Seçim gündemi ve taban hareketi inisiyatifi: Biz ve 13 “soru”

2018’e iki hafta kala, 2017 Türkiye’sinin en yalın özeti kasım ayı sonlarında yazılan şu tweet galiba: “Çok büyük şeyler oluyor, ama hiçbir şey olmuyor.” (1)

16 Nisan’dan aralık ortasına, sadece son sekiz ayda olup bitenler dehşet verici bir liste. YSK’ya mühürsüz oyları geçerli saydırarak “atı alanın Üsküdar’ı geçmesi”nden Man adası-offshore hesaplar skandalına ve Reza Zarrab davasında ortaya konan kanıtlara, belgelere…

Milletvekillerinin rehin alma mantığıyla hapsedilmesinden KHK’lerle on binlerce insanın işlerinden, özlük haklarından edilmesine, belediyelere kayyum atanmasından, belediye başkanlarına yapılan operasyonlardan “şehirlere ihanet ettik” demeçlerine…

Eğitimin imam hatipleştirilmesinden medeni kanunun müftülüklere havale edilmesine, ardı arkası kesilmeyen kumpas davalardan üniversitelerin çökertilmesine, Kürt illerinde süregiden yıkım politikasından hız kesmeyen çevre katliamlarına, daralan-sıkışan ekonomiden, rekor seviyelere ulaşan cari açıktan, intiharlara sebep olan işsizlikten, yoksulluktan yeni YSK yasasına… Anamuhalefet liderine “bittin sen” diye seslenen İçişleri Bakanı’ndan 22 ilde faaliyet gösteren paramiliter Halk Özel Harekâtı “derneği”ne…

Saymakla bitmez bu upuzun kapkara listede YSK yasasındaki yeni düzenlemenin altını ayrıca çizmek gerekiyor: Seçim güvenliğini tamamen berhava eden, “açık oy – gizli sayım” uygulamasına göz kırpan iki düzenleme, gelen tepkiler üzerine, meclisten geçen YSK yasasından son anda geri çekildi, uyum yasaları paketine aktarıldı. (2)

Bütün bunlar oluyor, “ama hiçbir şey olmuyor”, yaprak kımıldamıyor. Nereye kadar? Herhalde seyirci kalmaktan vazgeçilene kadar. Ama oraya gelindiğinde çok geç kalmış olmak, yapılabilecek bir şeyin kalmaması, öz-savunmanın bile mümkün olamaması da var.

Şimdi harekete geçilmezse, yarın hepten çıkışsız kalmak var. Ama harekete geçebilmek için de öncelikli mesele “özne” olabilmek. Fiil/yüklem ona bağlı: Özneleşerek yol yordam bulmak gerekiyor, onun için de görünür, ulaşılabilir bir hedef koymak, o hedefe doğru adım adım yürümek…

Arkamızdaki iki büyük tecrübe yol gösterici: 7 Haziran ve 16 Nisan. İkisinde de özneleşme, net bir hedef, hedefle uyumlu yol yordam, onun gereği bir yoldaşlık –Reşat Ekrem Koçu’nun kullandığı deyişle, ayakdaşlık– vardı. İkisinde de kazanan taraftık, ikisi de gaspedildi.

Üçüncüsü de gaspedilebilir mi? Edilebilir. Böyle bir ihtimal –üstelik güçlü bir ihtimal– var diye vazgeçilebilir mi?

Peki, şimdiki hedef ne, bu hedefle uyumlu –Spinozist deyişle, “upuygun”– yol yordam ne olabilir? Ve öncelikli olarak, nasıl özneleşebiliriz?

Bu soruların buluştuğu yer varolmanın, ayakta kalmanın, çoğalmanın, ülkenin üstüne çöken bu karanlığı, bu tek adam sultasını geri püskürtecek, bugünkü duruma son verecek sahici bir hareketin, bir taban hareketinin koşulları. Böyle bir hareketin koşulları ise, Express’in aralık sayısı Meram’ında vurgulandığı üzere, şu anda varolan öncüllerinden doğabilir ancak.

Bir mecaz ve siyasal karşılıkları

Şimdi önümüzde üç “maç” var. Fikstür böyle. Uyulur mu, uyulmaz mı, o ayrı konu. “Bu sahada, bu şartlarda, bu yönetimle yapılamaz” diyerek gereğini yapmak elzem, o elde var bir. Ama fikstüre göre, üç “müsabaka” var önümüzde.

Hiç sahaya çıkmadan hükmen yenilmek de var, çıkıp oynamak ve yine hükmen/resmen mağlup sayılmak da. Ama iki yenilgi arasında nitel fark var. Zira, sezon sonunda değiliz, hemen arkasından iki müsabaka daha var fikstürde. Üstelik ilk maçtaki neticenin –tabeladaki skorun değil, sahadaki oyunun neticesinin– belirleyeceği iki karşılaşma.

Mecazdan biraz daha devam edelim. Daha ilk maça çıkmadan ikincisini, üçüncüsünü tasarlamak abes. Önümüzdeki ilk maça bakacağız. Tabii ki hedef yeni bir 7 Haziran –yerel seçimlerin 7 Haziran’ı. Ama 2015’te değiliz, bu da elde var bir.

Ve elde var iki: Maça çıkmak, her ne olursa olsun son düdüğe kadar oyunu sürdürmek, sahada kalmak demek değil. Son düzlükte sahadan çekilmek de elimizdeki seçeneklerden.

Böyle bir çekilme, son düzlüğe kadar olan mücadelenin kazanımlarına bağlı olarak, rakibi kozdan tecrit eden bir hamle olabilir: Satrançtaki deyişle, maçı “pat” durumuna getiren bir hamle –atı da, Üsküdar’ı da boşa çıkaran bir ricat.

Altını çizelim: Bu, son düzlükte, o âna kadarki kazanımlara göre belirlenebilecek bir hamle. Ezcümle, her şeyi yeni baştan keşfetmeye gerek yok: İki adım ileri, bir adım geri.

Ve madem en elverişsiz koşullarda sahaya çıkacağız, öyleyse takımı, dizilişi, oyun düzenini ona göre düşünmek zorundayız.

“Takım” diyorsak, takım oyunu, takım oyuncusu diyoruz demektir. Bunun, bu bağlamda, siyasal karşılığı taban hareketi.

Meraklısı bilir, “total futbol” diye bir şey var: Her oyuncunun bütüncül sorumluluk üstlenmesi, sabit mevkilerin olmayışı, dönüşümlülüğün esas olması. Bunun, bu bağlamda –ve birçok başka bağlamda– siyasal karşılığı herkesin malûmu. Kendi tarihimizden, en yakın tarihten örnekleyecek olursak, Hayır Meclisleri.

Özet: Takım taban hareketiyse, diziliş meclisler, oyun düzeni total.

Bütün mümkünlerin kıyısında

Mecazdan realiteye geçelim: Ortada bir seçim takvimi var. Sırasıyla yerel seçimler, genel seçimler, başkanlık seçimi… Yerel seçimler Mart 2019’da. Öncesinde mi yapılır, sonrasında mı, nasıl yapılır, belirsiz. Kesin olan şu: İktidarıyla, ana muhalefetiyle, siyasetin gündemi seçim. Ve herkesin bildiği gibi, ne zaman yapılırsa yapılsın, nasıl yapılırsa yapılsın –hatta hiç yapılmasa da, yapılmamış olarak– yerel seçimler büyük ölçüde geleceğimizi belirleyecek. Zira peşinden genel seçimler ve başkanlık seçimi var.

Yine herkesin bildiği gibi, bu üç seçimin sonuçları Türkiye’nin yol ayrımı. Ve bu üç seçim, şimdiye kadarki seçimlerin hiçbirine benzemiyor. Sebepleri herkes biliyor. CHP milletvekillerinin dahi “faşist diktatörlük” olarak adlandırdıkları bir rejimde –OHAL, KHK’ler, yeni YSK yasası, teslim alınmış yargı– yapılan oylamaya seçim denebilir mi?

7 Haziran – 1 Kasım 2015 sürecinde ve 16 Nisan 2017 referandumunda açık seçik görüldüğü üzere, iktidarı seçimle devretmeye niyeti olmayan, niyetlense bile gömüldüğü suç bataklığı nedeniyle bunu yapmaya muktedir olmayan bir saray rejimiyle karşı karşıyayız. Artık şu da net: Çoğunluğa sahip değil.

O halde?

Bu saray rejimine, bu dikta yönetimine son verilmesinin koşullarını oluşturmaktan başka çare yok. Ama o çare gökten zembille inecek değil, “yukarıda” bir yerlerde kurulacak seçim ittifaklarıyla, “kurnaz” taktiklerle de mümkün olmayacak.

Peki nasıl mümkün olabilir?

Şöyle mesela: Yine seçim gündemiyle ve seçim gündeminde vücut bulacak bir taban hareketiyle. Orada ve oradan kurulacak bir direniş hattıyla. Bütün demokratik araçları, sivil itaatsizlik yöntemlerini içeren, seferber eden dönüştürücü bir kapasiteyle. Meşruiyetini adil, demokratik seçim talebinden, seçme ve seçilme hakkından alan bir taban hareketinin yaratacağı ivmeyle.

Express’in aralık sayısındaki kapak başlığıyla söylersek, “her şeyi kendimizden bekleriz”, beklemeliyiz.

Yerel seçimler hem çok yakın (ilan edilen tarihte olursa 15 ay var, erkene çekilmesi güçlü bir ihtimal) hem de sonraki iki büyük seçimi büyük ölçüde belirleyeceği için çok kritik. Hiç yapılmasa bile böyle. Zira, önümüzdeki 15 aylık sürecin, sonraki gelişmelerin yönünü tayin edeceği açık. Yerel seçimler nasıl yapılırsa yapılsın –veya hiç yapılmasın– bir seçim gündeminin, bir seçim sürecinin içindeyiz –Turgut Uyar’ın dizesiyle, “bütün mümkünlerin kıyısında”.

Biz: kuvveden fiile

Peki, bu tarihi dönemeçte, ne yapıyoruz, ne yapabiliriz, ne yapmalıyız? Ve asıl önemlisi, nasıl yapmalıyız? Ve tabii, bu sorularda örtük özne olan “biz” kim? Ya da soruyu şöyle kuralım: Bahsi geçen “taban hareketi” kim?

Cevap arayışına şu öncüllerle başlayabiliriz herhalde. Biz: “potansiyel” taban hareketi –daha doğrusu, taban hareketi inisiyatifi. Taban hareketi: “potansiyel” biz.

Bu mektubun muhatapları, öncelikle Hayır Meclisleri ve Hayır Meclisleri’nin içinde yer alan veya dışında duran irili ufaklı partilerin, örgütlerin, girişimlerin, platformların, inisiyatiflerin, dayanışma ağlarının mensupları olarak ve birey hukuku temelinde bir araya gelerek çeşitli alanlarda demokrasi mücadelesi veren, çeşitli görüşlerdeki “biz”ler.

Ve şimdiye kadar çeşitli sebeplerle bu meclislerin ve/veya bahsi geçen yapıların içinde, yanında yer almayan “potansiyel” bizler. Yani, “taban hareketi inisiyatifi”nin muhtemel özneleri. Koşulların potansiyelden kinetiğe, kuvveden fiile çıkmaya çağırdığı biz.

Ne yapmalı, nasıl yapmalı?

Peki, bu “biz”, bu tarihi dönemeçte, ne yapıyoruz, ne yapabiliriz, ne yapmalıyız? Ve asıl önemlisi, nasıl yapmalıyız?

Bu sorulara, Demokrasi için Birlik’te ve Hayır Meclisleri’nde önerilen ve tartışmaya açılan “Bağımsız Ortak Aday için Taban Hareketi İnisiyatifi” çerçevesinde, birçoğu soru olan –bir kısmı retorik soru da olsa– 13 başlıkla bakmakla başlayabiliriz.

1) Seçim süreci/gündemi çok önemli bir imkân değil mi? Bize bir meşruiyet alanı açmıyor mu? Sokaktan ve çeşitli kürsülerden topluma seslenmek, genel, kısmen soyut ilkeler ötesinde, ortaya somut öneriler, tasarılar, programlar koymak için elverişli bir zemin sağlamıyor mu?

2) Şu örnekler üzerinde mutabık değil miyiz?

– “OHAL’e hayır/OHAL kaldırılsın” diye sokağa çıkmak başka, “OHAL’le seçime gidilemez, OHAL kaldırılsın” diye çıkmak başka.

– “YSK yasasına hayır/YSK yasası iptal edilsin” demek başka, “Bu YSK yasasıyla seçime gidilemez, iptal edilsin” demek başka.

– “Kayyum atamalarına hayır/Seçilmiş belediye başkanları hukuksuz olarak görevden alınamaz” demek başka, “Seçtiğimiz belediye başkanları keyfi kararlarla görevden alınıyorsa, neyin seçimini yapıyoruz?/Seçeceğimiz belediye başkanlarına yasal, anayasal güvence istiyoruz” demek başka.

– “Kentlerin rant ekonomisine peşkeş çekilmesine, kurban edilmesine hayır” demek başka, “Kentleri rant ekonomisine peşkeş çekmeyen yerel yönetimler istiyoruz” demek başka.

– Şeffaf bütçe, denetlenebilir yerel yönetim, delinemez ihale yasaları gibi başlıkları gündemleştirme imkânı da cabası.

3) Seçim dönemine, eski deyişle, seçim sath-ı mailine (örtük olarak) girdiğimiz ortada değil mi? Şimdi alttan alta pişirilen “takvim” yarın önümüze konduğunda hazırlıksız yakalanmış olmayacak mıyız?

Nasıl bir yol izlememiz gerektiğini, nasıl bir alternatif ortaya koymamız gerektiğini o zaman mı tartışalım, şimdiden mi hazırlanalım?

4) Seçim dönemine alenen girildiğinde, gündemimiz yine şu “same old story” olmayacak mı: Nasıl bir güç birliği yapabiliriz, ne tür ittifaklar kurabiliriz, oylarımızı nasıl çoğaltabiliriz, nerelerde ve kimler üzerinde birleştirebiliriz? Zamanı ve enerjiyi böyle tüketip 2014 yerel seçimlerinde olduğu gibi “Sarıgül’e/Mansur’a bas geç” türünden bir gündeme sürüklenmemiz çok muhtemel değil mi?

5) İki büyük muhalefet partisinin yan yana durmasını, bir muhalefet bloku oluşturmasını bekleyebilir miyiz? Ya da irili ufaklı sol partiler, örgütler, hareketler bir araya gelerek kapsamlı, etkili bir ortak/birleşik mücadele hattı kurabilir mi? Bugüne kadarki tecrübelerimiz bize ne söylüyor?

6) Elimizde Hayır Meclisleri’ni diriltmek, dönüştürmek, genişletmek dışında bir seçenek var mı?

7) Kadıköy Hayır Meclisi’nin kendisini Kadıköy Demokrasi Meclisi’ne dönüştürmesi ve bir karar mekanizması (“oydaşma”) oluşturması örnek alınamaz mı? Adalar Hayır Meclisi örnek aldı, o yönde adım attı.

8) Meclis kavramı, pratiği, birikimi bize sıçrama yaptırabilecek bir zemin vermiyor mu? Birey hukuku temelinde, bütün mevcut siyasal, sosyal örgütlenmeleri, girişimleri, platformları bir araya getiren Demokrasi Meclisleri’nin bir “Taban Hareketi İnisiyatifi” yaratması ve bunu geniş bir toplumsal muhalefet odağına dönüştürmesi ham hayal mi?

9) Demokrasi Meclisleri/Taban Hareketi İnisiyatifi için kolları sıvamak bize ne kaybettirir? Ne kazandırır? Bir şey kaybettirmez, ama birçok şey kazandırmaz mı? “Umut kalacağına emek kalsın” deyişini düstur edinip “her an seçim olacak gibi, hiç seçim olmayacak gibi” harekete geçersek, en kötü ihtimalle yakın vadede kuvvetle muhtemel olan daha kötü günler için bir yığınak, bir mevzi, bir arada duracak, birbirimize tutunacak bir direniş hattı oluşturmanın taşlarını döşemeye başlamış olmaz mıyız? Bu aynı zamanda geleceğe dair bir ufuk da koymaz mı önümüze?

10) Başa dönersek, seçim süreci/gündemi çok önemli bir imkân değil mi? Bu imkânı iyi kullanmak, bu kritik dönemeçte tarihi bir zorunluluk ve sorumluluk değil mi? Sürece seyirci mi kalacağız, müdahil mi olacağız?

11) Demokrasi için Birlik meclisinde tartışmaya açılan ve bir çalışma grubu oluşturularak çeşitli kesimlere sunulan “bağımsız ortak aday için taban hareketi inisiyatifi” önerisi, Hayır Meclisleri’nin 2 Aralık’taki toplantısının da ana gündem maddesiydi. Orada beliren eğilim söz konusu önerinin lehinde. Bu önemli bir işaret değil mi?

12) Bu öneriyle ilgili şu belirleyici hususlar gözardı edilebilir mi?

– Önemli olan sürecin kendisi: Taban hareketi inisiyatifinin oluşması, yayılması, kendisini geniş bir taban hareketi/demokrasi hareketi haline getirmesi. Bunu seçim perspektifiyle (her an seçim olacak gibi, hiç seçim olmayacak gibi) yapması, böylece toplumun geniş kesimlerine bir taban demokrasisi ufkundan seslenmesi.

– Bu süreç CHP milletvekillerinin bile faşist diktatörlük olarak adlandırdığı saray rejiminin malûm uygulamalarına, sokakta ve her türlü kürsüde, toplumsal muhalefeti büyütmeyi, derinleştirmeyi hedefleyen bir süreç.

– Bu süreçte murad edilen iki şey var:

a) Toplumsal muhalefete ivme kazandıracak, taşıyıcısının meclisler olduğu bir taban hareketi. Bir ayağı/gözü bugünde, öbür ayağı/gözü yarında olan bir taban hareketi. Partiler/örgütler üstü veya partiler/örgütler dışı değil, partiler/örgütler arası bir hareket.

Partileri/örgütleri dışlayan değil, içeren (birey hukukuyla), onlarla daimi diyalog içinde olan, ama onlara bağlı/bağımlı olmayan bir öz-erk. Teşbihte hata olmaz kabilinden, İngiltere’de İşçi Partisi’nin içinde olmayan, ama ona ivme kazandıran Momentum hareketi misali.

b) Söz konusu taban hareketinin ve vücut bulduğu meclislerin partilerin gözardı edemeyeceği bir etkiye, güce erişmesi ve partilerin taban hareketinin göstereceği adayları, en azından “çantada keklik” görmedikleri yerlerde (belki hatta oralarda bile) desteklemek zorunda kalması.

– Aday belirleme, bu süreçte “son düzlük”teki konu. Süreç içinde, elbette taban hareketinin/meclislerin bünyesinde temayüz eden, üzerinde ortaklaşılabilecek isimler çıkacaktır. Ama bu, tekrarda sakınca yok, “son düzlük”teki konu.

13) Böyle bir Taban Hareketi İnisiyatifi/Demokrasi Meclisleri için dün –siyasal tarihimizin/kültürümüzün seyri bakımından– belki erkendi, bugün tam zamanı değil mi? Yarın geç, çünkü şimdi harekete geçmezsek, belki de öyle bir yarın yakın gelecekte hiç olmayabilir. Takvim o denli kritik değil mi?

Ve son söz: Her an seçim olacak gibi, hiç seçim olmayacak gibi… Hem 7 Haziran ve 16 Nisan’da yaptığımız gibi, saray rejimini sandıkta yenilgiye uğratmayı hedeflemek hem de bu hedefe yürürken güçlü bir boykot dinamiğini ortaya çıkarmak… Sadece bu seçimi değil, bundan sonraki iki seçim sürecini de hesaba katarak bu seçim sürecinde sağlam, kalıcı bir Demokrasi Meclisleri örgütlenmesi ve geniş bir taban hareketi vücuda getirmek… Gerçekçi olalım, imkânsız gibi görüneni isteyelim.

Evet, Gramsci’nin ünlü sözündeki gibi, terazinin bir kefesinde “aklın karamsarlığı” var, öbür kefesinde ise “iradenin iyimserliği”. Ama aslolan John Lennon’ın şu sözü değil mi? “Görevimiz iyimserlik.”

Yücel Göktürk

Görseller: Juan Genovés

NOTLAR

  1. Emek Erez, 29 Kasım 2017
  2. Söz konusu iki düzenlemeden biri, sandık kurulu başkanlarının parti temsilcileri arasından kurayla seçilmesine son veriyor, sandık kurulu başkanlarının devlet memuru olması zorunluluğu getiriyor. İlçe seçim kurulları tarafından atanan isimlere itiraz hakkı yok. Diğer düzenlemeye göre, partilerin ve bağımsız adayların seçim saatine dek belirleyebildiği ve sayısal sınırı bulunmayan sandık müşahitleri, bundan böyle belirlenen tarihe kadar ilçe seçim kurullarına fotoğraflı evrakla bildirilmek zorunda. Böylece her partinin istediği kadar müşahit belirleme ve seçim saatine kadar müşahit bulma hakkı ortadan kalktığı gibi, müşahitleri her bakımdan hedef haline getiriyor.