Sabırla, inatla mermere vuralım

Ahmet Şık’ın öğretim görevlisi olduğu Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde, 14 Mart’ta düzenlenen “Ahmet Şık’ın arkadaşları Ahmet’i anlatıyor” başlıklı toplantının konuşmacılarından Ertuğrul Mavioğlu, Ertuğrul Kürkçü, Fikret İlkiz ve Hacı Boğatekin’in söylediklerinden yaptığımız derlemeyi dikkatlerinize sunuyoruz.

Yalan rüzgârı

ERTUĞRUL MAVİOĞLU (Gazeteci)

Ahmet’in Ergenekon terör örgütüne üye olmakla suçlandığını evinde arama yapıldığı sırada duyduk. Avukatlar bunu söylediğinde, sözün bittiği yerde olduğumuzu düşündüm. Ahmet ve derin devlet, Ahmet ve işkenceciler, Ahmet ve katliamlar, Ahmet ve faili meçhuller… Ahmet hep bunların karşı tarafında yer aldı. Ama bir anda, Ahmet onlardan yana veya onlarla aynı örgütten gösterilince, ne diyeceğimi şaşırdım. Komik. Ahmet için “Ergenekon’la ilgisi olmaz” demek bile insana zul geliyor. Böyle bir açıklama bile saçma. Kafasında 14 tane kırık var Ahmet’in, ama “birini saymıyorum” diyor; bir gecekondu yıkımında, yanlışlıkla gecekondu sahipleri kafasını kırmıştı. Diğer 13 kırık izi devlete ait. Kafasını 13 yerden kıran devlet, şimdi de onun itibarını kırmaya çalışıyor. Boyun eğdirmeye çalışıyorlar. Yapılan büyük bir terbiyesizlik, büyük bir adaletsizlik ve niyet bozukluğu. Ne yazık ki bunun taraftarları var.

Ahmet gözaltındayken bir yazı yazdım. Ahmet’in, “Darbe Günlükleri”ni ortaya çıkaran ekipten olduğunu söyledim. Fakat birden yalanımı yakalayıverdiler! Hakikaten o ekibin içindeydi Ahmet. Sadece bu da değil, “Darbe Günlükleri”nden iki hafta önce, Nokta’da “Medya Andıcı” haberini yapmıştı Ahmet. O haber de günlerce tartışılmıştı. Ergenekon üzerine yazdığımız kitabın yeni bir baskısını yapıyoruz. Yeni baskıya, Ahmet’in tutuklandığı 9 Mart akşamı bir önsöz yazdım. Oradan birkaç cümle okumak istiyorum: “Bekledim ki, yandaş denilen medyada da, yapılan bu büyük adaletsizlik konusunda bir duyarlılık oluşsun. Öyle ya, gün gelir, basın özgürlüğü onlara da lâzım olur. Ama öyle olmadı. Hemen yalanımı yakaladılar. Üstelik sadece benim değil, pek çok köşe yazarının ortak yalanıydı bu. İlkini, Nokta’nın eski yayın yönetmeni Alper Görmüş yazdı Taraf’ta. Görünüşe göre Nokta’nın kapatılmasına neden olan ‘Darbe Günlükleri’ haberinden Ahmet Şık, dergi yayınlandıktan sonra haberdar olmuştu. Görmüş böyle dedi ya, hepimiz suçüstü yakalanmıştık ve sanki işaret fişeği atılmıştı artık. Zaman gazetesi ertesi gün ‘Yalan Rüzgârı’ diye manşet attı. Başka bir hükümetsever eksik kalır mı? ‘Yoldaşlık Kaygısı ve Kamuoyunu Yanıltma’ başlıklı yazısıyla boyunu gösterdi. Şöyle diyordu: ‘Peki Mavioğlu hangi amaçla bunu yaptı? Bence sebep basit. Darbecileri deşifre etmeye çalışan bir gazeteciyi bile bile gözaltına aldıklarına göre, asıl amaçları muhalefeti susturmak sanısını yaymak ve pekiştirmek için. Biz buna Ergenekon soruşturmasını sulandırmaya ve bulandırmaya çalışmak diyoruz. Dikkatinizi çekerim, Mavioğlu’nun durumu sadece bir örnek. Yoksa gazetesinden internetine, tüm medya bu ve benzeri saptırmalarla dolu. Gördüğünüz gibi, önemli haberlere imza atmış deneyimli bir gazeteci dahi yoldaşlık kaygısıyla kamuoyunu bile bile yanıltabiliyor. O bile böyle yaparsa, varın gerisini siz düşünün.’ Bu kitap [‘Kırk Katır Kırk Satır’] Ergenekon davasının ve derin devletle ilgili gerçeklerin nasıl bulandırıldığının belgesi, karanlığın üzerine çekilen perdenin aynasıdır. Ama, sahibinin sesi olmak böyle bir şey olsa gerek. Utanmasalar, ‘Darbe Günlükleri’ haberi çıktığında Ahmet Şık’ın Nokta ekibinde yer almadığını, ‘Darbe Günlükleri’nden kısa süre önce gündeme bomba gibi düşen Genelkurmay’ın ‘Medya Andıcı’ haberini de yazmadığını söyleyecekler. Utanmasalar, bugün birbirlerinden aldıkları cesaretle yalınkılıç, hayatı tertemiz bir muhabiri kirletmeye çalışanlar, Nokta basıldığında rahat koltuklarında otururken, bu satırların yazarı ve arkadaşlarının toplanarak daha polisler içerideyken kapı önüne gittiklerini, saatlerce orada bekleyip protesto eylemi yaptıklarını da inkâr edecekler. O gazetecinin elinizdeki bu kitabı yazanlardan biri olmadığını ya da mesleğini sürdürebildiği müddetçe derin devlet, Susurluk ve kontrgerillaya ilişkin yüzlerce haberde imzasının olmadığını da söyleyecekler. Bu çapsızlar ne sanıyor acaba? Muktedir olanın eteklerine sarılarak gerçeği örtbas ettiklerinde muktedir olacaklarını mı? Aslında, hiç de şaşırtıcı değil. Yıllarca böyleleri görerek büyüdük. 12 Eylül’den itibaren biliriz, ‘ateş olmayan yerden duman tütmez’cileri, ‘neden seni aldılar da başkalarını almadılar’cıları, ya da ‘bir suçu yoksa elbet bir gün açığa çıkar’cıları…”

Liberaller neofaşist savcılara dönüştü

ERTUĞRUL KÜRKÇÜ (Bianet)

Ahmet ve Nedim’in bu şekilde tutuklanmaları bize açıkça gösteriyor ki, herhangi bir biçimde Ergenekon kovuşturmasının kendisiyle ilgili bir durumla yüz yüze değiliz. Ahmet’in adının ortaya atılması bile bu rezaleti anlamaya yeter. Devrimci Karargâh davasında bir polis şefiyle devrimciler bir araya getirildi. Ergenekon davasında Ergenekoncularla onların karşıtları bir araya getirildi. Korkarım, KCK davasına da bazı jandarmaları katacaklar. Böylece KCK sanıklarını da kirletecekler. Hal böyle olunca, herkesin kendisini güvencesiz hissetmesi gayet doğal. Fakat korkunun ecele faydası yok. Son dönemde kartopu gibi büyüyen tepkiler, insanların korkmaktan vazgeçtiğini gösteriyor. Bunun ilk kez karşı tarafta tereddüt, yaptığından emin olmama hali yarattığını görüyorum. Hep aynı sloganı hatırlamalıyız: Kurtuluş yok tek başına, ya herkes girecek ya herkes çıkacak. Aslında, ikisi de aynı kapıya çıkıyor. Herkes girince herkes çıkmış olacak zaten. Eğer Ahmet’in yaptığı gazetecilik sorgulanıyorsa, neden Genelkurmay’dan kamyonla belgenin getirilip gazetelerin kapısına bırakılması sorgulanmıyor? Kaldı ki gazetecilik biçimi mahkemelerde değil, gazeteciler arasında tartışılabilir. Diyelim ki, yalan-yanlış haberler yapılıyor; bu da en fazla hukuk mahkemelerinde sorgulanır, ağır ceza mahkemelerinde değil. Fakat bu samimi bir tartışma değil. Esasen Fethullah Gülen ve hükümet, gazetecilik yapılmasının kendisinin sakıncalı olduğunu bize anlatmaya çalışıyorlar. Etyen Mahçupyan meramını çok iyi anlattı. Dedi ki, “müsveddesine bakmaya bile gerek yok, kitabın başlığı ‘İmamın Ordusu’. Ben daha buradan anladım niyetinin kötü olduğunu ve tutuklanması caizdir”. Bu tavır, tam tamına faşistliktir. Çok enteresandır, eski liberaller şimdi neo-faşist savcılara dönüştü. Bu hükümet ve onun hegemonya alanında gerçekleşiyor süreç. Bu alanda iktidar üretmeye, kimlik kurmaya çalışan herkes, organize olsun veya olmasın, kendine bir vazife çıkartıyor. Örneğin, Alper Görmüş Taraf’ta Ahmet için “aslında o kadar da büyük gazeteci sayılmaz” demeye getiren bir yazı yazıyor. Ertesi gün Hüseyin Çelik basın toplantısında “işte Alper Görmüş’ün yazdığı gibi” diye bunu kullanıyor. Burada simbiyotik bir ağ mekanizması kuruluyor. Ama bunun merkezinde şu var: Bu hegemonya alanının odağı olan iki kuvvetin, manevî güç merkezi Gülen cemaati ile siyasî güç merkezi olan AKP hükümetinin meşruiyetini sorgulayan herkes tehdit alanında. Savcı buradan bir sonuç çıkarıyor, gazeteci ve üniversitedeki hoca da ona paralel başka bir sonuç çıkarıyor. Bu şekilde bir cephe savaşı sürüyor. Hükümetin darbesini yiyenlerin, başka yerden hükümetin darbesini yiyenlerle aynı safa geçmesinde ise şaşılacak bir şey görmüyorum. Onlar da kendi pozisyonlarını kullanmak için bu haksızlığın yanına geçmek veya geçer görünmekte ve kendilerini dava ortağı göstermekte fayda umuyorlar. Ama hapisteki gazeteciler için bir mücadele sürdürülürken, hapisteki suçluluğu henüz kanıtlanmamış başka bir gazetecinin taraftarlarının da o eylemlere katılmasında ben ilkesel bir problem görmüyorum. Biz onların ne olduğunu biliriz, bu başka bir şey. Ama “siz bu toplantıya katıldınız, katılmadınız” kavgası çıkarıp bu operasyonu sürdürenlerin eline yeniden malzeme olmak başka bir şey. Ak koyun kara koyun nasıl olsa ayrılacak. Bence bu konuda rahat olmak gerekir. Eleştiriyi eksik etmemektir önemli olan.

Bianet’in yerel muhabir eğitimlerine Ahmet Şık da katılırdı ve en çok ilgi çekici konuşmayı o yapardı. Ahmet’in süslü cümleleri yoktu, harbiden Adanalı gibi anlatıyordu. Onun bu kadar ilgi çekmesinin sebebi, deneyimin içinden gelmesiydi. Habere giderken, haberden gelirken yaşadığı çileleri, haber nesnesiyle kendisi arasındaki ilişkiyi bir mücadele alanı olarak anlatırdı. Yerel muhabirlerin ondan öğrendiği şey, haberin bir muhalefet imkânı tanıdığı bilgisiydi.

Ahmet’in başına gelenler bize şunu gösteriyor: Şu anda Türkiye’de gazetecilik mesleğiyle iştigal edenler kişisel olarak ne kadar onurlu olurlarsa olsunlar, kolektif bir gücün sahibi olmadıkları için Türkiye’deki gazetecilik bu kadar kötü ve korkunç. Dünyanın her yerinde medya sahipleri büyük mülk ve kapital sahipleridir. Elbette medyanın yönelişiyle onların çıkarı arasında bir ilişki var, ama bu göreli bir ilişkidir. Çünkü o iletişim sürecinde kendine ait bir alan var ve o alanı müdafaa etmeyi sağlayan olanaklar var. Türkiye’de bu alan yok. O yüzden, gazeteciyle gazeteci arasındaki ilişki ya özel alanda –yani işten çıktıktan sonra– ya da patronu dolayımıyla kuruluyor. Bunların her ikisinin de mesleğin dönüşümünü sağlayacak bir zemin imkânı sunmadığını biliyoruz. Patron vasıtasıyla kurulan ilişki en uğursuz, işçiyi işçiye rakip kılan ilişkidir. Özel alandaki ilişkiden ise herhangi bir meslekî sonuç üremez, orada sadece dertleşilir. O yüzden, gazetecilere kolektif bir güçleri olmasının onlara nasıl bir güç vereceğini düşünmelerini öneriyorum. Binlerce gazeteci var, ama binlerce gazetecinin üyesi olduğu bir veya daha çok meslek örgütü yok. Çok az sayıda insan Gazeteciler Cemiyeti’nin üyesi. Sendikanın üyesi hemen hemen yok. Ahmet’e dönecek olursak; o, Radikal Gazetesi’nde bunu varetmeye çalıştığı için ayrılmak zorunda kaldı. Harbiden konuşacaksak, atıldı! Türkiye’nin iyi gazetelerini sayın desem, eminim ilk önce Radikal’i sayarsınız, ama Ahmet’in patronla gazeteciler arasında bir meslekî zemin kurma çabasını kusuveren bir gazeteden söz ediyoruz. Bir gazetenin iyi gazete olabilmesinin ilk şartı, editoryal bağımsızlıktır. Ahmet bize sadece haber yapsın diye değil, aynı zamanda emeğin hakkının gazetecilik sahasında da gerçekleşmesi için mücadele veren insanlardan biri olduğu için lâzım. Onun için Ahmet’in cezaevinden çıkması meselesini sadece avukatlarına ve eşine bırakmayalım. Sabırla, inatla, her gün mermere vurmaya devam edelim. Bir gün kırılacağından emin olabilirsiniz. Bugüne kadar hep böyle oldu ve hep böyle olacak. Her seferinde yeni bir engel, yeni bir duvar olacak. Ama sabır ve inatla mermere vurmalıyız, Ahmet’in iyi bir insan, iyi bir gazeteci, iyi bir öğretim elemanı, iyi bir emekçi olduğunu döne döne bu insanlara anlatmalıyız. Hakikati her gün kirlerinden arındırarak yüksek sesle ifade etmeliyiz. Ya hepimiz içeri gireriz veya hepimiz dışarı çıkarız.

Nazilerin itham sistemi

FİKRET İLKİZ (Ahmet Şık’ın Avukatı)

Kimse umutsuz değil, ama şunu belirtmeliyim arkadaşlar: Uzun bir yolculuğa hazırlanın! Uzun sürecek bir davaya hazırlanın! Ahmet ve Nedim üzerinden hepinizin hayatı sorgulandı; çünkü oradaki anlayış, Nazi Almanya’sındaki itham sistemini andırıyordu. Sübjektif itham sistemi: Eylemlerinize bakılmaz; kimsiniz, ne düşünüyorsunuz, niyetiniz ne ona bakılır. Mantık şöyle: “Ahmet fiık Ergenekon adlı örgütten dolayı tutuklanmıştır. Bu nedenle hakkında bir ceza davası açılacaktır. O halde fiık’ın avukatları Ergenekoncudur.” Sistem böyle işlemektedir.

Ertuğrul Kürkçü’ye kısa bir hatırlatmada bulunarak devam edeyim: Ankara’da Bianet’in kuruluş toplantısını yaptığımız sırada polisler geldi. “Dernekler Kanunu’na muhalefet ediyorsunuz” dediler, “evet ediyoruz” dedim. “Kapalı salon için izin almamışsınız” dediler. “Evet, almadık.” “Ee, biz bunları aynen yazıyoruz” dediler, “yazın” dedim. Tutanağı imzaladım. O tarihte hakkımızda Dernekler Kanunu’na muhalefetten bir ceza davası açılmadı. Bizim ifademize bile başvurulmadı. Peki, bunu niçin anlattım? Mesele Ahmet Şık ve Nedim Şener. Sizler de onların arkadaşlarısınız ve aranızda sıkı veya gevşek ilişkiler var. Duruşma salonuna giriyorsunuz. İki gazeteci oturmuş. Hâkime anlatıyorsunuz, “bunlarla Ergenekon bir araya gelmez” diyorsunuz. “Ahmet Şık ve Nedim Şener’i savunmak isteyen başka kimse var mı?” diye soruluyor. Eğer yoksa, sistem şöyle işliyor:

“Yaz kızım. Dosya incelendi, gereği düşünüldü. Soruşturmaya 12 Haziran 2007 tarihinde kollukça alınan bir telefon ihbarı üzerine başlanmıştır. İhbar değerlendirilerek İstanbul Ümraniye ilçesindeki bir evde 27 adet el bombası ele geçirilmiş, el bombalarıyla ilgili tespit edilen kişiler yakalanmıştır. Yakalanan kişilerden bazılarının, başta Cumhuriyet Gazetesi’ne atılan el bombaları ve Danıştay saldırısı olarak bilinen eylemlerle, daha önce meydana gelen bazı adlî olay ve olay failleriyle ilgili bağlantılarının kurulması üzerine soruşturma genişletilmiştir. Bu kapsamda iletişimin tespiti, dinlenmesi ve kayda alınması, yeni bağlantıların tespit edilmesi ve bunlar üzerine yapılan yeni yakalama ve arama işlemleri, aramalarda ele geçirilen doküman ve dijital verilerin incelenmesi, ilgili kişilerin ifade içerikleri, süreç içerisinde alınan ihbarlar, tanık ve gizli tanık ifadeleri üzerine elde edilen veriler, ilgili kurumlarla yapılan yazışmalar ve bütün bunların analizine devam ettirilmiştir. Soruşturmada Emniyet Genel Müdürlüğü’nün her yıl güncellenen terör örgütleri listesinde yer almayan, ancak önemli farklılıklar göstererek yenilenen ve daha önce bir ceza davasına konu olmamış Ergenekon isimli terör örgütüne ulaşılmıştır. Türk tarihine ait önemli bir kavram olarak bilinen, Türk destanının da adı olan Ergenekon ile terör örgütü kelimelerinin iddianamede yan yana getirilmesi Cumhuriyet başsavcılığımızın tercihi olmayıp sözü edilen örgütün ele geçirilen yazılı dokümanlarında Ergenekon olarak adlandırılmasının zorunlu sonucudur. Soruşturma kapsamında elde edilen İstanbul 29 Ekim 1999 Ergenekon Analiz Yeni Yapılanma Yönetim ve Geliştirme Projesi isimli dokümandan ve soruşturma evrakı genelinden Ergenekon terör örgütünün bu dokümanın yazım tarihi olan 1999 yılından da öncesine dayanan gizli, örgütlü faaliyet içerisinde bulunduğu, yönetici ve üyelerinin örgütü derin devlet kabul edip dışa karşı da böyle gösterdikleri anlaşılmıştır. Yasal dayanağı bulunmayan, esasen bir hukuk devletinde yasal olarak bulunması da mümkün olmayan bu örgütlü yapı anayasal kurumların yetki ve sorumluluklarını hiçe sayarak, sözde devlet adına, devlet ve millet yararına hareket ediyormuş görüntüsü vermeye çalışmaktadır. Bu yöntemle kamu kurumlarını baskı altına alıp devlet yönetiminde etkili olmayı, sivil toplum kuruluşlarını da örgüt amaçları doğrultusunda yönlendirmeyi amaçladığı belirlenmiştir. Soruşturma kapsamında, 20. yüzyılın sonlarına doğru Susurluk’ta meydana gelen bir trafik kazasında, ülkemizdeki bu kanlı örgütün kapıları kısmen de olsun aralanmıştır. Fakat örgütün o dönemdeki etkinliği ve gücü nedeniyle yeterince derinleştirilememiş, sadece buz dağının görünen yüzü aydınlatılmış ve örgüt amaçları doğrultusunda karanlık eylemlerine devam etmiştir. Ergenekon terör örgütünün devlet kurumlarında ciddi bir şekilde irtibatının olduğu ortadadır. Bu nedenle Ergenekon terör örgütüne yönelik bir çalışmayı anında öğrendikleri gibi, kendilerine yönelik çalışma yapan kişi veya kuruluşları yıpratmak, yıldırmak ve baskı altına almak için anında örgütün her türlü imkân ve taktiklerini seferber ettikleri görülmüştür. fiüphelilerden Nedim fiener ve Ahmet fiık’ın üzerine yüklenen silahlı terör örgütüne üye olmak suçlarının vasıf ve mahiyeti, mevcut delil durumu, şüphelilerin üzerlerine atılı suçları işledikleri hususunda soruşturma dosya kapsamına, iletişimin tespiti tutanakları ve içerikleriyle, daha önce iddia olunan Ergenekon soruşturması kapsamında Oda TV’de yapılan aramalarda ele geçirilen belge ve bilgilere göre kuvvetli suç şüphelerinin varlığını gösteren olguların bulunması, şüpheliler hakkında adlî kontrol hükümlerinin uygulanmasının yetersiz kalacağı ve atılı CMK 100/3’te gösterilen katalog suçlardan bulunması göz önüne alınarak CMK’nın 100’üncü ve devamı maddeleri gereğince, ayrıca kimlikleri bilahare tespit edildikten sonra, haklarında aynı suçlamalardan dolayı yeterli sayıda tutuklama müzekkeresi çıkarılması ve bu salonda bulunan herkes hakkındaki tutuklama müzekkeresinin ifâsı için, hazır bekletilen arabalara konularak cezaevlerine gönderilmesine, yapılacak olan bütün tutuklama kararlarına itirazlarının şimdiden reddine karar verilerek dosyaya konmasına, bu arada yapılmış olan toplantıda elde edilen bilgilere göre Ahmet fiık’ın ilk görev yeri olarak ve özellikle arkadaşlarıyla birlikte gerçekleştirmiş oldukları Bianet adlı networkle ilgili olarak Ankara’da tutulmuş olan tutanağın Ankara Emniyet Müdürlüğü’nden istenerek soruşturma icapları gereğince bu dava dosyası içerisinde incelenmesine ve bundan böyle bu konuda yapılacak bütün kampanyalarda, kampanyalara iştirak etmiş olan kişilerinin kimliklerinin tespiti ile haklarında yeteri kadar muhtemel tutuklama müzekkeresinin çıkarılmasına karar verilmiştir. Duruşma sona ermiştir.

Çıkabilirsiniz.”

Tırşıkçı basın

HACI BOĞATEKİN (Adıyaman Gerger Fırat Gazetesi sahibi)

Burada kimse ifade etmedi ama, ben açıkça söyleyeyim: “Feto ve Apo” başlıklı bir yazı yazdım. Feto’yla Fethullah Gülen’i, Apo’yla da Abdullah Öcalan’ı kastediyordum. Ertesi gün gözaltına alındım ve tutuklandım. Hakkımda onlarca dava açıldı. Halen 121 davadan yargılanıyorum. On yıla kadar hapis cezam var. Eğer Yargıtay’da kesinleşirse, ben de Nedim ve Ahmet kardeşlerimin yanına gideceğim. İnşallah onlar erken çıkar tabii. Gazetecilikte iki yol var: Ya halktan yana olup doğruları yazacaksın veya bizim Adıyamanlıların tabiriyle “tırşıkçı basın” olacaksın. Biz tırşıkçılık yapmadık, zor olanı yaptık. Biz haber yaparken Ahmet ağaya, Mehmet ağaya, AKP’ye filan bakmıyoruz. Yaptığım bir haberden dolayı bir parti seviniyorsa, utanıyorum. “Demek ki yağcılık yapmışım” diyorum. Ahmet ve Nedim kardeşlerimizin eşleri üzülmesin lütfen. Onlar asıl şimdi gazeteci oldular. Oktay Ekşi bey bana dedi ki, “bak 59 yıldır yazıyorum, ama hiç içeri alınmadım”. Dedim ki ona “o zaman kendinden şüphelen. 59 yıldır yazdığın halde içeri girmemişsen, demek ki bu işte bir iş var”. Başka bir konu; bizim özel yetkili savcıya veya mahkemeye kızmaya hakkımız yok. Bizim kızacağımız, Terörle Mücadele Yasası’dır. TMY niye çıktı? Kürtlere karşı çıktı. Gazeteci olmak suç, ama hem gazeteci hem Kürt olmak iki kez suç. Ayrımcılık yapmıyorum, bunun çilesini çektiğim için söylüyorum. Taksim’deki yürüyüş için bir yazı yazdım. İki çuval dedim; çuvallardan birini Doğu’ya, diğerini de Batı’ya koydular, birinin adı KCK, öbürünün adı Ergenekon. Beğenmediklerini içine atıyorlar. 2008’de “Feto ve Apo” yazımdan ötürü yargılandığımda, benim gibi bir taşra muhabiri sahiplenilseydi, sıra Nedim ve Ahmet’e gelmezdi. Fakat bugün bu arkadaşlar içeri girmişse, sahip çıkmamız lâzım. Ahmet kardeşimizin eşi burada, ona da söyleyeyim, bacım hiç korkmayın, yılmayın. Onlar mutlaka çıkacaktır. Bana diyorlardı ki, “‘Feto ve Apo’ diye yazmışsın, otuz-kırk yıl yersin”. Ailem yılmadı. İkiz çocuklarım var, Baran ile Barin; mahkemeye gelip gittiler. “Baba, başımız dik, yere bakmıyoruz” dediler. Buradaki arkadaşlar da korkmasın. Ha, hapis cezası da gelirse, Kürtlerin dediği gibi, “ser çava, ser sera gelsin”! Gelirse, zaten İsmail Saymaz, Ertuğrul Mavioğlu filan da girer. Kürkçü’ye hapis bir şey yapmaz! Geçen gün Gergerli Memo, Siverek’ten bir eşek satın almış. 550 liraya. Kamyona yüklemiş, getirmiş. Yolda Bucak karakolu yakalıyor Memo’yu. Eşeğin kimliğini istiyor, “yoktur” diyor Memo. 850 lira para cezası kesmiş. Kamyoncuya da 850. Memo diyor ki, bu eşeği 550’ye aldık, size verelim, ama cezayı kesmeyin. “Hayır efendim, cezayı keseceğiz” diyor komutan. Bunun üzerine bir yazı yazdım, “devletin gücü bir tek eşeklere, gazetecilere ve Kürtlere yetiyor” dedim. Hayatımda ilk sefer Bilgi Üniversitesi’ne geldim, ilk defa böyle bir konferans salonuna geldim. İstanbul’a gelince hep Bağcılar’a, Sutançiftliği’ne, fakirlerin yerine giderim… Artık bütün demokratların, laiklerin, solcuların bir araya gelmesi lâzımdır. Gerger ilçesi aynı zamanda Hrant Dink’in de memleketidir. Gazetemizin kuruluş tarihi 1992’dir. Bir abimiz vardı. Gittim dedim ki, gazete çıkarırsam basar mısın? “Yav dedi, bohçasını almış kız gibisin, getir, mecbur basacağız.” Ama sonra da dedi ki, “Adıyaman’da iki şey bedavadır. Biri mahallî gazete, öbürü umumî tuvalet.” Biz şimdi Türkiye’de devletin ilânına, tırşıkına dayanmadan ayakta durabilen tek mahallî gazeteyiz. Bu da belki bir mesaj olur diye söylüyorum.

Derleyen: İrfan Aktan