatabilecekti. Böylece, başka partilere üye Podemosluların üst kademelerde yer alamayacağı kararına rağmen, En Lucha (Troçkist) ve Antikapitalist Sol gibi parti ve yapılar ajandalarını kitlelere yaymak adına tabanlarını Podemos bünyesinde harekete geçirdi.

Ancak zamanla bu radikal gruplarla lider kadro arasında gerginlik başgösterdi. Gerilimin ana ekseni, parti liderliğinin ifrada kaçan popülist söylemleri, giderek hiyerarşik bir hal alan parti yapısı, “fazla uysallaşmış ve ihtiyatlı ekonomi programı” ve yerel seçimlerdeki tartışmaya açık başarıydı.

Iglesias’ın hamlesi gecikmedi. Haziran 2015’te yapılacak parti önseçimlerinde, çarşaf liste modeli dahil parti yapısının değişmesini talep eden militanlara hayır dedi. 2015 yerel seçimlerine kendi çarşaf listesini koyarak meclisten geçirdi. Haziran önseçimlerinden, Iglesias’ın ısrarıyla, parti yapısının en azından Kasım 2015 genel seçimlerine kadar değiştirilmemesi kararı çıktı. Ancak internet oylamasına 375 bin parti üyesinin sadece yüzde 15’i iltifat etti. Radikal yatay örgütlenme iddiası berhava olmak üzereydi.

Podemos’un “seçim başarıları”

bfa4d480-1d2d-47d0-a301-f169144a0d18Parti içi hiyerarşinin yarattığı problemler oy oranlarına yansımakta gecikmedi. Daha altı ay önce, Ocak 2015’te çeşitli seçim anketlerine göre yüzde 24-30 arasında seyreden Podemos’un oyları yüzde 18’e düşmüştü.

Ezelden beri, tarihin Katalunya’ya has şartlarından kaynaklanan bir taban demokrasisine sahip olan Katalan solu, Podemos’un da dahil olduğu beş parti ve onlarca taban örgütünün bir araya gelmesiyle, önce Guanyem (Kazanacağız), sonra Barcelona en Comú isimiyle bir platform oluşturdu. Amaç, düzen parti ve örgütlerine karşı, yerel seçimlerde zafere ulaşacak bir sol koalisyon kurmaktı. Katalanların çağrısıyla ülke çapında kurulan koalisyonlar Mayıs 2015 seçimlerinde önemli bir başarıya imza attı. An itibarıyla Madrid, Barcelona, Zaragoza, Badalona, Santiago de Compostela, Iruna, A Coruña ve Cadiz şehirlerinin yönetiminde önemli sol koalisyonlar ve aktivistler yer alıyor.

Podemos tüm bu koalisyonlarda yer aldı, ancak Cadiz hariç, hiçbir koalisyonda çoğunluğa sahip değildi. Santiago de Compostela, Iruna, Barcelona, hatta merkezinin yer aldığı Madrid’de dahi yancı parti konumundaydı. Barcelona en Comú’nun belediye meclisine giren 11 üyesinden ikisi resmen Podemos üyesi. Koalisyonla belediye yönetiminde yer alacağı Valencia’da sol-yeşil ittifak Compromis 33 sandalyeden dokuzunu kazanırken Podemos üçte kaldı. Keza A Coruña’da bölgeselci-sol-yeşil partilerden oluşan ve 27 sandalyeden 10’unu kazanan Marea Atlántica’nın belediye meclis üyeleri arasında Podemos üyesi bulunmuyor. Iruna ve Zaragoza’daki bağımsızlıkçı-bölgeselci-sol koalisyonlar içinde de cüzi miktarda üyeye sahip. Nihayetinde Madrid’de 57 sandalyeden 20’sini kazanan Ahora Madrid’in belediye başkan adayı önseçimlerinde Podemos adayı dördüncü sırada yer alabildi.

Bu sonuçlar sadece Podemos’un abartılmış gücüne değil, popülist söylemi yüzünden içine düştüğü çelişkili duruma da işaret ediyor. Zira içinde olduğu ittifaklar Zaragoza ve Madrid’de belediye yönetimine gelebilmek için Sosyalist Parti ile ittifak yaparken, Katalunya, Valencia ve A Coruña’daki ittifaklar bağımsızlıkçı ve bölgeselci parti ve örgütleri barındırıyor.

Diğer taraftan İspanya’da genel seçimler, gerek otonom bölgeler sisteminden, gerekse bağımsızlık ya da daha fazla özerklik arzulayan, oy oranı kısıtlı burjuva ya da sol bölgesel partilerden dolayı yerel seçimlerden çok daha farklı ittifaklara sahne olur. Bu yüzden, İspanya’da geçtiğimiz kasımda yapılan genel seçimlerin Podemos açısından yeni çelişkiler yarattığını söylemek yanlış olmaz.

Podemos, evvela bir önceki seçimlerde yüzde 1.9 oy almış yeşil koalisyon Equo ile ulusal düzeyde ittifak yaptı. Yerel seçimlerde koalisyon yaptığı irili ufaklı birçok parti ve oluşumun, üç bölge hariç, Podemos çatısı altında yer aldığı seçimlerde parti “görünürde” yüzde 20.7 oy aldı. Cüzi bir yer kapladığı üç bölgesel koalisyonun (Valencia’da Copromis-Podem, Barcelona’da en Comú-Podem ve Galiçya’da en Marea-Podemos) ülke çapındaki toplam oy oranı ise yüzde 8. Kısacası, hesaba göre Podemos’un “kendine has” oyları yüzde 13 civarında görünüyor.

Ayrıca bu koalisyonların Podemos ile beraber İspanya Parlamentosu’na girmesi bu yapılardan hazzetmeyen üç büyük parti karşısında Podemos’u zor durumda bırakırken, bağımsızlıkçı ve bölgeselcilerin seslerini duyurmasına imkân verecek bir durum yarattı.

Yumuşak başlı” bir ekonomi programı

Podemos’un, siyaset bilimci Vicenç Navarro ve iktisatçı Juan Torres López tarafından kaleme alınan” Halk için Bir Ekonomi Projesi adlı 65 sayfalık ekonomi programının Iglesias’ın ısrarıyla, içeriğinin tartışılmasına izin verilmeden kabul edilmesi ve bir önceki programa nazaran birçok konuda geri adım atması çok eleştirildi.

Joseph Stiglitz’in de propagandasını yaptığı Yeni Keynesçilikle ilişkilendirilen program gerçekten de önemli tavizler içeriyor. Çalışsın çalışmasın “herkesin hakkı olan vatandaşlık geliri” gitmiş, yerine herhangi bir sağ hükümetin ağzından dökülebilecek “yoksulluk ve toplumsal dışlanmayla tüm devlet nezdinde mücadele” gelmiş. Asgari ücretle ilgili “artırılmasını savunsak da, yapılan araştırmalar her artışın gençlik arasındaki işsizliğin azalmasına neden olmadığını gösteriyor” gibi orta yolcu bir ifade yer alıyor. Bir önceki programda 60’a indirilmesi düşünülen emeklilik yaşı “esnek 65” ifadesiyle değiştirilmiş. Anti-demokratik yapısıyla AB eleştirilse de, ekonomi üzerindeki etkisini azaltacak, İspanya halkının elini güçlendirecek herhangi bir öneri sunulmamış. Özelleştirmeler konusunda, utangaçça, “halkın çoğunluğunun karşı çıkmasına rağmen bu konuda ısrarcı olmanın yanlış olacağı” ifade edilmiş. Gelir adaletsizliğinin giderilmesi savunulurken, bu hususta özelleştirmelerin, turizm sektörünün payından bahsedilmemiş.

Keynesçiliğe işaret eden bir kalkınma modeli de programda yerini almış. “Borçların artırılmasına dayanan kâr arayışındaki bankacılık sisteminin sürdürülemezliğinden” bahsedilirken, borcun baş edilemez seviyelere ulaştığından dem vuruluyor. Ancak reel üretimin ve harcamaların artırılmasını hedefe koyan programda, bunun küresel sistem içinde, büyük çatışmalara girmeden yapılabileceği çeşitli vesilelerle tekrarlanıyor.

Metnin olumlu yanını öne çıkarmak isteyenler ekolojiye yapılan vurguya, acil ihtiyaç sahiplerine nakdî yardım taahhüdüne, büyük şirketlere getirilmesi düşünülen vergi artırımına ve emeklilerin alım gücünün korunmasına işaret ediyor. Ancak bir önceki programda, bankalar, düzen partileri, kuzey sermayesi ve türev piyasalarında spekülasyona giden finans kurumları tarafından yaratılan “gayrımeşru borcun” vatandaşlar tarafından denetime tabi tutulması ve miktarının yeniden tespit edilmesi amaçlanıyordu. Dolayısıyla krizin patlak verdiği sene ülke GDP’sinin yüzde 40’ına, şimdi ise yüzde 100’üne denk gelen borçların tartışılması söz konusu değil.

Savaşmadan yenilmek

172756_1Syriza hükümetinin gırtlak sıkma programını kabulünden sonra Iglesias’ın yaptığı açıklama, Podemos’un öngördüğü ve iktisat profesörü Miquel Puig i Raposo’nun “yumuşak başlı” diye tabir ettiği programı bile yeri geldiğinde uygulamayacağının mesajını verdi: “Alex (Tsipiras) gerçekten net ilkelere sahip, ancak dünya ve siyaset çeşitli güçlerin ilişkileri açısından ele alınmalı. Yunan hükümeti ne yazık ki yapılabilecek tek şeyi yaptı.” Bu teslim olmuşluk, programda da ifadesini buluyor. Avrupa konjonktüründe “gerekli şartlar” oluşmadan borçların yeniden yapılandırılması mümkün olmadığı için, İspanya’nın yakın zamanda büyümeme ihtimali belirtilirken “bu arada Avrupa’da güç birlikleri ve ittifaklar aranacağı” belirtiliyor. İnsanın sorası geliyor, konjonktür izin vermediği için programını uygulamayabileceğini ima eden bir parti, niye hükümete talip olur?

Troika’dan ve sermaye “elitlerinden” böyle bir konjonktüre izin vermelerini beklemek naiflik olmaz mı? Yoksa Syriza’nın eski ekonomi bakanı Varoufakis’in önerdiği ve Yunanistan’ın borçlarının reel üretim artışıyla ödenmesine dayanan plana evet demezler miydi?

Avroland’in çıkmaz sokakları

Syriza içinde, referandum sonrası tasfiye edilen Sol Patform’da yer alan iktisatçı Costas Lapavitsas’ın yine iktisatçı Heiner Flassbeck ile beraber kaleme aldığı Troika’ya Karşı adlı kitapta, avro bölgesi içindeki bir mücadelenin imkânsızlığı üç nedenle açıklanıyor. 1. Kuzey sermayesi, özellikle Almanya, 2010’dan itibaren gırtlak sıkma politikalarını ve liberalleşmeyi AB bürokrasisi içinde sıkı kurallarla yeniden düzenledi. Demokratik bir denetime tabi olmayan Troika’nın bundan geri adım atması ihtimal dahilinde görünmüyor. 2. Borçların yeniden yapılandırılması, kuzeyin bankacılık sistemine, özel emeklilik ve sigortacılık fonlarına etki edecek ve bunun kamu bütçeleri tarafından ikame edilmesi gerekecek. Hükümetlerin buna yanaşması çok az bir ihtimal. 3. Kemer sıkma politikaları karşılığında açılan kredilerin kullanımı, AB ve bankalar tarafından aşırı liberal kurallara tabi tutuluyor. Kemer sıkma politikalarına karşı önlemler ve üretimi artırmak için yatırımlar imkânsız hale geliyor.

Öte yandan Troika’nın Syriza’ya çıkardığı acı reçetenin olası bir sol restorasyonu cezalandırma niteliği taşıdığını da es geçmemek lâzım. İktisatçı Wolfgang Streeck Zamanı Satın Almak: Demokratik Kapitalizmin Geç Kalmış Krizi adlı kitabında bu noktaya parmak basıyor ve Polanyi’den esinle, hükümetlerin para politikaları üzerindeki kontrolünü lağveden AB’yi “planlı laissez-faire” olarak tanımlıyor. Yunanistan için uzun sürecek cezalandırmanın arkasında, aslında sermayenin Avrupa halkları arasında serbest pazarın tek gerçek olduğunu teslim eden yeni bir fikir dünyasının yerleşmesi arzusu yattığını ekliyor. Streeck’e göre, hızla yayılan piyasa sadece Avrupa ülkeleri arasındaki ekonomik örgütlenme farklılıklarını değil, farklı yaşam kültürlerini de ortadan kalkıyor. Önerisi, Avrupa’nın uluslararası konsolide bir liberal yapı haline gelmesini beklemeden avrodan çıkmak. Devalüasyona izin verecek bu hamle kapitalist genleşmeyi bir nebze engeller, iç üretimi destekler, adaletsiz gelir dağılımını bir parça dengelemenin yolunu açarken hükümetlere üretimi ve ekonominin yönünü tayin etme fırsatı verir. Oysa para biriminden vazgeçen ülkeler (yerel yönetimler diye de okuyabilirsiniz) bu şartlarda vatandaşlarının (o coğrafyada yaşayanların) haklarını korumaktan da vazgeçiyor.

Express-141-KapakKaryotis “kemer sıkma – büyüme karşıtlığı dışında başka alternatif sunmadığı” ve kalkınmacı yönü ağır bastığı için bu fikre karşı çıkıyor. Oysa İspanya örneğinde bu çıkmazın alternatifini üretmek mümkün. Bu yazıda da bahsi geçen onlarca otonom örgüt, en çok da ülkede köklü bir geleneğe sahip ve çığ gibi büyümeye devam eden kooperatifler, alternatif ekonomi yapıları “büyümeyi paylaşmaya”, “artık değeri” “ortak değere” çevirmeye yetecek bilgi birikimine ve potansiyele sahip. Ancak bunun için önce AB’ye ve gırtlak sıkma politikalarına gerçek anlamda kafa tutacak bir parti lâzım. Bunun Podemos olmadığı aşikâr.

Karyotis, Syriza’nın “Avrupa sosyal demokrat partilerinin birkaç onyılda gerçekleştirdiği sağa yönelişi birkaç ay içinde tamamladığını” dile getiriyor. Seçimlerden üçüncü parti çıkmış Podemos’a ise, eğer çok eleştirdiği İspanya Sosyalist Partisi ile ittifak yapmazsa (ki bu da parlamentoda çoğunluk sağlamıyor), yakın gelecekte hükümet yolu tıkalı görünüyor. Kaldı ki, Podemos sıradan bir sosyal demokrat parti olma yolundaki dönüşümünü henüz kendinden talep edilmeden başlatmışa benziyor.

Ulus Atayurt

Express, sayı 141, Şubat 2016