Tomris Uyar 70 yaşında!

 

15 Mart itibariyle Tomris Uyar, tam 70 yaşına bastı. Türkçe edebiyatın en büyük öykücülerinden biri olmasının yanında, bu topraklara ayak basmış en ilham ve heyecan verici insanlardandı. Ölümünün ardından on yılı geride bırakırken, hayatını nasıl da sanat kıldığını daha iyi anlıyoruz. Tomris Uyar’ı, Roll’da yaptığımız uzun blind-test’ten, on şarkı çalıp üzerine konuştuğumuz “sözlü sınav”dan derlediğimiz “Tomris Uyar alfabesi”yle anıyoruz…

tomrisuyar-arslanerogluAşk: Mânâsız bir aşk dünyanın en güzel şeyidir, ama sevdiğin için şarkı söylemezsin, şiir yazmazsın, roman yazmazsın. Sorarlar hep, sizin için yazılmış bir şiir var mı? Var. Edip’in var, Turgut’un var, Cemal’in var. Ama bu onların aşkı düşünmelerini gösterir, beni düşünmelerini göstermez. İnsanların aşkı düşünüşleri vardır ve o düşünce bazen bir objeye rastlar. O karşılaşmayla içgüdü olarak başka türlü görünür, ama içeride aşk aynı aşktır. Bu yüzden saçma aşkının da başımın üzerinde yeri var.

Balad: Balad şarkıcısı olmayı çok isterdim. Balad en önemli şiir-şarkı karışımı işlerden biri. Bob Dylan’ın yazdığı şarkılar mesela. Başka hiçbir iş yapamayacak ender şarkıcılardan biridir o. İçinden gelmek diye kötü bir laf vardır ya, tam öyle onun durumu. Edith Piaf da öyle.

Beğenmediğim yerellik: Beğenmediğim yerellik deyince aklıma bir de Emir Kusturica geliyor. O “Çingeneler Zamanı”, hiç dayanamam. Ülkü Tamer’in yazıları gibi. Ülkü Tamer eski eşim ama, Antep’te eski sinemalar, orada film nasıl seyredilir, film nasıl kopardı diye nostalji dolu yazılar yazıyor. Filmin kopması neden hoş bir şey olsun ki?

Burjuvazi: Türkiye burjuvazisi üreten değil, tüketimi körükleyen bir burjuvazi. Müzik derseniz, akşamüstü bir araya gelip, eğlenip kadın poposu seyrettikleri bir müzik. Şarkılar sevgilisizlik, terkedilme, aşk üzerine, ama aşktan anladıkları da zırva.

Can Yücel: Küfür etmesi de ona çok yakışıyordu ama, sonunda abartmıştı o da işi. Başkası söylese kızarsınız, ama ona gidiyordu. Ama hep de öyle konuşulmaz… Can’ın o kendini bırakma gibi durumunun altında ciddi bir disiplin, hâkimiyet vardı kendine. Öyle Bukowski gibi adamlarla alâkası yoktu. Bir tek küfürü çok abartmasına kızardım.

Edip Cansever: Edip’in kendine göre özel bir dili vardı. Hikâyeli yazardı. Turgut Uyar’dan da, Cemal Süreya’dan da Edip’ten etkilendiğim kadar etkilenmem. Edip daha çok anlatan —bunları iyi anlamda söylüyorum—, daha süslü ve imgesi bol bir yazardı. Tekrarı seven bir şairdi. O da onun yöntemi…

Çeviri: Türkçemi geliştirmek için çeviri yapmaya başladım. Ben başka bir dili iyi öğrenmek için çeviri yapmam. Kendi dilimi öğrenmek için çeviri yaparım. Kendi dilinin sınırlarını zorlamak, dilinizin ne kadar yeterli olduğunu görmek için çeviri yapmak iyidir. Okuduğunuz kavramın karşılığını bulabilecek misiniz diye denersiniz.

Dans: Her müziği her zaman dinleyemem. Sabahları pop caz dinleyemem. Geceyarısı Beatles asla dinleyemem. Ayrıca dans müziğini, dans etmeyi çok severim.

Düzgün bir orkestra, düzgün bir pist, düzgün bir elbise ve ona uygun bir pabuç olmalı dans için.

tomrisuyarÇocukluk ve gençliğimde, gündüz koşup oynamak ve iyi vakit geçirmek varsa, gece de düzgün giyinip dans etmek vardı. O dans edenler arasında da flört durumu falan yoktu. Hangi dansı iyi edebiliyorsanız, ona uygun, iyi dans edebileceğinizi düşündüğünüz kişiyi partner olarak seçerdiniz.

Fokstrot ve valsi de iyi yaparım, ama çarlistonu severim. Gırgır bir danstır. Gülmeye uygun bir danstır. Romantik danslara pek ilgim yoktur. Aslında romantik dans etmesini bilmesi gerekenler erkeklerdir. Her şeyi iyi idare edebilmeli romantik dansta bir erkek. Sırf parmaklarıyla hareketi yönlendirebilmeli. Örneğim, eski damadım Sait Sökmen’le iyi dans ederdik.

Dünya müziği: Müzikte ben lokal ritmlere tahammül edemem. Bela Bartok’a bile tahammül edemem. Oturup “İsrail Müziği” diye bir albüm dinleyemem ben. Öyle egzotik meraklısı değilim. Nedense altı çizili bir şeyi sevmem. Kendiğilinden olmalı içinde bir şey. Mesela bir filmi de Türk filmi diye seyretmem. Film olarak seyrederim. Son dönemde çekilenlerin hepsinde o sevmediğim “local touch” vardı. “Hamam”da, “Tabutta Rövaşata”da hep bu vardı. Bir tek “Gemide”yi beğendim onların içinde.

tomris uyar 2Edebiyat: Sanıyorum ben edebiyattan başka hiçbir şey düşünmedim. Kendimi anlatabilmemin en iyi yolu edebiyat olmuş sanırım hep. Çocukken hep resim yapardım, ne güzel resim yapıyor, harika çocuk diye düşünürlerdi hep. Ama çizemem ben. Çizgi bile çizemem. Renkler cazip gelmiş, onlarla desen yapmışım sadece.

Popçuları seyrediyorum, ne kadar hazırlıksızlar. En kötü şey de hazırlıksız çıkmaktır. Edebiyatta da öyle. Hazırlanmaya zaman ayırmak istemiyor insanlar, hemen çıksınlar istiyorlar, ama hemen de bitiyorlar işte.

Çok küçük yaşlarda yazmaya başladım, ama çıkmaya karar vermeden önce çok okudum. Türk edebiyatını epey inceledim ve okuduktan sonra öykücü olmaya karar verdim. Sonra yabancı dünya edebiyatından öykülere girdim.

Fellini ve feminizm: Birisi demişti bir kere, Fellini’nin “Kadınlar Kenti”ni feminist olmadığı için hiç beğenmemiş, bir daha seyretmeyecekmiş. Şimdi Can Yücel gibi konuşacağım, Fellini’nin de çok bilmem neresindeydi sanki. Fellini’yi feminist olduğu için mi seyredeceksin? Sonra, adam niye feminist olsun? Çok saçma olurdu bu. İnsanlarla eserlerini karıştırmamak lazım. Fellini’yi yakından tanısan, herhalde duygulu, kadınlara yumuşak yaklaşan bir adamdır. Kadın haklarını savunabilir, ama filminde bunu yapmak zorunda  değil.

Ganyan: “Üçüncü Adam”, “400 Darbe”, “Bisiklet Hırsızları”, “Blues Brothers”, “Olağan Şüpheliler”, “Rezervuar Köpekleri”.

Hangi yazarla hangi müzik: Bir yazı yazmıştım, hangi yazar hangi müzikle gibi… Yazarken çok eğlenmiştim. Borges ile tabii ki tango. James Joyce ile kesinlikle country… Hiç alâkası yok gibi gelebilir ama, tam onun müziği, Dublin’e de uygun.

Hata: Yaşam hatasızlığa dayalı olamaz. Bazen hatalar büyük keyifler bırakabilir. İnsan Hakları Bildirgesi’ne girmesi gereken bir madde bu. İnsan saçmalayabilmeli, hata yapmalı. Yapılmazsa da hayat bir şeye benzemez. Hele ilişkilerde.

tomris uyar 4İçmek: Yahu, iç sigaranı… Benim kadar çok içmek de iyi değil tabii. Ama başka keyif maddesi kalmadı hayatımda. İçki de içemiyorum artık. Belki bir yere kadar az içebilirim, ama öyle yapacağıma, hiç içmem daha iyi. Her şeyim öyledir. İçkiyi içtim mi çok içerdim. Sevgim de öyledir.

Juliette Gréco: Ticarî bir ses gibi gelmez sesi ama, iddialı gelir. Kimin gibi diyeyim… Joan Baez gibi. Sözcü müzisyen sevmem pek. Didaktik olunmasından hoşlanmıyorum.

Kanto: Kanto, mizah seven insana göre bir oyundur. Müzik denemez bence. Seyirliktir ve insanı neşelendirir sadece… Ben çok kanto yapmışımdır. Murat Belge’yle hep yapardık.

Klip: Bilmediğiniz dilde bir şarkıyı dinleyebilirsiniz. Roman gibi değildir. Size bir şey anlatır. Klip seyretmeyi de sevmem bu yüzden. Güzel olsa da klip seyretmek istemem. O şarkı benim içindir ve özeldir. Başkasının yorumlamasını istemem. Müzikte kıskanç bir tarafım vardır böyle.

Lâzım: Önce neşe lâzım, bir de iyi dans etmeniz lâzım.

Marilyn Monroe: Sahici bir insan. Kendi sınırlarını, engellerini, boşluklarını çok iyi bilen bir kadın. Bu yüzden çok kötü bir hayat süren ender insanlardan biri. Aptal sarışına baştan bir kere razı olmuş olması onun her zaman bu rolü oynamasını gerektirmiş. Sonunda rolünü oynamakta zorlanmış. Dünyanın en ukalâ erkeklerinden biriyle yanlış bir evlilik yapmış. Hiçbir hoşgörüsü olmayan bir insan sanıyorum Arthur Miller… Hayatındaki tırmanış ilginç. Önce basit bir denizciyle, sonra bir beyzbol oyuncusuyla, ardından Arthur Miller… Her şeyi denemiş, bir yanlışı bir daha yapmamış, ama Miller onun için ölümcül bir yanlış. Sıyrılamayacagı kadar büyük bir hata. Hafif bir teşhirciliği var. Ama biraz soğukluğu, frijitliği de var. O teşhirciliğinden anlıyorum. İyi bir oyuncu ve iyi oyuncu olması için bir fırsat da verilmemiş. Çok bebek güzel olmak biraz trajik bir şey olmalı…

Merak: Merak ettiğim, adam “Ham Çökelek” şarkısıyla ne anlatıyor ve dinleyenler ne anlıyor? Bunu merak ediyorum.

tomris uyar 5Nefret: Onu kaldıramam, taşıyamam, o yüzden onda ileri gitmem.

Oryantalizm: “Hamam” filminde sıkıntıdan patladım. Tam Batılı gözüyle oryantalist olarak bakıyoruz hamama. On dakika hamamın köşesi… Eee, benim için hiçbir şey yok ki o hamamın köşesinde, bakıyorum bakıyorum, o bildiğim hamam köşesi işte. Biz böyle kendimizi keşfediyoruz hesapta yeniden. Orhan Pamuk romanı gibi aynı: Keşfediyoruz! Keşfetmelerine gerek olan bir şey yok aslında orada. “Ağır Roman”ı seyrettim, kitabını severim aslında, ama o da çok kötüydü. Filmde o mahalleye bakış aynı “Hamam”daki bakış gibi. Ama kitap öyle değil. Kitabı kıl payı olmuş kitaplardan biri.

Öykü: Faulkner “İnsan önce şiir yazar, beceremezse kısa öykü… Onu da beceremezse roman yazar” der. Çok tevazu göstermiş kendisi için tabii ama, kısa öyküde yoğunluk, fazlalıkları elemek, bir kelime söyleyecekseniz, anlatmak istediğiniz üç şeyi kapsayabilir mi diye düşünmek gerekir. Ayrıntıda boğulmamalı, boşa konuşmamalısınız.

Pink Floyd: Pink Floyd çok sevdiğim bir grup. Ama hiçbir zaman da özellikle bağlanmadığım, sadece yolda gelip giderken dinlediğim bir grup. Rolling Stones’u da aynı Pink Floyd gibi dinlerim. Ama Pink Floyd’u daha çok severim. Anlattıkları vardır ve müzik anlattıklarını daha iyi anlamanıza yol açar. Peter Greenaway’in filmleri gibi. Müzik çok önemlidir o filmlerde. Konuyu anlamanıza yardım eder.

Shoot Down The Moon: Bazı şarkıları seversiniz, öyle banka reklamı falan olur, dinlemek istemezsiniz bir daha. “Shoot Down The Moon”u çok severdik mesela Yıldırım Türker’le. Sonra Cüneyt Canver’in sevdiğini de öğrenince çok soğuduk şarkıdan. (gülüyor) O Pink Floyd’u da çok seviyordu… Aman biri daha olsun Pink Floyd seven. (gülüyor)

Şarkı sözü: Şarkıcı deyince kendi özel hikâyesini anlatan insanı düşünüyorum ben. Bir çeşit saz şairi gibi demeyeyim ama, o ruha yakın, şarkılarının sözünü de kendi yazan bir insan. 0 yüzden şiirlerin bestelenmesinden de hiç hoşlanmam. İyi şarkı sözü, o şarkıyı söyleyecek insanın kendisi tarafından yazılır bence. En iyi filmlerin senaryoları da rejisörün kendisi tarafından yazılanlardır mesela.

tomris uyar 3Şiir: Şiir tamamen matematiktir. Turgut Uyar da öyle derdi. O da matematik çok severdi. Matematik çok yanlış öğretiliyor insanlara. “İki kere iki dört eder”i ezberleyerek başlarsınız. Niye dört ettiği üzerine düşünülmez, öğretilmez. Sanatsal iyi bir şey yapıyorsanız, içinde matematiğe benzer bir kurgu olması gerekir.

Tango: Eskiden tangoyu da çok severdim, ama artık hakiki Arjantin tangolarını bile pek dinleyemiyorum. Çılgınlık gibi bir şey. Üstelik iki erkek arasında yapılan bir dans olarak başlamış. Meydan okuma, kıskançlık gibi duyguları içinde barındıran bir dansken, artık bol figür, çevirmeler falan katılmış, sulandırılmış bir dans haline gelmiş artık.

Ece Ayhan’ın geçenlerde “tango keşke Türkiye’ye İngilizceden değil de İspanyolcadan girseydi” gibi bir cümlesini okuduk… Türkçeden girdi aslında. Evet, Türk tangosu diye de bir şey var. Ya, maalesef…

Tekno: Teknoyla dans ederim tabii, ne olacak, ama pek sevmem. Kendimi çok yorgun hissediyorum teknoyla. Aynı figürü sürekli yapmak ve yaratıcılığı kullanmamaktan yoruluyorsunuz. Hep aynı hareketten ve müzikten, fiziksel olarak olmasa da, yoruluyorsunuz. Bir de “crack” gibi uyuşturucu adıyla anılan bir dans var. Bir anne çocuğunu uyutuyor gibi sarılınıyor, ama slow, romantik bir dans gibi değil. Aşırı aseksüel bir dans. Dansta temas, o temasla geçen elektrik önemlidir. O kadar aseksüel bir dans olamaz.

Bütün danslarda önceden belirlenmiş bir figürler bütünü, sistematiği var. Ama teknoda serbestsiniz, her hareketiniz dans kapsamına girebilir… Evet, pistin ortasında sadece kafanızı öne arkaya da oynatabilirsiniz ve gider. Hatta çok cool da olur. (gülüyor) Bu kadar temastan kaçan bir genç kuşağın olması bence üzülünecek bir şey. Mutsuz, eğlenmek zorunda olduğu şartlanmasıyla oraya gelmiş, kafasında “yarın mark bozdurup dolar mı alsam” düşüncesi olan gençler sanki. Bir de kapalı genç kızlar vardır, danstan sonra sinirli olurlar kedi yavrusu gibi. Dans esnasında her şeyi yaparlar da, sonra gene eski havalarına bürünürler. Eee, biraz önce o yaptıkların neydi, biz mi yanlış anladık? (gülüyor)

Ticarî ses / tavlayıcı ses: Ticarî sesi hemen anlarım. Bundan ne kastediyorum: Baker, ticarî bir ses değil. Shirley Bassey’nin sesi çok güzel, ama ticarî bir ses. Aradaki farkı da sözcüklerle ifade etmeyi beceremiyorum. Charles Aznavour ticarî bir ses, Frank Sinatra, Elvis ticarî bir ses. Louis Amstrong ticarî değil ama bana göre. Ticarîden kastım, tavlayıcı ses. Tavlayan şiir de sevmem ben. Güzeldir, görkemlidir, alır götürür, ama bir şey kalmaz arkada.

Türkü: Ben türkülerin çokseslendirilmesi çabasını pek mânâlı bulmuyorum. Teksesli olmasının ne sakıncası var? Türkü öyle bir şey sonuçta. İlle orkestrada çalmak için fazla saz katmak çoksazlandırmak oluyor gibi geliyor bana. Esin Afşar’ın falan yaptıkları bana çok anlamlı gelmez açıkçası. Bütün şarkıcılar, eskiler, türkü söylemiştir. Ama türkü bir şarkıcıya kendi olma şansını pek tanımaz. Türküyü türkü gibi söyleyenlerden dinlemeyi severim. Belkıs Akkale mesela, tam türkücü. İçinden geldiği gibi iyi türkü söylüyor. Öyle bir misyon olsun falan diye değil. İbrahim Tatlıses iyi bir ses, ama yanık sesle tüten ses arasında biraz fark var. Ticarî tarafı öne çıkan bir nağmeli söyleyişi var. Ondaki nağme, nağmenin karikatürü gibi.

tomris uyar 6Uyar mı uyar: Miles Davis’in “Siesta”sının filmini seyrettim. Hayatımda seyrettiğim en kötü filmlerden biri. Güzelim müzik ziyan olmuş. Ama çok hikâyeli bir müzik. Resmin iyisi gibi, müziğin iyisi de çok hikâyeli olmamalı bence. Eğer şarkı değilse tabii. Aldım elime “Siesta”yı, ben de düşünüyorum evde ne yapayım diye. O sırada da Edip Cansever’in “Bezik Oynayan Kadınlar” şiirini bir daha okudum… “Siesta”yı aldım, aa, oturuyor. Bütün bölümleri, gitarları, trompet soloları, ritmleri, hepsi yerine oturuyor. İsteyenler bunu şunun eşliğinde okuyabilirler diye yazdım. Erdal Öz de “istersen kasetle birlikte verelim yazıyı” diye espri yapmıştı.

Venedik’te Ölüm: Visconti’nin Thomas Mann’ın bir romanından çektiği filmi var. Çok güzel. Ama Albert Camus’nün “Yabancı” sından çektiği film bir felaket. Demek ki Visconti’nin dünyasıyla Thomas Mann’ın dünyası birbirlerine yakın, ama Camus ona o kadar uzak ki. Kötü film mi? Düzgün bir film. Kurallara uygun, sinemasal bir sorun yok. Ama Camus ile ilgisi yok.

Yaptığı işi çok ciddiye alan insanlar: Yaptığı işi çok ciddiye alan insanlar için üzülürüm. Sadece müzikte değil, böyle yazarlara da üzülürüm. Çünkü o ağırlık gerekmiyordur. Bir şeyi ciddi yapan bir insanın bir de kişisel bir ağırlık taşıması gerekmez. Bir şeyleri yaparken güleryüzlü de olunabilir.

Roll35Zaten benim de tam tarzımdır bu: Bizim türkücülerde kadın oturur, “Eminem” diye türkü söyler. (gülüyor) Lezbiyensen başımın üstünde yerin var ama… (kahkaha atıyor) Peki, Chet Baker’ın fotoğrafına bakalım şimdi. (albümün kapağında trompet çalan bir Chet Baker fotoğrafı var) Trompetsiz olarak görmeye çalışmanız mümkün mü? Mümkün, mümkün tabii. (fotoğrafa bakarak) Ben trompeti görmüyorum ki zaten şu anda. Çok tatlı bir adam tabii… Görüntü olarak sert bir havası var, ama sesi ve müziği çok yumuşak. Erkeksi, maço görüntüsüne uymayan bir sesi var galiba. Ayrıca tam “çirkin güzel” sanki. Zaten benim de tam tarzımdır bu. (gülüyor)

Roll, sayı 35, Eylül 1999

Söyleşi: Serkan Seymen – Merve Erol

Resim: Arslan Eroğlu, Express arka kapağı, sayı 27, Temmuz 2003