Sarkozy-İNŞ kafası yürürlükte: Kitleler için demokratik gaz bombaları

 

Fransa, Sakine Cansız ve arkadaşlarının failine yönelik herhangi bir gelişme kaydetmiş değil. Buna mukabil, Fransız devletinin Kürt siyasî hareketine yönelik baskıları sürüyor. Temel dayanakları, Sarkozy ve İdris Naim Şahin arasında imzalanan bir iç güvenlik ve işbirliği mutabakatı. Sosyalist hükümet bu antlaşmadan vazgeçmeyip kanunlaştırmaya çalışırken, terör tanımını keyfî biçimde alabildiğine genişleten bu tasarıya karşı Fransız solunun mücadelesi hepimizi etkileyecek. 

sakine-cansiz-leyla-soylemez-fidan-doganSara-Sakine Cansız, Rojbîn-Fidan Doğan ve Ronahî-Leyla Şaylemez suikastinin failleri hâlâ “bulunamadı”. Fransa İçişleri Bakanı Valls’in faillerin muhakkak bulunacağı yönündeki kararlı açıklamalarına rağmen, Fransa’daki Kürtler ilk günden beri faillerin zaten bilindiğini ve bu yüzden olayın unutturulmaya çalışılacağını söylüyorlardı. Buna müsaade etmemek için öncelikle Paris’te olmak üzere Avrupa’nın pek çok kentinde her hafta eylem ve yürüyüşler yapılıyor. Suikastin gerçekleştirildiği büronun Fransız istihbaratı tarafından 7/24 izlendiğini 2011-2012 yıllarında Fransa’daki Kürt derneklerine yapılan baskınlardan biliyorduk. Suikastin ardından yapılan yürüyüşlerden birinde konuştuğumuz bir öğrenci “O büronun izlendiğini herkes biliyor; bu koşullarda Fransa katili ya zaten biliyor ya da katil Fransa’nın açığını biliyor ki, bu da bir işbirliği olduğunu gösterir. Her halükârda, bizce Fransa üç canımızı kimin aldığını bize söylemeyecek. Ama biz de buna müsaade etmeyeceğiz” diyordu.

Suikastin ardından gözaltına alınan ve birinci derecede şüpheli olduğu söylenen Ömer Güney hakkında da o günden bu yana herhangi bir resmî açıklama yapılmadı. Avrupa’daki Kürt basınının yaptığı araştırmalarla elde edilen bilgiler sayesinde Ömer Güney hakkındaki şüpheler iyice artmış durumda. Devrimci Karargâh’a yönelik operasyonda gözaltına alınan ve daha sonra MİT ajanı olduğu ortaya çıkınca serbest bırakılan Murat Şahin’in Yeni Özgür Politika’ya verdiği söyleşide Ömer Güney’in de MİT ajanı olduğunu ve Paris’teki Kürt derneklerine sızmak için görevlendirildiğini söylemesi, Güney’in biri suikastten hemen önce olmak üzere defalarca Ankara’ya gidip gelmesi gibi soruşturmanın gidişatını değiştirebilecek bilgiler elde edilmiş olsa da, konuyla alâkalı hiçbir açıklama yapılmadı. Fransa basını da olaya ilgisini tamamen kaybetmiş görünüyor.

Fransa Kürt Dernekleri Federasyonu (FEYKA) Başkanı Mehmet Ülker, 13 Şubat’ta verdiği söyleşide, Ömer Güney’in Kürt toplumu içerisine sızdırılmış bir kişi olduğunun kendisi için kesin olduğunu söylerken ekliyordu: “Ömer Güney’in arkasında olanları Fransa biliyor. Paris’in ortasında meydana gelen bir siyasî cinayetten bahsediyoruz.”

Kürtleri yalnızlaştırma politikaları

İktidardaki Sosyalist Parti’ye duyulan güvensizlik ve mevcut politikalara yönelik eleştiriler suikastle birlikte iyice görünür oldu. Suikastin ardından düzenlenen ilk mitingde, Rojbîn-Fidan Doğan’ın babası Sosyalist Parti’ye hitaben şöyle diyordu: “Üç canımızı sizin iktidarınızda katlettiler. Size yazıklar olsun!” Sosyalist Parti’ye yönelik eleştiriler suikastten önce de Fransa’daki Kürt ve muhaliflerin sık sık dile getirdiği bir meseleydi, zira Sarkozy döneminde Türkiye ile imzalanan işbirliği antlaşması Sosyalist Parti döneminde iptal edilmemişti ve Kürt dernekleri bununla bağlantılı olarak pek çok baskıya maruz kalıyordu. 2007’den bu yana 250’ye yakın Kürt siyasî nedenlerle gözaltına alındı. En son 12 Şubat’ta, gözaltına alınan 15 Kürtten yedisi tutuklu olmak üzere 11’i hakkında dava açıldı. (Aynı gün, İspanya’da da altı Kürt gözaltına alınmıştı.) 2011’de Fransa’daki pek çok dernek ve kültür merkezine polis baskınları yapılmıştı. (Bu baskınların Fransa’da epeydir görülmemiş bir şiddetle gerçekleştirildiğini, örneğin, içeride halk oyunları kursundaki çocuklar da bulunmasına rağmen, gaz bombaları atılarak yapılan baskınlar olduğunu hatırlamakta fayda var.) Kasım 2011’de de Paris’teki Ahmet Kaya Kürt Kültür Merkezi mahkeme kararıyla kapatılmıştı. Sosyalist Parti bu “işbirliği antlaşması” kapsamında bu tür uygulamaları ve Kürtleri kriminalize eden operasyonları sürdürüyor. (Kriminalize etme, yalnızlaştırma politikalarının sonuçları başka biçimlerde de görülüyor. Geçtiğimiz yıldan bu yana Fransa’daki pek çok dernek ve kültür merkezine çeşitli saldırılar olduğunu, bunlarla ilgili yetkililere yapılan başvurulardan tatmin edici bir sonuç alınamadığını da biliyoruz.)

Türkiye-Fransa arasındaki en sıkı işbirliği

Türkiye ile Fransa arasındaki sözünü ettiğimiz işbirliği antlaşması 7 Ekim 2011’de Sarkozy dönemi İçişleri Bakanı Claude Geant ile dönemin Türkiye İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin arasında imzalandı. Antlaşmanın tam adı “Fransa ve Türkiye cumhuriyetlerinin iç güvenlikleri konusunda işbirliği antlaşması”. Antlaşmayla ilgili müzakereler 1998’den beri sürüyordu. Yapılan açıklamalara göre, müzakerelerin uzamasının en önemli sebeplerinden biri, özellikle kişisel bilgilerin paylaşımı konusunda Türkiye’nin politikalarının Fransa ile uyumsuzluğuydu. Antlaşma imzalanırken Fransa’da seçim kampanyası dönemine girilmişti. Kısa bir süre sonra, “Ermeni soykırımının inkârını yasaklayan kanun” olarak bilinen kanun tasarısı sebebiyle Türkiye ile Fransa arasında görünürde gergin bir dönem yaşanmıştı. Bu zamanlama, Kürtler üzerinde artan baskılar ve kanun tasarısıyla “acaba bir değiş tokuş mu yapılmak isteniyor?” sorusunun sorulmasına da sebep olmuştu. Antlaşma üç ana meseleye yönelik olarak imzalanmıştı: Terörle mücadele, uyuşturucu trafiği ve illegal göç. Dışişleri Bakanı Fabius’un açıklamasına göre, kaçakçılık, “çocuk suçlular” ve “kitlelerin demokratik idaresi” de Türkiye’nin talebiyle sonradan antlaşmaya eklenmiş. “Kitlelerin demokratik idaresi” deyişinin Fransa’da gaz bombası gibi ürünler satan bir şirketin sloganı olduğunu Dışişleri Bakanı Fabius biliyor muydu, bilemiyoruz ama, Fransız polisinin eğitimlerde kullandığı sloganlardan biri olduğunu bildiğini varsayıyoruz. Bu varsayım da anlaşmanın rengini ifşa ediyor.

12 maddeden oluşan antlaşmanın 5. maddesi “terörle mücadele”yle ilgili. Elbette terör kavramının tanımı yapılmıyor. Antlaşmanın taraflarının terörden aynı şeyi anlayıp anlamadığı da meçhul. 5. maddeye göre, taraflar “terörle mücadele kapsamında;

  1. terörist organizasyonların metod ve taktikleriyle ilgili,
  2. taraflardan birinin çıkarlarına saldırabilecek her türlü eylemi yapmayı planlayan, yapan yahut yapmış olan terörist gruplarla ve eylemleriyle ilgili,
  3. bahsi geçen grupların örgüte militan kazanma ve örgütü finanse etme yöntemleriyle ilgili her türlü istihbaratı paylaşacaklar.

Antlaşmaya karşı çıkanlar bu maddenin Fransa’daki siyasî mülteci ve göçmen muhaliflerin durumunu tehlikeye attığının üzerinde duruyorlar. Bu maddeye dayanarak takiplerin artabileceğini, kişisel bilgilerin Türkiye ile paylaşılabileceğini ve dahası, olası iadelerin gündeme gelebileceğini dile getiriyorlar.

Antlaşmanın 7. maddesi ise taraflar arasında terörle mücadeleye yönelik eğitimler yapılmasını, “örnek tecrübelerin, stratejilerin ve teknik öneriler”in paylaşımını öngörüyor.

2. madde, tarafların sakınma hakkını içeriyor. Buna göre taraflardan biri verili bir durumda işbirliği teklifini (“eğer işbirliğinin bir kişinin temel haklarına yahut kendi devletinin egemenliğine, kamusal düzenine zarar vereceğini düşünüyorsa”) reddedebilir. Her gün onlarca temel hakkı hiçe sayan uygulamanın olduğunu bir anlık unutalım ve şu soruyu soralım: Böyle bir durum olduğunda, buna kim karar verecek? Polisler, savcılar, hâkimler, memurlar… Bu kişilerin —hele ortada böyle bir işbirliği anlaşması varken— objektif davranacağına ikna olabilir miyiz? (Bu sorulara cevap vermeye çalışırken Nanterre Paris X Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesi profesörü Laurent Bonelli’nin Fransa’nın terörle mücadele politikaları ile ilgili çalışmalarında sık sık dile getirdiği bir gerçeği de aklımızda tutalım. Bonelli İçişleri Bakanlığı’nda yapılan toplantılarda sık sık toplantıya “eli boş” gelenlerin yükselemeyeceğinin söylendiğini, dolayısıyla toplantıya eli boş gelmeyi göze alabilen az sayıda insan olduğunu, onların da kısa zamanda toplantılara gelemez olduğunu belirtir.)

2011’de imzalanan antlaşma kısıtlı bir süre için yapılmıştı ve fakat taraflar mutabık olduğu sürece yenilenebileceği belirtilmişti. Ancak, tüm eleştirilere ve muhalefete rağmen, 1 Ağustos 2012’de Sosyalist Parti hiçbir değişiklik yapmadan antlaşmayı kanun tasarısı olarak parlamentonun onayına sunarak işbirliğinden vazgeçmeyeceğini bir kere daha göstermiş oldu. Metin sunulurken yazılan girişte iki ülkede artan suç oranından bahsediliyor, ancak artan baskı oranlarından elbette bahsedilmiyor.

İmzalandığı günden bu yana, antlaşma yalnızca Kürtlerin değil, pek çok Fransızın da tepkisini çekti. Akademisyenler ve politikacılar anlaşmanın tehlikeleri üzerinde dururken, özellikle metindeki tanımsız terör kavramına vurgu yapıyorlar. Fransız Komünist Partisi (PCF) şubat ayında anlaşmanın iptali için bir imza kampanyası başlattı. Kampanyada, “Kürtlerin kriminalize edilmesine son verilmesi” ve “Fransız hükümetinin ekonomik antlaşmalarını barışın hizmetine sunması ve çatışmalara karşı siyasî çözümü teşvik etmesi” yönünde çağrı yapıldı. Bunun yanısıra, Paris suikastinin aydınlatılması gerekliliği de “Fransız hükümetinin ağır bir sorumluluğu var. Katil veya katilleri bulmak, emri verenleri ortaya çıkarmak ve mahkûm etmek için başlatılan soruşturmanın tamamen bağımsız bir şekilde yürütülmesi ve sonuca ulaştırılması gerekiyor” sözleriyle ifade edildi. 12 Şubat’ta Fransa’da gözaltına alınan 15 Kürdün ardından Sol Cephe’li (FG) Avrupa milletvekili Marie-Christine Vergiat da bir basın açıklaması yayınladı. Vergiat Avrupa’da yaşayan Kürtlere yönelik baskıların hemen durması gerektiğini vurgulayarak antlaşmanın iptal edilmesi için çağrıda bulundu. Son olarak, aralarında Fransız Komünist Partisi’nin de olduğu Fransız ve Kürt organizasyonlardan oluşan Dayanışma Koordinasyonu bir çağrı yaparak parlamenterleri kanun tasarısına ret oyu vermeye çağırdı. Çağrı metninde şöyle deniyordu: “Tartışmalı bir terörle mücadele yasasına dayanarak Fransa’da yaşayan muhaliflerin takip edilmesi, kişisel bilgilerinin paylaşılması ve hatta sınırdışı edilmesi gibi ihtimalleri barındıran bu antlaşma kabul edilemez.” Tüm bu çağrıların, imza kampanyalarının ve parlamenterlere gönderilen mektupların sonucunda 26 Şubat’ta kanun tasarısının görüşüleceği toplantı iptal edildi. Bunun, Fransa’daki Kürtlerin önemli bir kazanımı olduğunu söyleyebiliriz. Bu süreç, aynı zamanda, Fransız solunun gösterdiği en büyük dayanışmalardan da biri oldu. İptal haberini duyuran Fransız Komünist Partisi’nin sorumlusu Sylvie Jan sevincini dile getirirken yine de uyanık olunması gerektiğini hatırlattı. Zira, 2011’de imzalanan antlaşma hâlâ yürürlükte ve taraflar mutabık olduğu sürece yürürlükte kalmaya devam edecek.

Ulusal Bilimsel Araştırmalar Merkezi (CNRS) bünyesindeki Ortadoğu ve Akdeniz Araştırmaları grubundan Etienne Copeaux kendi internet sitesinde anlaşmayla ilgili bir analiz yazısında, özellikle terör kavramı üzerinde duruyor ve şöyle diyor: “Terör kavramının yasal bir tanımı yok. Dolayısıyla, pek çok devlet muhaliflere ve onların mücadelelerine karşı bu tanımı kullanıyor. (…) Türkiye’nin bir tür savaş halinde olduğunu unutmamak gerek. Bu durum mevcut olağanüstü hali ve buna uyumlu terörle mücadele yasalarını ortaya çıkarıyor. Dolayısıyla, Kürt sorununun demokratik çözümü ya da Türkiye’nin demokratikleşmesi için mücadele eden herhangi bir muhalifin üyelik ya da yardım ve yataklık üzerinden terörle suçlanarak tutuklanması, yargılanması işten bile değil. Biliyoruz ki, bugün binlerce insan bu sebepten tutuklu.” Terör kavramıyla dönüşen yasa ve uygulamaları incelediği bir başka yazısında geçtiğimiz aylarda Paris’te gerçekleşen DHKP-C davasını da ele alan Copeaux, bu davanın Türkiye’deki davalarla büyük benzerlik gösterdiğini söylüyor, elde delil bulunmamasına rağmen suçlanan kişilerin ağır cezalar almasını ve siyasî mülteci statülerinin bu cezalara engel olmamasını örnek gösteriyor. Copeaux yalnızca Fransa’nın değil, genel olarak Avrupa’nın —zaman zaman insan hakları gibi konularda Türkiye’yi eleştirseler de— aslında zihniyet ve yöntem olarak Türkiye’den çok da farklı olmadığını belirtiyor. Geçtiğimiz günlerde, Belçika ile Türkiye arasında imzalanan “terörle mücadele işbirliği antlaşması” da bu durumun son örneği oldu. Fransa’daki Kürtlerin ve birtakım sol örgütlerin mücadelesi antlaşmanın kanunlaşmasına engel olmayı başardı, fakat taraflar mutabık olduğu sürece antlaşma yürürlükte kalacak ve dahası, gidişat bu tür işbirliği anlaşmalarının artabileceğine işaret ediyor.

Copeaux yasalardaki terör kavramını ele aldığı yazısını şöyle bitiriyor: “Unutmayalım ki, elini çok daha fazla kana bulamış aşırı-sağ hareketlerin hiçbiri terörist organizasyonlar listesinde bulunmuyor. Bu da meselenin özünün ne olduğunu bize açıkça gösteriyor.”

Serra Torun