Polis devletinin ayak sesleri

Maraş Katliamı, bir provokasyon abidesiydi. 1991’de Refah’la ittifak kuran MÇP’den milletvekili seçilerek Meclis’e giren, 2009’da AKP tarafından Alevî Çalıştayı’na çağrılan Ökkeş Şendiller’in Çiçek sinemasına attığı bomba, 1979’un dehşet verici günlerinin fitilini ateşlemişti.

Zeytinburnu olaylarına yol açan Silvan çatışmasının bu tür bir provokasyon olduğu şimdilik söylenemez. Ama, uyandırdığı infial bir yana, çeşitli soruları ve kuşkuları tetiklemeye devam ediyor 14 Temmuz…

Zeytinburnu’nun Maraş’a benzerlikleri de var. “Cami bombalayacaklarmış” söylentileri mesela. Kulaktan kulağa değil de, Facebook üzerinden. Sitedeki sayfalarında Trabzon’da TAYAD’lılara linç girişimini İsmail Türüt’ün “Plan yapmayın plan”ıyla sunan “58 bulvar zeytinburnu” grubunun 40 bini aşkın üyesi var. Gruptaki yazışmalar, Zeytinburnu yerlisinin “MHP’liler”, basının “mahalleliler” diye andığı “duyarlı vatandaşlar”ın her gece çevre ilçelerden toplandığını ortaya koyuyor. Anlaşılan o ki, evlerin kapısına çarpılar atılmasına ramak kalmış…

14 Temmuz’daki Silvan çatışmasının ardından İstanbul, Ankara, Bursa, Aydın, Sakarya, Kocaeli, Elazığ, Malatya’da BDP binalarına saldırılar düzenlendi. Sinop’tan Muğla’ya, Trabzon’dan Hatay’a, Çankırı’dan Konya’ya, birçok ilde “şehitlere saygı” yürüyüşleri düzenlendi.

Bu yürüyüşleri internet üzerinden düzenleyenler arasında İzmir İlkkurşun gazetesinin yazarları var. Ancak bu sefer Hasan Tahsin’in namlusu “dış düşman” a değil, evin içine çevrili. Bu devirde “nefsi müdafaa”dan söz açmak ise, Hatip Dicle’de olduğu gibi, tutukluluk sebebi…

Bu devirde, Samsun’da “dur” ihtarına uymadığı için PKK’lı zannedilen 16 yaşındaki Gökhan Çetintaş’a 500 —yazıyla beş yüz— kurşun saydırılabiliyor.

“Kürt açılımı”ndan bugünlere, Zeytinburnu’na nasıl gelindi? Ne oldu, niye oldu, ne olacak? Otuz yıldır olandan ne farkı olacak?

MUSA’LARIN YARGISI

Türkiye’de hayatı durduran iki günün ardından bağımsız adaylara vetosunu geri alan YSK, seçim sonrasında, seçilen tutuklu adayların Meclis’e giremeyeceğine hükmetti. Belki “devlet geleneği”nden, belki BDP’yle yan yana düşmek kaygısından, MHP bu soruna kulak asmadı, koca parti meclisini yerle bir eden gayrımeşru kayıtların adresi olarak gösterdikleri AKP’nin vekilleriyle birlikte kürsüye çıktılar. CHP direnecek oldu, “AKP’yi dize getireceğiz” türü efelenmeler yüzde 50’ye ve medyanın baskısına işlemeyince çarketti. Tutuklu milletvekilleri arasında cezası kesinleşmiş tek adayı, Hatip Dicle’yi bünyesinde barındıran Emek, Demokrasi, Özgürlük Bloku’nun boykotu sürüyor.

Vaktiyle başında benzer bir sorun bulunan Tayyip Erdoğan’ın partisi, bütün bu süreç boyunca “hukuka saygı”sını korudu. 2002’de yargı siyasaldı, ama dokuz senenin ardından, Erdoğan’ın hapis cezası almasına neden olan şiiri okuduğu konuşmasında dediği gibi, demek ki “Firavun ve Nemrutlar”ın karşısına “Musa ve İbrahimler” çıkmış, “engelleri aşarak pislik dolu yolları temizlemişlerdi”. Referandumda anayasa değişikliklerine verilen yüzde 58’lik “evet” oyu ve HSYK seçimleriyle beraber artık bağımsız ve tarafsız bir yargımız olduğuna göre, AKP’nin de eli kolu bağlıydı.

O kadar bağlıydı ki, Meclis çalışmaları başlayınca konuyu ele alacaklarına dair bir yeşil ışık bile yakmadılar. Onun yerine, Hatip Dicle’yi ihbar ettiler. İhbarı alan YSK, 77 bin oy alan Dicle yerine AKP’nin altıncı sıra adayı Oya Eronat’ı Meclis’e çağırdı. Mazbatasını koşa koşa alan Eronat’ın kararının bu “tek adam” partisinde şahsa bırakıldığının söylenmesi, o koltuğun boş bırakılmaması, bağımsız adaylarla alay etmekten farksızdı.

14 Temmuz’a gelinirken tablo, gerilim dozu artarak bu minvalde sürüyordu. Eski “mahkûm” kötü polisi oynarken, iyi polis rolü “Zanlı”ya düşmüştü.

İlelebet böyle sürebilir miydi? İlk hamleyi Diyarbakır’da DTK yaptı. Geniş katılımlı, altı saatlik bir toplantının ardından DTK eşbaşkanı Aysel Tuğluk demokratik özerkliği ilan ettiklerini açıkladı. Aynı saatlerde Silvan olmasaydı Diyarbakır’ı, savaşı değil siyaseti, demokratik özerkliğin ne anlama geldiğini yahut gelebileceğini konuşuyor olacaktık.

ÖZEL HAREKAT’LI GÜNLERE DÖNÜŞ

14 Temmuz’da 13 askerin, iki PKK militanının hayatını yitirmesine neden olan çatışma 1988’de yahut 1994’te yaşansaydı, “sivil irade” Genelkurmay’ın açıklamasıyla yetinirdi. Bu kez İçişleri Bakanlığı bir soruşturma açtı. Gerçi yeni İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin, filmin sonunu söyledi: “Yangın ya ateşle çıkar, ya bombayla çıkar, ya roketle çıkar, ya benzinle çıkar. Netice itibariyle yanmıştır, yakılmıştır. Sebebini araştırmak, sebebini söylemek bir şey ifade etmiyor.”

Ama elin ağzı torba değil, sorular sökün ediyor. Üstelik AKP’ye yakın yazarlar da Genelkurmay’ın açıklamasıyla tatmin olmuyor. O yangın el bombalarıyla çıkabilir miydi? Hem el bombalarının eseri sayılamayacak o derin çukurlar neyin nesiydi? Askerî birliktekiler neden o kadar tedbirsizdi, mola saati ve biçimi sorunlu değil miydi? Çatışmadan az önce helikopter ve uçaklar bölgeden geçmiş miydi? Nasıl oldu da TSK birlikleri operasyon planını kendileri yapmışken iki militanla karşılaşınca bunca büyük bir zayiat verebildi?

1990’larda bu sorular bu yoğunlukta sorulmayabilirdi, “yangının sebebini araştırmak bir şey ifade etmeyebilirdi”. Ama şimdi ediyor. Başbakan “kırılma ânı” olarak gördüğüne göre, etmeli. Bir şey daha diyor Tayyip Erdoğan: “Bundan sonraki süreç çok daha farklı stratejilerle ve uygulamalarla kendini gösterecektir.”

Bu değişimin emarelerine bir bakalım. Bir defa, eski sıkletinden uzaklaşmış olan TSK, YAŞ kararlarına doğru, büyük darbe aldı. Kılıçdaroğlu’nun “askerler moralsiz” sözü, kimi çevrelerce “Ergenekon’u protesto için bilhassa çalışmıyorlar”a tahvil edildi. Askerî eğitimin niteliğiyle, operasyon bilgisiyle başlayan tartışmalar, Jandarma’nın İçişleri Bakanlığı’na bağlanması yönündeki tazyikin de yakın dönemde artacağının sinyallerini veriyor.

“Farklı strateji ve uygulamalar”ın ana üssü, anlaşılan o ki, Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı olacak. İçişleri Bakanlığı’na bağlı müsteşarlık bünyesinde Genelkurmay İkinci Başkanı, Emniyet Genel Müdürü, Jandarma Genel Komutanı, MİT müsteşarı ve çeşitli bakanlar var. Açıklamalara bakılırsa polis, yeni dönemin esas çocuğu. TSK’ya da, herhalde, Irak tezkeresi sırasında olduğu gibi çatlak ses vermeden Türkiye’nin “küresel oyun”una katılmak düşecek. Bölge karışık, NATO’da iş çok…

Anlaşılan, Özel Harekât’lı günlere dönüyoruz. Susurluk öncesi aktörlerin birçoğu Ergenekon’dan içerdeyse de, bu devrin polisi başka. Üstelik, en az üç katına çıkarılacak Özel Harekât kadrosuna bazı eski timciler de alınacakmış. 28 Şubat sürecinde TSK’ya devredilenler dahil her türlü ağır silahla donatılacaklarsa da, salt “güvenlik” diye düşünmeyeceklermiş, Beşir Atalay öyle diyor: “Bu hem güvenlik boyutuyla ilgili, hem millî birlik, beraberlik, kardeşlik projesi.”

Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı’nın sitesinde “temel değerlerimiz” diye bir bölüm var. Proaktif yaklaşım, sosyal sorumluluk, çözüm odaklılık, hesap verilebilirlik, şeffaflık gibi şeyler saymışlar.

Bilge Adamlar Stratejik Araştırmalar Merkezi’nin (BİLGESAM) “Terörle Mücadele Stratejisi” başlıklı raporu, Atalay’ın bahsettiği yeni tip yaklaşımlara örnek olabilir. Projeye göre, radikal düşüncelerin yoğun olarak yaşandığı 17-23 yaş arasındaki gençler takip edilecek, terör örgütü faaliyetlerine yönelmelerinin önüne geçilecek, bunun için “kişilik takip birimleri” kurulacak. Gençliğin devletine, vatanına ve milletine bağlı kalması hedefini koyan rapora göre, devlete karşı minnet ve güven duygularının geliştirilmesi, bölge halkında yıpranan değerler sisteminin (ahlâk, aile ve evlilik) güçlendirilmesi amaçlanmalı. Bunun için bölgede Diyanet’ten, müftülerden, din dersi öğretmenlerinden faydalanmak öneriliyor.

Öte yandan, Erdoğan’ın seçim meydanlarında “biz olsaydık asardık” diye bağırmasından sonra AKP, neredeyse PKK içinde de bir iktidar mücadelesi içine girdi. Kandil, İmralı ve Avrupa arasında olduğu varsayılan çelişkiler sürekli kaşınırken, bir bakıyorsunuz, Abdullah Öcalan yahut Murat Karayılan çözüm yanlısı, “mâkul” kişilikler olarak sunuluyor. Zira güya bir de “derin Kandil” var. Anlaşılan, Kürt hareketinin liberalleştirilmesi, Taha Akyol’un deyişiyle “Stalinizmden temizlenmesi” amaçlanıyor. Ama AKP’nin kendi Kürtlerini yaratma teşebbüsü büyük ihtimalle, mevcut çelişkileri keskinleştirmekten, diyalog imkânını baltalamaktan başka işe yaramayacak.

AKP’NİN KİTLE RUHU ANLAYIŞI

Emek, Demokrasi, Özgürlük Bloku Meclis’e gidip gitmemeyi tartışadursun, 14 Temmuz’dan sonra artık karşılarında başka bir blok var. AKP, MHP ve CHP’den oluşan bir cephe. MHP zaten oradaydı, AKP kendi suretinde bir açılımı tutturamazsa bu cephenin komutasını üstlenecek, CHP ise “her şeyi yapmaya hazırız” noktasında.

Acaba ileride 14 Temmuz’u gerçekten de bir kırılma ânı olarak mı hatırlayacağız? İç güvenliği olduğu gibi Emniyet teşkilâtına verme hazırlıkları bir yılı aşkın süredir yapılıyorsa, 14 Temmuz gibi taşları yerinden söken bir tarihi “tesadüf” olarak niteleyebilir miyiz?

Özel Harekâtlı yıllardan biliyoruz ki, “terörle mücadele” de satıh yalnızca Güneydoğu değil, bütün sath-ı vatan. Ve bu mücadelede her yol mübah.

Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı’nın ilk başkanı, Hrant Dink cinayeti esnasında İstanbul valisi olan Muammer Güler’di. Bugün AKP milletvekili olan Güler, bir basın toplantısında şöyle demişti: “Merak etmeyin, devlet var, polis var. Polis yoksa, jandarma var. Jandarma yoksa, duyarlı vatandaş var.” Galiba, Zeytinburnu’nda, İstanbul dışında başka şehirlerin meydanlarında Güler’in bir linç vakası üzerine bahsettiği bu duyarlılığın örneklerini gördük. Zaten Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı’nın temel değerleri arasında “işbirliğine açıklık” da var.

Bu umumî manzarada, askerî vesayeti geride bırakmış, “sivil” günlere ilerliyoruz. Ya da, “devlet dersi” asıl şimdi başlıyor.